Çocukluk Yılları

Bu benim hayat hikâyem... Gece gündüz yaşadığım her şeyi buraya yazdım. Allah ne güzel dosttur! Ben, son Arap uyanışını gerçekleştiren ve milletini uykudan uyandırıp devletlerini kuran Hüseyin oğlu Abdullah... Ben, yani Avn oğlu Abdülmuîn oğlu Mekke emiri Muhammed oğlu Ali oğlu Hüseyin oğlu Abdullah. Annem Abdullah oğlu Haşan oğlu Muhsin oğlu Avn oğlu Abdülmuîn oğlu Muhammed oğlu Abdullah kızı Âbdiyye’dir. Mekkeli şerifler içindeki Abdullahlar, adlarını bu Abdullah’tan alırlar. Mekke-i Mükerreme’de doğdum [Şubat 1882]. Kendimi ilk olarak Taifte emeklerken hatırlıyorum. Bunu çok iyi hatırlıyorum, çünkü evimize gelen bir kadın beni görünce basamaktan düşeceğimi zannederek korkmuş ve “Sen kimsin?” diye sormuştu. Ben “Abdullah” diye cevap verince yerden kaldırıp içeriye sütannemin yanma götürmüştü. Aklımda kalan en eski hatıram budur. Annem vefat ettiğinde dört yaşındaydım. Beş yaşma girdiğim sıralarda babamın babaannesi Garm eş-Şehriyye el-Asbeliyye’nin kızı, Avn oğlu Abdülmuîn oğlu Muhammed oğlu Ali’nin ihtiyar annesi Saliha beni gözetimine alıp tam bir Arap terbiyesiyle yetiştirdi. Yanında bu kadının kızı ve aynı zamanda babamın halası olan Avn oğlu Muhammed kızı Hayyâ da vardı. Her ikisi de bana çok iyi baktılar. Bunlar ve diğerleri, Benî Şehr kabilesinin ve Hicazlı aşiretlerin kadınlarıydı. Hep aralarında bulunuyor ve aşiretler arasındaki hadiselerle ilgili anlattıklarına kulak kabartıyordum. Bazen Vehhâbîlerin ilk ortaya çıktığı dönemlerden bahsederler ve Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşanın Vehhâbîliği kovmak için Hicaz’a saldırması üzerine çıkan savaşı anlatırlardı. Bazen de bizim kabilemiz Zevî Avn ile Mekkeli diğer bir kabile olan Zevî Zeyd arasındaki mücadelelerden bahsederlerdi. Bu sohbetlerde okudukları kahramanlık şiirlerini hâlâ hatırlarım. Okul çağı geldiğinde rahmetli hocamız Şeyh Ali Mansûrî’den ders aldık. Bu hoca Mısır’daki Mansûra şehrindendi ve aynı zamanda babamın Kuran hocasıydı. Hoca eski usule göre ders veriyordu. Bildiği tek yöntem, öğrenciyi korkutmak ve yıldırmaktı. Tehdit için falakayı (el-feleke), yani öğrencinin ayaklarını bağlayıp sopalama yöntemini kullanıyordu. Bu yüzden hocadan ve dersten kaçmıştım. Ya yaşımın küçüklüğünden dolayı yahut yukarıda adını andığım büyük babaannem Saliha bint Garm’m koruması sayesinde kimse bana ilişmedi. Bir yıl sonra Taifte [Kuran] okuma derslerine yeniden başladım. Mekke’deki hocadan kaçmıştım. Ama Taifteki hocam büyük âlim Şeyh Yasin el-Besyûnî idi. Şeyh Yasin, aynı zamanda babamın ve maiyetindekilerin imamıydı ve bu göreve babam Mekke şerifi olduğunda da, Arap kralı olduğunda da devam etti. Şeyh Yasin bana çok iyi davranıyor ve okumaya teşvik ediyordu. Ben de, develeri çok sevdiğim için derse katılmam karşılığında kendisinden bir deve istemiştim. Bir gün bir de baktım ki okuma salonunun yanına benim için bir deve bağlamış! Artık hoca deveye ot veriyor, ben de deve otunu yiyene kadar başından ayrılmıyordum. Hocalar ve ilköğretim hakkındaki olumsuz kanaatlerimin giderilmesinde Şeyh Yasin in ve bu devenin çok etkisi olmuştur. Kardeşim rahmetli Melik Ali b. el-Hüseyin okuma yazmada benden öndeydi. Ben elifbâyı yeni öğrendiğim zaman o Tebâreke cüzünü geçmişti. Eğitim hayatım işte böyle başladı. Mürselât suresine geldiğim zaman “Her biri sanki sapsarı erkek deve sürüleri gibidir” ayetini [33. ayet] okuyunca “cimâletün” kelimesi bana devemi hatırlattı. Ben de tutup sureyi ezberledim. Hocam bunun üzerine beni yaşıma uygun biçimde ödüllendirdi, bu hediye okuma aşkımı daha da artırmıştı. Bir miktar hafızlık da yaptık. Kardeşim rahmetli Melik Ali İsra, ben Ra‘d, kardeşim Faysal Araf suresine kadar ezberlemiştik. Hocam rahmetli Ali Mansûrî’nin eski ve yeni tarz okuma tekniklerini birbirinden ayırması güzeldi. Şeyh Yasin ise yumuşak yüzlülüğü ve küçük oyunları sayesinde bana yeniden okuma fırsatı açmıştı. Allah her ikisine de rahmet etsin ve Cennette güzelce ağırlasın. Bir yandan da hat dersi alıyorduk. İlk hat hocalarımız sırasıyla Şeyh Osman el-Yemeni, Şeyh Abdülhak el-Hindî ve Nuri et-Türkî Efendi idi. İlk hoca en huysuzlarıydı. İkincisi sülüs ve nesih hatlarını çok iyi biliyordu. Nuri Efendi ise Osmanlı rika hattının ustasıydı. Şeyh Osman her birimiz için günde yüz satır yazma ödevi veriyordu. Kendisiyle şöyle ilginç bir anım da vardır: Hocam rahmetlinin sürekli diş etleri kanar ve ağzı kokardı. Hokkalarımız eski tarzda yapdmıştı. Yani, hokkanın kenarında bir boru olur, koruma amacıyla kamış bunun içine yerleştirilirdi. Önceden kullanılmış kâğıtlar ise tasarruf amacıyla silinir ve aharlanarak tekrar kullanılırdı. Hocanın kötü bir âdeti vardı, daha doğrusu ağzı kanayıp koktuğu için bu adet çok kötü görünüyordu. Kamışı ağzına alarak tükürüğüyle ıslatır, bu yüzden de kamışların ucu kan olurdu. Dolayısıyla kamışı kullandıktan sonra tekrar hokkanın içine batırdığı zaman kan ve tükürük mürekkeple karışır ve pis bir sıvı oluşurdu. Bir gün dayanamayıp kölelerin bulunduğu iç avluya geçtim ve bir leğen dolusu çok acı kırmızıbiber buldum. Biberleri bir güzel öğüttüm ve rahmetli kardeşim Faysal’ın hokkasına doldurdum. Ertesi gün kardeşim benden sonra gelip yazdıklarını hocaya gösterirken bir köşede dikilip olacakları izlemeye başladım. Hoca kalemi ağzına alınca dişeti ve dudaklarında biberin acılığını hissetti ve rahatsız oldu. Derken durumu giderek kötüleşti ve su istedi, artık ağzı yüzü şişmişti. Hoca hokkayı kontrol etmek için bakınca bir de ne görsün: Ağzına kadar biber dolu! Hemen kardeşimi falakaya yatırdı ve cezalandırmak istedi. Kardeşim bir yandan ağlıyor, bir yandan da hiçbir şey yapmadığına yemin ediyordu. Bense katıla katıla gülüyordum. Hocanın yardımcısı beni görünce “Ne diye gülüyorsun?” diye azarladı. Hemen büyük babaannemin yanına kaçtım ve olanları anlatıp kardeşimi kurtarmasını istedim. Zaten o sırada biber leğeninin yanında ayak izlerimi görmüşler ve bu küçük oyunu kimin oynadığını anlamışlardı. Babam olanları duyunca beni çağırttı, ben yine babaannemin yanma sığındım. Bunun üzerine babam kendisi geldi ve cezalandırılmam için beni hocaya götürmek istedi. Babaannem beni babama vermiyor ve oyunumun sebebini dinlemesini istiyordu. Olan biteni babama anlatınca öfkesi geçti ve gülmeye başladı. Bu olaydan sonra Osman Hocaya bir kese dolusu para verdiler ve beni bağışlamasını istediler, hoca da bağışladı. Birkaç gün sonra olayı babamın amcası ve Mekke emiri rahmetli Şerif Avnürrefık b. Muhammed de duymuştu. Beni çağırttı, yanına vardığım zaman gülmeye başladı ve şaşkınlığını gizleyemeyerek “Ne akıllı çocuk!” dedi. Sonra da Şeyh Osman’ın ve diş doktoru Abdülgaffar’ın getirilmesini istedi. Hoca gelince Şerif “Osman Hoca! Gördüğün gibi sen bizim çocuklara hat öğretirken onlar sana nezaket öğretiyorlar. Abdülgaffar! Gel buraya da şu hocanın dişlerini söküver!” dedi. Bunu duyan hoca feryad ü figan içinde benden yardım istemeye başladı. Oysa Şerif sadece şaka yapıyordu, kendisi çok şakacı biriydi. Gönlünü almak için hocaya bin beş yüz riyal ödül verdi ve dişlerini tedavi ettirmesini istedi.