• “Tortulu sular arı duru olur sevgiyle; bulanıklar berraklaşır. Ve şifa bulur sevgiden tüm dertler. Ölüleri diriltir sevgi; sultanları kul eder... ‘Bilmek’tir sevgi... Noksan bilgi ise ayrımı ve ayrımı olmayan bir hezeyandır; şimşeği güneş sanır!.. Şimşekçe şimşek, kendi ışığının geçiciliğine gönül bağlayana güler geçer oysa!..”
  • Türkler çok büyük devletler, göz kamaştırıcı medeniyetler kurdular.Ibni Sina,Harezmi gibi insanlık tarihinde eşlerine rastlanmayacak ilim adamları, Mevlana ve Yunus gibi gönül sultanları yetiştirdiler.Cengiz'in Fatih'in Yavuz'un zaferleri hangi kralın,hangi imparatorun düşünde yoktur! Sanki büyüklükleri ruhlarına işlediğinden bugünkü durumu hazmedemiyorlardı.
  • "Tortulu sular arı duru olur sevgiyle; bulanıklar berraklaşır. Ve şifa bulur sevgiden tüm dertler. Ölüleri diriltir sevgi; sultanları kul eder.. 'Bilmek'tir sevgi.. Noksan bilgi ise ayrımı ve ayrımı olmayan bir hezeyandır; şimşeği güneş sanır!.. Şimşekçe şimşek, kendi ışığının geçiciliğine gönül bağlayana güler geçer oysa!.."
    İskender Pala
    Sayfa 163
  • *Eşrefoğlu Abdullah Rûmî (ö. 1469), Türk şair, mutasavvıf. Eşref-i Rûmî veya Eşrefoğlu Rûmî olarak anılır.

    Anadolu'da yaşayan büyük velîlerden, şâir. İsmi Abdullah olup, babasınınki Eşref'dir. Babasının ismi ile şöhret buldu. Babası, Mısır'dan İznik'e göç etti. Eşrefoğlu Rûmî İznik'te doğdu. Doğum târihi belli değildir. 1484 (H. 889)'da İznik'te vefât etti. Türbesi İznik'tedir. Eşrefzâde-i Rûmî diye de bilinir.

    Babasının terbiyesi altında büyüyen Eşrefoğlu Rûmî, önce İznik'te bulunan medreselerde çeşitli âlimlerden ders aldı. Zamânın zâhirî ilimlerinde üstün başarılar elde etti. Sonra Bursa'ya giderek Pâdişâh Çelebi Mehmed'in medresesine girdi. Burada tefsîr, hadîs ve fıkıh ilimleri üzerinde söz sâhibi olan âlimler derecesine yükseldi. Buradan mezun olunca, Bursa'da müderrislik yapan hocası büyük âlim Alâeddîn Ali hazretlerinin yardımcısı oldu. Çelebi Mehmed Han Medresesinde bir müddet ders veren Eşrefoğlu Rûmî bir sabah vakti medrese civârında dolaşırken, zamânın velîlerinden olan Ebdal Mehmed'e rastladı. Kalbinden; "Tasavvuf yolundan bana nasîb var ise bâzı alâmetler görünsün." diye geçirerek ona yaklaştı. Ebdal Mehmed kendisine bakarak; "Ey medreseli! Bize köfteli çorba getir." dedi. Bu söz üzerine çarşıya gidip, köfteli çorba aradı. Fakat bulamadı ve eli boş dönmemek için köftesiz çorba aldı. Ebdal Mehmed'e gelirken yoldaki çamurdan bir parça alarak, birkaç yuvarlak köfte hâline getirip, çorbanın içine attı. Ebdal Mehmed çorbayı karıştırıp köfte bulamayınca Eşrefzâde'ye; "Hani bunun köftesi?" diye sordu. Daha sonra çorbayı iyice karıştırdı ve Eşrefoğlu'na uzatarak; "Ye bunu!" dedi. Eşrefoğlu büyük bir teslimiyet ile tereddüd etmeden çorbayı yedi. Çorbanın içine atılan çamur parçaları köfteye dönmüştü. Bunun üzerine o zât; "Ya sen olmayıp da kim olsa gerek." şeklinde bir söz söyleyip oradan uzaklaştı. Eşrefoğlu bu sözlerden bir mânâ çıkaramamasına rağmen, tasavvuf yoluna girmesi hususunda bir işâret olduğuna inandı.

    Nefsini terbiye etmek, kalp aynasını cilâlamak için kendi kendine uğraşmaya başladı. Bu yolda bir hoca bulmanın şart olduğunu düşünerek, kitaplarını dağıttı ve Bursa'da bulunan Emîr Sultan'ın huzûruna gitti. Talebesi olup, hizmetiyle şereflenmek istediğini bildirdi. Emîr Sultan, Abdullah'ın tasavvuf yolunun aşkıyla yandığını görünce, onu evliyânın büyüğü Ankara'daki Hacı Bayrâm-ı Velî'ye gönderdi. Sonra, Ankara'ya gidip, yeni hocasına tam teslim oldu.

    Hacı Bayrâm-ı Velî hazretleri, Abdullah'daki kâbiliyeti keşfederek ona nefsini terbiye edecek vazîfeler verdi. Yaşı kırkın üzerinde ve büyük bir âlim olduğu halde, hocasının emîrlerine "Bâşüstüne" diyerek sarıldı. Kendisine verilen helâ temizleme vazîfesini, bütün gayretiyle yapmaya başladı. Nefsinin isteklerini terkedip, istemediklerini yapmak için büyük çaba sarfetti. Bu şekilde riyâzet ve mücâhedeye devâm etti. Hocası Hacı Bayrâm-ı Velî'ye on bir sene hizmet etmekle şereflendi. Bu kadar zaman zarfında hocasının; "Üstâdın huzûrunda lüzumsuz konuşmak edebe aykırıdır." sözü üzerine, yanında bir kelime bile konuşmadı. Sadece sorulan suâllere kısa ve öz olarak cevap verir, edebe, ziyâde dikkat ederdi. Eşrefoğlu Abdullah, on bir sene içinde pekçok imtihandan geçti. Yaptığı güç işlerden hiç şikâyette bulunmadı. Bu sabrı ve hocasına karşı muhabbeti ve hürmeti üzerine, Hacı Bayrâm-ı Velî kızı Hayrünnisâ'yı ona nikâh ederek zevceliğe verdi. Bir müddet daha hizmete devâm eden Eşrefoğlu Abdullah, hocasından izin alarak Allahü teâlânın emîr ve yasaklarını bildirmek üzere İznik'e gitti. Orada kendi iç âlemiyle başbaşa kaldı. Hocasından ayrılığı onu yaktı, hasretine fazla dayanamadı ve tekrar Ankara'ya döndü. Hacı Bayrâm-ı Velî, dâmâdını, tasavvuf yolunda derecelerinin ilerlemesi için tekrar İznik'e gönderdi. Orada kırk gün nefsini terbiye etmesi için halvete girmesini, sonra Ankara'ya gelmesini emretti. İznik'e gidip geldikten sonra, hocasının; "Hama şehrinde Abdülkâdir-i Geylânî hazretlerinin torunlarından Şeyh Hüseyin Hamevî'nin huzûruna gidip, Kâdirî yolunu öğreniniz." buyurdu. Bu emri yerine getirmek üzere hazırlığa başladı. Hanımını ve biricik kızı Züleyhâ'yı bir merkebe bindirerek, Hacı Bayrâm-ı Velî ile vedâlaştı. Günlerce zahmetli ve yorucu yolculuktan sonra, Hama'ya yeni hocasının huzûruna vardı.

    O gün hacdan dönen Hüseyin Hamevî, ilâhî bir ilhâm ile Eşrefzâde'nin gelmekte olduğunu anlayarak, talebelerine; "Bugün Anadolu'dan bir er geliyor. Gidip karşılayınız." buyurdu. Karşılamaya çıkan talebeler zahmetli ve zorlu yolculuktan dolayı elbiseleri eskimiş olduğu için Eşrefoğlu Rûmî yanlarından geçtiği halde, hocalarının söylediği zâtın o olduğunu anlayamadılar. Dergâhın kapısına varan Eşrefzâde Rûmî, Hüseyin Hamevî tarafından îtibârla içeri alındı. Hanımı ve çocuğu ise Hüseyin Hamevî'nin hanımı tarafından kendilerine ayrılan odaya götürüldü.

    Hüseyin Hamevî, bu yeni talebesinin önce nefsini terbiye etmek üzere kırk gün halvet için bir hücreye koydu. Eşrefoğlu Abdullah, Hama'da da sıkı bir riyâzet ve mücâhedeye tâbi tutuldu. Kırk gün içinde Hüseyin Hamevî, Abdullah'a ziyâde teveccühlerde bulundu. Bir gün bir hizmetçi hücresine yemek götürdü. Eşrefoğlu'nu hareketsiz görünce, öldü zannedip, telaşlandı ve durumu hocasına bildirdi. Fakat kırk gün dolmadığı için Hüseyin Hamevî bu duruma aldırış etmedi. Abdullah kırkıncı günü hücreden çıkartıldığında, büyük bir vecd hâli içinde kendinden geçmiş, gözleri kapalı ve hareketsiz bir halde görüldü. Kendisini melekler âlemini seyretmenin lezzetinden ayırdıklarında; "Sultanım bize kıydınız." diyerek gözlerini açtı. Bu kırk günlük imtihânı başarıyla veren Abdullah, tasavvufta pek yüce mertebelere çıkmış olarak icâzetnâme aldı. Hüseyin Hamevî'nin halîfesi olarak Anadolu'da Kâdirî yolunu yaymak üzere vazîfelendirildi.

    "Halk senin zâhirine de bakar. Onun için kıyâfetini biraz düzeltmen lâzımdır. Şu hırkayı ve pabuçları al, giy." buyurunca, Eşrefoğlu hırkayı giydi, pabuçları da başına geçirerek; "Hocamın verdiği pabuç ayağıma değil, başıma olsa gerektir." dedi.

    Hocasının emri üzerine yola çıkmak üzere hazırlık yaptığı sırada, Hüseyin Hamevî'nin eski talebeleri aralarında; "Biz bu kadar zamandan beri hocamızın hizmetindeyiz. Bize himmet verilmedi. Bu Rûmî denilen ve Anadolu'dan gelen kimseye kırk günde hem himmet, hem de icâzet verildi. Bu nasıl iştir?" diye konuşuyorlardı. Hüseyin Hamevî, Allahü teâlânın izniyle bu duruma vâkıf oldu. Talebelerini toplayıp bir konuşma sırasında; "Yâ Rûmî! Bu kadar misâfirimiz oldun. Sana bir ziyâfet veremedik. Bir ziyâfette bulunalım. İnşâallah ondan sonra gidersin." dedi. Yemekler hazırlanıp, talebeleri ile yeşillik bir yere gittiler. Hüseyin Hamevî suyu bulunmayan bir yerde oturulmasını emretti. Talebeleri; "Sultanım, burada su yoktur, namaz zamânı abdest almak îcâb ettiğinde sıkıntı çekeriz." demelerine rağmen Hüseyin Hamevî oturulmasını istedi. Talebeler hocalarının emri üzerine oturdular. Namaz vakti girince abdest almak îcâb etti. Hüseyin Hamevî, Eşrefoğlu hâriç bütün talebelerine su aramalarını söyledi. Talebelerin; "Sultanım burada su yoktur." demelerine rağmen; "Hele siz bir arayın belki vardır." buyurdu. Talebeler aramalarına rağmen bulamadılar. Bunun üzerine Hüseyin Hamevî; "Rûmî! Gerçi sen misâfirsin. Misâfire hizmet ettirmek doğru değildir. Bir de sen ara. Belki su bulursun." deyince, Eşrefoğlu; "Emriniz başım üstüne." diyerek hemen aramaya başladı. Bir ağacın yanına gidip, teyemmüm etti ve secdeye varıp Allahü teâlâya şöyle yalvardı: "Yâ Rabbî! Hocam su istiyor. Lutfet, su ihsân eyle." Daha sonra başını secdeden kaldırdı. Secde ettiği yerden bir pınarın kaynadığını gördü. Hemen tası doldurup hocasına götürdü. Hüseyin Hamevî talebelerine dönerek; "Su olmadığını iddiâ ediyordunuz. Bakın Rûmî nasıl bulmuş!" dedi. Talebeler hemen suyun bulunduğu yere gittiler. Suyun daha yeni çıkıp akmaya başladığını görünce, hocalarının Eşrefoğlu'na himmet etmesinin sebebini anladılar.

    Hüseyin Hamevî, Abdullah'ı Anadolu'ya uğurladıktan bir müddet sonra, arkasından baktı ve; "Abdullah-ı Rûmî koca bir deniz imiş. Bizde bulunan her şeyi çekip sînesine aldı." buyurdu. Çocukları ile birlikte Ankara'ya giden Abdullah-ı Rûmî, kayınpederi Hacı Bayrâm-ı Velî'nin yanında bir müddet daha kaldıktan sonra İznik'e gitti.

    İznik'te önceleri münzevî, yalnız bir hayat yaşayan Eşrefoğlu, şan ve şöhretten hiç hoşlanmazdı. Kimsenin dikkatini çekmeden fakirâne bir hayat yaşadı ve insanlardan uzak kalmaya çalıştı. İznik'e Hama'dan bir zâtın gelmesi ile durum değişti. O zât herkese Eşrefoğlu'nun menkıbelerini anlatmaya başlayınca, İznik halkı kendisine hürmet ve îtibâr göstermeye başladı. Bundan rahatsız olan Eşrefoğlu Rûmî dağlara çekildi, tekrar uzlet hayâtına başladı. Dağlarda dolaşırken bir köylü onu gördü ve suçlu sanarak yakaladı. Gâyesi onu teslim edip mükâfât almaktı. Fakat onun şöhretini duyan köylünün annesi, kendisini tanıyınca mesele anlaşıldı, köylü ve annesi de Eşrefoğlu'na talebe oldu. Bunun üzerine İznik'e dönen Eşrefoğlu asıl vazîfesi olan insanlara doğru yolu anlatmaya başladı. İlk talebesi olan ve kendisini yakalayan köylü onun için Pınarbaşı denilen yerde bir dergâh yaptırdı. Eşrefoğlu Rûmî burada talebelerine ders vermeye, Kâdirî yolunu yaymak için çalışmalara başladı. Talebelerinin nefsini terbiye etmek için, riyâzet ve mücâhedeler yaptırmaya, gurur, kibir, ucb gibi kalp hastalıklarından kurtarmaya büyük gayret gösterdi.

    Bir gece Eşrefoğlu Rûmî dergâhında ibâdet ediyordu. Bu sırada bir ışık peydâ oldu. O ışıktan şöyle bir hitap duyuldu: "Ey kul!Dile benden ne dilersen. Bütün haram olan şeyleri sana helâl kıldım." Eşrefoğlu bir anda Allahü teâlânın izni ile sesin sâhibi olan şeytanı yakaladı. Avucunun içinde sıkmaya başladı. O anda şeytan; "Yâ şeyh! Ne yapıyorsun? Allah bana kıyâmete kadar mühlet vermiştir. Sen ise beni öldürmek istiyorsun." deyince, Eşrefoğlu; "Ey mel'ûn! Sen benim talebelerimin ve dostlarımın îmânlarına kasdetmeyeceğine dâir söz verirsen, salarım." dedi. Şeytan da; "Onların îmânlarına kasdetmeyeceğime söz veriyorum." dedi. Bunun üzerine Eşrefoğlu Rûmî; "Ey mel'ûn! Allahü teâlâ ile olan ahdine vefâ etmedin. Benimle olan ahdine mi vefâ edeceksin. Bildiğin şeyden geri kalma." dedi ve saldı. Talebeleri; "Onun şeytan olduğunu nereden anladınız?" diye sorunca; "Bütün haramları sana helâl kıldım, deyince anladım. Çünkü Allahü teâlânın haram ettiği şeyler zâta mahsus değildir. Kıyâmete kadar bâkidir." buyurdu.

    Eşrefoğlu'nun gayretli çalışmaları ve büyüklüğü çevreden işitilmeye başlandı. Bursa'dan, İstanbul'dan ve diğer vilâyetlerden akın akın gelip talebesi olmakla şereflenmek isteyenler çoğaldı. Hattâ Sadrâzam Mahmûd Paşa, onun talebesi olmak isteğinde bulundu. Onun yoluna girdi. Abdullah-ı Rûmî hazretleri, talebeleri arasında en ileri olan Abdürrahîm-i Tırsî'yi yerine halîfe, vekil bıraktı ve kızı Züleyhâ ile nikahladı. Abdürrahîm-i Tırsî, hocası ve kayınpederi Abdullah-ı Rûmî'ye çok bağlı idi.

    Abdullah-ı Rûmî, Fâtih Sultan Mehmed Hanın İstanbul'u fethinden önce Müzekkin-Nüfûs isimli bir kitap yazdı. Bu kitabını okuyan herkes çok beğendi. Bundan ayrı olarak Tarîkatnâme, Delâlil-ün-Nübüvve, Fütüvvetnâme, İbretnâme, Mâzeretnâme, Elestnâme, Nasîhatnâme, Hayretnâme, Münâcaatnâme, Cinân-ül-Cenân, Tâcnâme, Esrâr-ut-Tâlibîn gibi eserleri vardır. Dîvânında pek güzel şiirler, kasîdeler bulunmaktadır. Yûnus Emre'nin şiirleri tipinde şiirler söylemiştir. Şiirlerinde, "Eşrefoğlu Rûmî" mahlasını kullanan Abdullah-ı Rûmî daha çok öğüt tarafındadır. Halk arasında en çok söylenen ve en meşhur şiiri tövbeye geldir.

    Abdullah-ı Rûmî, bir sohbetinde Ebülleys-i Semerkandî'den naklen şöyle anlattı:

    Bir târihte Bağdât'ta, zenginler hacca gidiyorlardı. Peygamber efendimizin aşkıyla yanan bir fakîr de, o sene hacca gitmeye niyet etti ve hac kâfilesiyle yola çıktı. Kâfile hareket etmeden önce, herkes eşi-dostu ile helâllaştı.
    Şehir dışına çıkıldığında, zenginlerden biri bir fakîrin de hacca gittiğini görünce;
    "Bineğin yok, azığın yok. Sen hacca nasıl gideceksin? Bâri cebinde birkaç bin altının var mıdır?" diye alay etti.
    Fakîr, bu zenginin alaylı sorusuna çok üzüldü ve;
    "Allahü teâlâ ne güzel vekîldir. Mahlûkâtın rızkını o vermektedir. Hepimiz O'nun verdiklerini yiyoruz." diyerek, zenginin bulunduğu yerden mahzûn bir şekilde ayrıldı. Hac vazîfelerini yapana kadar da o zengine hiç görünmedi. Herkes Mekke-i mükerremeden, Medîne-i münevvereye yola çıktıkları zaman, o zengin, fakîri sağ sâlim tekrar karşısında görünce hayret etti ve;
    "Komşu, sen de buraya kadar gelip hac vazîfeni yapabildin mi?" diye sormaktan kendini alamadı.
    Fakîr de;
    "Allahü teâlâya sonsuz hamdü senâlar olsun. Yüzümüzün karasına bakmayıp, bu mübârek makâmı ziyâret etmeyi nasîb etti. Geldim, Beyt-i şerîfi tavaf ettim. Sağ sâlim dönüyorum." dedi.
    Zengin;
    "Hacı efendi! Acabâ sana da berât verdiler mi?" diye sordu.
    Fakîr; "Bu ne berâtıdır ki?" dedi.
    Zengin;
    "Beyt-i şerîfi ziyâret edenlere, Cehennem'den âzâd olduğuna dâir berât kâğıdı verilir." diyerek, koynundan herhangi bir kağıt çıkarıp fakîri aldattı.
    Fakîr, berât kâğıdının kendisine verilmediğine çok üzüldü. Derhal geriye dönüp Harem-i şerîfe geldi. İki gözü iki çeşme hâlinde, kanlı yaşlar akıtarak çok inledi. Allahü teâlâya kırık bir gönülle duâlar etmeye, yalvarmaya başladı:
    "Ey âlemleri yaratan yüce Rabbim! Sen herşeye kâdirsin, ganî bir pâdişâhsın. İhsânların bütün kullarına her ân yağmaktadır. Cehennem'den âzâd olup orada incinmemeleri için kullarının bâzısına berat vermişsin. Bu fakîr kuluna berât verilmedi. Yoksa bu garîb kulun âzâd olmadı mı?" deyip bayıldı. Baygın hâlde iken, mânâ âleminden yanına bir kimse gelip;
    "Ey fakîr! Başını kaldır ve şu berâtını alıp arkadaşlarına yetiş!" diyerek elindekini ona verdi. O ânda fakîr kendine gelerek ayıldı. Elinde, dünyâ kâğıtlarına hiç benzemeyen, yeşil renkli nûrdan yazıları olan ve misk gibi kokan bir berât kâğıdı vardı. Kâğıdı defâlarca öpüp başına koyan fakîrin sevincinden neredeyse aklı gidecekti. Şükür secdesine kapandı. Ömründe hiç görmediği o berâtı, yüzüne ve gözüne sürdü, bağrına bastı ve koynuna sokarak arkadaşlarına yetişmek için hızlı adımlarla yürümeğe başladı. Arkadaşları, geriden fakîrin geldiğini görünce gülüşmeğe başladılar. Yanlarına soluk soluğa gelen fakîre alayla;
    "Cehennem'den âzâd olma berâtını alabildin mi?" diye sordular.
    Fakîr de koynundan berâtını çıkararak;
    "İşte! Rabbimizin ihsânı olan berâtım!" diyerek, misk kokulu berâtını zengine sunuverdi. Herkes yerinde donakalmıştı. Berâtı alan zengin, nûrdan yazılarla fakîrin Cehennem'den âzâd olduğunu okuyunca, aklı başından gidip, atından düştü. Bir süre yerde baygın yatan zengini zor ayılttılar. Kendine gelen zengin, kâğıdı öpmeye, misk kokusunu koklamağa başladı. Kendi kendine de; "Vâh, vâh benim boşa geçen ömrüme! Keşke ben de bu fakîr gibi sâdık bir fakîr olsa idim. Onun kavuştuğu bu saâdete ben de kavuşsaydım. Bu fakîr, sadâkati sebebiyle bu mertebelere ulaştı. Ben ise zenginliğim sebebiyle gurûra kapıldım ve bundan mahrûm oldum. Bütün malımı versem, bu kâğıttakilerin bir noktasını alamam" diyerek âh eyledi. Gözlerinden kanlı yaşlar döktü.
    Fakîr;
    "Hacı efendi! Berâtım sende kalsın. Sakla. Ben öldüğüm zaman kefenimin arasına koyun da kabrimde suâl meleklerine onu göstereyim." dedi.
    Hacı efendi berâtı büyük bir îtinâ ile koynuna koydu. Uzun yolculuktan sonra evlerine ulaştılar. Zengin olan hacı, berâtı sandığına koydu. Aradan günler geçti. Zengin, ticâret için başka memlekete gittiğinde, fakir vefât etti. Yıkayıp kefenlediler, fakat berâtını bulup kefenin içine koyamadılar. Fakîrin cenâzesini kabre defnettiler. Ancak birkaç ay geçtikten sonra, zengin ticâretinden döndü. Fakîri sorduğunda; "Sizlere ömür! Sen gittikten sonra vefât etti." dediler.
    Zenginin sanki dünyâsı başına yıkıldı. Çok ağladı ve;
    "O zavallının bende pek kıymetli bir emâneti vardı. Onu yerine getiremedim. Böylece vasiyetini yapamamış oldum. O âhirete göçtü, berâtı ise bende kaldı. Berâtını yanına koyamadım." dedi. Hemen sandığın yanına varıp ağzını açtı. Fakat berâtı koyduğu yerde bulamadı. Tekrar tekrar aramasına rağmen yine bulamadı. "Kabrine gidip bakayım. Belki, birisi beratı alıp ona vermiştir." dedi.
    Kazma kürek alarak kabre gitti. Mezarını açmak istedi. O anda;
    "Kabri açma! Biz ona o berâtı verdik, dışarıda bırakmadık!" diyen bir ses işitti. Nereden geldiği belli olmayan bu ses karşısında zengin, düşüp bayıldı. Mânâ âleminde fakîri gördü.
    Fakîr;
    "Ey hacı efendi! Allahü teâlâ sana selâmet versin. O berât bana verildi. Hamdolsun. Münker ve Nekîr meleklerine gösterdim. Onu görünce sorgu suâl bile etmediler. Bu berâtı almama hacdan dönerken sen sebeb olmuştun. Cenâb-ı Hak senden râzı olsun." deyip kayboldu. Zengin ayıldığında, doğru evine gidip, fakir için hatimler okuttu. Yemekler pişirtip, yetimleri, fakirleri doyurdu."

    TESBİH EDEN MENEKŞELER

    Vakit ilk bahar olduğu için çiçekler yeni açmıştı. Abdest alıp namaz kıldıktan bir süre sonra Hüseyin Hamevî talebelerine; "Biraz menekşe toplayıp, getirin." buyurdu. Talebelerin herbiri bir tarafa dağıldı. Demet demet menekşe toplayıp, hocalarına getirdiler, Eşrefoğlu ise hocasının huzûruna elindeki bir menekşe ile vardı. Hüseyin Hamevî; "Rûmî, misâfir olduğun için menekşenin yerini bulamadın herhalde." deyince, o; "Sultanım hangi menekşeyi koparmak istedimse; "Allah rızâsı için beni koparma, zikir ve ibâdetimden ayırma." diye söyledi. Ben de dolaştım. Bir yerde ibâdeti bitmiş bir menekşe gördüm. Onu koparıp getirdim." dedi. Bu sözleri işiten diğer talebeler onun üstünlüğünü bir kere daha anlamış oldular ve düşüncelerinden tövbe ettiler.

    TÖVBEYE GEL
    1
    Ey hevâsına tapan,
    Tövbeye gel, tövbeye,
    Hakka tap, Haktan utan,
    Tövbeye gel, tövbeye.
    2
    Nice nefse uyasın,
    Nice dünyâ kovasın,
    Vakt ola usanasın,
    Tövbeye gel, tövbeye.
    3
    Nice beslersin teni,
    Yılan çıyan yer anı,
    Ko teni, besle cânı,
    Tövbeye gel, tövbeye.
    4
    Sen dünyâ-perest oldun,
    Nefsin ile dost oldun,
    Sanma dirisin, öldün,
    Tövbeye gel, tövbeye.
    5
    Sen teni, sandın seni,
    Bilmedin senden teni,
    Odlara yaktın cânı,
    Tövbeye gel, tövbeye.
    6
    Gör bu müvekkelleri,
    Yazarlar hayrı, şerri,
    Günâhtan gel sen beri,
    Tövbeye gel, tövbeye.
    7
    Ey miskin Âdemoğlu,
    Usan tutma âlemi,
    Esmeden ölüm yeli,
    Tövbeye gel, tövbeye
    8
    Ölüm gelecek nâçar,
    Dilin tadını şeşer,
    Erken işini başar,
    Tövbeye gel, tövbeye.
    9
    Göçer bu dünyâ kalmaz.
    Ömür pâyidâr olmaz,
    Son pişman, assı kılmaz
    Tövbeye gel, tövbeye.
    10
    Tövbe suyuyla arın,
    Deme gel bugün yârın,
    Göresin Hak dîdârın,
    Tövbeye gel, tövbeye.
    11
    Eşrefoğlu Rûmî sen,
    Tövbe kıl erken uyan,
    Olma yolunda yayan,
    Tövbeye gel, tövbeye.

    DÜNYÂ DEDİKLERİ

    Eşrefzâde Rûmî bir vâzında şöyle buyurdu: Ey müslümanlar! Dünyâ dedikleri bir hiçten ibârettir. Hiç olduğu şuradan anlaşılıyor ki, sonucu hiçtir. Hiç olan dünyâya gönül veren, yolunda ömrünü çürüten ve hiç olan şeyi isteyenler de bir hiçten ibâret kalacaklardır. Amma hiçi hiç sayan âriftir.

    Azîzim! Sen o sultanları gözünün önüne getir ki, onlar dünyâya geldiler. Lâkin dünyâya îtibâr etmediler. Dünyânın arkasına düşüp hırsla dünyâlık toplamaya çalışmadılar. Âhiret amelleriyle meşgûl oldular. Onlar, bu dünyânın âhiret yolunun üzerinde bir yol uğrağı olduğunu anladılar. Buna aldanmak olur mu? Yol tedârikinde bulunup kâfileden ayrılmadılar. Bu dünyâya gönül verip aldanmadılar.

    Azîz kardeşim! Temiz ve pak erler ile aziz canları gör. Onlar bu dünyâya aldanmadılar. Allahü teâlâ kendilerine ne verdi ise nefislerinden kestiler. Kendi nefislerine vermeyip fakirlere dağıttılar. Açları doyurup, çıplakları giydirdiler. Muhtaçları arayıp buldular. Kapılarına gelenleri mahrum etmediler. Darda kalanların gönüllerini ferahlattılar, işlerini gördüler. Şu hadîs-i şerîfi kendilerine düstûr edindiler: "Bir kimse, din kardeşinin bir işine yardım etse, Allahü teâlâ da onun işini kolaylaştırır. Bir kimse, bir müslümanın sıkıntısını giderir, onu sevindirirse, kıyâmet gününün en sıkıntılı zamanlarında Allahü teâlâ onu sıkıntıdan kurtarır."

    Akıllılar bu dünyâda şu üç şey ile meşgul olurlar. Böylece onlar herkesin üzüldüğü gün, bayram ederler: 1) Dünyâ seni terk etmeden sen dünyâyı terk edesin. 2) Her şeyden kurtulasın. 3) Rabbinle buluşmadan, Rabbin senden râzı olsun. Bunlara riâyet eden kimse, Allahü teâlâ ile görüşüp kabrine öyle gider.

    1) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.17
    2) Müzekkin Nüfûs
    3) Menâkıb-il-Eşrefiye
    4) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye (49. Baskı); s.1074
    5) Tâc-üt-Tevârih; c.5, s.179
    6) Güldeste-i Riyâz-i İrfan; s.180, 182, 317
    7) Sefînet-ül-Evliyâ; c.1, s.98
    8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.11, s.374

    Eşɾefoğlu eseɾleɾinde genelde yalın biɾ Tüɾkçeyi teɾcih etse de az da olsa Aɾaρça ve Faɾsça sözcükleɾ de kullanıɾ. Eseɾleɾinde tasavvufi etki ɾahatlıkla göɾülebiliɾ. En çok işlediği konu tasavvuf olduğu gibi genellikle kullandığı motifleɾ ve kuɾgusal unsuɾlaɾ da tasavvufi imgeleɾdiɾ. Bunun dışında eseɾleɾi genel dini öğütleɾ de içeɾiɾ. Heɾ ne kadaɾ teknik bakımdan çok büyük başaɾı gösteɾmese de, Tüɾk tasavvufi halk edebiyatının en önemli isimleɾindendiɾ.

    Eşɾefoğlu'nun en önemli eseɾi Divan'ı olsa da, Müzekinnüfûs isimli meşhuɾ biɾ eseɾi de bulunuɾ. Müzekinnüfûs dini ve tasavvufi nasihatleɾ içeɾen biɾ eseɾdiɾ. Bunlaɾ dışında matbu olmayan fakat yazma nüshalaɾ halinde olan çeşitli eseɾleɾi vaɾdıɾ: Taɾîkatnâme, Fütüvvetnâme, Delâil ün nübüvve, İbɾetnâme, Mâziɾetnâme, Hayɾetnâme, Elestnâme, Nasîhatnâme, Esɾaɾüttâlibîn, Münâcaatnâme ve Tâcnâme.
  • Osmanlı Saltanatına hâkim olan yönetim anlayışı bilindiği üzere babadan oğula intikal eden bir yönetim biçimiydi.


    Yaklaşık 700 yıl süren Osmanlı İmparatorluğu fetihlerle elde ettiği topraklar, dört kıtaya yayılarak Akdeniz Osmanlı sınırları içinde adeta bir göl haline gelmişti.

    Öyle ki imparatorluğun yükselme devrindeki sınırların kapladığı toplam alanın genişliği 6.500.000 kilometre kareye ulaşmıştı. İşte bu muazzam imparatorluğu yöneten cengâver görünümlü sultan ve padişahların her ne kadar görünürde heybetli bir karakter tablosu çiziyorlarsa da devletteki yönetim anlayışlarının temelinde hoşgörü vardı. Ayrıca bu hoşgörü bağlamında yöneticilerin mizacında ince bir zekâ ve ruh yapısı da mevcuttu. Çünkü hemen hemen bütün Osmanlı Sultanları şiirle uğraşıyordu. Birçoğu da mahlas (takma isim) kullanarak şiir yazıyorlardı ve Şiir Divanları vardı. Ayrıca Osmanlı Saltanatı yönetiminde şairlere ve sanatkârlara son derece saygı gösteriliyor ve el üstünde tutularak bu kitleye çok değer veriliyordu.

    İşte Osmanlı Sultanlarından biri olan Yavuz Sultan Selim Han ile Hikmet isimli bir şair arasında geçen bir olay. Yavuz Sultan Selim bir gün nasıl olduysa gönül ehli olan Şair Hikmet'i yanlışlıkla üzüp, yanından uzaklaştırmış. Bu olay üzerine Şair Hikmet son derece üzülmüş ve kırılan gururundan dolayı İstanbul u terk ederek diyar diyar dolaşıp yerleşecek yer aramış. En sonunda Van a gelerek Van Müftüsü'nün yanında kâtip olarak çalışmaya başlamış.

    Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra, Sultan Selim Han şairi üzdüğünün farkına varmış ve tekrar onu bulmak istemiş. Fakat ara ki bulasın. Şair sanki yer yarılmış da içine girmiş. Yavuz düşünmüş, taşınmış ve aklına bir fikir gelmiş. Demiş ki, 'Ben bir mısra yazayım ve bir yarışma düzenlensin. Benim mısra mı beyte tamamlayan en güzel mısra yi yazana mükâfat vereceğimi ilan edeyim. Şüphesiz ki Şair Hikmet de dayanamayıp, bu yarışmaya katılacaktır. O vakit, onu üslûbundan tanırım.' Ardından şu mısra yi yazmış:

    “Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu? ''

    Değerli dostlar, saltanat merkezinden yapılan bu duyurudan hemen sonra Devlet-i Al-i Osman'ın her köşesinde Sultan'ın başlattığı yarışma ilan edilmiş. Tabiî katılan çok olmuş. Her eli kalem tutan, Sultan'ın mısrasına bir mısra katıp, saraya göndermiş. Fakat Sultan hiçbirisini kabul etmiyormuş. Her gelene 'Hayır' diyormuş, 'aradığım bu değil.' Van Müftüsü bu durumu işitince, 'Şansımı bir de ben deneyeyim, nasipse olur' deyip, koyulmuş bir mısra yazmaya. Kendince bir şeyler yazdıktan sonra, bir de kâtip olan şair Hikmet e göstermiş, 'Nasıl olmuş?' diye. Şair Hikmet de, 'Şurası şöyle olsa daha iyi olur?', 'Şurasını da şöyle değiştirseniz daha güzel olur.' derken ortaya aşağıdaki mısra çıkar:

    “Ezelden gam türabıyla yoğrulmuş bir bedendir bu. ''

    Padişah Van Müftüsü'nden gelen bu mısra yi okuyunca birden durmuş. 'Tamam' demiş, 'işte aradığımı buldum. Hemen haber salın bu mısraın şairine, saraya gelsin.' Müftü büyük bir heyecanla gelmiş saraya. Padişahla bizzat görüşmek üzere huzura alınmış. Padişah aradığını bulmuş olmanın rahatlığıyla sormuş : “Bak müftü efendi. Bu mısra ile mükâfatı hak ettin. Lâkin eğer ben üslûptan şu kadar anlıyorsam, bu mısraın şairi sen değilsin.' Müftü efendi hiç uzun etmemiş. 'Doğrudur hünkârım' demiş. 'Kimdir o halde?' Söylemiş müftü, 'Kâtibimdir' demiş. 'İsmi nedir kâtibinin?' 'Hikmet.' 'Doğru, Hikmet'tir. Çağırın öyleyse Hikmet gelsin. Çağırmışlar tabiî.

    İşte tarihin kahramanlıkları ile yâd ettiği Yavuz'u şiirden ve edebiyattan da ne kadar anladığının bir göstergesidir bu. Bu olaydan sonra bize de aşağıdaki beyit, yadigâr kalmış:

    Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu?
    Ezelden gam türabıyla yoğrulmuş bir bedendir bu.
  • “Tortulu sular arı duru olur sevgiyle; bulanıklar berraklaşır. Ve şifa bulur sevgiden tüm dertler. Ölüleri diriltir sevgi; sultanları kul eder... ‘Bilmek’tir sevgi... Noksan bilgi ise ayrımı ve ayrımı olmayan bir hezeyandır; şimşeği güneş sanır!.. Şimşekçe şimşek, kendi ışığının geçiciliğine gönül bağlayana güler geçer oysa!..”
  • GURBETÇİ ŞÂİR SERVET YÜKSEL'İN DUYGU SÜZGECİNDEN SÜZÜLEN ŞİİRLER

    M. NİHAT MALKOÇ

    “Aman ha, gönül kırıp; kırılmaya değer mi?
    Boş şeylerin peşinde yorulmaya değer mi?
    Ne kaldı elimizde baharından, yazından?...
    Bu dünya çiçek olsa derilmeye değer mi?”
    (“Değer mi?”- Servet YÜKSEL)

    Gönül telimizi titreden tılsımlı bir nağmedir şiir... Sözün duygu süzgecinden geçirilmiş, damıtılmış en saf hâlidir. “Ne bir eksik, ne bir fazla” diye ifade edebileceğimiz, (s)özün özüdür; sözün en tasarruflu kullanılmış özgün yapısıdır. Acılardan ve tarifsiz mutluluklardan neşet eden duyguların en yücesidir şiir... Şiir, sözün darasını aldıktan sonra geriye kalandır; sözün şahikasıdır. O, altın kaplama değil, külçe altındır. Şiir gök boşluğundaki erişilmez hayallere merdiven dayamaktır. İmkânsızı mümkün kılmaktır. Şiir kesbî(sonradan kazanılmış) olmaktan çok, vehbi(yaradılış vergisi)dir. Fakat iyi şairler, kesbiyle vehbinin mükemmel terkibinin neticesidir.

    Şiir, özgürlüğü özgünlükte bulmaktır. Şiir büyük zekâ fabrikalarının defosuz ürünüdür. Şiir büyük emeklerle zor yazılan ve de zor anlamlandırılandır. Şiir bütün zamanlarda hep ayakta kalabilendir. Yürek toprağına bir çınar gibi kök salabilendir. Şiir, hissiyatın kanatlanmış hâlidir.

    Şâirlik, taklitten vebalı görmüş gibi kaçmak, alabildiğine uzak durmaktır. Sözün ayıp ve kusurlarını örterek, ona albeni katmaktır. Şairlik üstü tozlanmış bir cevherdir; çalışma ve gayret onun üstündeki tozları süpürüp onu görünür kılmaktan ibarettir. Yoksa tenekeyi altına dönüştürmek değildir. Gerçek şâir altın, müteşâir tenekedir. Şâirlik, çekiçle örs arasında kızgın bir demir olmaktır.

    Şâir; duyulmayanı duyan, görülmeyeni gören, hissedilmeyeni hissedendir. Tabir caizse sözü sırlayandır hakiki şâir... Evvel olmayanı ortaya çıkarandır o... Düşlerin toprağında sabırla ve metanetle adeta iğneyle kuyu kazandır. Şâir, mânâyı imge yorganıyla örtendir; sözün çilesini çekendir. Şâir başkalarına benzemeyen, kendi olan ve hep kendi kalandır. Gerçek şâir, zamanı kuşatan ve söz kılıcını kuşanandır. Şâir, kutlu alınterini mürekkep yapıp kaleme sürendir.

    Cevher hükmündeki saf şiirde önemli olan, sözü doğrudan doğruya söylemek değil, onun rengârenk elbisesi hükmünde olan imgeler ve ahenktir. Ahmet Haşim'in “Piyale” şiir kitabının önsözünde belirttiği gibi “Şâir ne bir hakikat habercisi, ne güzel konuşan bir insan, ne de bir yasa koyucudur. Şâirin dili 'düzyazı' gibi anlaşılmak için değil; ama duyulmak üzere oluşmuş, musiki ile söz arasında, sözden fazla musikiye yakın, iki arada bir dildir. Anlam araştırmak için şiiri deşmek, ötüşü yaz gecelerinin yıldızlarını ürperişler içinde bırakan küçük kuşu, eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. Et zerresi, susturulan o büyüleyici sesin yerini doldurabilir mi?” Bir düşünün...
    Şiir ve şâire dair, tesiri samimiyetinde gizli, bu kırık dökük aforizmalar, gerçek bir şâirin iki güzel şiir kitabını okuduktan sonra gönül imbiğimden satırlara taşan sızıntılardır. Ömrümüz boyunca nice şiir kitapları okumuşuz; ama onların sönük kıvılcımı saman alevi gibi sönüp gitmiştir. Ama gurbetçi şâir Servet Yüksel'in şiirsel derinlik içeren bu mümtaz eserleri süzme şiirler sınıfından... Öyle bir çırpıda, çalakalem yazılmış şiirler değil. Tabir caizse çifte kavrulmuş...
    Uzun yıllardan beri Almanya'da yaşayan gurbetçi şair Servet Yüksel'in elimdeki “Gel Ey Aşk” ve “Aynalardan Bakan Sen misin?” adlı kitaplarını büyük bir keyifle okudum. Sağ olsunlar, adı geçen iki şiir kitabını imzalayarak adresime kadar göndermişler. Heyecanla elime alıp büyük bir dikkatle okuduğum bu şiirler, usta bir şâirle yüzyüze olduğumu gösteriyordu bana.
    Bu güzel şiirlere güçlü imzasını koyan Servet Yüksel'i biraz daha yakından tanımaya ne dersiniz?1966'da Bolu'nun Dörtdivan ilçesine bağlı Adakınık Köyünde doğan Servet Yüksel, ilkokulu köyünde okuduktan sonra, orta ikinci sınıftan ayrılarak Almanya'ya göç etmiştir. Orada makine tamiri üzerine tahsil görmüştür. Daha sonra A.Ü. İşletme Fakültesi'nden mezun olmuştur. Evli ve üç çocuk babası olan Yüksel, Almanya'da bir özel kuruluşta çalışmaya devam etmektedir.
    Şiirde aradığı özgün sesi bulduğuna inandığım Servet Yüksel, birbirinden güzel ve bir o kadar da derin anlamlar içeren şiirlerini bugüne kadar birçok yayın organında yayımlamıştır. Bunlar arasında başta Türkiye ve Tercüman gazeteleriyle; Altınoluk, Semerkand, Eğitim, Sözola, Yüzakı, Orkun, Bilim, Taşra Edebiyat, Rayiha, Güneysu, Kardelen, Size, Wird, Gülpınar, Zafer, Gurbette Bayrak, Ana, Şiir Defteri, Diyanet Çocuk, Türkiye Çocuk, Yeşilay dergilerini sayabiliriz.

    Gurbetin yürek sızlatan acısını bizzat yaşayan Servet Yüksel'in bugüne kadar “Kışlardan Bahara”(1988), “Karanfil Düşleri”(1993), “Aynalardan Bakan Sen misin?”(1997) ve “Gel Ey Aşk?”(2008) isimli şiir kitapları yayımlanmıştır. Yüksel'in birçok şiiri, değişik sanatçılar tarafından bestelenerek kasetlere okunmuştur. Bunun yanında birçok şiir yarışmasında değişik ödüller kazanmıştır. Bunlar arasında Türkiye Milli Kültür Vakfı'nın 1994 yılında açtığı “Şehitlerimiz” konulu şiir yarışmasında kazandığı birinciliği, yine Türkiye Dergisinin 1995'te düzenlediği şiir yarışmasında kazandığı birinciliği, Trabzon Belediyesinin açtığı “Naat-ı Şerif” yarışmasında elde ettiği ikinciliği, Edebiyat Güncesi Dergisinin 1996 yılı içinde açtığı şiir yarışmasında kazandığı üçüncülüğü, Türk Edebiyatı Dergisinin 1988'de İstanbul konulu şiir yarışmasında aldığı mansiyon ödülünü, Gurbette Bayrak Dergisinin 1987'de düzenlediği şiir yarışmasında aldığı mansiyon ödülünü, 1. Akabe Şiir Yarışmasında kendisine takdim edilen Jüri Özel Ödülünü sayabiliriz.
    Şair Servet Yüksel'in şiire hakim olduğunu gösteren harikulâde bir söyleyiş gücü var. “Gel Ey Aşk” adlı şiir kitabına aşka çağrıyla başlayan şair Yüksel, söz konusu kitabın ikinci şiirinde kâinatın serveri Resulullah'a yürekten sesleniyor. Bu nefis naatte hasret duygularının sular seller gibi aktığını hissedebiliyorsunuz: “Beni ne ben, ne aynalar tanıyor/Neresinden tutsam aklım kanıyor/Toprak şerha şerha, gökler yanıyor/ Rüyalarım bile soldu Efendim/İnsanlığım talan oldu Efendim//Bilirim gün batmaz şefkat ülkende,/Bir sırlı uykuya dalsam gölgende,/Gariplerin hüznü mü var heybende,/Her ne yana baksam gurbet Efendim/Yollar tekin değil; medet Efendim”

    “Gel Ey Aşk” adlı kitapta güzel şiirler peşi sıra geliyor. Şâir, “Bir Yakup Ağlar” adlı şiirinde “Bu hasreti çekemez, taşımaz dağlar,/Hâlâ içimizde bir Yakup ağlar/Kırılsın zincirler, çözülsün bağlar,/Ey dervişim, yollar seni bekliyor” dedikten sonra günümüzdeki olumsuzluklara ve sığlıklara ayna tutuyor: “Güzellikler buralardan göçmekte,/Zaman hoyrat, ömrümüzü biçmekte/Meyveye duracak, mevsim geçmekte,/Çiçeklenmiş dallar seni bekliyor//Garip geldik, garip kalmışız meğer,/Çocukların bile gözleri keder!/Toprağa kan düştü, gecikti haber,/Can boğazda kullar seni bekliyor” Bu şiir, söyleyiş gücüyle çerçevelenip asılacak kadar kıymetli duygular içeriyor. Bu güzel şiirin derinliği keşfedilmiş olacak ki başarılı bir şekilde bestelenerek ezgilerle giydirilmiştir.

    Şâir Servet Yüksel, söyleyişteki titizliği ve özgün imgeleriyle şiire damgasını vuruyor, kendi sesini buluyor. Şiirlerinde “gurbet, hasret, göç, mâzi, tarih, sonsuzluk peygamber, yayla, sıla, zaman, çocuk, gece, aşk, gül, gönül, dost, hicret, anne, ümit, şehir, kahır, sevgi” temalarını işliyor.

    Şâir Servet Yüksel'in bir solukta, keyifle okuduğum “Gel Ey Aşk” isimli kitabında 61 tane özgün şiir var. Şiirlerin tamamı hece ölçüsüyle kaleme alınmış. Şiirlerde güçlü kafiyeler kullanılmış. Kitaptaki şiirler beyitler, bentler ve dörtlükler hâlinde yazılmıştır. Bahsi geçen kitapta “Geçmiş Zaman Olur ki...” adlı bir başka bölüm daha bulunuyor. Bu bölümde Yüksel'in “Gurbet Ölümleri, Sözünüz Söz mü?, Nerede O Eski Bayramlar?, Taş Yeşermez, Adam Olmak, Huzur Ne Yanda Evladım?” başlıklı altı yazısı yer alıyor. Şâir, bu yazılarında hayata dair isabetli tespitlerde bulunuyor. Yazılar sohbet havasında ve deneme tadında... Bir şairin elinden çıktıkları (bes)belli...

    “Gel Ey Aşk” kitabındaki şiirler gül kokuyor. Kitaptaki “Ateşte Açan Gül, Ravzana Geldim, Ey Gül, Ben Sana Kurban Olmuşum, Hicret, Efendim” isimli şiirler Peygamber Efendimizi anlatıyor. Ona duyulan hasretin yangını hecelere sinmiş. Sanki her bir mısrası mürekkeple değil, gözyaşıyla yazılmış; o denli tesir bırakıyor okuyanlarda. Bunlardan biri olan “Ravzana Geldim” şiirinde “ Güzelliğin görenleri yakarmış,/Senin adın bile hep gül kokarmış,/Gözlerinden şefkat, sevgi akarmış,/Öyle dertliyim ki, dermana geldim” ifadeleri bizi nebevî aşkın ateşine atıyor.

    Şâir Servet Yüksel, “Gel Ey Aşk” kitabında çok güzel ifadeler yakalamış. Kelimelerin mecaz ve yan anlamlarda kullanıldığı bu imgeli sözlere şu örnekleri verebiliriz: “Bakışların gözlerime değende,/Yalın kılıç bir aşk şahlanır bende”, “Zaman boynumda kement, ötekere kur beni/Her hâlimde gariplik hangi dost okur beni?”, “Yüreğime kor gibi bir yaman firak düştü.../Aşkın darağacında canı sınamak düştü...”, “İçimdeki canavar vesvese pazarlıyor”, “Annemin duasını yarama sarıyorum”, “Sadağıma gül kokan, iyi niyetler koydum”, “Gönlümü ateşe atsan üşürdü/Dost nazar eyledi aşka düşürdü”, “Visal yokuşudur aşk/Bir Anka kuşudur aşk”, “Gönül sevdasında ısrarlı ey dost,/Saatler ölüme ayarlı ey dost”, “Saatleri kurcalasam ne çare/Aynaları parçalasam ne çare”, “Zaman adlı küheylana,/Ah bir kement atabilsem/Yatak yorgan kor yığını/ Bir lahzacık yatabilsem”, “Bir an oldu, dile geldi korkular/ Firar etti gözlerimden uykular”, “Gaflet alıp satar aklı cüceler,/Gönül sevdiğini, dostu heceler,/Esrar perdesini açsa geceler”, “Nice serzeniş, eyvah!.../Hep benden yana göçer,/Yüreğimden her sabah,/Bir kara tren geçer”, “Yol düşleri görmüşüm sallanırken beşikte/Gurbet ki gönül kuşum, bekler buldum eşikte...”, “Yastığımın altında dedemin masalları”, “Kandil diye yıldızları yakardım/Sularında düşlerimi yıkardım”, “Zaman sancı içinde , arzın kalbi kanıyor/İhanet devşirildi, fitne pazarlanıyor”, “Peşinden gidilir mi çamura batanların?Fitne panayırında meydan şarlatanların”, “Madde ile mânâyı bir teknede yoğurdum/Altın sayfalar açtım, çağlara mühür vurdum”, “Annemin dizinde hayale dalsam/Batan güneşleri içime alsam”, “Gönül sevdasında ısrarlı ey dost,/Saatler ölüme ayarlı ey dost”...vb.

    Ömrünün en güzel yıllarını gurbet ellerde, sıla hasretiyle geçiren Servet Yüksel'de yurt özlemi dağlar kadar büyük... Zira o, çocuk denecek bir yaşta gurbete düştü. O, şimdi doğup büyüdüğü toprakların hayaliyle yaşıyor. Gurbet ellerde gördüğü acı manzaralar, onu derinden üzüyor. Başta Almanya olmak üzere, birçok ecnebi yurdunda bir neslin göz göre göre elimizden kayması onu fazlasıyla kederlendiriyor. Bu durum karşısında fazla bir şey yapamamak, üzüntüsünü ikiye katlıyor. Rüyalarında, aklından hiç çıkmayan Anadolu'yu görüyor. “Memleketim benim, ah Anadolum!/Artık çağır bizi, sen ki anasın/Yüreğine düştün oğullarımın,/Kızlarımın ellerinde kınasın” diyerek bu hasreti kelimelere döküyor. Kırk yıl evvel büyük umutlarla çıkılan gurbet yolculuğunu şu dizelerle ifade ediyor: “Ellerinde tahta bavullar vardı,/Daha gönüllerde mevsim bahardı,/Gurbetmiş, hasretmiş dağların ardı,/Hani düşlerinde sıla görenler?...//

    Şiirlerinde buram buram maneviyat soluduğumuz şâir Servet Yüksel, “Gel Ey Aşk” adlı kitabının son şiiri olan “Ararım” başlıklı şiirinde dünle bugünü karşılaştırarak, bugünün şerrinden mâzinin şefkat ve merhamet iklimine sığınıyor. Şâir Yüksel, son derece isabetli tespitlerle dolu bu anlamlı şiirinde “Adımız okununca tarih bile hislenir,/Bugün nereye baksam; 'İmdat!' diye seslenir,/Üç kıtada gezdiğim zamanları ararım//Onlar ki, bu toprağı tutan çınarlarımız,/Gönüllerin can suyu, şefkat pınarlarımız,/Ardınca yürüdüğüm sultanları ararım” diyor. Sözlerini “Hani zulümler yıkan kutlu sevdamız bizim?” sorusunu sorarak şiirini bitiriyor. Böylelikle ezilmiş, öz yurdunda parya muamelesi gören çoğunluğun hislerine tercüman oluyor.

    Servet Yüksel'in “Aynalardan Bakan Sen misin?” isimli şiir kitabı 1997 yılında yayınlanmıştır. Kitabın Önsöz'ünü son dönem çocuk edebiyatının önemli şairlerinden Göktürk Mehmet Uytun yazmış. Uytun, kaleme aldığı “Önsöz”de Servet Yüksel'in şairliğine dair güzel şeyler söylüyor. Eserin ilk şiiri, kitaba da isim olan “Aynalardan Bakan Sen misin? adını taşıyor.

    Kitapta birbirinden güzel 46 şiir yer alıyor. 64 sayfadan meydane gelen kitaptaki şiirler yine hece ölçüsüyle kaleme alınmış. Beyit ve dörtlük nazım birimleri kullanılmış şiirlerde. Bu kitapta da “Ya Resulullah” adlı şiir, güzel bir naat örneği olarak dikkat çekiyor. Şiirdeki şu ifadeler Peygamber aşkının derecesini gösteriyor: “Ne boşalabildim, ne dolabildim/Ne bir mekân ne bir dost bulabildim,/Ben senin sevgini öz sıla bildim,/ Bana her yer gurbet Ya Resulullah//İnişin varlığı yokuşta gizli/Suyun şırıltısı akışta gizli/Saadet o nurlu bakışta gizli,/Cemalini lutfet ya Resulullah”

    “Aynalardan Bakan Sen misin?” kitabında da tıpkı “Gel Ey Aşk” kitabında olduğu gibi imgelere dayalı özgün ifadeler var. Bunlara “Ölümde atarmış hayatın nabzı”, “Gece sessiz sessiz ağlar içimde”, “Yüreğime dar geliyor kâinat” “Bela gelir ayaklara dolanır/ Bıçaklar ki öfkelerde bilenir”, “Hangi yöne gitsem yollar hep pusu,/Beynimi deliyor zaman burgusu”, “Gece bitsin dersin, sürdükçe sürer/Zaman tik-tak, tik-tak ağını örer”, “Kaldırımlar yatak, gökyüzü yorgan”, “Burda murat almak muhalmiş meğer,/Ne gördünse hepsi hayalmiş meğer”, “Kafdağının eteğinde izlerin/Denizleri içmiş mavi gözlerin”, “Geceyi yaralar kirpik uçların,/Rüya tavanlarda asılı kalır”, “Çaylara bıraktım bütün öfkemi/Güneşin bağrına attım gölgemi”, “Damla damla hep içime boşandım/Silah diye muhabbeti kuşandım”, “Hayat-ölüm arası yolumuz bir nefeslik/Dünyanın manzarası ne varsa bir heveslik”, “Hey gidi koca çınar, çözülse de dillerin/Duysak hikâyesini kaybolan nesillerin”, “Zalimin yüzüne inen tokattık/Biz karanlıklara nurdan ok attık”, “Ufuklarda ellerim, sabahı kolluyorum/Üşüyen yavrulara güneşi yolluyorum” ifadelerini örnek verebiliriz.

    Şâir Servet Yüksel, şiirde yerli hissiyatın tercümanlığını yapıyor. Ömrünü gurbette geçirmiş olmasına rağmen gönül tasını Anadolu'nun pınarlarından dolduruyor. Yazdığı birbirinden kıymetli şiirlerle bizi has şiire doyuruyor. Sözlerimi onun şu anlamlı dizeleriyle sonlandırmak istiyorum:

    “Solgun yüzlerimizde gülümserken gariplik,
    Gece yarılarında susup ağlamak düştü...
    Seherde gül açarken gel ey hâlden anlayan,
    Aşkın darağacında canı sınamak düştü...”