• kitaplarda okuduğum eski goygoycuları hayal ederim. Bakmayın siz, şimdilerde goygoycu kelimesinin olumsuz bir anlam ifade ediyor oluşuna! Eski goygoycuların, zamanımızın şakşakçılarıyla kraldan fazla kralcı kesilen kışkırtıcılarıyla bir alâkalan yoktur. Hele onlar, günümüzün saçma sapan sözlerle ortalığı bulandıran yalakalarına hiç benzemezler.

    Atalarımızın tanıdığı goygoycular, muharrem ayının ilk günlerinde küme hâlinde, kapı kapı dolaşarak yardım toplayan görme özürlü kişilerdi. İçlerinden sesi güzel olan biri "Gökte melek, yerde her can ağladı" gibi içli bir Kerbelâ mersiyesi okurken, diğerleri de her mısraın sonunda "Hoy goygoy canım!" diyerek ona eşlik ettikleri için bu isimle anılmışlardır. Bu tekerlemenin "Hey kaygulu canım!" nakaratından bozma olduğu eski kitaplarda yazılıdır.
  • Hiç aklımda yoktu inceleme yazmak ama şimdi görünce kitapla ilgili aklıma bir şey geldi. Zaten aşırı ünlü bir kitap olduğu ve bu zamana kadar bir kamyon dolusu incelemesi yapıldığı için lafı çok uzatmadan, şahsi olarak kitapta can sıkan yere odaklanacağım.

    Bu kitapta öyle bir bölüm var ki kafanızı açmaktan ziyade kapatıyor. Bahsettiğim bölüm gelecek-teknoloji-insanoğlunun uzak gelecekte nasıl bir hal alacağına dair yapılan öngörülerden oluşan yorumları barındıran, yanlış hatırlamıyorsam, kitabın sonlarındaki bölüm.

    Yazar diyor ki insanoğlu teknoloji ile birlikte sosyalliğini kaybediyor. Sosyal hayatın her alanında daha da az aktif olmaya başlıyor. İleride, teknoloji çok daha ilerlediğinde, insanlar neredeyse aşk ilişkilerini bile uzaktan yaşamaya başlayacaklar. Filan feşmekan...

    Yahu nenem bile bundan güzel yazardı be... Bir kere, neredeyse milyon tane araştırmanın sonucunda çıkan sonuç şu: insanoğlu sosyalleştikçe aptallaşıyor. Sosyallik sizi düşünmemeye, üretmemeye, çalışmamaya iten bir şey. Saatlerce oturup kitap okuyan bir insan sosyalliği sıkıştırılmış zamanlarda yaşayabilir sadece. Açar arkadaşıyla telefonda konuşur, görüntülü sohbet yapar mesela. Peki siz hiç aşırı sosyal bir gitar virtüözü gördünüz mü? Günde 8 saat antrenman yapması gereken bir olimpik sporcunun çok sosyal olması mümkün mü? Filozoflar, ünlü bilim adamları çok sosyal olsaydı bugün ismini anar mıydınız? Uzun lafın kısası; insanların şu sosyalleşme manyaklığından bir an önce kurtulması lazım. Sosyallik övgüsü öyle bir abartılmış durumda ki, sanki sosyal olmazsan sıkıntılı, mal bir tipmişsin gibi gösteriliyor her yerde. Ya kardeşim, memleketin en zeki, en çalışkan adamları zerre sosyal değil, farkında mısınız? Sosyallik güzel, hoş filan ama ara sıra, bunaldıysan. Her gün, sürekli olmasını bekleyen insanlar, net söylüyorum, hayatları boyunca onun bunun yaptığını, ettiğini dedikodu malzemesi etmekten başka bir işi olmayan, orayı gezelim, burayı gezelim, boş boş dolanalım diyenler. Bunlar boş plaka gibi insanlar zaten. Bu sebeple, bence uzak gelecekte insanlar asosyalleştikçe, yalnızlaştıkça çok daha bilgili, kültürlü, üretken, çalışkan olacaklardır. Arkadaşınla 3 saat onu bunu çekiştirip gıybet yapacağına belki açar bir kitap okursun anasını satayım. Fena mı olur? Bırak Ayşe ile Ahmet'in ilişkisini de kafanı aç biraz. Boş boş gezme işlerini, gereksiz bir sürü kıl kuyrukla kafelerde, piknik alanlarında goygoy yamaktansa sanatla, bilimle uğraşırsın belki. Boş zamanlarında bir şeyler üretirsin. Uzak olsun insanoğlu birbirinden biraz, belki hayırlı bir sonu olur. Bu kadar mıc mıc olmayın la !?

    Neyse, demek istediğim anşlaşılmıştır sanırım.

    Yani inanın ki kitabın son bölümünü okurken sanki 80 yaşında dedemin yaptığı yorumları okur gibi filan oldum. Bu kadar muazzam bir kitap yaz, kitap boyunca kendine hayran bırakacak yorumlarla doldur her yeri, sonra sonuna gel böyle sıç sıva... Sonradan bir şey fark ettim. Kitapta aslında son bölüm olarak yazılan yer bariz şekilde zorlama yazılmış. Tamamen kendi tahminimdir, herhangi bir bilgim yok ama şöyle bir şey görüyorum kitapta; uzak geçmişten günümüze kadar gelmiş ve yakın geleceği de yorumlamış yazar. Buraya kadar büyük ihtimalle kendi kafasındakileri yazdı. Yazmak istedikleri de bu kadardı. Sonra editörün-menajerin-yayıncının birisi geldi bu adama dedi ki "Ya patron, bak taaa uzak geçmişten, taş devrinden almışsın insanları, yakın gelecekte bırakmışsın. Olmamış bu. Buna uzak geleceği de eklemek lazım. Skala öyle olmalı" Harari de itiraz edemedi, mecburen son bir bölüm ekledi, geçti köşeye. Çünkü gerçekten kitabın uzak gelecek kısmı bu kafayla yazılmış gibi duruyor.

    Bunun dışında, dediğim gibi, kitap harika. Modern zaman klasiği desem yeridir. Bu lafın üstüne de bir kamyon yazarım da şimdi kimseyi sıkmayayım. Bence artık kitaplar böyle olmalı, fantastik bir hikayeyi değil, insanoğlunun cahil olduğu şeyleri uzun uzun, farklı farklı anlatıp kafa açmalı, size bir şeyler vermeli. Anna Karanina'yı değil de bunu okusun çocuğunuz, bin kat iyidir.

    Oyy, çok gevezelik ettim. Hadi eyyorlamam bu kadar.
  • ÖLÜME MEKTUP YAZAN "ADAM"... ("KuP KuP BoY" is paying his TRIBUTE... )

    Ekrana bakıyorum şimdi ..Ne yazsam , nasıl bir giriş yapsam diye ..O' nun ölüm haberini aldığım gün , tvlerde vakıf bahcesinin içindeki dozerler falan geliyor gözümün önüne .. Dozerlerin eksozlarından çıkan kara ,kapkara dumanlar .. Nasıl rahatsız oluyorum o an o dumanlardan anlatamam ..Cd lerimi , plaklarımı bardak altlığı yapsalar o dakika gözümde yok hiçbiri.. "Çocuklar koştursun üzerimde" mısraları geliyor aklıma .. Hiç görmediğiniz , hiç tanımadığınız , bir kez dahi konuşma fırsatınız olmamış bir adam bu.. Öyle yakın ki size , bir imza gününe gitseniz , kimin adına imzalayayım kitabı dese darılırsınız beni nasıl tanımadın diye .. Sanki senelerdir tanıyorum ben kendisini .. Pekçok arkadaşımın ölüm haberini aldım , akrabalarım falan .. O dozer sesleri ..O anki hissiyat bir garip .. Acı , hüzün , fiziki mücadeleyi kaybediş ama zihinsel savaşla gelen zafer mukayese dahi edilemez benimkilerle .. Hem de katıksız saf inkar edilemez bir zafer .. Öyle ki , düşmanları bile adını saygıyla anmak zorunda kalmışlar sonrasında.. Sanki bir gladyatörü izliyorum ölürken ..Yüzlerce hasmını yere sermiş ve o serdiği adamlardan oluşan ceset dağlarının üzerinde oturmuş , az sonra son nefesini verecek olan.. Hem üzülüyorum , hem de bir garip gurur var içimde.. Ölüme son kazığını da attın gittin diye seviniyorum içimden ..

    Ertesi gün kalktım .. Ertesi gün daha da bir garip!!! Nasıl anlatayım size bunu bilemiyorum ki..Sanki hiç sahip olmadığınız , ama uzun süredir kullandığınızı düşündüğünüz bir eşyanızı kaybetmişsiniz .. Hayat daha ekşi , kekremsi ,acı ve ardındaki hava daha buhranlı .. Hiç içmemiş olanlar için şekersiz çayın ilk yudumu gibi .. Cardiodan çıkıp pastaneye koşup ,fındıksız fıstıksız ,safi gülsulu (IYYY!!!) güllaç almak zorunda kalmak gibi .. Yemek sepetine sipariş verdiğin , çilingir sofrasına katık yapacağın 3 porsiyon acılı adananın yerine bir karışıklık sonucu ,plastik bir kap içinde kısırı gömüp eline bıraktıkları anda yaşadığın haklı cinnet gibi.. Kolajlayıp zerk etmişler beynine o an .. 3' ü 5' i bir arada .. Kimi zaman ayrı ayrı saldırıyorlar falan .. Olguların , duyguların , şahısların şimdiki zamandan - dili ,-mişli geçmiş zamana geçişleri yaşanan o an bir bakıma .. Normalde yaşı ilerlemiş olanların aksine bu yaştaki insanlar için ölüm olgusu daha farklıdır ..

    Ölmüştür karşındaki ..
    Üzülürsün ..
    Özlem vardır içinde ..
    Göremeyecek olmaktır seni o an üzen ..
    Çünkü KARŞINDAKİDİR ölen ..
    Kendini koymazsın o kefeye ..
    Hiç aklına gelmez ..
    Birgün seni de koyarlar o kefeye..
    İşte o an kendimi de düşündüm bir nebze..
    Yaşım ve aklım elverdiğince..

    - KuP KuP BoY - (hep goygoy yapmayalım dedik..)

    Aziz Nesin devam etsin az da ..

    "...İnsan nice ölüm gerçeğini , bu gerçeklerin en gerçeğini benimsese bile , yine de kendisinin öleceğine bütün gerçekliğiyle inanamıyor! İnanmıyor çünkü insanın bir şeye , bir olaya ,bir olguya tam inanabilmesi için , onu bikaç kez yaşaması , tekrar etmesi gerekir. Oysa biz ölümü kendimizde değil , BAŞKALARINDA yaşarız.Ölüm , bizim yaşayamayacağımız , kendimizde tekrarlayamayacağımız bir olay olduğu için de, birtürlü kendi öleceğimize bütün gerçekliğiyle inanamayız.Elbet ölecegeğiz deriz, öleceğimizi biliriz ama - bunu başkalarında görüp bildiğimizden - tam bilgi değildir.Yani biz ölmeyeceğimizi sanırız.Kendimizi ölmeyeceğiz sanınca , dostlarımızda bizimle birlikte var olacaklarından ve biz de onlarla birlikte var olacağımızdan , kendimiz olan dostlarımızın da öleceğine inanmayız ..."

    Ve ölüm öyle bir olgu ki , safi o şahsı değil , onunla birlikte anıları da , bambaşka dünyaları da alıp götürüyor .. Ardında bilinmezlik.. Hiç kalkmayan bir sis bulutu .. Hep toz duman .. Bilinmeyenlerle başbaşa kalıyor kişi.. Aziz Nesin 1915 doğumlu..Vakti zamanında Birlikte Yaşadıklarım ve Birlikte Öldüklerim diye 2 ayrı klasör açmış.. Tek bir kitapta toplamakmış amacı tüm sevdikleri ve sevmediklerini.. Ömrü vefa etmemiş maalesef..O dosyaları ,Nesin Vakfı eski yazıdan günümüz türkçesine çevirip aranje ederek yayınlamış..600 küsür sayfalık bu kitabı ben üçüncüye okudum ..Diyebilirim ki , tamamlanıp yayınlansaydı çok ses getiren bir eser olacağı kesin .. Sevdiklerini sevmediği yönleriyle , sevmediklerini ise hakkını vererek takdir ettiği taraflarıyla aktarmış notlarına ..Safi notlardan da oluşmuyor pek tabii bu kitap.. İçinde çeşit çeşit dergiye gönderilen yazılardan tutun da , yazarlar arasındaki mektuplaşmalara ve yaşanılan anılara , gazete haberlerine varıncaya kadar pek çok doküman var .. Türk Edebiyatının kulis arkası desem hiç yanlış olmaz.. Kimler var diye sorma .. Bir bu kadar daha isim yazmam gerekir ..Ama şunu söyliyeyim ki cidden apayrı bir lezzet bu kitap.. Hani herkes diyor gülüyorsun Aziz Nesin okurken .. Evet cidden çok güldüğüm yer oldu bu kitabı okurken .. Bir o kadar da sinirden parmağımı, tırnağımı kemirdiğim an da cabası ..

    Bir kaç örnek vereyim size ..

    Bir gece vakti Sait Faik' le beraber onu yakan , sürüm süründüren eski aşkını aramak için İstanbul' un karanlık sokaklarına daldığınızı , o kadının evine gittiğinizi hayal edin Aziz Nesin ile.. Onu bir başkası ile gören Sait Faik' i avutmak için bir meyhanede soluğu aldığınızı ..

    Yaşar Kemal ile beraber İlya Ehrenburg ' un evine girişte Jean Paul Sartre ve Simone De Beauvoir ile selamlaşmak, tanışmak isteyen çıkmaz mı aranızda ? Bu karşılaşma sonrası Ilya Ehrenburg ile sohbet sırasında yaşananları size anlatamam .. Yaşar Kemal' in duvarda asılı bir goblen halının üzerinde gördüğü desenler üzerine , halıyı Türk halısı sanması sebebiyle dönen muhabbet .. Tarif edemiyorum .. Aziz Nesin halının goblen olduğunu biliyor ama uyaramıyor falan .. Rezilliğin daniskası tabii =)) Bu kızgınlığını öyle bir yazmış ki kitapta belki 30 40 kez okudum .. Her okuduğumda yerlere yuvarlandım =)) LEZZET TARİF EDİLEMEZ ..AKTARAMIYORUM .. 404 : NOT FOUND!

    Ya Sabahattin Ali' nin ölümü sonrası mahkemelerde sorgulara katılmak isteyeniniz ? Onun son eşyalarını , yeşil yazan dolma kalemini görmek isteyeniniz ? O yeşil yazan dolma kalem ile Jack London ' ın Demir Ökçe'sini almancaya çevirişinin ve ardından gelenlerin öyküsünü okumak isteyeniniz ?

    Kemal Tahir ile bir polis arabasına tıkılıp ,gözaltına alınıp , mahkum olup Sultanahmet Cezaevi' nde aynı hücrede ayakuçlu başuçlu yatarken sarf edilen sözler .. Akıllardan geçenler .. Kemal Tahir ' in 13 senelik mahpusluğu..

    Zar tutan Tahsin Saraç' la Cem Kitabevinde tavla atıp , adını hep duyduğunuz ama pekçoğunuzun bir kez dahi açıp okumadığı Fazıl Hüsnü Dağlarca ile tanışmak istemez misiniz ?

    Rıfat Ilgaz ve yaz kış sırtından çıkarmadığı paltosunun öyküsünü bilmek isteyeniniz?

    Cengiz Aytmatov ile kısa bir sohbet edip , Yılmaz Güney'e mektup yazalım , Hasan Hüseyin Korkmazgil' den mektup alalım diyenler?

    Attila İlhan' ın şairliğe ilk başladığı dönemler .. Nazım Hikmet ve yıktırılan Tan gazetesi ..6 7 Eylül olayları dönemleri?

    Uzun ama gayet zevkli bir yolculuk bu .. Yüzlerce isimle tanışmakta cabası..

    Çok uzattım farkındayım ama bunu yazmazsam cidden olmayacak .. Sabah tesadüf eseri hem kendi , hem de dedemin dergi ve mecmualarını karıştırırken rast geldim .. Sapsarı bir Varlık Dergisi ..75 yılı..Bu yazıyı oturdum , üşenmeyip yazdım tekrar .. Biraz aceleye geldi ama olsun .. Niçin yazdığımı da açıklayayım .. Marcel Proust bir daha kalkmamak üzere yatağa düşmüş.İmamın kayığına binmesi an meselesi.. Gözlerini bir anda aralayıp , "bana" demiş , "hemen son yazdıklarımı getirin! O son ölüm sahnesini baştan aşşağı yanlış yazmışım ve bunu ancak şimdi anlıyorum." Aziz Nesin de geçirdiği bir kalp krizi sonrası o an aklından geçenleri anılarında yazar.. Daha doğrusu ölümü yazamadan ölecek olmasına üzülüyordur yazdıklarında..Hatta sevgili Zehraca , Sizin Memlekette Eşek Yok Mu incelemesinde buna da değinmiş ( #17989992 ) . Hal böyleyken , Aziz Nesin ölümünü yazamadı hiçbir zaman .. AMA ÖLÜME BİR MEKTUP YAZDI .. Buyrun okuyun ..

    Canalıcıma ;

    " Uykumdayken , kancıkcasına baskın verme ! Gelince de saygısız konuklar gibi oturup, yerleşip, siftinip çöreklenme!! Seni bir müzmin tedirginlik olarak derime yapışmış , canıma sıvışmış olarak kendimde duymayayım.Düşün ki ben seni , varlığımın bilincine vardığımdan beri beklemekteyim.Bunca zamandır beklenen bir konuğa yaraşır bir saygınlıkla gel! Sana olan saygımı yitirtme bana.Gürrültülü patırtılı gelme! Kimseler duymasın geldiğini. Bir sen bil , bir de ben bileyim yeter. Gelişin , herkesleri ayağa kaldırmasın.Tam bana göre , bana uyan bir davranışla gel.Sessiz sessiz , sürdürdüğüm bunca yıllık yaşamıma yaraşacağı üzere suskun , susuk gel! Çünkü benim için geleceksin , beni almaya geleceksin, başkalarını tedirgin etmeye değil.Uykumda birden bastırma ki , bunca yıldan beri gelişini gözlediğim en gerçek ve en son konuğuma göstermem gereken saygıda bir eksikliğim olmasın.Saygıyla ayağa kalkıp seni buyur edeyim.Almak istediğini, sana onurla kendim sunarak vereyim. Bir yaşam boyu çektiklerimi az bulup , bana bir de sen çektirmeye kalkma! Her ne çektimse hepsine güleryüzle katlandım, onları salt kendim bildim. Üzünçlerimi kendime sakladım ,sevinçlerimi el 'le bölüştüm.Sonum da böyle olsun isterim.Bilirim, güçlüsün..KİMSELERE EĞİLMEMİŞ BAŞIM, senin önünde eğilebilir ; ama bana bunu yaptırtma! Bana yaşamamı yadsıtıp ,sonunda beni kendimden utandırtma! Senin amansızlığından böyle bir yiğitlik bekliyorum, bana önünde baş eğdirtme! Güleryüzle gel, gülümseyerek karşılayayım seni...

    DİMDİK YAŞADIM , sen de beni dimdik kucakla , al götür.Pusu kurma , arkadan vurma. Ayakta karşılaşalım soylucasına... Öyle çelebicesine gel ki seninle gitmek için istekleneyim.Senin gelişinle ikimizin birden gidişi bir olsun. Şimdi var , şimdi yok olalım.Bekletme beni.Elini çabuk tut.Herşey birden bire olup bitsin.

    - BU CEZA BANA YETER! -

    Sen öyle bir kesin gerçeksin ki , sana yalan da söylenmez.Bütün yaşamımda çağdaşlarımdan hiçbirini kıskanmadığımı bilirsin; iyi yürekliliğimden değil, hiçbirini kendimden büyük görmediğimden...Yine bilirsin , yaptıklarımla da yapmayı tasarlayıp dahaca yapamadıklarımla da böbürlenirim. Bana verdiğim mühlet içinde , tasarladıklarımı yapamadımsa , evet , suç kimsenin değil, benim...Bu ceza yeter bana ; çünkü acısını duyanlar için CEZALARIN EN AĞIRIDIR.

    Herkes gibi ben de seninle ilk ve son olarak yalnız bikez karşılaşacağım.Bu karşılaşmamız, nerede , ne zaman , nasıl olsun diye, zaman zaman değişik istekler geçirdim içimden.Kahraman olmak istediğim dönemlerim oldu.Kahramanlar ilk savaşlarında ölmeyen , son savaşlarında da sağ çıkmayanlardır.Seninle son savaşımda karşılaşmayı istedim bir zamanlar.Savaşın , yaşam boyu sürdüğünü , yaşadıkça sonu olmadığını bilmiyordum. Sonsuzca süren bu savaşımın öeyle bir yerinde gel, öyle bir güzel gel ki, sana gülümseyerek elimi uzatıp, " Merhaba!" diyebileyim. Bir zamanlar da uzun uzun yaşayıp bitkiselliğe dönüşmeyi , bitkisel yaşamımda gelişini bile bilmemeyi istedim.Şimdiyse , ne kahramanlık gösterisinde , ne bitkisel bitkinliğinde gelmeni istiyorum.Dilersen , en beklemediğimi sandığın zaman gel.Beni hiç şaşırtmayacaksın, çünkü hep aklımdasın ,beynimde bir kıymık gibi ...Korkmadan bekliyorum gel!!!

    - HİÇ KORKTUM MU? -

    Nice yaşadımsa , seninle baş başa , diş dişe döğüştüm.Pekçok kez yendiğim de , yenildiğim de oldu.Canım ki , en kutsal olan herşeyim benim. Onu elbet bana yakıştığı gibi ayakta , saygıyla , yiğitçe vermek isterim ; TESLİM OLMADAN...Bir armağan gibi vermek canımı! Sen de , yeniğin kalemini - Kİ O KALEM HEP KILIÇTI - teslim alırken iki elinle başının üstüne saygıyla kaldırarak al beni! Lekesiz , arı - duru, yaşamı süresince hep kendi kendini arıtan bir cana saygılı ol, benim sana saygılı olduğum gibi. Kimselere demedim ,sen de kendine of dedirtme bana.Ne kahramanlıkta ,ne bitkisellikte , işte şimdi olduğum gibi bir sıra, ELİMDE KALEM ; önümde kağıtla daktilom , böyle bir zamanımda gel! İstersen gece , istersen gündüz, istersen yazın , istersen kışın gel ; kapım da yüreğim de her zaman açık sana! Yeter ki , kendi gözümde kendimiküçültme bana, kimseden su istetme, yardım diletme bana...Seninle yiğitçesine döğüşmedim mi? Bunları istemeyi hak etmedim mi? Bana ille de of dedirteceksen , hiç olmazsa bunu ikimizden başkası duymasın.Bunca yıl durmaksızın karşı karşıya savaşmış iki savaşçıyız.Üstelik benim savaşım , seninkinden çok daha yüceydi.Çünkü sen, sonunda nasıl olsa utkunun senden yana olacağını biliyordun. Oysa ben , sonunda nasıl olsa yenik düşeceğimi biliyordum.Yenileceğimi bile bile , ama hiç yenilmeyecekmişim gibi, beni yenecek olanın üstüne üstüne varmadım mı ? Bir an olsun korktum mu , ya da kaçmayı düşündüm mü?

    -ÖLÜMÜ HAK ETMEK İSTERİM -

    Birazcık daha yaşayabilmek için , birazcık daha iyi yaşayabilmek için , bunca güzelim bu yeryüzü uğruna bile, sana bir kıpı ödün verdim mi? Yaşamayı hak etmeye çalıştığım gibi , ölümü de hak etmek istiyorum. Bu hakkı bana tanı! Çünkü bu sonsuz güzellikler açan güzelim dünyaya , ben de gücümce güzellikler katmaya çalıştım.Bir güzel ada , atlasta görünmeyecek denli küçük diye yok sayılabilir mi? Benim katkımda atlasta görünemeyecek denli küçücük olsa da , var.Ne mi yaptım ? Ortaçağ simyacıları taşı altına çeviremedi .Ama ben bir simyacıyım, gözyaşlarımı gülmeceye çevirerek dünyaya sundum.Saygıyla, gel bekliyorum. "

    Yazılış tarihi 9 Haziran 1974 imiş.. Varlık dergisinde yayınlanış tarihi Eylül 1975

    İŞBU SATIRLARIN YAZARINI ÖLÜM ,TESLİM ALIRKEN İKİ ELİYLE BAŞININ ÜSTÜNE SAYGIYLA KALDIRARAK ALDI.. İZMİR' DE BİR OTEL ODASINDA ÖLDÜĞÜNDE , ELİNDE KALEM-KAĞIT ,ÖNÜNDE DAKTİLOSU VARDI ...

    Işıklar içinde uyu AZİZ "BABA" !!!

    Ve pek tabii bonusumuz : https://www.youtube.com/watch?v=UHzWhCIP3qg

    Bu da benim bonusum olsun : 3:46 ' ya alayım .. 2 yudum "MAZOT" , 2 adet DUZLU FISTIH..

    https://www.youtube.com/watch?v=pcgFTZU9sew
  • Mentalist dizisinde "Sürekli alaycı ruh hali, güçlü bir depresyon belirtisidir" diyordu. Sosyal medyada sürekli goygoy yapan, her şeyle dalga geçen insanların, analitik düşünmeden yoksun olmanın verdiği eksikliği bu şekilde kamufle ettiklerini düşünüyorum. Bir nevi rahatsızlık...

    @azyazarozyazarr
  • En büyük goygoy milleti olma yolunda bilimin sağlayacakları , faydalari(!) "En önde ,en ileride olmak için çekilen bunca acı ve güçlüğe değer mi?"
  • Uzun zamandır bu kitabı bekliyordum elime geçse biraz goygoy yapsam. Kitabı okursam hani adı üstünde aşk kitabı ya Adriana Lima ile sevgili olamam ama belki kanka olmanın yollarını öğrenirim. Boy boy selfieler paylaşırım falan. Gerçi ben Adriana'nın anca beline falan gelirim selfie bile çekemeyiz koskoca manken yani neyse o konulara hiç girmeyelim.

    Kitap baya ciddi şeylerden bahsediyor zaten adam bir doktormuş. Hatta doktor olarak doğmuş. On iki yaşında kendi ağrılarını kendisi geçiriyormuş. Babası yoğun bakımdayken düşünce gücüyle onu iyilestirmiş. Daha bir sürü şeyler yapmış. Ol diyormuş oluyormuş.

    Aura, Çakra, Denge gibi bilmediğim şeyler yazıyor. Arada dini vecibelerden örnekler sunmuş. Ben aradığımı bulamadım. Adriana Lima kankalığı yalan oldu. Metin Haradan yaptığım geyikler adına bu platformdan özür diliyorum. Yoksa düşünce gücüyle beni maymuna orangutana falan çevirir.
  • Çayımı hüpürdetip biralardan arta kalan tuzlu fıstıkları tırtıkladığım ve işe gitmeyip izin kullandığım, bayat ekmeklerle kargaları beslediğim bir günden daha hepinize selamlar İŞSİZ kardeşlerim.. Hemen girizgah yapmak istiyorum zira kitabı pekte beğenmiş değilim.. Mümkün olduğunca kısa kesmeye çalışıcam yani el verdiği müddetçe.. hazırsanız başlayalım ..

    - SÖZ VERDİĞİM GİBİ KuP KuP BoY ile BERABERİZ! -

    Kitabın başlığını aylar evvel ilk gördüğümde baya bir merak ettim ..Sonra sağdan soldan pıtırak gibi paylaşılan alıntılarına denk geldim.. Meraklandım doğrusunu söylemek gerekirse.. Yeraltı edebiyatına ve kötü olan herşeye , daha doğrusu sizin tabirinizle kötü olarak adlandırdığınız tüm negativiteye full destek verenlerdenim.. Birşeyin doğasının kötü olmasını ya da iyi olanın şartlar ve kendi isteği ile kötüye evrilmesini, kafamızı aksi yöne çevirerek yok sayma şansına sahip değiliz ..İster beğenin ister beğenmeyin onlarda bu toplumun içindeler ve iyi dediğiniz herşey daha doğrusu iyinin tanımı onlar sayesinde var .. etkiye tepki meselesi bu .. tabii bir de chaotic good dediğimiz bir sınıf daha var ki onlar bambaşka bir tartışma konusu olmasına rağmen kısa keserek açıklayayım .. Kimdir bunlar ? bünyesi itibari ile içinde barındırdığı iyiliğin ve kötülüğün birbirine egemen olamayıp yenişemediği tiplemeler .. Bir nevi limon suyu çok kaçmış mayonez tabiri yapabiliriz bu insanlar için .. Tabii insan psikolojisi her daim iyiliği görmeye alışkın olduğu için kötülüğü ve kötü olanın üstünü boardmarkerlarla çizmeye meğilli..dolayısıyla onlarda - opsiyonel - kötü sınıfındakiler topluma göre.. Bu tayfayı niçin açıkladım çünkü kitabın içinde bahse konu olan şahıslar tam olarak bu insanlar .. Bu yüzden , yok efendim kitapta çok küfür var , aman da uyuşturucu tüketimi gençlerimize zerk edilmek isteniyor , cinsellik gak guk gibi eleştirileri okumak isteyenler , size şu dakika kırmızı kadife koltuklarda şarap içip beyaz çikolataya bandırılarak dondurulmuş üzüm tanelerini tırtıklayacağınız "ustalara saygı kuşağı filmi" galasına bir adet one-way ticket (git geri gelme) veriyorum.. Charles Bukowski söyleyince pek bir hoşunuza gidiyor ..her neyse geri kalanlarla devam edebiliriz ..

    Müptezelin tanımı nedir ? Tdk ya göre bayağılaşmış , saygınlığını yitiren ;argo tabirde ise "hem satan hem de kullanan" kimseler .. Yani amiyane tabirle hem "keyifçiler" (içiciler) hem de "torbacılar" (seyyar ve taşeron tüccarlar ).. Romanda bu sınıfa mensup kimseler garsonlar .. Kitabın içerisindeki hikayeler de bu yozlaşmış takım cevresinde vuku buluyor.. Kendim de bir dönem hem öğrenciliğimde hem de iş aradığım sonraki dönemlerde boş kalmamak adına sayısız kalite ve ölçekte müessesede garsonluk ve barmenlik yaptığım için bu tayfayı gayet iyi bilirim ..Sekiz sene yaptım bu işi.. Garsonlar arasında bir tabir vardır garson kelimesine karşılık..Garson , erkeğin kötü yola düşmüşüdür ..Bir insan garsonluk yapıyorsa Türkiye gibi bir ülkede ya vasıfsızdır ya da öğrencidir..Hobi için barmenlik yapan belki çıkar tek tük ama garsonluk çekilecek bir kahır değildir.. Bu sektörün hammaddesi , iş gücü bellidir..Toplumun alt kesimi ya da öğrenciliğinde alt kesimi tatmış olanlar.. Bu bağlamda kitaptaki işleyişe geri dönecek olursak yazarın kendisi yani Emrah Serbes' te benimle aynı dönem Dil Tarih Coğrafya Fakültesin de okumuş bir arkadaş.. Tam emin olmamakla beraber sanırım bir kaç kez aynı masada oturup içmişliğimizde var kendisiyle.. Kitapta anlatımda bir sorun var ..Aslında birden fazla sorun sıkıntı var ..Hem kurgudaki zorlama olaylarda (ki burda spoiler verip limon sıkmak istemem keyfinize ) hem de anlatımdaki samimiyetsizlikte..Evet cidden garsonlar kendi aralarında konusurken bundan çok daha ağır tabirler ve küfürler kullanırlar hem kendi aralarında hem de baktıkları masalardaki müşteriler için
    (Sevmedikleri müşterilere neler yaptıklarını HİÇ anlatmayayım bir daha o cicili bicili ultra lux cafe ve restoranlara ve hatta sheroton ve hiltondakiler de dahil hiçbir restoranta adımınızı atmazsınız).. Yukarda da belirttiğim gibi kendi adıma bununla ilgili EN UFAK BİR PROBLEMİM YOK.. Hatta ve hatta bazı küfürlü diyaloglar cidden baya baya güldürdü. Ama..

    Aması şu , yazarın tüm bunları yazarken gözlem gücü ve kurgusu yetersiz kalmış. Misal kendim barmenlik dönemlerinde beraber çalıştığım bir iş arkadaşımdan örnek vereyim..İsmini vermediğim bu arkadaş lise yıllarında abisinin zoruyla gaspa karışıyor ..Sonrasında cezaevi yolları , çıkış ve lekeli sicille beraber garsonlukla tanışma.. Sevdiği bir de kız var ama aldığı para belli.. Annesi hatırlayamadığım bir hastalıktan muzdarip ve ilaç alınması lazım .. Abi hapiste, eve bu bakıyor.. Sewdiği kızı da bu arada başkasına verecekler .. Ne yapıyor bizimki dersiniz ? BİNGO!! gündüz garsonluk ve garsonluğa ek olarak geceleri ve gündüzleri full time torbacılık.. Öğle yemeklerinde personel yemeğine kaşık salladığımız masada her gün ama istisnasız hergün anlatırdı bunları bize .. Torbacılık yaptığını söyleyemezdi ama biz garsonlar bilirdik .. Belirli bir ahlak anlayışı işliyordu ona karşı .. Kendi kullanmıyordu ama satıyordu .. bilirdik hepimiz .. Emrah Serbes ' in Müptezeller' de işlediği konular cidden şu örnekten trilyarlarca ışık yılı uzakta .. Ha kendisini sucluyor muyum ? Hayır !!! Çünkü bu tayfanın içinden gelmiş bir insan değil .. Onda yazım hamuru var ama gözleme dayalı hammadde eksikliği mevcut .. Pek tabii Behzat Ç tayfası ve parmağı kesilen küçük enişteye gözyaşı döken Türk halkı onu bağrına basar mı ? Evet basar.. AMA BEN DEĞİL.. Sonuç itibariyle okunur mu ? Evet okunur.. Cerez niyetine okunur kardeşim .. Sıkıcı değil gideri var ..Ama daha iyi örnekler de var.. Emrah Serbes kötü bir yazar mıdır dersen ona da bir şey diyemiyorum çünkü okuduğum ilk kitabı.. Lakin bunun yerine 0.000001 mol dozajda alacağınız bir HAKAN GÜNDAY sizi zevkten kudurtur.. Bunun garantisini veriyorum .. Yeraltı edebiyatına başlamak isteyenler için KATRANA bağışıklık kazanmak adına bir basamak olarak görün derim ben bu kitabı .. NE ÇOK İYİ , NE ÇOK KÖTÜ ...

    not : OMO OLKOL VOR ..KOFOR ODOLOYOR diyenler yorum yazacaksanız size de OBÜSÜ AYRI TATTIRIRIM ..


    tehdit değil dost canlısı uyarı
    gözün görmez sokaktaki kaşarı
    burda goygoy senin için başarı
    yazarsan görürsün mitralyözlü AYARI

    uykuda kalıp düşmeyesin sakın ola ki damdan
    ben bir sahtekar ali şen sense bir ilyas salman
    dolu vurur da olmadan toplatırız inan seni daldan
    damıtıp şişeler de satarız seni zift diye baldan

    - KuP KuP BoY -
  • --- BİR BABA OLARAK AZİZ NESİN ---

    Bu kitabı geçen hafta sahafları gezerken tesadüf eseri rastgelip edindim .. Aziz Nesin' i çok severim, O' na dair ne varsa arşivime kütüphaneme katmaya çalışırım .. Ateş Nesin ' in bir kitap yazmış olduğundan bile haberim yoktu.. görünce baya bi dumura uğradım ..çokta sevinip kucaklaştık kitapla hemen attım çantama =)

    Öncelikle bu alıştığınız kritiklerden biri olmayacak pek.. onu en baştan söyliyeyim..çünkü büyük bir ADAM'ın ardından yazılmış bir hatırat .. ona saygızılık yapıp goygoy yapmak , hatta o varken gülmeceye yeltenmek bizim ne haddimiz ne de kabiliyetimize denk düşmez..herkes haddini bilecek ..

    Ateş Nesin, Aziz Nesin 'in neredeyse 10'a yakın anı ve hatıratını okumama rağmen benim için tam bir kapalı kutuydu.. şimdi içinizden birkaçı çıkıp yahu bize ne bu adamdan diyebilir kendilerince de haklıdırlar ama sonuçta bu bir televole aymazlıgıyla durulanmış magazin merakı değil.. insan ister istemez hayran oldugu bu BÜYÜK yazarın kişiliğini de haddi olmasa da özel hayatını da bilmek istiyor.. bursa sürgün anılarını ve mum hala hatıratlarını okurken bir kaç yerde bir iki kez ismi geçiyordu bu oğlunun ve araları limoniydi..Aziz Nesin oğluyla arkadaş olamadığını , ona yakınlaşamadığını , onu tam olarak anlayamadığın iddaa ediyordu bu hatıralarında.. kitaptan az bir bio vereyim; Ateş Nesin, Aziz Nesin' in ilk eşinden olma iki evladından biri .. diğeri Oya Nesin.. Aziz Nesin o sıralar asker .. bir subay .. ordudan ( atıldı demiyeceğim çünkü işin iç yüzünü çok iyi biliyorum kendi anlattıklarından ) kendisini ihraç ettikleri döneme kadar ilk evliliği baya gülbahçesi kıvamında geçiyor.. sonrasında işsiz kalması bakkal açması, hammallık yapması , kitapçı açışı , üstüne millet kitap almayınca kitapçının içine lostra ve berber koltuğu koydurması falan filan.. tüm bunları kitabın girizgahında anlatıyor oğlu.. sonrasında paraların suyunu çekmesi . ilk eşiyle ayrılması ...Aziz Nesin' in yazarlığa başlaması ve siyasi görüşünden ötürü yakın takibe alınması ..6 7 eylül olaylarının patlak vermesi, kendisinin hapse düşmesi üzerine aç kalan çocukların yardımına ikinci eş Meral Çelen ' in gelmesi .. ikinci evlilik ve sonrasında üvey anne ile yaşanan trajediler .. anlatılacak çok şey var .. hiç bilmediğim ilk defa duyduğum pek çok bilgi içeriyor kitap.. klasik Aziz Nesin kitapları gibi hem gülüyorsunuz yeri geliyor açayım bir büyük rakı diyip içlendiğiniz de oluyor..kitabın güzel yanı çok sevdiğiniz bir yazarın nasıl bir baba olduğunu da görüyorsunuz bu kitap vasıtasıyla..o gülen tonton dedenin evlatlarına karşı nasıl sert bir disiplinle karşılık verdiğini okuyunca doğrusu şaşırmadım da değil..dedim ya çok ilginç bilgiler de var gerçekten hayranı olanlar için .. misal pekçoğumuz Toros Canavarını okumuştur.. ama Aziz Nesin 'in bu kitabı , kirasını ödeyemediği ev sahibinin kendisini icraaya vermesi sonucu bir sinirle intikam almak için yazdığını biliyor muydunuz ? =) tam Aziz Nesinlik olaylar işte ..Nesin ailesine dair pekçok bilinmeyini bu kitapla öğrendim ..ama kitabın bir güzel artısı daha var: Aziz Nesin' le yıllar boyu çalışmış pek çok ünlüye dair kulis bilgileri de alıyorsunuz ..karikatüristler ,yazarlar, gazete ve dergi sahipleri gibi.. misal Yaşar Kemal - Aziz Nesin kavgasının asıl sebebleri bunlardan biri ..sonuç olarak Aziz Nesin hayranlarının kütüphanesinde olması gerekenlerden .. yalnız ne hikmetse basımı ve satışı yok..