·448 syf.··Beğendi
···Okunma: 28 Haziran 2020 12:49 CAG yinelenmesini duymuş muydunuz? İnsanda bu DNA diziliminin 36’nın altında olması gerekiyormuş, yoksa genetik bir rahatsızlığa sebep oluyormuş. Başlangıçta bazı semptomlarla başlayıp sonrasında fiziksel hareketlerde bozukluk, ses kaybı ve sonrasında yazarın deyimiyle hayatın sıfırda titremesi... Bu bilgiyi niye mi verdim? Çünkü bu kitabın kaderini bu hastalık çiziyor.
Bu kitabın kapağını görenler belki sığ bir aşkı okuyacaklarını zannedebilirler ama burada kelimelerle tarif edemeyeceğim güzellikte bir akış, olaylar, kelimeler, cümleler, şarkılar var. (Dikkat edin aşk demedim!) Diyor ya yazar kitapta; bütün mümkünlerin kıyısındayız, gerçekten hayatta imkansız diyebileceğimiz şeyleri yaşarken veya bunlara şahit olurken görüyoruz ve böylece büyüyoruz.
Bu kitapta Umut ve Sanem’in yüreğinden geçenleri melankolik bir havada okuyorsunuz, okurken sizi sıkan yerler olabilir, size tavsiyem lütfen bırakmadan okuyun, sizi gerçekten içine alan bir kitap... Hele de sizi şaşırttıkça olayların içine girdikçe bana hak vereceksiniz.
Ve finali beni benden alan kitap; gözlerimin dolmasına sebep oldu, çok mu başkaydı bilemem ama o duygunun içine girerek okudum.(Bu söylediğim beklentinizi yükseltmez inşallah)
Ayfer Tunç’un okuduğum ikinci kitabıydı ama bu kitabında üslubuna hayran kaldım. Zamanda bir ileri bir geri gitse de, tekli bölümlerde Umut’un gözünden, çiftli bölümlerde Sanem’in gözünden okusakta her şeyi, kitap kapağındaki resimden, kitabın ismine kadar her şeyi bir bütün olmuş.
Başka kitaplardan, şarkılardan, sözlerden bahsedip, alıntılar yapması ayrıca hoşuma gitti. Mesela;
“Umut Tanpınar’dan söz etti, Huzur’da saadetin insan ruhunun en az tahammül edebildiği şey olduğunu yazdığından.”
“Dört duvar arasında aile sırları./Dört duvar arasında dünyanın kahırları.” (Bu şiirin yazarını söylememiş)
“ Akşamları kalbim.
Akşamları kalbim. Ağrıyor.
Akşamları kalbim. Yanıyor.
Akşamları kalbim. Duruyor.
Çarpıyor, coşuyor, susuyor, nasılsam o akşam.”(Georg Trakl’ın Zu abend mein Herz şiirini okuyun bir de orijinal dilinde...)
Çok güzel sorular soruyor yazar kitapta, sorgulatıyor insanı;
“Acı hangi aralıklarla hatırlanıyor, hatırlamanın bir düzeni var mı, acının şiddeti ile unutma hızının birbirine oranı ne? “
Türkçede karşılığı olmayan kelimeler, tarifi zor duyguların, farklı dillerde karşılık bulmuş halini kitapta pek çok kelime ile görebilirsiniz benim hoşuma gidenler ise;
“Litost: Bir kişinin kendi perişanlığını görerek aniden acı çekmesi” (27.06.2020)
“Ya’aburnee: Beni sen göm, senden önce ölmek istiyorum çünkü seni kaybetmeye dayanamam.”( beni benden alan kelime)
Bu kitapta altını çizdiğim çokça cümleler var ve bunları sizin için değil de kendime not olsun diye yazıyorum. İsterseniz okuyabilirsiniz.
“Amantes sunt amentes” (Aşıklar delidir. Bir harfle aşıktan deliye ya da deliden aşığa geçilmesi çok güzel)
“Aşıklar delidir ve deliler acı çeker”
“Beton, her şeyi dondurup sabitleyen, olağanüstü karışım”
“Saçlar ayrılığa dayanamaz”
“Kısacası yolu kadere bırakıyorum.”
“ Ev eşittir cehennet, tümüyle cehennem demek haksızlık olur, sonuçta bizim evimiz, yalanlarımızı biz yaptık, elbirliğiyle.”
“ Doktorum kendi hayatını ölüm sınırında seyreden düşük nabız olarak tarif ediyor ya da sıfırda bir titreme”
“Acı sıfırda bir titremeden iyidir.”
Vee bu kısma kadar okuduysanız, bu şarkıları dinlemeye de hak kazanmış sayılırsınız:) Kitabı okurken o kısımda okumak daha etkileyici olacaktır ama yine de siz bilirsiniz.
1. Orphee’s Bedroom- Glass’ın Orphee Suitinden bir bölüm
2.Damage fatale- Preisner’in Louis Malle’in bir filmi için yaptığı müzik