300 syf.
Kutu kutu pense elmamı yerse
Arkadaşım Pandora, o kutuyu açma!
Pandora mı? Yunan mitologyasında Zeus’un dünya üzerinde yarattığı ilk kadın ne alaka?

1818 yılında basılışından günümüze kadar filmler, çizgi filmler ve çizgi romanlar gibi birçok sektöre uyarlanmış olan Frankenstein, her adaptasyonda onu Shelley’nin Frankenstein’ı yapan bir özelliğini bu yolda feda etmiş -ettirilmiş. İlk akla gelen ve aslına bakarsanız kimlik açısından en önemlisi olan bence isim yanılgısı. “Daemon (kötü ruhlu, iblis)” veya “creature (yaratık)” isimlerinden daha çekici gelmiş olmalı ki aslında bu yaratığa yaşam veren doktor olan Victor Frankenstein’ın ismi atanmış kendisine. Ona eklenen bir diğer imaj ise yeşilimsi bir cani oluşu ki kitapta yaratıldığı ilk bölümde tasvirde bulunulurken sarı olduğu ve derisinin altından damarlarının görüldüğü şu şekilde belirtilmiş:

“Uzuvları orantılıydı ve yüzünü oluşturacak parçaları güzellerinden seçmiştim. Güzel! Ulu Tanrım! Sarı cildinin altından kasları ve damarları görünüyordu. Parlak siyah saçları gürdü, dişleri inci beyazıydı ama bu gür ve sağlıklı kısımlar, boz yuvalarıyla neredeyse aynı renkteki sulu gözleri, pörsük yüzü ve kıvrımsız kara dudaklarıyla olsa olsa daha da iğrenç bir zıtlık yaratıyordu.” (İletişim Yayınları, sf. 85)

Pandora’dan sonra hiç beklemeyeceğiniz bir konuya daha değineceğim: evrim! Evrime dair hayatında bir tane bile olsa makale ya da kitap okumuş olan insan doğal seçilimi ve onun olmasındaki asıl sebep olan canlıların kendi genlerini diğer jenerasyonlara aktarmak için bir yarış içerisinde olduğunu bilir. Hatta bir kitapta okuyup çok ilginç bulduğum bir şeyi eklemek istiyorum buraya, çiftleştikten sonra eşini yiyen dişi türleri bilirsiniz [araknofobikler düşünülmüştür]. Daha çiftleşme sırasında kendisini yemesine teşvik eden erkeklerini de. İşte bu ilginç olayın sebebi biraz önce belirtmiş olduğum doğal seçilim: Bir erkeğin bir dişiye rastlama olasılığı düşük olan bu türlerde erkek için en iyi strateji budur. Nasıl? Dişinin besin deposu ne kadar geniş olursa, yumurtalara aktarabileceği kalori ve protein miktarı da o kadar artacağından kendisini yemesine izin vererek dişinin daha fazla yumurta üretmesini sağlar. Yaşamaya devam etmeye karar verseydi, başka bir dişiyle karşılaşma olanağı çok düşük olduğunu düşünürsek, bu fedakârlık aslında tamamen içgüdüsel olarak kendini aktarabilme eylemi. Harika değil mi? Bence öyle. [Kaynak: J. Diamond, Seks Neden Keyiflidir?]

Katillerin, tecavüzcülerin, pedofililerin niçin hayatlarında bu yöne kaydıklarına dair sayısız araştırma yapılmıştır. Ben, şahsen duygusal olarak kaldıramayacağımı bildiğimden hiçbirini okumaya yönelmedim ancak sürekli olarak duyduğum şöyle bir “suçludansa toplumu suçlama çabası” ya da “bir gerçek” var: Sevgisizlik. Hayatlarında hiç sevgi ya da saygı görmemiş insanların bu tarz empatiden yoksun insanlık dışı eylemlere yöneldiği belirtiliyor. Doğruluğu hakkında hiç bilgim yok ancak şimdilik doğru olduğunu düşünürsek, yaratıldığı, gözünü açtığı ilk andan beri ondan tiksinen ve kaçan yaratıcısından başka hiç kimsesi olmayan bir varlık, görünümü dolayısıyla iyilik yapmaya çalıştığında bile insanların şiddetine uğrayan Frankenstein, onca ölümden suçlu tutulabilir mi? Bırakın etik kurallarını, daha yağmuru, rüzgârı, kelimeleri, ateşi bilmeyen bir varlığı yiyecek “çaldı” diye suçlayabilir misiniz? Özel mülkiyet kavramını bilmeyen bir “creature”dan bahsediyorum, o yiyecek sırf çitin öbür yanındaki bahçede diye bu onun almasına engel teşkil edebilir mi? Suç dediğin, tam olarak nedir ki?

Konudan konuya atlıyorum farkındayım ancak hem dişimiz olan Pandora’ya hem de erkeğin gen aktarma güdüsüne değinmiş oldum umarım dikkatinizi çok dağıtmamışımdır. Peki ikisi arasındaki bağıntıyı kurabildiniz mi? Dünya üzerinde düşünebilen, güçlü ve iradeye sahip bir cinsin tek örneği olsaydınız, siz de yaşamınıza bir ortak olsun istemez miydiniz? Eva, Havva ya da Pandora. İstersiniz istemesine de bu hayat denen yolda kendinize verilmesi için yalvardığınız karşı cinsten o varlıkla yüzde kaç ihtimalle bir bebek ve devamında da bir soy oluşurdu? Bilmem ama belki de benim bu kitabı dersim için zevk alamadan tahlil ede ede okumamın sonucunda dilediğim vize notuyla eş değerdir.

Ondan nefret eden yaratıcısından istediği tek bir şey diye düşündüğümde tabii ki yarattığı şeye olan sorumluluğunu yerine getirmemiş bir tanrının en azından bunu yerine getirmesi gerekir diye düşünmüş olabilirim. Sonuçta küçükken allahım nolur arkadaşım yediği o bisküviden bana da ikram etsin diye dua etmiş bir insanım benden çok umudunuz olmasın, burada söz konusu olan şey ise şeytani olarak görülen bir neslin doğma ihtimali. Bir yanda da ömrünü yalnız geçirmeye mahkûm olan talepçi. Victor Frankenstein ne yaptın, ne yapmalıydın ya da ne yapmamalıydın?

Söylemek istediğim son nokta, kitap en başta tanıştırıldığımız deniz macerasına atılmış olan Walton’ın kız kardeşine yolladığı mektuplardan oluşuyor. Kulaktan kulağa oyununu hepimiz biliriz, ilk söylenen hiçbir cümle en sonda duyduğumuzla aynı olmaz. Peki, Victor’un Walton’a anlattıklarının sonradan yazıya dökülmüş halini okuyorsak eğer biz, gerçek Frankenstein öyküsünün bu kitap bile olduğuna kim emin olabilir? HI? Okunası değil mi? :D

[Ayrıca, kitap boyunca gözümün önündeki yaratık yakın zamanda tekrar serisini izlemiş olduğum (heheh) animasyon film Otel Transilvanya’daki Frankenstein olunca şimdi aklıma gelen şeyi söyleyeceğim: izleyenler bilir ki orada Frankenstein yalnız değildir.]