Gönderi
nihal
Yaz Yağmuru'yu inceledi.
172 syf.
·
Puan vermedi
1955 yılındayız. Ülkede Köy Enstitüleri kapanmış, Demokrat Parti iktidara gelmiş, gayrimüslimlere karşı 6-7 Eylül olayları yaşanmıştır. Edebiyat da hareketlidir. Sait Faik öyküde yeni bir kapı açmakta, şiirde İkinci Yeni doğmaktadır. “Yeni İstanbul” dergisinde 13 Haziran 1955-3 Temmuz 1955 yılları arasında tefrika edilen “Yaz Yağmuru” hikâyesi, 1944 yazını anlatır. Tanpınar’ın yaşadığı ve ürettiği dönemde İstanbul büyük badireler atlatmış, eski ihtişamını her anlamda kaybetmiş, hele bugünden geriye doğru baktığımızda resmen tenha bir şehirdir. Tanpınar, 1950’lerde başlayıp bugüne dek devam eden iç göçün ancak ilk yıllarına tanıklık eder. Ki bu yıllar yazarın artık yurt dışı seyahatlerine çıkmaya başladığı, ömrü boyunca beslendiği bir kaynağı nihayet kendi gözleri ile görüp değerlendirebildiği yıllardır. İstanbul ise hepten içselleştirdiği bir olgudur. Kendi hayatını yaşayarak kendi dönüşümlerini geçirmekte olan mevcut İstanbul değil, hayalinde yaşattığı ve kadın karakterlerinin üzerinden yeniden üretmeyi denediği şehir, onun İstanbul’udur. Bu hikâyesinde de mekân İstanbul’dur. Handan İnci, Tanpınar için şu sözleri söyler: “Tanpınar’ın  “özel” olması için sadece İstanbul sevgisi bile yeterlidir.”. Hikâyenin başında henüz adını bilmediğimiz bu kadından yazar, genç kadın / kadın / suçüstü yakalanmış çocukların şaşkınlığı / gözlerinin çok tatlı, derin bakışı olmasaydı küçük bir kukla denebilirdi / belki de ona rüya hali veren şey bu beyazlık ve bu düzgünlüktü / çayı çocuk gibi sevine sevine içiyordu / yirmi yedi, yirmi sekiz yaşlarında olması lazım fakat on sekizinde de olabilir, hatta on beşinde bile / inanılmayacak derecede genç kız hatta küçük çocuk kalmış bir tarafı vardı / biraz da cins hayvan/ yağmurun altında geceden kalmış bir rüya / kukla / devamlı başka biri olan biri / güzel mahlûk / Yaz Yağmuru / uçurtma / Sabri’nin arkadaşı / ana tanrıça / deli / haz kaynağı / çocuk tabiatlı / hem maddesi hem kendisi olan koskoca insan / hayal / ipi kopmuş uçurtma gibi nitelendirmelerle sunar bize. (Gençalp, B. 2015) Bu nitelendirmelerin dışında Tanpınar’da sevilen kadınlar hep ışıkla, ışıltıyla, aydınlıkla, parıltıyla tarif edilir. Sabri genç kadını “büyük, temiz işlenmiş, güzel, eski bir lambaya benzetir. Kadının ismini hikâyenin sonlarına doğru bir sır gibi öğreniyoruz. Oysaki hikâyedeki herkesin isminden bahsedilmişti. Hacce Seher, Ayşe Hanım, Hacivat ve Karagöz, Sabri… Tanpınar için kadın, insan olmayacak kadar tapılası bir varlık. Olağanüstü ve haz ögesidir. Erkekler ise bu güzel kadınların aşklarını kazanarak var olmaya onlardan beslenmeye çalışır. Ama kadınların güzel, bakımlı olmaktan daha öte kültürlü ev entelektüel yanları ile derin bir anlamı vardır. Yazar, annesini erken yaşta kaybedişini bu kadınlar uğruna akıtılan gözyaşlarına gizlemiş olabilir. Geçmiş özlemi, anne özlemi olarak yorumlanırken, ona ulaşamamanın verdiği acıyla kadınlara büyüklük ve yücelik atfetmiş bir yazarla karşı karşıya kalırız. Birden ortaya çıkışı, güvenilmezliği, beklenmedik zamanlarda gelişi ile kadın, Sabri’de bir huzursuzluk yaratır ama bu huzursuzluk onu rahatsız etmez çünkü bu kadının gizemini merak etmektedir. Kadın başlı başına bir gerilim unsurudur. Sabri’nin evli oluşu hatta çocuklarının oluşu ilk engel unsurudur. Kadın eve ilk girdiğinde yağmurdan ıslanan giysilerini çıkarması ve kadına eşinin elbiselerini giyebileceğini söylemesi aslında Sabri’nin bilinçli bir şekilde yaptığı harekettir. Gerilimi aza indirebilmek için araya bir engelleyici unsur koymak ister. Kadın, eşinin elbiselerini giydiğinde aslına eşini hatırlar ve böylece yanlış bir durum ortaya çıkmaz. Engelleyici unsurlar hikâyede devam edecektir. Bir sonraki engelleyici unsur ise müziktir. Yağmur yağıyor, dışarıya çıkılamıyor, eş ve çocuklar başka yerde. Fiziksel temas için aslında ne kadar da uygun bir ortamdır. Yağmurun o güzel yağışı ile açılan müziğin etkisiyle Sabri ve kadın el ele tutuşur. Sabri kadının elini öper bile. Tam o sırada müzik de bitmiştir. Kadın müziğin bitişiyle birden yerinden kalkar ve “Durun, kendimizi zorla büyülüyoruz.” der. Ortamı değiştirip mutfağa giderler. O anda zil çalar. Gelen evin yardımcısı Ayşe Hanım’dır. Arzuları yine yarım kalmıştır. Aslında ikisinin hevesi de kaçmıştır. Hatta Sabri içten içe kadının gitmesini böylece o uzaktayken onu daha iyi düşünebileceğini söyler .“Gitse, uzaklaşsa o zaman onu daha iyi düşüneceğim ve onunla daha iyi anlaşacağım.” Zaten yağmur da bitmiştir. Kadın gitmek ister. Kadın ikinci gelişinde o günün kendi günü olduğunu ve özgür ve ne isterse onu yapacağını söyler. Bu yüzden gizli engelleyici unsurdan çıkmak ister. Yani evden dışarı çıkmayı, plaja gitmeyi teklif eder. Arzu oyunu tekrar başlar. Sabri eşinden gelen mektubu açmak istemez sadece biraz göz gezdirdikten sonra mektubu bırakır ve evden çıkarlar. Sanki bu ev onları birleştirmeye izin vermiyormuş gibi gizil bir güce sahiptir. Kapıdan dışarıya adım attıkları an, kadın Sabri’nin koluna girer. Aynı anda birçok duygu ile mücadele eder: korku, kaçmak isteği, şefkat, sevgi, hayranlık, merak… Kadın ona iyice sokulur. O anda Sabri’nin aklına eşinin mektubu gelir. Okumadığı için vicdan azabı duyar. Uzaklara dalar. İkisi birlikte olur ve Sabri boşluğa düşer. Ve şu sözleri söyler: “Bütün bunlar buna, bu yabancılığa varmak için miydi?” Buradaki arzu cinsellik olsaydı Sabri’nin arzusu burada biterdi lakin cinsellikten daha öte bir durum vardır. Bu durum gizemdir. Sabri kadının gizemini çözmek ister. Denizden sonra eve dönerler ve Sabri bulmacayı yavaş yavaş çözmektedir ve kadının ilk gün neden buraya geldiğini bilmektedir. Bu evde önceden kadın ve ailesi yaşamaktaydı. Evde çıkan yangından sonra taşınmış ve yıllar sonra burayı ziyaret etmek istemişti kadın. Sabri’ye büyün hikâyesini o gün anlatır ve bir daha görüşmeyeceklerini ima ederek gitmek ister. “Arzu işte burada bitmişti. Çünkü Sabri’nin arzusu kadının bedeni değil, gizemidir. Ondaki arzu, Freudyen cinsel arzu değil, romantik “bilme” arzusudur. Kadının sırrı çözülmüş, aradaki mesafe tamamen kapanmış ve arzu tatmin edilmiş, tükenmiştir. Ertesi gün için ilk iş olarak, eşinin ve çocuklarının yanına, Antalya’ya dönme kararı alır.” (Depe, D. 2018: 382) Sonuç Bu ev onları hem buluşturmuş hem ayırmıştı. Çünkü ev, Sabri için evliliğini sürdürdüğü yuva, Fatma içinse tüm bir aile tarihinin, unutulmayanların, acı verenlerin, hayal kırıklıklarının, kendi olamamanın mekânıdır. Belki de Fatma kimlik inşası için eve geri dönmek istemişti. Çünkü onun bu dünyadaki hacmi intihar eden teyzesinin yeri kadardı. Tek bildiği çıkar yolu, kendini gerçekleştirmenin varoluşun yolu bu eve dönmekti. Aslında kendinden kaçmak değil, toplumun ona yüklediği bu baskıyı ve rolü üzerinden atmaya çalışmaktadır. Artık bu evde başka biri yaşamaktadır. Bu ev Sabri’nin evidir. Sabri ve Fatma’yı birbirine denk bir duruma sokan bir unsur da ikisinin de “başkalarının yaşadığı şeylerle zengin” olmasıdır. Sabri kendi durumunun da farkındadır. Hikâye Sabri’yi özetleyen o cümle ile son bulur: “Hayatına bütün müdahalesi kendi kendisini göz hapsine almaktan ileri gitmiyordu”. Onun kahramanlarının peşinde koştuğu arzu her ne kadar cinsel arzu gibi görünse de aslında daha derinde yatan bir bilme arzusu saklıdır ve buda romantik edebiyatın Tanpınar metinlerine bir etkisidir Korku, insan doğasını açığa çıkaran ama aynı zamanda haz veren bir delil konumundadır. Öyleyse engelleyicilerin varlık sebebi her durumda insandaki bilmek ihtiyacını tahrik ve tatmin için yeni alanlar açmaktır.
Yaz Yağmuru
OKUYACAKLARIMA EKLE
11
Beğeni
Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir.