Sevgili Martin Eden'ın hikayesi aşık olması ile başlıyor. Martin aşık olduğu kızın sosyal statüsüne erişebilmek için burjuvazinin elinde tuttuğu sanat dalı olan edebiyatı önce bir araç olarak kullanıyor. Martin'in bitmeyen bir istekle kitap okuması ve sonrasında metinler yazmaya başlaması insanın aklına yazarlığın ne denli zor olduğunu getiriyor. Bu kısımlarda aklıma hep kitabın yazarı Jack London geldi, Martin'i değil onun yazarlık çabasını okuduğumu hissettim.Martin'in düşünce dünyasındaki kırılma noktalarından biri okudugu Ingiliz filozof Harbert Spencer oluyor. Spencer hayalleri olan kişinin gerçekten çok çalışırsa hayallerine kavuşacağını savunan bir sosyolog. Martin yazarın bu ve diğer tüm düşüncelerinden çok fazla etkileniyor. Bu sebeple aşkının ve herkesin tüm itirazlarına rağmen yazmayı sürdürüyor. Bu süreçte fikirleri gelişen ve başka biri olmaya başlayan Martin burjuvazinin içinin boş olduğunu farketmeye başlıyor. Roman boyunca biz aslında Martin'in yalnızlaşma serüvenine tanıklık ediyoruz. Artık bir tüketim malzemesi olan aşkın ve edebiyatın ikiyüzlülüğünü farkeden Martin topluma yabancı biri haline geliyor. Martin'in aslında en sevdiği yere dönüşüyle ise roman sona eriyor. Topluma dair muazzam eleştirilerin olduğu bu roman unutulmayacaklarım arasında.