Bu trene kendi isteğimle bindim. Yani yolun sonunda katılmam gereken bir toplantı, gitmek zorunda olduğum bir düğün ya da özlediğim birisi yoktu. Ardımdan el sallayan, beni yolcu etmeye gelen, tren hareket ederken bir süre pencerenin dibinden yürüyen birileri de olmadı. Sabah uyandığımda kararımı vermiştim. Rüyamda mı oldu acaba bu? Her neyse. Kalkıp hep havalı bulduğum şeyi yapmak üzere yola çıktım. Tren garına gidip uzun sürecek ilk yolculuk için bir bilet aldım. Uçak bileti almak daha havalı olabilirdi tabii ama böylesi bana daha uygun. Niyetim bu yolda her şeyi geride bırakmak, her şeyi yeniden başlatmak. Amaçsız gözüken ama çok amaçlı bir yolculuk.
Ertesi gün yola çıktım. Artık bir karar vermem gerek, bunun için ne gerekiyorsa yapıyorum, yollara düşmek de dahil. Trenin ritmine kaptırıyorum kendimi. İlk defa göreceğim şehirler var bu yolda. Tam yeni bir sayfa açmalık güzergah yani, yaraları sarmalık. Bunca zaman yapamadım da şimdi mi sarabileceğim gerçekten yaralarımı? Dedim ya, her yolu deniyorum. Kendimden kaçamam diye düşündüm bu yolda, düşünmekten kaçamam. Aslında neye karar vermem gerektiğini biliyorum; affedip affetmemek. Ya affedeceğim ve yaramı saramasam da en derine gömeceğim ve kimseler bilmeyecek bunu ya da affetmeyeceğim ve “kötü” olmak pahasına bunu herkese söyleyeceğim.
Yolda bir süre şunu düşündüm; içten içe herkes, annem bile, affetmemi bekliyor sanırım. O kadar yıl geçti, o kadar şey değişti, şehirler, insanlar, evler; neden yeni bir sayfa açmayayım ki ikimiz için? En çok annemin böyle düşünmesine içerliyorum. Demiyor ama hissediyorum ben. Belki de sadece affedebilirsem iyileşeceğimi düşünüyor.
Düşüncelerim de trenin ritminde ilerlerken yine yavaşlıyoruz. İşte bir istasyon daha. İniyorum trenden. Her istasyonda inmedim ama bu sefer bir mola iyi gelecek. Bir sigara yakıyorum hemen. Yolculuklarda sigara içmeyi seviyorum. Hiçbir şey düşünmeden içiyorum, düşünce molası. İnsanlar gelip geçiyor önümden, bir çocuk annesinin elinden kurtulup babasına kavuşuyor. Son nefesimin dumanına boğuyorum onları, trendeki yuvama geri dönüyorum.
Saatler geçiyor. Penceremin yanında yer yer karlı, uçsuz bucaksız bozkır uzanıyor. Ben de anılarımı uzatıyorum bozkıra, iyice hatırlamak için. Olanları hatırlamak karar vermemi kolaylaştırır sanıyorum. Tekrar canımı acıta acıta düşünüyorum. Ve o an farkediyorum. Ben affetmek istemiyorum. Neden anılarımı canlı tutayım ki yoksa? Affetmek iyileştirmeyecek beni, affetmek benim kendime ihanetim olacak. Öfkeli yaşayabilirim ama kendime ettiğim ihanetle yaşayamam. Bir anda aydınlanıyorum, içten içe hep bildiğim gerçek bozkırın ortasında kalıveriyor kucağımda. Artık yapmam gereken şey ona sahip çıkmak.
Yolun sonunda trenden iniyorum, yolculuk amacına ulaştı. Derin bir nefes alıyorum, soğuk hava burnumu, ciğerlerimi yakıyor. Yüzüme çarpan soğukla birlikte aklımdan ilk olarak burada yaşasam nasıl olur düşüncesi geçiyor. Ve diyorum ki belki de babasına küskün insanlar daha köksüz oluyorlar, hep yeni bir sayfa peşinde...