SARI SICAK (1)
Birinci Bölüm
Gün doğmadan çay tarlasında çaylar arasında arı gibi çalışıyor kelebek gibi uçuyordum iki kardeşim anam cıvıl cıvıl yeşilin içinde noktalar...
Ta ki babam gelene kadar o heybetli cüssesi ile yeri göğü inleten fırtınalı hortum ...
Hüüpp içine çekti.
Haşere ilacı ile ilaçlar gibi silleleriyle uçurdu; yerdeydik...
Savrulduk üstüne basılmış sinek gibi...
Sanki biz fazlaydık yada bu dünyada yerimiz yoktu...
Arkadaşlarıma bakıyordum babalarına
Koşuyorlardı kocaman sarılıyorlardı.
Ciklet ,çikolata ,çakı ,saat elleri dolu gözleri ışıl ışıl ...
bak babam getirdi diyorlardı...
Bazen düşünüyorum neden niçin sevmedi babam beni ve kardeşlerimi anamı ,bulamıyorum tek bir sebep...
Kapının önünde oturur ve seyrederdim diğer çocukları anaları babaları...
Ve anlamaya çalışırdım ; çocuktum anlayamazdım...
Akşam oldu mu korkular sessizliğin içinden çıkıp yüreğime yerleşirdi.
Hepimiz odanın kuytu köşelerine siner
Tıp oynar gibi sessizce içip zıbarmasını beklerdik. Anam arı gibi döner etrafında şikayet etmesin diye, dualar ederdi.
Ama babam hiç bir şey bulamasa yemeğin tuzu çok olmuş diye anamdan başlar sırayla hepimizi elden geçirirdi.
Tek kurtuluş büyümekti anamın ilk oğluydum ben büyürsem anamı kardeşlerimi koruyacak babamın dövmesine engel olacaktım...
Hayallerim vardı...
Burayı sevmiyordum hep duyuyordum komşu teyzelerden Hatçe'nin oğlu İstanbul’da iyi kazanıyor anasına kardaşına da gönderiyor...
Aklıma geliyor nasıl hayaller kuruyorum
Tan ağarırken yola çıkacağım otobüsün bagajında saklanacağım...
Ver elini İstanbul...
Ondan sonra bize acı yok...
Hayaller işte...
Düşlerin gerçek olmadığını öğrendim acı bir şekilde öğrendim...
Bir kaç kez denedim her defasında yakalanıp babama teslim edildim sonrası ne ben söyleyeyim ne siz duyun...
Kırıldı umutlarım...
Alındı çocukluğum elimden...
Ömür merdivenli ben hiç çıkamadım
Sanki bir kuvvet yerin dibine doğru çekiyordu ve merdivenler ayağımın altından kayıp gidiyordu...
İlkokul ortaokul iteleye kakalaya bitti...
Lise daha zordu iki defa denedim çok zayıfım geldiği için kilere bağlayarak dövdü babam ...
aslında az gelir sadece dövdü dersem...
Üzerimden bir tır geçti desem daha doğru olur...
Bir kaç gün sonra babam gidince anam açtı urganları gözyaşları içinde dokunmaya kıyamadı ...
orada sıcak su leğenle yıkanmama yardım etti dilinde beddualarla temiz kıyafetleri giydim ekmek soğan su çıkın yaptım ve anama son kez sarılıp çıktım...
Bir daha asla dönmedim...
İstanbul otobüsüne bindim biniş o biniş...
Kurtuluşa adım atmıştım...
İstanbul da indim önce sokaklarda dolandım çok insan vardı ve hepsi koşturup duruyor ve bir sürü araba demek ki İstanbul’un taşı toprağı altın sözü gerçek...
Yoruldum ve acıkmıştım deniz kenarında oturdum çıkını açtım biraz atıştırdım.
İyi de nerde kalacaktım tanıdığım yok
Nerde iş bulacağım diye düşünürken uyumuşum. Vapur sesleri ile uyandım.
Baktım etrafında insanlar koşuşturuyor takıldım kalabalığın peşine. Elbette bir iş bulacağım. Önce iş ardından kalacak yer.
Sonraları öğreneceğim istiklal caddesini üzerinde iş yerleri var. İçeri girdim ve tek tek sordum iş var mı diye. Çoğunlukla yok dediler. Yorulana kadar vazgeçmedim bir iki gün sürekli sordum.
Sonunda çaycıya ihtiyacımız var dediler.
Uçtum havaya hemen başladım çay tarlasında büyümüşüm zor gelir mi?!
Çok sevdiler beni. Zamanla kalacak yer de buldum. Çevrem genişledi. Yeni şeyler öğrenmek haz verdi.
Sonra bir gün farkettiler ki kalemi iyi kullanıyorum, şiir yazıyorum...
Özlemim büyük. Anam kardeşlerim burnumda tütüyor. Bir kaç yere gönderdiler şiirlerimi beğendiler.
Kanatlarım vardı martılar kıskanır.
İstanbul ayaklarımın altında uçuyorum.
Artık çaycı da değilim matbaaya geçtim
Bu arada şiirlerime yoğunlaştım.
Kapı açıldı, içeri sarışın kıvır kıvır saçları ile bir ceylan girdi; insan olamazdı!..
SARI SICAK!
Değil, değil düş görüyorum. Çimdik attım koluma ama orda duruyor bana bakıyordu.
İyi günler dedi. Su Perisi şakıdı sanki. Baktı ben de ses yok...
İyi günler beyefendi dedi.
Kulaklarında sorun var der gibi baktı...
Pardon hanfendi iyi günler dedim. Buyrun nasıl yardımcı olabilirim, dedim zor zahmet...
Basılacak kartvizitim var örnek gösterir misiniz dedi.
Hemen dedim. Örnekleri çıkarttım. İki de kahve söyledim sadeden. O kadar tatlıydı ki, şekere ne hacet; bal bal şakıyor sanki bülbül...
Karar verdi, bitince adreslerine elimle teslim etmek sözüyle ayrıldık.
Sonra ki günler de onu görmek için iş çıkışlarında tesadüfen oradan geçiyormuş gibi yapıyor, her fırsatta bir kahve sözü alıyor derin gözlerinde boğuluyordum.
Şiirlerim artık, özlem, vuslat, ana, kardeş bağırmıyordu .
Aşk ayaklanmış hücremde
Kalbimin içinde sen; senin içinde şiirlerime iliklenmiş bir ben. Benden içeri sarı sıcak bir sen.
sen
sen...
Birinci bölümün sonu.













SARI SICAK (2)
İkinci bölüm
—SARI SICAK KIZARDI AL AL gerdanından saçıldı turunçlar bal bal...
Sevdalı matbaacı kuşlar gibi tünüyor iş çıkışları konduğu daldan salınıyor kapının koluna girip dansa kaldır beni diye inliyordu...
Sarı Sıcak merdivenleri su perisinden hallice uçarak akarak geliyor...
Sevdalı matbaacı yer ile gök arasında
Uçsa kuş değil
Açsa kök değil
Sarı sıcak kollarında artık yer gök aşk
Günle gece kavuşmuş artık vakit sarı sıcak...
Yıldızlar kayıyor
Gözler kapanıyor dudaktan kalbe ağıl ağıl bir türkü söyleniyor.
Hayaller, umutlar ,düşler arasında körebe oynuyorlar...
Matbaacı bir oğlumuz olsun, adı atadan, çehresini senden, yüreği benden olsun der...
Umudu terkisine atardı.
O günde Sarı Sıcak muhabbetini alarak eve gitmişti. Ertesi gün iş çıkışı diye konuştu her gün gibi..,
Matbaacı iş çıkışında bekledi
Bekledi
Tırnaklarını yedi.
Kapıyla kavga etti, küfürler havada uçuştu...
Ama gelen giden yok
Sordu her çıkana...
Bugün gelmedi.
Gelmedi.
Haberiniz var mı?
Adresi?
Ya da nasıl ulaşırım?
Kimseden cevap alamadı..,
Kudurdu.
Nafile.
Sanki hiç yokmuş, tanımamış gibi…
Her gün gitti iş yerinin kapısına
YOK...
Sırra kadem bastı..,
Matbaacı artık sapıtmıştı. Her gün önce beraber gittikleri kafeler, restoranlar ardından meyhaneler, unutmak için içiyordu zil zurna oluncaya kadar..,
Uzun bir zaman böylesi devam etti .
Artık yoldan çıkıyor diye annesini aradı matbaanın sahibi, durumu anlattı davet etti ve annesini otagardan aldı .
Oğlunun halini gören anne hemen evlendirmek lazım dedi. Bir iki güne kalmadan memleketten bir kız buldular.
Bir akşam sarhoş matbaacı ile imam nikahı kıydılar..,
Matbaacıya ne zaman sorsam nasıl evlendin diye, abi çok sarhoştum girmeyelim o konuya der...
Bir oğlu oldu matbaacının adını atasından canını babasından çehresi sarı sıcak sevdasından..,
Her gün oğlunu alır Sarı sıcaklı kahvelere gider; aynı masa, aynı sandalye bir eksik oturur bekler..,
Aklından geçer hayalleri...
Atasından addaş candan oğluna bakar, Sarı Sıcak’la yaptığı konuşmalar aklına düşer.
-şunları söyledi, oğlunla babanla kuramadığın ilişkiyi kur, bu sefer rolleri değiştir babandan daha iyi bir baba ol! İncinen, öykünen yerlerini sar oğul babanla...
Öyle de yaptı matbaacı. Şimdi atadan gelen yaralar kanamıyor. Sarı Sıcak’ın açtığı yara oluk oluk kanıyor...
Günler geçiyor oğul okula başlıyor.
Çantalar, kitaplar alırken şaşkınlıktan küçük dilini yutuyor matbaacı...
Nerdeyse oğlunu kaybedecek o kadar şaşkın...
Sarı sıcak orada oda alışveriş yapıyor, pembe çanta görüyor elinde..,
Önce anlayamıyor
-Anne ne buldum diye konuşan, koşan kıvırcık siyah saçlı bir kız çocuğu ..,
Matbaacı dışarı çıkıyor. Elinden tuttuğu oğluyla bir banka oturuyor, titreyen bacaklarına sahip çıkmak için...
Nice sonra
Sarı Sıcak görünüyor elinden tuttuğu kızıyla. İçim acıyor gördüklerime inanamıyorum...
Önümden geçiyorlar şakıyan küçük Sarı Sıcak minik bir serçe...
Görmüyorlar beni ve oğlumu ...
Ardından bakakalıyorum, sanki yürüyen benim hayallerim, her adımda uzaklaşıyor düşüm, gecem gündüzüm...
Ayaklarıma hakim olamadım peşinden sürüklendim oğulla ...
Sürekli bir ses kulaklarımda
Baba nereye?
Baba nereye?
Acıktım.
Yoruldum.
Neden sonra duruyorum.
Sarı sıcaklar bir apartmana girdi.
Biraz daha bekledim, ikinci katta ışık yandı ...
Anladım ki akşam olmuş ...
Etrafıma baktım, iyice baktım sonra, oğlumu kucağıma alıp eve döndüm.
Şimdi merak had safhada...
Ne oldu da terk edildim. Tek söz havalanmadan...
İlk fırsatta hesap verecek en azından bir sebep...
Gün ışımaya başlarken yola düştüm
işte...
Binayı karşıma aldım duvarı sırtıma bekliyorum bir açıklama.
Otobüsler işlemeye, insanlar karınca gibi koşturmaya başladı ; arıyorum Sarı Sıcak bir yüzde şimşekler çaktıran gülümsemeyi...
Çıktı kapıdan otobüs durağına doğru yürüyor saatine bakıp bakıp...
Tam karşısındayım görmüyor.
Otobüse el etti bindi ardından bende bindim.
Kartlar basıldı gölge gibi izliyorum.
Cam kenarına oturdu yanına oturdum.
Farketmedi...
İçim daha bir sızladı beynim zonkluyor ama sesim çıkmıyor...
Kendimle çebelleşirken ellerine takıldı gözlerim aradı yüzük; ama yoktu...
Ohhh dedim...
Kendime şaşırıyordum.
Aptallaşma seni hatırlamayan umursamayan Sarı Sıcak, sen hala yüzüğe bakıyorsun...
Sanki ben çöpsüz üzüm.
Düşünceler içinde kendimle savaş ederken izin verirseniz inebilirmiyim dedi
Yüzüne baktım kaldım...
Gözlerimiz buluştu, öyle ne kadar kaldık bilmiyorum...
Sonra özür dedi devam edemedi göz yaşları sel oldu gitti
Soramadım ; saramadım
Kal geldi ...
Hadi inelim konuşacaklarımız var dedi.
Kedi gibi takip ettim.
En dipte bir masa seçti ve oturduk.
Garson geldi iki çay dedi ve anlatmaya başladı...
Ailem dedi...
Ağlamaya başladı..,
Kelimeler ağzında yuvarlanıyor bir türlü anlatamıyordu...
Bekledim mantıklı bir açıklama...
Sensizliğin içinde kayboldum bile diyemedim...
Sonunda döküldü sözcükler. Ailem üniversiteden mezun olduktan sonra baskı yapıyordu, ben de öteliyordum.
En son buluştuğumuz gece eve döndüğüm de kapıyı açtılar; apar topar zorla, döve, söve götürdüler dinlemediler. Telefonumu çantamı aldılar. Karga tulumba arabaya bindirdiler. Zorla evlendirip kendilerince baş göz ettiler.
Kız kısmı kendi başına yaşayamazmış.
Bir kaç sene sürdü işkenceden farksız evlilik, ayrıldım; ilk fırsatta kızımı alarak kaçtım. Bir süre kadın sığınma evlerinde kaldım. Tehditlerden korunmak için kızımın ve kendi ismimi değiştirdik. Devlet korumasında iş bulundu, ev, derken yaşıyoruz. Silmeye çalışıyorum belleğimden acıyı; tek hatıra kalsın o da sen ...
Sade ve sadece SEN...
Çok sevdim çok...
Ben seni terketmedim ...
Ben benden çalındım...
İlikledim yarama senden kalan hatıraları.
İzlerim geçmişi bir eksik.
Dolanırım kahkaların kol gezdiği masalarda ararım senli dizeleri.
Ahhh dönebilsek!
O mutlu günlere.
Sade ve sadece,
Bir çift göz,
Bekleyen,
Matbaacıya,
Ahhh dönebilsek!..
Arkası yarın










SARI SICAK (3)
telefon numaralarımızı alalım daha çok konuşacaklarımız özlemlerimiz var ama işe yetişmem lazım sonra kızımı alacağım müsait olunca arayacağım ve çok merak ediyorum sen ne yaptın ...
El çabukluğuyla numaralar verilir görüşmek üzere hoşçakal der ve çıkar.
Matbaacı kalır düşüncelerin içinde şimdi sevinsem mi üzülsem mi...
Terketmemiş
Aldatmamış
Hala beni seviyor...
Bu düşünceler bile silmişti öfkeyi boşa geçen yılları hatta içinde ılık bir meltem esiyordu...
Şiirler
Sarı sıcağım
Ve geçen yıllar
Umut kanadına yapışmış ürkek ürkek çırpınışta...
Biraz sindirmesi gerekiyor kabullenişler
Kolay değil ama iyi bir tarafı var sarıldı canıma hala beni seviyormuş benim onu sevdiğim gibi...
Bu düşünceler içinde eve geldim baba diye açtı oğul öyle güzel sarıyor Kİ sanki canım havalanmış izliyor kahkahalarımızı
Günün yorgunluğunu alan oğul
Canıma can katan oğul
Allah razı olsun senden
Seni bana veren Rabbime şükürler olsun
Sen de olmasan hayata tutunurmuydum
Gerçekten oğul dünyaya geldi matbaacı onun için yaşamaya başladı.
Aslında kötü bir evliliği yoktu karısı iyiydi hiç şikayet etmez ,kavga etmez ,istekte bulunmaz ağzı var dili yoktu...
Ancak matbaacı sevmiyordu sadece acıyordu ...
Çünkü sevdiği vardı ,unutamadığı ,hayelleri...
Kim verebilirdi ki düşlerini geri
Nasıl zevcen dedikleri yabancı bir kadını düşlerinde büyütebilir..,
Büyütemedi de zaten
Öyle işte oğulun annesi sadece bu kadar
Oysa Sarı sıcak onun için düşlerin prensesi şiirlerinin ilham kaynağı
Hayat...
Günle doğar
Ay ile biter
Matbaacı için hayat
Sarı sıcak
Gerisi buzdan kesik
Telefon çalar ekranda Sarı sıcak yazıyor
Kaptığı gibi balkona çıkar
Açar Alo demez
Şiiri dizelerden çıkar ete kemiğe bürünmüş
Alo der
Yeter bu
Yeter...
Yarın iki de aynı yer der kapatır...
Matbaacı oturur ilk baktığı saati akşam sekizi gösteriyor şimdi nasıl geçer onca saat...
Ve saatler ağır da olsa geçer matbaacı buluşma yerine bir kaç saat önce izin alıp gelir beklerken düşüncelerine hakim olamaz hep hayalini kurduğu sarı sıcak yakmış gönlünün ateşini seyrine dalmış bir düşten diğerine harman olmuş hayaller denizinde kulaç atıyor garson da yirmi dakika da bir gelmese dünyada olduğunu hayatın devam ettiğini anlayamayacak...
Güneşi doğmuş adım adım masasına akıyor yer kaymış uçan halı üzerinde annesinin beşiği gibi tıngır mıngır sallanıyor...
Ayağa kalkamıyor ayaklarına hükmedemiyor kalbi yerinden çıktı çıkacak...
Sarı sıcak merhaba diyerek sarılıp öptü...
Matbaacı sarhoş öyle içerek değil mutluluk sarhoşu...
Ben anlattım sıra sende...
Hadi dinliyorum...
Matbaacı silkinir ve başlar...
Hatırlamak istemediğim bir batış çok zor çıktım kendi susuz kuyularımdan tam olarak çıktığımda söylenemez.
Çok aradım İstanbul kazan ben kepçe bulamadım...
Bulamadığım her günü şişenin dibinde kapattım çok defa intihar ettim ama öldürmeyen Allah öldürmüyor...
Sarhoş olduğum bir gün imam nikahı ile evlendirildim ;anamın işleri belki hayata tutunurum ümidi ile evlendirildim nasıl bir çukursa sonra apar topar askere gittim orada başladı kuvvetsizliğim hiç bir şey yapamıyor eğitimden sonra ayağa kalkamıyordum silah eğitimlerinde hedefi çift görüyor netleştiremiyordum bir kaç kez arkadaşlarımı yaraladım göremiyordum sonra revire çıkarttılar tahlil üstüne tahlil ,beyin emarı ve belden sıvı almamız gerekiyor dedi askeri doktorlar tamam dedim yapıldı çok zordu
Tanı koyuldu MS hastalığı dediler; şaşırdım hiç duymamıştım nasıl dedim beyin ve omurilikten gelen emir komuta zincirinin bozulması ; beynin gönderdiği komutların yapılamaması...
Anlamadım dedim...
Ağzım açık kalmıştı hala söylediklerini hazmedemiyorum ben herkes gibiyim
Dr anlatmaya başladı daha düz anlatayım
Örneklendireyim ...
Diyelim ki telefonun şarjı bitti takıyorsun şarja yarım saat olmuş ama şarj dolmamış ancak kapanmayacak kadar dolmuş kabloyu çıkarıp takarken farkediyorsun ki
Kablonun etrafı soyulmuş teller çıkmış napıyorsun kabloyu sarıyorsun ki şarj olsun.
İşte bizim beynimizde de plakalar var etrafı miyelin tabakası ile çevrili emir komuta zincirinde bilgilerin yada mesajların iletilmesini sağlayan ,buraya kadar anladık mı..
Kafamı sallıyorum şaşkınlık içinde...
Şimdi senin plakalar miyelin tabakasını yitirmiş onun için çift görüyorsun onun için denge sağlayamıyorsun ayakta durmak zorlaşıyor...
Nasıl düzelirim...???
Tedavi...???
Neden olmuş ...???
Sakinleşelim önce kavrayacağız kabul edeceğiz sonra başlayacağız.
Bu şekilde askerlik yapamazsın heyete girip rapor Alman lazım.
Sonrası muafiyet belgesi ile askerlik bitti
Bende bittim...
Tedaviler ataklar ardı arkası kesilmedi
Yaşıyormuşum , gün doğmuş gün batmış
Farkında BİLE değilim...
Bir oğul var hayata bağlayan birde senin bitip tükenmeyen közün ...
Sarı sıcak gözyaşları arasında dinler ve kollarını açıp senin sarı çiçeğin bir sana açar bir sana kokar gerisi kurumuş toz toz
Der matbaacı sarılır ...
Sonra her gün buluşurlar ayrı oldukları her anda yazışırlar...
Ama ne yazma sarı sıcakta içini dökercesine dizeleri ağlatır ...
Matbaacı da özlemini mısra mısra üfler sevdiğinin kulağına...
Dilimin döndüğü içimin çağladığı ince belli kalemin hükmü...
Zinhar yürekten kovalamalı hüznün gözyaşlarını...
Ferman dinlemiyor içimdeki çoçuğun
Ağlayan sesi...
Susuz açan kaktüsün yazgısı
Harlı ateşin közü
Karartma geceleri
Umarsız küçüğün sözü
Mayasız özü
Korku yayılışa geçer sarar gözü
Sonbahar giydirir örtü
Çare-Siz kumar
Maviden Umar
Atar eteğindeki taşları
Akar zındık gözyaşları
Mesaj atar Sarı sıcak ertesi sabah matbaacı ...
—Günaydın
—Günaydınnn mükemmelsin çekirge....
—Gerçekten mi
—-Ben umutsuz vaka diye düşünüyorum
—-yooo gayet başarılı...
—-Diyorsun
Hece ölçüsü yok Kİ
Yani başaramadım
——hece olayı başka...
sen serbest yazıyorsun...
hece zor bende tam manasıyla yazamıyorum onu...
Başka bir tane daha yazar sarı sıcak
ESKİMEYEN EKSİ EKİM
Vakit Eylül’ün son saniyeleri
Bir kaç saniye sonrası Ekim
Ek-si-liş-im
ESKİ EKİM
Ne doğru ...
Eksiğim çookkk
Eskimeyen eksi Ekim
Yalansız dosdoğru
Çokkk eksiğim çoookkk...
Ortak bir dilde özlemi bağırıp
ÇIĞIRIMDAN çıkıyorum...
DUYAR mı...
Sanmam acıyı büyütüp BÜYÜTÜP Dizelerle saracağım hepsi bu...
Hepsi buuuu...
Eksilişler...
Eskimeyen eski EKİM
—-Beğendin mi
—-Hemde çokkkk
biraz daha da uzayabilir bu şiir küçük dokunuşlarla...
—-Mesela
—-onu sen tasarlayacaksın çekirge ——Hımmm
—-bak mesela zincir kafiye denediğim bi şiir bu...
Sarı sıcak yazar
İpin ucu serde
Un serdim yerde
Ekim hanım koş
Sardı beni ateş
—-Güzel
—-De ben beceremiyorum
——ben çok becerebiliyom da sanki

——Sen iyisin
Hafife alma
—-/öyle olduğumu söyleye söyleye gaz veriyola...
——Ağır bir ünlem işaretisin
——Güzel bir benzetme...
——Ben de kırık nokta
——/nokta kırılınca virgüle döner...
soluklanmak için...
____Nefes alamıyorum
Soluksuz günü yudumluyorum
Nefeslen neşelen
silkin sonbahar hüznünden...
yudumladığın gün yansın,
dudaklarının dokunuşuyla...
dön,
bak bana...
gamzelerinde rengarenk çiçekler,
uçurtmalarla...
——Waaaaaawww
Çok güzel
Aslında ünlemden başlayıp devam etse konuşmayı şiirleştirsen süper olurdu
——olurdu ama ben olurdu...
——Sensin zaten Soooonnn şair
Düşünüyorum
Bir kere demiştin sonra
Şiirle her şeyi yaptın sonra
Sonra
Çok düşündüm
Sonrası Son Nefes
Son nefese kadar son şiiri okumaya devam
—-şiirin sonuna nokta mı,
yoksa bir ağır ünlem mi koymalı...?
—-Ünlemin altında kırık bir nokta
Ünlemin altında ezilen kırık bir nokta
Daha doğrusu
—-ezilmek?
yücelmeli o kendini kırık hisseden nokta...
devleşmeli harfleri sesleri sözcükleri...
isyan ateşi gibi...
yanmalı barikatlar...
alev topu sözler
yakmalı ortalığı...
sertleşmeli...
rüzgarlar gibi sert esmeli...
yakmalı değdiği her harfin yüreğini ki;
bir daha kimseler bir noktayı kırmaya
cesaret edememeli...
—-Sen ne güzel bir ünlemsin
Kara çarşaflarla bezenmiş sofamı...
Ebem kuşağından hallice
Yüreğimdeki prangayı sökercesine...
Itıra renk katarcasına
Baharın ayak sesleri
Adım adım geliyor
Rengini aldan
Ala ala geliyor
—-Bi daha oku...
—-Hangisini
—-son yazdığını...
duygu tamam
ama bi eksik var sanki...
—-Hımm kahvaltı yaparken yazdım
—-afiyet olsunnnn
—-Çok zorluyorsun yaşlı beynimi çekirge...
—-Yaşlı beyin
Akıllıca
Kafa kağıdı derler eskiler
Senin kafa kağıdın küçük
Ergen sivilcesi gibi
Biliyorsun
İtiraz edeceğimi
Ondandır beyne bağlayış
Akıl küpü ÜNLEMİM.!!!!
—-susuyorum dinle...
Sarı sıcak bir yaz güneşi girdi sen girince şu kapıdan...
Süpürdü saçları hazanın tüm sararmış hüznünü
bakamadım göz alıcı gülümsemene...
ama içimde gümbür gümbür,
gürül gürül çağladı kokun...
gel otur kıyılarıma,
ve ruhumun doruklarına dokun...

KAN/Atsız BİR ÜRKEK SERÇE
Ömür diyorum ömür
Bugün mü
Yarın mı
Son nefeste
İçim şehla
Dışım ebem kuşağı
Oysa karadan bir kırık NOKTA...
Belki son nefestir
Aldığım
Verdiğim
Umuda
kanat taksam Ne YAZAR
TAKMASAM NE YAZAR...
Kanatsız bir Ürkek serçeyim
gören de var
Görmeyen de
Duyan da Var
Duymayan da
Umurumda mı
Ne takdir beklerim
Ne yüceltilmek
İçimi boşaltıyorum
Sen ordan isyan de
Ben buradan direniş
Son nefese inceden serzeniş
SARI SICAK
SON MU...
Matbaacı boşanamaz
Sarı sıcak evli bir adamla olamaz
Aşk yolu bu su akar yolunu bulur...
Kurgusal değil duygusal...
Kim bilir belli mi olur
Belki son nefeste
Belki son şiirde
Belki son mısrada
Buluşurlar...
Bitti.
SİBEL KARAGÖZ