• Zenginlerin kesesi fakirlerin hesabına daima açıktı.
  • Hafta içi bir gün, kasaba tenha, kuytusu, gölgesi bol çay bahçelerinden birinde oturuyorum.
    Densiz bir kedi sürtününce bacaklarıma irkiliyorum, dalmışım.
    En son çöp tepesinin yanında açan pembe güle hayret ediyordum, güzel ve çirkin nasılda yan yana duruyor diye geçiriyordum içimden.
    Gül bu durumdan memnun mu acaba?
    Pancar motorun sesi yarları dövüyor.
    Bir balıkçı, bir ahşap ekmek teknesi, sakız gibi bembeyaz.
    Adı vardır da okuyamıyorum şimdi.
    Hoş balıkçının kim olduğunu da seçemedim
    Çapara çıktı besbelli.
    Gün kavuşurken lacivert sırtlı istavritleri rengârenk leğenlerin içinde satacaklar canlı canlı.
    İstavritin kaderi bu, ne yapsın?
    Maviliğin içinde hiç akla gelmedik bir zamanda, ya martı, ya kaz tüyüne aldanacak, salkım salkım çıkacaklar yukarıya, yüzü gülecek elleri nasırlı balıkçının.
    “ Üç kuruş” demeyecek, “ çok şükür” diyecek, çünkü öyle öğrendi atasından.
    Elleri, kolları dolu gidecek eve, suyu bol tas kebabı pişirecek yenge, yanına pilav, bayram edecek çocukların midesi.
    Güzel günler düşleyecek balıkçı, büyüğü okumuş doktor olmuş.
    Küçüğü mühendis.
    Mecburiyetten değil, zenginler gibi keyfine çıkacak o zaman balığa, gün doğmadan kalkmasına da gerek yok. Uyansa da fırlamayacak hemen yataktan, uzun uzun gerinecek, paşa gönlü ne zaman isterse o zaman atacak yorganı üzerinden.
    İnsanın karnı doyacak ki hayalleri olsun.
  • KAHVE YEMEN’DEN GELİR...

    Yabancı seyyahlar der ki: Türkler, hastalandığı zaman kahve içer. İyileşmezse, vasiyetini yazar ve bekler. Evet, eskiler, kahveyi yalnızca zevk için içmemiş, şifa da beklemiştir. Öyle ki, Türk Kahvesi, dünya çapında bir kahve çeşidi olmuştur.

    Kahvenin anavatanı Habeşistan’ın Kaffa mıntıkası. Rivayete göre bir çoban, otlattığı keçilerin her zamankinden farklı olarak hoplayıp zıpladığını, mehtapta raksettiğini görüp, sebebini merak ediyor. Yedikleri bir bitki sebebiyle böyle davrandıklarını farkediyor. Kendi de deneyince, kahveyi keşfediyor. Buradan karşı kıyıdaki Yemen’e; oradan da Hicaz’a yayılıyor. Uyku kaçırıcı hususiyetiyle, ilim talebeleri ve bilhassa Şâzelî tarikatinin dervişleri arasında rağbet görüyor. “Sofi şerbeti” adı veriliyor. Şimdilerde hem okur-yazar takımı, hem de sporcular bu maksatla içerler. Şair demiş ya, “An rûy-i siyâh ki nâm-ı ô kahve, dâfi-i nevm ü kâti-i şehve” (O kara yüzlü kahve, uykuyu defeder, şehveti keser.)

    Aslında kahve daha XI. asırda Şarkta malumdu. İbni Sina, kahvenin ilaç tesirinden ilk bahseden bilgindir. Avrupalılar, başta kahveye çok direndi; doktorlar, kahvenin öldürücü bir zehir olduğunu; cüzzam ve felce yol açtığını yaza dursunlar, kim dinler... İlk satışı da eczanelerde olmuştur. Yemen’in Moka şehrinde uyuza; İran’da ise koleraya karşı tesirli bir ilaç olarak kullanılmıştır. Ağacın çiçekleri yasemine, meyveleri ise kiraza benzer. Çiçekler kuruyup döküldükten sonra, ağacın dallarında kalan renksiz çekirdekler toplanır; silkelenir; kurutulur; tahta tokmaklarla dövülür. Kabukları ayrıldıktan sonra kalan özü, kavrulup öğütülünce, ortaya kahve çıkar.

    Kahve, Hicaz’dan Kâhire’ye geçti. 1521’de burada ilk kahvehane açıldı. Hacılar, tanıştıkları bu süper içeceği, memleketlerine götürdüler. Tarihçi Peçevî, 1554’de Haleb’den Hakem ve Şam’dan Şems adında iki kişinin, Tahtakale’de birer kahvehane açtığını söyler. Aslında İstanbul’a gelişi az daha evveldir. Buraya yavaş yavaş ehl-i keyf kâtipler, şairler, devrin ileri gelenleri toplandı. Kömür mertebesine gelmiş şeyi yiyip içmek caiz olmadığı için, kahveye haram fetvası verenler oldu. Hükümet tütün gibi, kahveyi de yasakladı. Sonradan kömürleşmeyip, sadece kavrulduğu anlaşılınca, geri adım atan ulema kahveye müptela oldu; yasak da kalktı. Kahvehaneler, birer kültür ve sanat meclisi hâline geldi. Zenginler evlerinde kahve odası tanzim ettiler. Kahve saraya Sultan IV. Mehmed zamanında girdi. Çok tutuldu. Ama bir ara çocuk doğumları kesilince, suçu kahveye attılar; kahve saraydaki itibarını kaybetti. Mamafih Sultan Hamid ve Sultan Vahîdeddin kahve tiryakisiydi.

    İlk kahve, sert ve acı idi. Sonra daha hafifine alışıldı. Kahveyi kavrulmuş ve çekilmiş satan ilk tahmis (kuru kahveci) dükkânını 1871’de Kemahlı Mehmed Efendi İstanbul’da Tahtakale’de açtı. Kahve aleyhtarları boş durmadı. Şair Hikmetî’nin, “Kahve-i rûy-i siyâh, içmez ânı Hikmetî” (Yani, hikmetli olanlar, yüzü kara kahveyi içmez) sözüne; kahveci lafı yapıştırmış: “Ehl-i irfan şerbetidir, iç âhir zaman nikbeti” (Ariflerin içeceğidir, iç, âhir zamanın kötüsü)

    Kahveye süt katmak, XVII. asır sonlarında bir Fransız doktorun tavsiyesi üzerine popüler oldu. Kahvedeki kafein, 1820’lerde Runk adında bir bilgin tarafından keşfedildi. Nitekim kafein, düşünceyi ve reaksiyonu hızlandırır, dikkati toparlar, konsantrasyonu artırır, morali düzeltir. Su ile temas müddeti en uzun olduğundan, en çok kafein Türk kahvesinde vardır. Kahvesi bol ise okkalı denir. Eskiden kenara doğru genişleyen, kulpsuz fincanlarda içilirdi. Kallâvî ise, dışı burmalı uzun büyük fincandır. Umumiyetle hanımlara ikram edilen küçük fincandaki kahveye, bülbül tükürüğü denirdi. Sade kahvenin yanında şeker varsa, yandan çarklı adını alır. Kahvenin kavurması da mühimdir. Ne kadar kavrulursa, asidi o kadar azalır ki makbul değildir. Ağzının tadını bilenler, orta ve açık seviyede kavrulmuş kahveyi tercih eder. Granül kahve, cephedeki askerlere dağıtılmak üzere II.Cihan Harbi’nde imal edildi.

    Kararırsın!

    Eskiden küçüklere kahve verilmez, “kararırsın” derlerdi. Esas sebep, kahvenin cinsî tekâmüle zarar verdiği kanaatidir. İran Şahı kahveye tutulmuş. Bir gün şahın atı huysuzlanıp yerinde duramaz olunca, cariyesi, seyislere, “Efendimiz gibi kahve içirin, sakinleşir” demiş. Meşhur Alman besteci Bach’ın Kahve Kantatı adında bir eseri vardır. Baba evinde kahve içmesine izin verilmeyen bir genç kız, “Ah sevgili babacığım, sakın kızmayın bana! Günde üç fincan kahve içmezsem, sütten kesilmiş keçilere dönüyorum” der; evlenmek yerine, kahveyi tercih eder. Taliplerine, evlenirse kahve içmeyi şart koşar.

    Yakın zamana kadar, hele çay bu kadar yaygın değilken, Türk evlerinde baş ikram kahve idi. Yanında su ve lokum verilir; su önce boğazı temizler; kahvenin lezzetini tam manasıyla almaya yarardı. Şimdi de kahvenin vücudu kuruttuğu (deüretik olduğu) , suyun bunu telafi ettiği söyleniyor. Eskilerin bir bildiği varmış demek ki... Kız görmeye gidene kahve yapılır; hatta muzip kızlar, namzedin kahvesine tuz katarak kendisinde gönlü olmadığı mesajını gönderir. Şimdi pişmesi ve içmesi kolay olan çay, kahvenin yerini aldı; neredeyse kahve unutuldu. Halbuki eskiler “Bir fincan kahvenin, kırk yıl hatırı var” derlerdi.

    Kahve aç karnına içilmez. Kahvaltı sözü boşuna değildir. Hatta “Kahveden evvel yiyecek bir şey bulamazsan, düğmeni kopar, ağzına at!” derler. Avrupa’da kahve çörek, pasta ile yenir; kahvaltıya refakat eder. Tütünün zararını telafi ettiği bile söylenir: Vehbi der ki: “Ehl-i irfan arasında bir ziyafet büsbütün/İki fincan kahve ile bir lüle keskin tütün”.

    Cihan Harbi’nde kahve karaborsaya düştü; yine de tiryakiler kahveden vazgeçemedi. Nohutu kavurdular, keyiflerini yaptılar. Bizim gençliğimizde de bir ara iktisadî kriz sebebiyle kahve bulunmaz oldu. Peder, dışarıdan çok pahalıya kahve çekirdeği getirir; evde bize atadan kalma tavayla kavurup kahve değirmeninde incecik çektirir; yine keyfinden vazgeçmezdi. “Ehl-i dilin bezm-i dilde zevkini kim tazeler?/Taze elden taze pişmiş taze kahve tazeler” derler. Mânilere girmiştir: “Kahveyi kaynatırlar/Güzeli oynatırlar”; “Kahve Yemen’den gelir/Bülbül çemenden gelir”. Unesco, 2013’de Türk Kahvesi’ni dünya mirası koruma listesine aldı. Eller kahvemize sahip çıkarken, biz ne güne duruyoruz.

    Ekrem Buğra Ekinci
  • Idris Kurtoğlu babasına dua ediyor

    “Memur çocukları babalarının kaderini değiştiremiyor, yine memur oluyorlar.
    Üç kuruş maaşa talim etmekten kurtulmaları mümkün değil.
    Allah rahmet eylesin babam Kurtogli Osman'a.
    Kasabada onca saygı gören kaymakam, savcı, hâkim, mal müdürü varken,
    o köhne dükkânı açmış olduğu için bugün ben buradayım;
    İstanbul'un en büyük zenginleriyle aynı davette bulunuyorum.
    Eğer ailede iş yapma genleri varsa, yapar büyütürsün ama memur
    genleri varsa sadece memur olursun.''

    İdris Bey düşüncelerinin burasında belki bininci kez o sevimli,
    iri burunlu, büyük kulaklı, uzun boylu babasını düşünürken gülümsüyor.
    Çünkü onun Karadeniz’e özgü hoş halleri, yaptıkları, söyledikleri
    aklına geliyor. Kurtogli Osman’ın etrafa neşe saçmak diye bir niyeti
    olmamıştı hiç. Aksine asık yüzlü, her şeyi ciddiye alan bir adamdı.
    Ama kafasının çalışma biçimi o kadar değişikti ki her davranışı,
    her sözü insanları gülmekten yerlere yatırırdı. Dağlar arasındaki
    kasabanın en sevileni kimdir deseniz, herkes tereddütsüz onu gösterirdi.
    Buradaki en ters adam kimdir deseniz, yine onu gösterirlerdi.

    Dedesi Kurtogli Sinan ise, en yüksek, göklere ser çekmiş gürgen
    ağaçlarına karakovan yerleştirmesiyle meşhurdu. Onun kara kovanının
    üstüne hiç kimse çıkamazdı. Oralarda yaptığı balları kasabada, dükkâna
    benzer bir yıkıntıda satardı. Babası ölünce oğlu Kurtogli Osman da
    aynı işi sürdürmüştü; ta ki bir gün şehirden gelen bir tüccar onu
    kadın giysileri satmaya ikna edene kadar. “Burayı biraz adam et”
    demişti tüccar, “cam falan koy, ben de sana malları veresiye vereyim,
    sen namuslu adammışsın, öyle söylüyorlar. Satınca ödersin.”

    Böylece Kurtogli Osman, Karadeniz cesaretiyle hiç anlamadığı
    manifatura işine dalmış oldu. Tüccarın sandıkla gönderdiği yeşil hırkaları,
    orlon kazakları, kareli eteklikleri satmaya başladı.
    Başlangıçta her malın kaç liraya satılacağını, ne kadarını kendisine
    vereceğini tüccar söylüyordu ama zamanla Kurtogli bu işe alıştı.
    Kasabanın kadınlan renkli şehir mallarına bayıldılar, dükkânı hiç boş kalmadı.
    Yalnız kadınların çoğu malları veresiye alıyor, ya taksite bağlıyor ya da
    kocalarının ellerine fındık, çay, bal vesaire gibi ürünlerden para geçecek
    dönemi bekliyorlardı. Böylece aileye ticaret yolu açılmıştı.

    Kurtogli Osman kalp krizinden ölünce, dükkânı işletme görevi de şehirde
    okumakta olan Idris’e kaldı. Idris Kurtoğlu tahsilini yarım bırakıp
    kasabaya döndü, babası camideki kasaba halkının üç kere tekrarladığı
    “İyi bilirdik” sedalarından sonra ıssız köy mezarlığındaki suskunlar arasına katıldı.

    İdris, birkaç gün sonra dükkânı devralınca ilk işi veresiye defterine
    bakmak oldu, çünkü neredeyse bütün kasaba halkının babasına borçlu
    olduğunu biliyordu. Ama defter, onu hayatının belki de en büyük hayal
    kırıklığına uğrattı. Babası kargacık burgacık bir yazıyla şöyle şeyler yazmıştı:
    Yeşil kazak... 300 lira... 25 lira alindi. Goca götlü gari
    Pempe şal... 220 lira... 100 lirasi alindi. Goca memeli gari
    Kırmızı esvap... 280 lira... 150 lirasi alindi. Uzun zayif gari

    Idris’in hayret dolu bakışları altında liste böyle uzayıp gidiyordu.
    Borçlu kadınların kimi goca götlü, kimi iri memeli, kimi uzun, kimi kısa,
    kimi zayıf, kimi şişmandı. Sadece bir tanesine gönlü düşmüş olmalıydı ki,
    “Güzel gözli gari” yazmıştı.
    Bu tariflerden bir şey çıkarabilmek mümkün değildi.
    Kimseye bir şey söylemedi ama günlerce kasabanın kadınlarını yan
    gözle izledi durdu. Birçok goca götlü vardı, iri memeli de, uzun da, zayıf da.
    Bir iki kişi uğrayıp taksit ödedi ama böyle götürmesi mümkün değildi.
    Dükkân batardı. Bunun üzerine kahvede erkeklere bir öneride bulundu.
    Babasından veresiye mal alanlar bütün borçlarını kapatırlarsa, aldıkları
    her şey yarı fiyatına gelecekti. Borcun yansını silecekti. Idris Kurtoğlu bu
    duyurunun faydasını ertesi günden itibaren görmeye başladı.
    Çünkü hasat zamanıydı, herkesin eline para geçmişti.
    Borcun yarısının silinmesi, alıcılar için iyi bir şeydi doğrusu.
    Böylece îdris Kurtoğlu dükkânı batmaktan kurtardı, goca götlülerin,
    iri memelilerin kimler olduğunu öğrendi ve kasaba halkı da Idris’in el
    yordamıyla bulduğu “sezon sonu indirimi” uygulamasıyla tanışmış oldu.

    Bu başlangıç olmasaydı İdris Kurtoğlu tekstil alanında bu kadar
    ilerleyemez, İstanbul’a gelerek en büyük Avrupa şirketlerine fason
    diken fabrikalar kuramaz, bu zenginler arasına karışamazdı.
    Bu yüzden hep “Allah razı olsun balcı Kurtogli Sinan’dan, Allah razı olsun
    Kurtogli Osman’dan ve goca götlülerden” diye dua etmeyi
    alışkanlık haline getirmişti. O veresiye defteri de hâlâ şirket kasasındaydı.
    Zülfü Livaneli
    Sayfa 248 - 27 numaralı masadaki insanlara dair - İdris Kurtoğlu babasına dua ediyor!