Yüreği sevgi dolu dostlara,
güzelliği sevgi ile yoğuran insanlara gönül dolusu
GÜNAYDINLAR..:))

Mihemedê NOJDAR, Mem u Zin (Arapça)'ı inceledi.
15 May 19:08 · Kitabı okuyor · Beğendi · 10/10 puan

Ben kimim, ben neydim? Nereden geliyor, nereye gidiyordum? Gençlik yıllarının kimlik arayışının temel soruları.

Hiç kolay değildir bir Kürt genci için. Okulda "Ne mutlu Türküm diyene" evde o yürekler yakan Şivan Perwer'in sesi. Okulda "Türkiye'de Herkes Türktür" evde gönüllere sen Kürtoğlu Kürt'sün diye yaraları açan o melodiler..
Yürek parça parça Yaralı zihin yalanlarla zehirlenendirilmiş işkence çekiyor. İşte böyle sancılıdır bir Kürt gencinin kimlik bunalımı..

Ya aslını İnkar edecek kimliksiz karaktersiz olacaksın, ya da... Ya da Kürdüm deyip ötekileştirilmiş olacaksın. İşte böyle çetrefillidir bir Kürt gencinin kimlik seçimi..

Amin maalouf der ya "Ölümcül Kimlikler" işte Kürt kimliği tam da böyle ölümcül bir kimliktir..

Ben böyle bir ölümcül kimliği tercih ederken iki isim çok etkileyici oldu.
1. Şivan Perwer
2. Ehmedê Xanî

Şivan Perwer hem hemşehrim olması hem de çocukluğumda nenemin evinde o yanık sesi ile "Mala bavê min mala mêran e" derken nasıl gönüllere nakşetmişti. Onca asimilasyon, inkar, yalan ve zehire nasıl panzehir olmuştu o ses..

Ya Ehmedê Xanî'ye ne demeli? İsmin yetiyordu be gönlümün azizi! Mem û Zîn adında Kürdçe bir aşk destanı yazmışsın deniyordu ya.

Ya şu beyitlerine ne demeli?

Da xelq nebêjitin ku Ekrad
Bê merifet in, bi esl û bunyad

Enwaê milel xwudankitêb in
Kurmancî tenê di bê hisêb in

Bunu yaptı ki eloğlu demesin "Zaten Kürtler
Köken ve yapı itibari ile kültürsüzdürler

Türlü türlü milletler kitap sahibi olmuşlar
Yalnız Kürtler bu konuda paysız kalmışlar

..........................

Safî şemirand vexwarî durdî
Manendê durrê lîsanê Kurdî

Saf şarabı bir yana bırakarak tortuyu içti
İnci gibi dizmek için Kürt dilini seçti

İşte Ey gönlümün Azizi, bu beyitlerinin ve Mem û Zîn kitabının bahsi, kitabını okumamış olsak dahi öyle bir kuvve-i maneviye veriyordu ki 300 yıl öncesinden zehirlere panzehir dertlere derman oluyordun.

Gençlik yıllarımda ne Kürtçe konuşabiliyor neden anlayabiliyordum. Bu anne ve babamızın ayıbı değil, Allah'ın bir ayeti olan Kürt dilini inkar eden, yok sayan ve onu konuşanları cezalandıran korkutan ve terörist sayan rejimin ayıbı zülmüdür.

Artık bu ölümcül kimliği seçmiştim ve bir kimliği kimlik yapan dildir. Bir devrimi başlatabilmek için önce onu içinde yaşamak lazım derdi, Tolstoy.
Nefsini ıslah edemeyen başkasının nefsini ıslah edemez diyordu, Bediüzzaman.
Rabbime en yakın olduğum secde vakitlerinde seccadem ıslak bir şekilde yalvarıyordum. "Sensin her şeyi bilen ve hikmetle yaratan, beni bir Kürt olarak yarattın ve bana Kürtçe'yi öğret dilimi geliştir diye dua ediyordum.

Lise 3'te öğrenmeye başlamıştım. Allah'ın izni ile 2 yılda makale yazı ve kitapları okuyacak seviyeye gelmiştim.
Hakkınızı helal edin biliyorum biraz uzunca oldu, kalem gönlümün lisanına yetişemiyor ki durdursun.

Sonra kimliğimi kimlik yapan O mübarek zatın kitabını okumaya sıra gelmişti. Kürtçem kifayet etmiyordu. Kadrî Yıldırım ın çevirisi ile Kürtçem daha iyi gelişti ve divan şiirinin betimleme ve özelliklerini kavramıştım.

Ve o zaman anlamıştım, Ehmedê Xanî hazretlerini ne kadar da az tanıyormuşuz. Mem û Zîn i okuyunca kendime gönül rahatlığı ile Kürd'üm diyebildim. Ve bu kitabı okumayan bir Kürdün kendisine Kürdüm demesin diyorum. Bunlar size faşizanlık gibi gelebilir ama Ehmedê Xanî hazretleri gibi evliya bir zat kendi milletinin ve Allah ın ayeti olan dili için neler yapmış ne kadar emek harcamış. Ve Kürtlere en temel ve halen geçerliliğini koruyan nasihatlerde bulunuyor. Sosyolojik tespitlerde bulunuyor. Bu yüzden Kürd'ü Kürd yapan bir eserdir. Ve muazzam bir edebi inceliğe sahiptir. Allah ve Resulüne olan övgü ne senaları o kadar latif ki dilime pelesenk oluyor.

Şükürlerin en güzeli dilleri ve güzelliği yaratan Allah'a dır.


Etkinlik vesilesi ile okuduğum kitaba gelince, 1000K da Arapça olarak eklemişler. Kitap Arapça değil, İslam harfleri ile yazılmış. Neden İslam harfleri diyorum. Çünkü Araplar İslam'dan önce yazıyı çok bilmezlerdi. Peygamber sav harflerin üzerine nokta koyarak harf sayısını 15-16 dan 28-29 a çıkarıyor. Ve bütün Müslüman milletler dillerini bu alfabeye göre şekillendiriyor. O yüzden bu harfler bir milletin değil İslam'ın harfleridir. Başöğretmeni Hz. Muhamed sav dir. Îslam harfleri ile Kürtçe okumak Kürtçe'nin ses ahengine o kadar güzel yakışıyordu ki okurken muazzam lezzet alıyorum.

Kitabın hikaye içeriğine girmeyeceğim. Çünkü etkinliğe katılan değerli dostlar o güzel incelemeleri ile bende bir mecal bırakmadı. Dostların o güzel incelemelerine havale ediyorum.

Son Bir Tavsiye
1994 yapımı Musa Anter in emekleri ile çekilmiş Mem û Zîn filmi ve Mazlûm Çimen in harika kavalından film müzikleri.

https://m.youtube.com/watch?v=RwlaxbsXuNc

5 yıl önce izlemeye çalıştım. Ancak yarım saat izleyebildim. Gözlerim ıslak gönlüm çıplak soğukta titrer gibi kalmıştım ayazda. Devam edemedim o kadar etkilenmiştim. İnşallah bir gün sonuna kadar izleyebilirim.

İğde Kokulu Yorgan, bir alıntı ekledi.
14 May 23:37 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Bence, gönül güzelliği göz, yüz güzelliğinden daha iyi bir şey.

Çalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin (Sayfa 404 - İnkılap)Çalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin (Sayfa 404 - İnkılap)
Berdan Tabar, bir alıntı ekledi.
 14 May 19:40 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

Bence, gönül güzelliği göz, yüz güzelliğinden daha iyi bir şey.

Çalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin (Sayfa 323 - undefined)Çalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin (Sayfa 323 - undefined)
@kitapkokuluhatun, bir alıntı ekledi.
13 May 17:59 · Kitabı okudu · Puan vermedi

O evden her gittiğimde geri döneceğimi bildiğin için açık bıraktığın kapı! Her geri döndüğümde beni o kapının eşiğinde karşılamaların. Sen böylece enkazını yarattın ilkgençliğimin ve âhını aldın benzer güzelliği bulunmayan şimdiki kadının. Yaptığım her hatada böğrünü gergef gibi açıp alnıma verdiğin izinler... Ve gözlerime, akıtmayı beceremediğim yaşlarıma, dokunmaktan korkan halime, halsizliğime... Öyle değilmiş senden öte dünya. Herkesin kapısı kapalı, sinesi dar, elleri kilit, hayatları yoz, anlattıkları hikayeler gönül yoksunu... İnsanlar hikayesiz biliyor musun? Ve senin gibi kokmuyor hiç kimse... Nerdesin acep? Neredesin kim bilir?"

Çatıdaki Çimenler, Jehan BarburÇatıdaki Çimenler, Jehan Barbur

Kardeşçiğim, bir güneş ışığı say güzelliği, üç renkli camdan süzülen... Hani ruh, gönül ve beden camında huzmelenen bir nur de adına... Akşam olunca çekilip güneşe geri gider ya hani ışıklar ve hani göz kapanınca kaybolur ya nurlar... Işığı da, nuru da camsız görmeye alıştır kendini... Yolda kalmamak, cam kırılınca kör olmamak için...

öffff derinden.. güzelliğine aldanma bir sivilceye bakar zenginliğine güvenme bir kıvılcıma bakar... mıydı neydi.. :)

Büşra Kocatürk, bir alıntı ekledi.
05 May 00:49 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · Puan vermedi

Bence gönül güzelliği, göz, yüz güzelliğinden daha iyi bir şey.
Kalpsiz bir güzelliğin, fakir tyyze kızlarının hayatını kurtarmaktan, gönlünü söndürmekten başka neye faydası var ki?

Çalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin (Sayfa 404)Çalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin (Sayfa 404)
Rûhberûh, bir alıntı ekledi.
03 May 14:24 · Kitabı okudu · Puan vermedi

..gönül güzelliği göz, yüz güzelliğinden daha iyi bir şey.

Çalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin (Sayfa 404)Çalıkuşu, Reşat Nuri Güntekin (Sayfa 404)

Recep Ali Topçu-Hayatı Anlamak ve Anlamlandırmak
Hayat bize bahşedilen en büyük nimet, en değerli emanet ve şerefle bitirilmesi gereken en büyük değerdir. Hayatımız su gibi akıp gidiyor. Annemizden doğduğumuz andan itibaren hızla dünya hayatımızın sonu olan ölüme koşuyoruz. Her gün bize 24 altın hediye edilir ve bu hediyelerin toplamı ömrümüzü oluşturur.Her gün hayat inşaatımıza konmuş bir tuğladır. Çocukluk, yaşlılık gibi enerjinin yetmediği dönemler çıkarılırsa, güçlü ve sağlıklı yaşam çok daha kısa bir zaman aralığıdır. İnsanın, ölümü tatmayan canlının olmadığını da dikkate alırsak, o çok kısa ömre çok şey sığdırma eğilimini de anlayışla karşılamamız gerekir. Dolayısıyla bu değerimizi doğru anlamalı, anlamlandırmalı ve ona vermemiz gereken gerçek değerinin ve sorumluluğumuzun farkında olmalıyız.

Her birimiz hayatın acemileriyiz, pek çok acemi insanlık hallerimiz var, hayatın provası yok.

Bazen bu telaşenin içerisinde pek çok güzel değerleri fark edemiyoruz. Keşkeleri biriktiriyor, sırtımızdaki heybede ağırlık yapıyoruz. Görselliğin arttığı, teknolojinin ve detayların arttığı günümüzde durup düşünmeye, sakinleşme, hayatı anlamaya, anlamlandırmaya pek vaktimiz olmuyor. Hayat dediğin geçip gidiyor, yaş dediğin durmuyor yerinde ve hayat bitiyor. Beklemiyor her şey tam olsun, duraklamaları oynatmıyor, bitti mi bitiyor.

Hayat, kemale erme yolculuğudur, serüvenidir. Hepimizin daha iyi bir versiyonumuzu geliştirmemiz için bir süreçtir. “İki gününü eşit olan ziyandadır” anlayışına sahibiz. Yol yorgunluğuna düşmeden bu süreci tamamlamak görevimiz..

Hepimiz yolcuyuz…

Bir gencimiz hayatı daha iyi tanıyabilmek ve anlamayabilmek için sırt çantasını alarak dünyayı dolaşmaya karar veriyor. Bu genç, gezdiği ülkelerden birinde ünlü bir bilgeyi ziyarete gider. Gezgin genç, bilgenin yaşadığı evde, tüm duvarların kitaplarla kaplı olduğunu gördü. Fakat evi dikkatle gözden geçirdikten sonra, yerde bir kilim, duvar dibinde yatak olarak kullanılan bir sedir, ortada ise bir masa ve sandalyeden başka evde hiçbir eşyanın olmadığını gördü ve merakla sorar:
“Neden hiç eşyanız yok? Koltuklarınız, kanepeleriniz, büfeleriniz, Onlar nerede?”
Bilge, bu soruya karşılık olarak kendi bir soru sorar gezgin gence;
“Senin de yalnızca, sırtında taşıdığın küçük bir çantan var, yavrum” dedi. “Peki, senin eşyaların nerede?”
Gezgin genç, kendini savunurcasına yanıtlar bu soruyu:
“Ama görüyorsunuz, Ben yolcuyum.” Ünlü bilge, hak verircesine güldü: “Ben de öyle, yavrum” dedi. “Ben de öyle.”

Hayat doğum ile ölüm arasındaki sokağın ismidir. Hepimiz doğduğumuz andan itibaren bu hayat yolunda, insanlık macerasında, imtihan yurdunda, büyük buluşmaya, ebedi hayata yol alan yolcularız.

Peki hayat denen şey nedir? Hayatı nasıl doğru olarak anlayabiliriz? Nasıl anlamlandırabiliriz? Nasıl çırak, kalfa aşamalarını geçip usta seviyesinde bir yaşam yolculuğunu sürdürebiliriz?

Hayat bir savaş mıdır, bir rekabet alanımıdır, bir kavga mıdır? Bu kargaşa içerisinde sükunet içerisinde yol alabilmek midir? Yoksa herkesin saygı/sevgi içerisinde doğaya uyarak, doğal olarak yaşanması ve vakti gelince de terk-i dünya eylenmesi gereken bir durak mıdır?

Hayata nereden bakıyoruz? Cama bakan camdaki kiri gördüğü gibi hayata hep cama bakar gibi bakıp olumsuzlukları mı görüyoruz? Toptancılık yapıp hayatın tamamını kötü mü görüyoruz acaba? Hiç mutlu olacağımız, kıymetini bileceğimiz, şükredeceğimiz bir şey yok mu bizim hayatımızda?

Nereye gidiyoruz? Gideceğimiz yere yol hazırlığı olarak neler yapmalıyız? Dünyada olduğumuz halde dünyaya teslim olmadan nasıl yaşayabiliriz?

Bir işadamı olarak hedefimiz nedir? Bu hedefimiz içinde toplumsal fayda ve hayır işleri ne kadar yer alıyor? Yaptığımız işin cüzdanımızı kabarttığı ölçüde vicdanımızı, ruhumuzu ve gönlümüzü de rahatlatabiliyor mu? Mutlu edebiliyor mu bizi? Hisse senetlerimizin değerini, paramızın, fabrikalarımızın, karlarımızın miktarını artırmak bizi mutlu edecek mi? Yoksa maddi değerler yanında, hissi senetlerimizin artırılmasına, karşılıksız yaptığımız hayır işlerine, topluma dokunduğumuz sosyal sorumluluk projelerine ne kadar yer vermeliyiz hayatımızda? İş adamı olarak “Zenginler Listesi, İlk 500 ler, ilk 1000’ler” yanında “Gönlü Zenginler Listesi” ne girebilmeyi de önemseyebiliyor muyuz?

Hayatın içerisine, ilişkilerimize, ürünlerimize, hizmetlerimize “bir tutam sevgi” ve “elimizin lezzetini” katabiliyor muyuz?Hayatın ancak sevgi katınca, sevdiklerimizin yanında ve paylaşınca güzel olacağının erdemine varabildik mi acaba? Hayatı tatlandırma gayreti ile dilimize gül mü koyuyoruz mu, yoksa hiç önemsemeyip egomuzun yönlendirdiği şekilde zehirli oklar mı saçıyoruz etrafımıza?

Sevdiklerimiz olmaz ise, dostlarımız bulunmaz ise hayatın ne anlamı kalır ki? Hayatımıza hayat katanlar olmaz ise ne anlamı kalacak hayatın? Demek ki, dostlarımızın, hayatımıza hayat katanların, ölümün kıymetini bileceğimiz ki hayatımız daha değerli hale gelsin.

Bu soruların her birisi; hayatın üzerinde detaylıca durulması ve hayatı anlamak/ anlamlandırmak için üzerinde çalışılmasını ve iyi mesai yapılmasını hak ettiğini gösteriyor. Doğru sorular, doğruya yönelmenin, çözümün anahtarıdır. Doğru sorular sorarak zihnimizi olumluya programlayabilir, samimi niyetimizi ortaya koyarak, daha mutlu ve huzurlu olmanın kapılarını aralayabiliriz.

Hayata 360 derece bütünleşik bakmak ne güzeldir. Hayata bütün olarak bakmayınca onu anlayamıyoruz. Sadece iş, sadece sosyal hayat, sadece dünya gözüyle baktığımızda onu kavramamız mümkün gözükmüyor. Çünkü hayatı peynir dilimler gibi parçalara ayırmak mümkün değildir. O ancak bütün olduğunda bir değer ifade etmektedir. Ezelden ruhlar aleminden gelip, kabir alemine ve ebediyete uzanan uzun yolculuğa, hayata 360 derece bakmak, onu daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor. Aksi takdirde yarım kalıyor, resmi bütün olarak göremiyoruz.Sanki buzlu camdan, nemli gözlük camından bakıyor gibi baktığımızı net göremiyoruz.

Hayat aslında kitaplar gibi, kapaklarına, yüzeyine, cildine bakıp bazen aldanabiliyoruz. Asıl değerini, onu okumaya başlayınca anlıyoruz. Etiketine olmaması gereken değerleri işaretliyoruz. Her birimizin olaylara, hayata yapıştırdığı etiketler birbirinen çok farklı.. Birimize sıradan gelen bir şey bir diğerimizi bitişin habercisi olabiliyor.

Bir düşünürün dediği gibi de “Hayat aslında bir halının dokunuşu gibidir. Desen bellidir gerçekte ama sen göremezsin tamamını. Her an bu deseni oluşturmak için yeni bir ilmek atarsın hayata ve ilmek ilmek dokursun yaşamını. Ömür tamama erdiğinde de halının tamamı dokunmuş olur. İşte o an ortaya çıkmış olur bütün desen, doğrusuyla, hatalarıyla”

Bazılarıda hayat, bir fincan kahve gibidir derler. Bazen acı, bazen tatlı olur. Önemli olan kahvenin tadı değil, onu kiminle birlikte içtiğinizdir derler. Bazende hayatın özü olan kahveye ulaşmak isterken fincanda takılır kalırız. Fincanın güzelliği bizi aldatır. Kahveyi unuttuğumuz gibi bazende dünyaya takılıp ebedi hayatı unuturuz. “Kısa bir ömürde, az bir lezzet için ebedi, daimi hayatını ve saadet-i ebediyesini berbat etmek ehl-i aklın karı değil.”Dünya malı gökkuşağı gibidir, uzaktan güzel gözükür ama, kimseye yar olmaz.

Başkalarıda deniz gibidir hayat der, bazen dalgalanır, bazen durulur. Kimi durmadan yüzer, kimi yorulur, kimilerini uzaklara götürür, kimilerini bir yerde bırakır, kimileri kara vurur…Kimileri menzile ulaşır, kimileri yolda, takılır kalır…

Hayat, diğer bakışla da çatlak bardaktaki suya benzer. İçsen de tükenir, içmesende. Bu yüzden hayattan tat almaya bakmalıyız, çünkü yaşasak da bitecek yaşamasak da..Dolayısıyla zamanımızın her anını güzel ve faydalı anlar ve anılarla geçirmek dakikaları, günleri, hayatı daha anlamlı hale getirecektir.

Dolayısıyla hayatın çaylakları, acemileri olarak hayatı anlamakta, anlamlandırmakta pek çok hatalar yapıyoruz. Pek çok zaman keşkeler, “bugünkü aklım olsaydı” birikip duruyor hayatımızda.

Dolayısıyla hayatı ustaca anlayabilmiş, anlamlandırabilmiş, yaşayabilmiş hayatlara bakıp hayatımıza yeniden bir çeki düzen vermek, onu yeniden inşa etmek durumundayız. Topraklarımızda, kültürümüzde bunu becerebilmiş o kadar çok gönül mimarımız, ecdadımız var ki…Yeter ki samimi arayışımızı sürdürelim. Mehmet Gündem beyin dediği gibi “Ümitsizlik yok, yola giren er-geç yürümesini öğrenir. Yeter ki insanın hakikati arayışı bitmesin.”

Hayat, ölüm düşüncesiyle anlam kazanır. Dünya, ahirete bitişiktir. Ölüm, çoğumuzun düşünmek bile istemediği ve pek çok nedenle unutmayı seçtiği bir gerçek. Ne var ki, ölümle yaşamak, sanılanın aksine sadece ahreti değil hayatı da anlamlı kılıyor. Dünya hayatımızın merkezine ahreti, hakkı ve hakikatleri yerleştirmek, maddi bağlardan ve bağımlılıklardan kurtulmak önemli. İnancımıza göre asıl hayat ölümle başlıyor.

İnsan dünyaya hak ettiği kadar değer verse, lâyık olduğu kadar onu sevse, mana ve mahiyetini bilse, ne sahip olduklarına bu kadar sevinir, ne kaybettiklerine böyle üzülür. Dünyanın hiçbir halini kendisine dert etmez. Nimetlerini şükürle karşılar, külfetlerine sabırla tahammül eder.

Uzun yaşamanın sırrı gönüllerde yaşamaktır. Bu iş maddi imkan, para-pul, şan-şöhret ile mümkün değildir. Gönüllerde yaşayanların çoğu dünya zengini ve şöhret sahibi değildir. Ama dikkat edilirse, dünyaya sığmayan kralların isimleri bile unutulmuş, kalplerde taht kuranlar ise yaşıyor ve yaşamaya devam edecekler. Dünyamızın geçiciliğini kavrayıp, ruhunu inançlara yükseltip, gönlünü faziletlerle donatanlar ne güzel insanlardır.

Dünyayı anlama ve yorumlama şeklimiz hayatımızın inşa şeklini belirler. Kişilerin mutlu olması hayatlarını anlamlandırmaları ile mümkündür. Hayata değerini ancak onu iyi anlar ve anlamlandırabilirsek verebiliriz. Önemli olan çok yaşamak değil anlamlı yaşamaktır. Sağlıklı yaşlanmak ve bilgeliğe yol almak, geride güzel şeyler bırakabilmektir. Ve ömrümüzün son demlerinde bile hayata gülümseyebilmektir.

Hayatın anlamı; anlamlı yaşamaktır. Hayatın ulvi bir gayesi olmalıdır. Her ne olursa olsun bizim ona vereceğimiz anlam ile anlamlanır hayat. Bizim ona vuracağımız etikete göre değerlenir veya değersizleşir. İnsanın olduğu hiçbir şey tek boyutlu olmuyor. Hayatı bütün boyutlarıyla anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmalıyız.

Değerlerimizle yaşayalım, değerlerimizi yaşatalım. Hayatı kendi değerlerimize göre yaşamazsak, başkalarının beklentilerine göre yaşarız ve yaşadığımız gibi inanmaya başlarız. O hayata da “benim hayatım” diyemeyiz. Kendimizi yeniden doğuracak olan biziz, öğrenerek, yaşayarak, anlatarak. Yaşamak bir deneyim sürecidir.

Aslıda bir ölçüde yaşam ellerimizde, yoğrulup şekillendirilmek için bizi, sizi bekliyor. Bırakın geçmişi, dünü, kırgınlıkları, üzüntüleri, mutsuzlukları, yanlışları… Dün geçti gitti canca gazim bu gün yeni bir şeyler söylemek lazım demiyor mu gönül mimarı Hz. Mevlana(ks). Haydi, şu andan itibaren başlayalım. Bugün bundan sonraki hayatımızın aslında ilk günü. Bu günü ne kadar hoş geçirirsek umulur ki bundan sonraki günlerimiz de o şekilde hoş geçecektir. Güne doğmakla Yaradanımız tarafından bize hediye edilen her günkü 24 altınımızı hoş şekilde, gönül kırmadan, sevgi dolu olarak kullanalım. Hayat zincirimizin her günkü halkasını düzgün bir şekilde tamamlamış olalım.

Hayatımızda sevgiye, muhabbete, ilgiye, ilgilenmeye daha çok yer verelim. Pozitif enerjimizi, pozitif bakışımızı hiç eksik etmeyelim. Şikayeti bir kenara bırakalım. Değiştirebileceğim küçük şeylerden başlayarak harekete geçelim. Değiştiremeyeceğim konular üzerinde çok da durmayalım. Enerjimizi değiştirebileceklerimize tahsis edelim. “Allah’ım bana değiştirebileceklerimi değiştirme konusunda güç, değiştiremeyeceklerimi kabullenme konusunda sabır ve her ikisini birbirinden ayırabilecek akıl ve şuur ver” şeklindeki duayı sık sık hatırlayalım. Hayatımızın bir parçası haline getirelim ve içselleştirelim. Kadere rıza göstermeyi, tenkit etmemeyi ve ilahi icraatı sorgulamamayı öğrenelim.

Kalp kırmadan, gönül incitmeden, fani dünyadan hoş bir seda bırakarak Hakka yürümek ne kadar gerekli ve ne kadar mutluluk vericidir. Tüm dünya varlığı bir damla gözyaşına değmez. Gönül kırmak Allah’ı gücendirir. Yoktur onu yapacak usta. Mazlumu inciten Hakk’ı incitmiş olur. Dünyada yürekleri sızlatmadan, gönülleri mahzun etmeden yol alalım, yürüyelim. Hayatımızı yeniden, yeni değerler üzerine inşa edelim. Gelin hep birlikte, paylaşarak, kolaylaştırarak, kardeşçe yaşamayı, birbirimizi bütünlemeyi öğrenerek yaşayalım hayatı. Bilelim hayatımıza hayat katanların kadrini kıymetini. İki kapılı bir handa gidiyorken gündüz gece bir iz de biz bırakalım arkamızda…

Hayatınız güzelliklerle, umutlarla, ümitlerle hayat ve anlam bulsun. Su gibi duru, su gibi coşkulu ve su gibi aziz olunuz…