• Öyle bir kahramanlar var ki tarih onlardan altını çizerek bahseder.Onlardan birini sizinle paylaşmak istiyorum ''Recep Reis'' namı diğer İpsiz Recep .Mondros Mütarekesinden sonra Anadolu yer yer işgal edilmeye başlanmıştı.Vatanını ,milletini seven halk kahramanları ortaya çıkmışlardı.Bağımsız birlikler halinde bölgesel faaliyetlerde bulunmaya başladılar.İpsiz Recep de bunlardan biriydi .Yaptıkları kulaktan kulağa ,dilden dile yayılıyordu. Hüsameddin Paşa onun bu yaptıklarını duyup yardımlarda bulunarak onun bu vatan sevgisini pekiştirdi.İpsiz Recep ekibiyle kah İstanbul'dan Anadolu'ya silah kaçırdı ,çetelerle mücadele etti .Kurtuluş Savaşında milis yüzbaşılık rütbesi verilerek orduda görev aldı.Kurtuluş Savaşı bittikten sonra kendisine İstiklal madalyası ve maaşa bağlandı ama bu vatansever ,alçak gönüllü kahraman .Madalyayı kabul etmedi ,maaşı da o zamanlar yeni kurulan ,o zamanlardaki adı Tayyare Cemiyeti'ne(Türk Hava Kurumu) bağışladı.Kendisine verilen Sakarya kıyısındaki Kızılcık köyünü milletiyle paylaştı.Bir kısmını kendisi ekmeye başladı .Bir gün Ankara'dan bir heyet geldi .Bu asil yürek ,kendinden beklenen cevabı verdi.
    -Biz işimizi tamamladık efendiler!Savaşta dik duran başımızı siyasette eğmeyiz.Tilkinin pazarda işi yoktur!
    diyerek siyaset teklifini kabul etmedi.
    1928 yılına gelindiğinde tifoya yakalanan bu koca yürek ,bu hastalığa yenik düşerek 66 yaşında aramızdan ayrıldı.
    Ruhun şad olsun İpsiz Recep ...
    ...
    Kitabı okurken o zamanlara gitmiş ,milletimizle bir olup ,İpsiz Recep'in ekibiyle birlikte çetelere baskın yaptık ,Anadolu'ya silah kaçıran gemide bulundum sanki hele motorun arıza yaptığı yerde ben de heyecanlandım ,korktum .Kitap sürekleyici tarzda kaleme alındığının göstergesi olsa gerek .Konuşma diyalogları gayet samimiydi.
    Okumaya değer bir yapıt
  • Casım Aytekin
    Casım Aytekin, Bilimsel Yöntem Üniversite Özerkliği ve Demokratik Toplum İlkeleri Açısından İsmail Beşikçi Davası V'ı inceledi.
    @casim_Aytekin·2 sa.·Kitabı okudu·4 günde·Beğendi·9/10
    İsmail Beşikçi 1964 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi. Sosyoloji asistanı ola-rak Fen-Edebiyat Fakültesi’ne tayin edilmişti.Görev yaptığı sürede yaptığı açıklamalar ve sosyolojik çözümlemeleri yüzünden başlayan mahkemeleri.Beşikçi’nin dünya malına, para pula bu şekilde hiç önem vermemesi ve araştırma merakı uğruna her türlü fedakârlığı göze alması, bana hep aşkları uğruna bütün dünyalıklarını feda edenlerin söylemiş olduğu bir deyişi hatırlatır: Xelkê bû aşiqê mal û mulkê dinyalıxêEz evdalê xwedê bûme aşıqê çav û biryê reş û belek bejna zirav”(Başkaları dünya malının tutkunu oldu ben de sevgilinin selviboyunun meftunu oldum.
  • 1908...İlk görev yeri olan Şam’dan Selanik’e döndü.Annesiyle oturmak istedi.Birktirdiği maaşlarıyla ev satın aldı.Pembe Ev’in hemen yanındaki çıkmaz sokaktaydı.İki katlı,üç oda,bir sofa 98 metrekareydi.Bahçesinde meyve ağaçları vardı.
  • Tarihin aydınlatılmasında hatıratlar önemli yer tutarlar yalnız burada aktaranın duygularını göz önünde bulundurmak lazımdır. Abartma, hatalar ve eksiklikler olabilir. Sultan Vahdettin benim gözümde hep tarihin şanssız insanlarından birisi olmuştur. Kitabı okuduğunuzda sizde bu kanıya varacaksınız eminim. Şunu bir kere iyi belirtmek lazım kendisi lider olabilecek özelliklere sahip değildi ki idaresi döneminde görev verdiği kişilerden bu anlaşılıyor Damat Ferit hakkındaki yorumu kitapta ayrıca mevcuttur. Hatırat sahibinin anlattıklarına göre kendi aile yaşantısında bile bir düzen kuramamış. Yine kendisi, söylenilene çok çabuk kanan birisi gibi. 5 evlilik yapmış bazı hanımları ve çocukları dahi kendisine yanlışlar yapmış. Son anına kadar bile çevresindeki yanlış kişiler ondan bir şeyler koparmaya çalışmışlar. Üstüne sürgündeyken doktoru intihar etmiştir. İlginç bir hayat...
  • Güneş’in pembe bulutlar doğurmaya hazırlandığı bir sabah, yatakta tam karışımdaki camdan dışarıyı izliyorum. Saat tam 07:38’de sokak lambalarını söndürüyor görmediğim bir el. Ay’ın Güneş’e teslim olduğu zafer anında, Güneş pembe bulutlara gebe. O ağırlıkta yükseliyor nazlı nazlı. Mutluluk diyorum; günde iki kez pembe bulutlar doğuran bir Güneş görmek. Karşıya baktığında da gökyüzünü görebildiğim bu yerde. Yani binalar uğursuz varlıklarıyla yükselmemiş henüz üstümüzde. Başımı değil sadece gözlerimi kaldırıp karşıya dikerek görebildiğim bu gökyüzü, bu serin mavilik, bu daha bu sabah doğmuş pembe bulutlar.. Yaşamak bu elbet. Gökyüzüne dalıp zamanı unutmak diyorum.

    Biliyorsun. Ben buraya 16 saat uzaklıktan geldim. Biliyorsun anlamam kilometre hesaplarından. Zamanı asla, kendini ise çoğunlukla ölçmeyi başarabilen saatlerle hesapladım ben uzaklıkları. Bu güne kadar ki hiç bir yolculuğumda geldiğim yeri özlemedim. Bilsen unutulmaz bir soğukta yandım. Celal oğlanın memleketinde derdi o türküyü söyleyen ihtiyar. Celal oğlanı tanıman. Kötü rüyalar görmüş kediler gibi huzursuz uyandım orda bazen. O uykulardan, o huzursuzluklardan kehanetler takıldı aklıma. Rüya yormaktan yorulmuş bir ihtiyarın kehanetleri. İşaretler toplayarak yaşamış ve sonunda bu işaretlerle hiç bir yere varamamış biri. Ben öz ben’imi o ihtiyar kadın olarak sakladım içimde. Kimseye söylemeden. Ben değilmiş gibi davrandım ona içimden. O ise beni sabahları hep o türküyle uyandırmayı görev bildi. Bıktım dedikçe ben. Her sabah aynı.. Dedi ki bana, ‘ben her sabah sevdiğimin yüzünden dökülen kirpiklerini onu uyandırmadan topladım. Onları sonra bir ipek mendilin içinde sakladım. O yüzden her sabah bu türküyle uyandım. Kızıyorsun ya. Bu eski alışkanlık.’ Eski bir acı diyemediğimiz şeylere böyle deriz. Daha fazla bir şey söylemedim, hep aynı tütünü içmiş, hep aynı türküyü söylemiş bu ihtiyara.

    İçimde ona ilk rastladığımda, onüç yaşımdaydım henüz. Saçlarımı kendim örmeyi öğrenmek zorunda kaldığım sene. Kollarım tutula tutula aynanın karşısında.. Bir an kaldırıp başımı baktığımda. Gördüm. Gözlerimin içinden bana baktığını. Sonra gördüğüm rüyaları yordu her sabah. Ters giydiğim elbiselere, yanlış iliklediğim düğmelere kehanetler uydurdu. Ağırlığıyla ağırlaştırdı beni. Hem kendini yordu, hem rüyaları, hem beni.. Sakarlığımı, solaklığıma yordu. Ellerimin benim vücudumun parçası değilmiş gibi soğuk oluşunu özlediğim yere. Kitapları sevişimi insanları sevmeyişime. İnadımı, sinirimi korkaklığa yordu. Sözüm ona gerçekleri duymaktan ve söylemekten korkuşuma. Oysa kendi, söylemek istediğim her gerçeğin üzerine kalın pazen bir örtü gibi örttü kendini. ‘İnsanlar gerçekleri duymayı hak etmezler’ dedi. Kimseyi kayırmadı bu konuda. Oysa bana kalsa k/ayıracaklarım vardı. Bana kalmadı. Bu bir masal olsa o sözleriyle beni zehirleyen bir cadı, ben de onu dinlerken dizinin dibinde efsunlanıp rüyalara dalmış biri olurdum..

    Günlerden bir gün 19 saat uzaktaki o şehirde. Sakarlığımdan ya da solaklığımdan. Bilmiyorum. Attan düştüğümde, içimde bir şey kırılmadı. Ne bir kemik ne başka şey.. Ama bir şeyin ağzı açıldı sanki. Bir torbanın. Belki bir çekmecenin. Yüz yıllık bir yorgunlukla kalktım yerden. Yanına düştüğüm taşın üstüne basıp atladım. At beni önce gitmek istemediğim bir yöne, sonra vazgeçip bir kapıya götürdü. İndim. Üstüm başım sarı bir toprak. Üstüm başım kötü rüyaları bozan bir kaç damla kan. Bir yün döşek buldum, bir yün yorgan. Girdim yattım içine, üzerimde yüz yıllık yorgunluk, onunda üzerinde yün yorgan. Bu bir masal olsa kırk gün kırk gece uyurdum. Bu bir masal olsun diye diledim. Ne kadar sonra bilmem, uyandığımda baktım etimde hafif bir acı. İçimde usul bir sessizlik. Baktım türkü yok, ihtiyar yok. Acemice seslendim. Değil mi ki çağırmayı beceremezdim. Ölçemediğim bir mesafeden, dedi; ‘gidiyorum ben. Özlemini çektiğin yere.. Attan düşeni hayra yoramam.’ Dedi; ‘attan düşen ölür derler bizim oralarda. Bir ölünün başında duramam’

    Çıktım ağır yataklar, ağır düşler içinden. Düştüm yola. İhtiyarın yürüdüğü yolun aksi tarafına. ‘Az gittim uz gittim. Dere tepe düz ve altı ay bir güz gittikten sonra’ Vardığımda, yoldan gelene nasıl davranılacağını bilmeyen esmer bir çiçekle karşılaştım. Şaşkınlığından faydalanıp, ihtiyar gidince pazen örtünün altından çıkmış bütün gerçekleri, duymak ister misin diye sormadan, kötü bir düşü ilk gördüğüne anlatan bir çocuğun aceleciliğiyle anlattım. Bu bir masal olsa günler ve gecelerce anlatmam icap ederdi. Ne kadar anlattım bilmem. Bitince eteklerimi silkeleyip ayağa kalktım. Çiçeğin tohumlarından aldım biraz. Tohumları içinde saklayacak bir şey ararken ceplerimde, bir ipek mendil buldum. İçinde rüya tozu, içinde bir ağacın ince dallarına benzeyen kırpıntılar. Hiçbir şeyi, hiçbir şeye yormayacağım artık dedim. Elimle bir oyuk açtım esmer çiçeğin yanına. Mendildeki her şeyi içine döktüm. Can suyu buldum geldim. Başında bekledim sonra. Bu bir masal olsa toprağı çatlatarak, ucu göklere değen bir sarmaşık büyürdü. Bekledim. Bekledim. Esmer bir çiçek gölgesinde, bir başka çiçek büyüsün diye beklerken uyuya kaldım. Ne kadar uyudum bilmem. Kulaklarımda, insanı uykusunun en tatlı yerinden dürtüp uyandıran tanıdık bir ezgi. Ardında esmer bir ses, hınzır bir gülüş. ‘Hani değiştiriyordun bu alarm sesini ?’ https://youtu.be/Jxh4U3M71Lw
    ‘Alarmı tümden kaldırmak lazım‘ derken yarı uykulu, rüyalar içinden bir rüyadan uyandım.
  • Bir de söz konusu görev, resmî makam ve üniformaya sığınarak, el altından yürütülebilecek türden değildir. Bu tarz bir dereceye kadar sürdürülebilir. Fakat artık, o devir geçmiştir. Açıkçası ortaya çıkmak ve milletin hakları adına gür sesle bağırmak ve bütün milleti bu sese ortak etmek lâzımdı