• 400 syf.
    ·15 günde·Beğendi·10/10
    > Evet, o beklenen güzel gün geldi arkadaşlar! Ben burada olan birçok arkadaşımın, benden özellikle Sn. Cengiz Özakıncı’nın, Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi kitabına yapacağım incelemeyi merakla beklediklerini biliyorum. Bu güzel tarihi araştırma ve karşı savunma kitabına nasıl bir inceleme yapacağımı inanın ben de bilmiyorum, ama sizler ve bu incelemeyi dikkate alıp okuyacak tüm okurlar için elimden gelenin en iyisini yapacağım arkadaşlar. Bu incelemem de biraz uzun olacağı için hepinizden şimdiden özür diler, sonuna kadar okuma gayreti gösterecek olan herkese çok teşekkür ederim. Evet, hazırsak ufak ısınma turu sonrasında yavaş yavaş kitabımıza geçebiliriz sanırım. Haydi, bismillah. Gazamız mübarek ola arkadaşlar!

    > Ben buradan, konuya başlamadan önce birkaç arkadaşıma ufak bir teşekkür etmek isterim. Öncelikle beni bu yazarla tanıştıran, bu milli şuurun fikir babası Murat Ç’ye, süreç içerisinde bizlere ve konuya olan desteğinden ötürü değerli arkadaşımız Begüm(şimdi düşünmeliyim)’e ve çıkmış olduğumuz bu seferde bizimle birlikte kılıcı, kalkanı kuşanarak cenge katılan Tuco Herrera’ya çok teşekkür ederim.

    > 1281 yılında Türkmen soyundan gelen Osman Bey'in, Küçük Asya'nın kuzeybatısındaki bir beyliği miras alıp, 16. yüzyıla kadar Doğu Avrupa’dan, Güneybatı Asya ve Kuzey Afrika'ya kadar topraklarını genişleten Osmanlı Devleti, dünyanın en güçlü imparatorluğuydu. Fakat 19 yüzyılın sonlarına doğru, Avrupa güzel “la belle époque” dönemini yaşarken, “O” anlı şanlı Osmanlı Devleti ise 1881’de “Muharrem Kararnamesi” ile birlikte Düyun-u Umumiye Yönetimi tarafından ele geçirilmiş, para basma yetkisi elinden alınmış ve vergi almak gibi devlet olabilmenin koşulu bile Düyun-u Umûmiye’nin yönetimine geçmişti. Kısacası: Onca cephe ve toprak savaşları sonrasında, o ihtişamlı Osmanlı Devleti’nin ne parası, ne pulu, ne çulu ne de kul’u kalmıştı. Evet, Osmanlı hala vardı, ama artık sadece formalite de bir devlet olarak gözüküyor ve düşman ise yavaş yavaş, her koldan, iyiden iyiye yaklaşmaktaydı.

    > Bu sürece nasıl mı gelindi? Gelin biraz buna ve ilerisine bakalım; Acaba kimler bilir ya da bunu okumuş ve zihninde bunun için yer ayırmıştır bilemem, ama siz hiç Osmanlı saltanatında, “Kafes Hayatı” diye bir şey duydunuz mu?! Vakti zamanın da, bunu ilk defa ben de duyup, araştırıp, okuyup öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Bu “kafes hayatı”dır ki, 17. yüzyılda dünyanın en geniş topraklarına sahip bu devasa imparatorluğun kaçınılmaz sonuna zemin hazırlayacak korkunç bir uygulamaydı. 1617-1695 yılları arasında, toplamda 106 yıl kafes içinde yaşama mahkûm edilen 5 padişahı ve diğerlerini bilir misiniz? Sizlerden ricam, merak edenler, aşağıda liste olarak vereceğim bu padişahların yaşamış oldukları bu dramı kendi çapınızda araştırabilir ve bilgi edinebilirsiniz. Bu konu hakkında geniş bilgiler, akademik çalışmalar ve kitaplar da mevcuttur.

    Kafes hayatı yaşadıktan sonra padişah olan şehzadeler:
    Padişah Mustafa I (1617-23) - 17 yıl kafeste.
    Padişah İbrahim I (1640-48) - 22 yıl kafeste.
    Padişah Mehmet IV (1648-87) - 5 yıl kafeste.
    Padişah Süleyman II (1687-91) - 40 yıl kafeste.
    Padişah Ahmet II (1691-95) - 22 yıl kafeste.
    Kafeste geçen yaşam süresi Toplamı - 106 yıl kafeste.

    Görmüş olduğumuz bu çizelge biz okurlara hemen her şeyi açıklamakta. Aşağıda olan diğer liste ise daha sonrasında padişah olan ve “kafes Hayatı” yaşamış şehzadelerdir.

    Mahmut I (1730-54) - 27 yıl kafeste.
    Osman III (1754-57) - 51 yıl kafeste.
    Mustafa III (1757-74 ) - 27 yıl kafeste.
    Abdulhamid I (1774-89) - 43 yıl kafeste.
    Selim III (1789-1807) - 15 yıl kafeste.
    Mustafa IV (1807-8) - 18 yıl kafeste.

    > İşte onlarca yıl kafes hayatı yaşadıktan sonra, bir anda padişah olmanın vermiş olduğu şaşkınlık içinde, Osmanlı İmparatorluğu’nu idare edecek olan şehzadeleri kısaca hep birlikte gördük ve okuduk. Dünyada bu zamana dek başka bir devletin kraliyet ailesi, kendi soyundan gelene bu denli insanlık dışı dramı hak görmemiştir. Osmanlı’yı bu “yok oluş” sürecine sürükleyen başlıca etkenler arasında, işte bu Hanedan yozlaşmasının büyük tesiri olduğunu da bilmekte fayda var derim. Şehzade olarak yönetecekleri koca imparatorluk için sıra bekleyen ve bu sürenin bir bölümünü “kafes hayatı” içinde geçirmiş olan padişahlar, bırakınız devleti idare etmeyi, kendilerini bile yönetmekten yoksun hale düşmüşlerdi. Düyun-u Umûmiye’ye ve diğer egemen güçlere teslim olmanın altında yatan en önemli nedenlerinden biriydi bu “dram”. Dünyayı görememe ve dışarıda, Osmanlı’nın etrafında olan bitene uzak kalma, durum analizi yapamama ya da yanlış yönlendirmeler hatalı kararlara imza atmalar da cabasıydı.

    > Tarihçiler tabiri caizse: “Tarihte bir kapı açıldıktan sonra şayet kapanmıyorsa artık orada bir devrimden bahsedilebilir” derler. İşte 17. yüzyılda en geniş topraklara sahip Osmanlı artık almakta ve uygulamakta olduğu yanlış kararlar doğrultusunda, kendi devrinin kapanmasına farkında olmadan böylesi bir “dram” ile yön veriyordu. Saraylarda dünyadan bihaber yaşayan şehzadeler her ne kadar gerekli terbiye, eğitim ve derslerini alıyor olsalar da, dünyanın ve Avrupa’nın yaşamakta olduğu askeri, bilimsel ve kültürel gelişmelere uzak kalmaktaydılar. Dışarıda yavaş yavaş gücünü yitirmekte olan bir Cihan Devleti, içerideki otoritesini yitirme korkusu ile şehzadelerine de izole olmuş bir hayat sunmaktan öte gidemez olmuştur artık.

    > Ne demiştik?: “Tarihte bir kapı açıldıktan sonra şayet kapanmıyorsa artık orada bir devrimden bahsedilebilir”. İşte ilginç bir tesadüflere yorumlayabileceğim 1881 yılı da, ileride açıldıktan sonra kapanmayacak ve payidar kalacak bir devrimin liderine gebeydi. Mustafa Kemal Atatürk 1881’de dünyaya geldiğinde, çok uluslu Osmanlı imparatorluğu çatırdıyor ama işlevini hâlâ sürdürüyordu. O yıl içerisinde Finli filozof, yazar, diplomat Johan Vilhelm Snellman (4 Temmuz 1881) vefat etti ve yine aynı yıl Osmanlı Devletinin ödeyemediği iç ve dış borçlarını düzenlemek amacıyla, alacaklıların talepleri doğrultusunda II. Abdülhamid döneminde (15 Ekim 1881) Düyun-u Umûmiye sırtımıza kambur oldu. Neden Snellman diye soracak olursanız, Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabını az çok çoğumuz biliriz. Ben şahsen Atatürk’ün de bu eserde konu edilen Snellman’dan ve onun ülkesi adına yaptıklarından etkilendiğine eminim ve işte birisinin o sene ölüp bir diğerinin doğmasının bence bir tesadüften de öte diye düşünüyorum. Burada bir el, dünyanın tarihine ufaktan dokundu ve bizlere iltimas geçti diyebilirim. Bir diğer husus Düyun-u Umûmiye ve onun devamında resmen tepemize çöken emperyalist ve kapitalist güçleri ileride Kurtuluş savaşı ile ülkemiz topraklarından def edeceğini artık hepimiz şanlı tarihimizden biliyoruz. Üzerimize çökmekte olan bu karanlık bulutların arasından, gecenin karanlığında bir “yıldız” belirmekteydi ve zorda olsa, sabahına aydınlık bir geleceğin müjdesini vermekteydi 1881 yılı biz Türklere.

    > 20 yüzyılın başlarına doğru İtalyanların Trablusgarp'a saldırısı Osmanlı Devleti üzerinde emeli olan birçok devleti cesaretlendirdi ve kısa süre sonra patlak veren Balkan Savaşları Osmanlı Devleti aleyhinde bir facia ile sonuçlandı. Bu savaşın getirmiş olduğu dezavantajı lehine çevirmek isteyenler de yok değildi. Cihan Devleti’nin Balkanlar üzerinde olan varlığına artık son vermek isteyen Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ, Rusya önderliğinde, Türkleri ebedi olarak Balkanlardan atma gayreti içerisine girdiler. Osmanlı, Trablusgarp Savaşı sonunda geri çekilmek ve Barış Antlaşması istemek zorunda kalmıştır. Takvimler 18 Ekim 1912 tarihini gösterirken, İsviçre'nin Uşi kasabasında İtalyanlar ve Osmanlı arasında yapılan bu antlaşma tarihte Uşi Antlaşması olarak bilinmektedir ve Balkanlar da emeli olan diğer ülkeleri de Osmanlı’ya karşı cesaretlendirmiştir. Böylesi kritik bir zamanda yapılmış olan bir hata daha vardı ki, bu daha da vahimdi. Bu gafletin bir başka boyutu da, o bölgede bulunan askerlerimizin terhis edilmesi şeklinde zuhur etmiştir.

    “Balkan Devletlerinin Türkiye'ye saldıracakları gün gibi açık olmasına rağmen bu saldırıdan on gün önce Rumeli'de bulunan askeri birliklerden ve eski erattan yetişmiş 80 bin kadarı ordudan terhis edilip evlerine gönderilmişti.” (Apak, 1988:91) - ‘Ne kadar da acı ve hesapsızca alınmış bir karar değil mi?’

    > Kader bu ya, tüm bu hadiseler zinciri tarihe nakış nakış işlenirken, şans bu sefer bizden yana olacaktı ve tarihin akışını, seyrini etkileyecek bir hadise uzaktan, 1917 Ekim Devrimi’nden hemen sonra Rusya’dan gelecekti. Birinci Dünya Savaşı esnasında, ABD 2 Nisan 1917 günü bu savaşta olan tarafsızlığını bıraktığını açıklamış ve Almanya’ya karşı İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya’nın yanında savaşta yer alacağını tüm dünyaya duyurmuştur. Fakat hesapta olmayan bir hadise cereyan eder ve 1917 Ekim Devrimi ile sosyalistler Rusya’da yönetimi ele geçirirler. Kontrolü ele alan bu yeni söz sahipleri, Rus devlet arşivinde ilginç bir şey (antlaşma) bulurlar. Ele geçirdikleri bu gizli antlaşmanın adı Sykes-Picot Antlaşması’dır. Sosyalistler bu antlaşmayı 23 Kasım 1917 günü İzvestia ve Pravda gazetelerinde deşifre edip yayınladıktan sonra, İngiliz Manchester Guardian gazetesi de bunları 26 Kasım 1917 günkü baskısında tüm dünyaya servis eder. Bu haber ile birlikte, ABD’nin tarafsızlığını bırakarak bu savaş için yanında yer aldığı ülkelerin meğer Osmanlı topraklarını daha önceden kendi aralarında paylaşmak amacıyla anlaşarak savaşa girmiş oldukları gerçeği ortaya çıkmıştır. Artık dananın kuyruğu kopmuştur ve bu “skandal” sonrasında dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson, 8 Ocak 1918 günü Kongre’de bir konuşma yapar ve “On dört Nokta” olarak açıkladığı barış koşullarında bütün gizli paylaşım antlaşmalarının geçersiz olduğunu müttefikleri dâhil tüm dünyaya duyurur. (Bu tesadüf sayesinde ülkemiz ve üzerinde yaşamakta olduğumuz bu coğrafyada yüzyıllardır süregelen egemen olma isteğinin ne zamandan beri var olduğunu anlayabiliriz. Unutmamalı ki bu dün vardı, bugünde var ve yarında var olacak bir hadisedir.)

    > Bizler için büyük önem arz eden ve tam bağımsızlığımıza kadar giden Milli Mücadele Savaşı’mıza sebep bazı ufak tefek detayları ele aldım ve olası hatam var ise sizlerden özür dilerim. Ben bir tarihçi değilim, ama amatör çapta severek tarihe eğiliyorum. Burada bilmişlik taslamak ve bir şeyler kanıtlamak gayreti içerisinde değilim ve eminim ki Osmanlı’ya ufaktan dokunduğum için burada beni yargılayanlarda olacaktır. Öncesi detaylara biraz olsun değindiysem de, işte Mustafa Kemal böylesi zorlu şartlar altında savaşmış, hamuru yoğurulmuş ve pişerek Başkumandanlığa kadar gelmiştir. Sizlere kendisi hakkında daha çok yazmak, sayısız savaşını, mücadelesini ve kahramanlığını anlatmak isterdim, ama buna ne vaktimiz yeter ne de buraya, duvarımıza sığar. Ben bu noktadan itibaren konuyu Sn. Özakıncı’nın Stefan Ihrig ‘in Naziler ve Atatürk kitabına cevaben yazmış olduğu konuya getirmek istiyorum ve buraya kadar size vermiş olduğum rahatsızlıktan dolayı tekrar özür diliyorum.

    Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi

    > Kitabımız, “Nun işte kalem ve yazdıkları” Kalem Suresinin 1. ayeti ile başlıyor ve ben de bu noktadan itibaren düşüncelerimi kalemle olmasa da, klavyem aracılığı ile siz okurlara aktarmak istiyorum. Kahvelerimiz ne âlemde? Konu, karşımızda duran “ruy-i garb”ın gerçeklerini ele alacağı için epey bir uzun ve çetrefilli. Gene de dişinizi sıkın ve tadını çıkarın isterim! :)) Evet, şimdi gelelim bizim oğlan Stefan’ın o kendince ortaya attığı konuyu ve tezini ele almaya. Kendisinin kökenini henüz araştırmadım, ama bir iki saat ciddi bir araştırma ile emin olun artık daha çok bilgiye erişebiliyor ve tuğlaları doğru yere koyduğumuzda sonuca daha çabuk ulaşabiliyoruz. Neyse, konumuz bizim göbelin kökeninden ziyade, kendisinin ahlaksızca bir kariyer uğruna, hazırlamış olduğu tezi ile Cambridge Üniversitesini ve bu da yetmezmiş gibi Harvard Üniversitesini kafalaması dır. Ben bu iki kurumun bu konuda pek masum olduklarını sanmıyorum, ama hadi varsayalım ki inandım ve bu tezi/kitabı okudum. Bizim göbelin yazmış olduğu ve okuduğum bu kitapta, kendisinin tarihin esaslarını oradan buradan kırptığını ve yalan yanlış yönlendirmeler ile çarpıttığını gördüm. Ve bu sahte senaryo aracılığı ile yirminci yüzyılda Avrupa’nın göbeğinde yaşanmış olan bir soykırımı Almanlardan, İtalyanlardan ve İspanyollardan alıp, bir imam aracılığı ile Müslümanlıkla bağdaştırıp, sonrasında da konuyu Atatürk’e, silah arkadaşlarına, kahraman şehit ve gazilerimize çevirmesine şahit oldum. Okudum ama konuya ilgimden dolayı bunu yedim mi? Tabii ki de yemedim ve kendisinin kitabına esaslı bir inceleme yazdım. İlgilenenler buradan bakabilirler. #36105287

    > Kurtuluş Savaşı’mız, egemen koloni devletlerden oluşan emperyalist ve kapitalist güçlerin karşısında vermiş olduğumuz bir Milli Mücadele davasıydı. Bu mücadele, biz Türklere ve gelecek nesillerimize Sevr ile dayatılmış olan ağır kapitülasyon ve toprak paylaşımına dur demek adına verildi ve galip geldiğimiz bu savaşta hakkımız olanı Lozan Barış Antlaşması ile geri aldık. Fakat bu noktada Sn. Cengiz Özakıncı’nın söylediği şu önemli cümleyi de unutmamak gerekir:

    “Sevr’de karşımıza dikilenler de, Lozan’da karşımıza dikilenler de hep ‘Milletler Cemiyeti’ üyesi devletlerdi.” (S. 154)

    > Kurtuluş Savaşı’nın bitimine müteakip, Osmanlı İmparatorluğu’nun artık sadece tarih sayfalarında kalması, yeni genç Cumhuriyet'in kurulması ile birlikte laik, demokratik bir yönetim biçimine geçilmesi ve bununla birlikte Hilafetin tamamen kaldırılması çok önemli bir hadiseydi. Genç Türkiye Cumhuriyeti, 24 Temmuz 1923’te bin bir zorluklar ile kazandığı bu coğrafyadaki özgün konumunu, anlamak ve devletin bekası için korumak zorundaydı. Emperyalist ve kapitalist güçlerin bulunduğumuz coğrafya ve Türkiye toprakları üzerinde yürütmek istedikleri hain planları en az yirmi yıllık bir süre için son vermişti. Bunda Mustafa Kemal’in rolü çok büyüktür ve kendisinin stratejik, keskin zekâsı, Türk Milletini bu haklı davada yok olmanın eşiğinden sıyırıp, tekrar bir ulus devlet olma imkânı sunmuştur. İşte burada Atatürk ile ilgili olarak şu an hala okumakta olduğum ve bitince incelemeye alacağım yazar Andrew Mango’nun Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu kitabından bir alıntı örnek vermek isterim.

    “Komşu ülkelerin milliyetçilerinin ise, onunla daha farklı sorunları vardı. Yunanlıları yenmiş, generalleri Ermenileri yenilgiye uğratmış, Arapları defterden silmiş ve Suriyeli Arapların kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri bir bölgeyi ülkesinin sınırları içine katmıştı. Kürt milliyetçileri, onu kendilerini asimile etmeye çalışmakla suçlarlar. Türk-karşıtı milliyetçiler Atatürk'ün itibarını zedelemek için çabalamaktadırlar. Ayrıca Türk ya da Türk olmayan Marksistlerin de kendilerine özgü eleştirileri vardı ama bunların artık önemi kalmadı.” (S.2)

    > Bir dünya lideri, bir Başkumandan, bir ülkenin kurucu kanaat önderi olmak öyle göründüğü gibi kolay değildi ve Atatürk, her ne yaşanırsa yaşansın, asla ülküsünden ve komşu ülkeler ile olan iyi münasebetlerinden, politikasından ödün vermedi. Birçok reformlar yaptı ve zorda olsa bunları hayata geçirmeyi başardı. Bu süreç yaşanırken, geleneklerini sürdüren İslam’ın dini kurumları tüm Müslüman topluluğu (ümmeti) için tesis edilmişti ve şimdi bu tam ortasından yükselmeye başlayan ulus fikrini bünyesinde barındırmıyordu. Ama her ne pahasına olursa olsun, yeni Türkiye artık eski yönetim tarzına dönemezdi ve dünya standartlarına, gelişime açık olmalı, demokrasinin ve bireysel özgürlüğün gerekliliklerini benimsemeliydi. Fakat işte bu yönetimi ve süreci ülkemize hak görmeyen, tüm planları alt üst olan garbın şark önünde eğilişi hiçbir zaman bu kadar zelilce olmamıştır. Ve elbet bunun hesabının, acı reçetenin kesilmesi gerekmektedir. Batı asla kendisine yapılanı unutmadı ve hesabı kesmek için yapmış olduğu planını öteledi ve yıllar sonra yeniden revize ederek tekrar sahneye koymaya hazırlanıyor.

    > İşte geldik bizim bu tezgâha gönüllü olarak tez yazan ve yeniden sahnelemeye çalışan bizim göbel Stefan Ihrig’e! Aslen Polonya kökenli bir araştırmacı yazar olan göbelin söz konusu kitabı, önce Cambridge’de bilimsel ve akademik doktora tezi olarak onaylandı ve sonrasında ise Harvard Üniversitesinin desteği ile 20 Kasım 2014’de kitaplaştırılarak yayımlandı. Ihrig, kendince bu tezinde Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Atatürk'ün Nazi’lerin hayalinde oynadığı sözde önemli rolü keşfetti. Bu kitabı/tezi ile ilk olarak 1920'lerin başlarına ve daha sonrasında Üçüncü Reich'e odaklanan Ihrig, önde gelen Nazilerinden oluşan şahısların yazılı ifadeleri üzerinden yola çıkarak ve yine dönemin Üçüncü Reich gazeteleri üzerinden Türkiye’nin Nazi’lere olan etkilerinin daha da ayrıntılı bir incelemesini konu alıyor. Kendisi, bunu yaparken propaganda taktiğini çok iyi kullanıyor ve tarihi arşivler ile ilgili olan kaynak araştırmalarında sadece kendi tezini haklı çıkaracak nitelikte ve türde yazışmaları, kayıtlı konuşmaları ve arşiv belgelerinde yer alan kısımları cımbızlayarak çıkarıyor. Bu özenle filtre edilmiş tarihi bilgileri kendi amacına yönelik kullandığı için tezini de doğrular nitelikte bir çalışmaya imza atmış oluyor. Bugüne dek sözde sadece kendisinin gördüğü ve ele aldığı bu konunun, aslında Avrupa’da vuku bulmuş olan bu soykırım hadisenin temelinde çok başka bir şey yattığını ifade etmekten ve karalama politikası yürütmekten geri kalmıyor. Göbel (Stefan), Mussolini, Franko ve Hitler’in kanlı diktatörlükleri ile Avrupa’nın bugüne dek bilinmiş tüm medeniyet ve uygarlık kavramlarına ters düştüğünü görmüştür. Avrupa’nın geçmişte kınadığı “barbar”lığın pençesine düşmüş olduğunu çok iyi görmüş, analiz etmiştir ve bu kitabı sayesinde Avrupa’nın gelişmiş, medeni uygarlık imajını kurtarma ve tekrar parlatma çabasına girmiştir.

    > Aslında Tuco’nun da bu #36538787 incelemesinde bahsettiği gibi, Avrupa ve Amerika bu konuda asla masum değildi. Ben şimdi onların derin detay yaptıklarına girmeyeceğim, ama hepimizin yapacağı ufak bir araştırma ile türlü türlü koloni maceralarını ve bu süreçte yapmış, yaşatmış oldukları mezalimleri kolayca görebiliriz. Burada konumuz bu tez aracılığı ile biz Türk Milletine ve onun kurucu önderine yapılmak istenen çirkin iftira ve uluslararası kolektif bir yalan mekanizmasının asıl gerçek yüzünü ortaya çıkarmaktır ve bu çirkin propagandaya dikkat çekmektir. Kitapta özellikle yüzyıldır Ülkemize dayatılmak istenen Ermeni Soykırım yalanı dile getirilmektedir. Bu tez ile Türkiye Cumhuriyeti’ni soykırım, etnik temizlik uygulamaları üzerinde yükselmiş bir devlet olarak tanımlayan ve Nazilerce işlenen Yahudi Soykırımı gibi insanlık suçlarının ilk örneği kaynağı gibi gösterilmek istenilmektedir. Bu yalan korosuna, II. Dünya Savaşı esnasında en büyük mezalimi gören bir ülkenin Başbakanı Benyamin Netenyahu’da katılmıştır ve İsrail Devleti’nin ileriye dönük büyük Ortadoğu projesinin temelini esas kılabilmek adına şu gaflete düşmüş ve 20 - 22 Ekim 2015 tarihinde, 37. Dünya Siyonist Yahudi Konferansı’nda Holokost hakkında dikkat çekici iddialarda bulunmuştur:

    “Hitler Yahudileri yok etmek değil sürgün etmek istemişti.” diyen Netenyahu, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Filistin Müftüsü Hacı Emin Hüseyni Berlin’e giderek ona, ‘Yahudileri sürgün edersen hepsi buraya (Filistin’e) gelir’ dedi. Hitler, ‘Peki ne yapayım onlara?’ diye sordu. Hüseyni ‘Onları yak’ dedi.” (S.22) (Buraya bir parantez açıyorum ve ben şahsen bir Alman parlamenter ya da milletvekili olsam, bu beyanatı delil olarak kabul eder, Almanya’ya bugüne kadar uygulanan maddi tazminat yaptırımlarını İsrail Devleti’nden faizi ile birlikte geri talep ederdim. Madem Almanya suçsuz, bizler neden yıllardır Yahudilere diyet ödüyoruz diye?!)

    > Cambridge Üniversitesi, bu tezi akademik ve bilimsel açıdan onaylarken, kendi arşivlerinde yer alan Sir Percy Loraine ait olan, “Atatürk: Olağan Üstü İnsan” başlıklı yazısını (konuşma metnini) kasıtlı olarak göz ardı etmiştir. Bununla birlikte ilgili eğitim kurumu, aşağıda sıralayacağım tarihe geçen birçok konuşma ve yazışmaları bilinçli olarak görmezden gelmiştir. Bu sayede Faşizmin ilk örneği ve kaynağı olarak gösterdikleri bu mesnetsiz doktora tezi ile bilimsel ve etik ilkeleri çiğneyerek, böylesi gerçeğe aykırı bir sonuca vardıklarını görüyoruz.

    Öncelikle, Tuco’dan ufak bir alıntı ile başlayalım. “1930’larda Berlin'de Britanya büyükelçisi olarak bulunan Sir Nevile Henderson'ın anılarında, Nazi Toplama kamplarının acımasızlığı konusunda Goering'e sitem ettiğinde, onun kitaplığının raflarından bir Alman ansiklopedisinin ciltlerinden birini çıkardığını aktarır: "Konzentrationslager maddesinin bulunduğu sayfayı açtı ve yüksek sesle okudu: ÖNCE İNGİLİZLERCE GÜNEY AFRİKA SAVAŞI SIRASINDA KULLANILMIŞTIR."

    Lozan Konferansı’nda bulunan bir Japon delege: "Eski düşmanlarımız arasında savaştan saygınlığını yitirmeksizin ve barışçı gelişmelerin tüm olanaklarına sahip olarak çıkan tek devlet, Türkiye olacaktır." (S.94)

    Hindu lideri Atatürk hakkında: “Biz bir Asya memleketinin kapitalist bir devlet hâkimiyetinden tamamıyla kurtulup müstakil olacağını düşünemezdik. Bizim parolamız otonomi (özerklik) idi. Böyle bir memleketin kapitalist bir devlet değil, bütün devletler hâkimiyetinden kurtulup tamamıyla müstakil olabileceğini Atatürk ispat etti. Bizi istikbalimize kavuşabileceğimize inandıran odur.” (S.123)

    Prof. Dr. Hester Donaltson Jenkins: “Milliyetçi olan Türkiye daima demokrattır. İhtimal ki tabiatları itibariyle Türklerden daha demokrat hiçbir millet yoktur. Hatta eski sultanlık devirlerinde bile en aşağı tabakadan olan bir kimse, eğer istidat ve kabiliyet sahibi ise, en yüksek memuriyetlere kadar yükselebilmiştir.” (S.125)

    Herbert Sidebotham (Araştırmacı Gazeteci - 1872/1940) “Kendisi için bugünkü Avrupa'nın en muktedir devlet adamıdır demek mümkün olan Atatürk, hiç şüphesiz, devlet adamlarının en cesur ve en orijinalidir.” (S.128)

    BİLİNÇLİ YÜRÜTÜLEN PSİKOLOJİK HARP !!! “Führer sözcüğü II. Dünya Savaşı’nda Nazi Almanyası’nın işlediği soykırım gibi insanlık suçları ortaya çıkmadan önce olumsuz bir anlam taşımıyordu. Fakat Hitler’in işlediği insanlık suçları ortaya çıktıktan sonra, “Führer” sözcüğü bu suçları çağrıştırdığı için, Ihrig’in Almanca metinlerde geçen “Türkische Führer” nitemini İngilizce’ye “Turkish Leader” olarak çevirmesi gerekirken “Führer”i aynen bırakıp “Turkish Führer” olarak aktarması; ve kitabının Türkçe’sinde “Türk Lider” olarak çevrilmesi gereken bu sözün “Türk Führer” olarak yazılması; Atatürk’ün Hitler’le özdeşleştirilmesini ve Hitler gibi bir insanlık suçlusu olarak algılanmasını sağlayıcı bir Psikolojik Savaş dalaveresidir.” (S.137)

    İNGİLTERE BÜYÜKELÇİSİ, SİR PERCY LORİANE. BİR İNGİLİZ DİPLOMATIN GÖZÜYLE MUSTAFA KEMAL ATATÜRK: http://www.atam.gov.tr/...ustafa-kemal-ataturk (Çok uzun olduğu için kaynağı iletiyorum.)

    Resmi olarak Vatikan’ın İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kaldığı varsayılsa da, Hitler'i ve Mussolini’yi destekleyen Papa XII. Pius’un Nazi yanlılığı açıkça belgelenmiştir. G. Lewy şöyle yazıyor: “Hitler egemenliğinin başından sonuna kadar, piskoposlar, inananlara, Hitler hükümetini itaat edilmesi gereken meşru bir otorite olarak kabul etmeyi öğütlemekten asla bıkmadılar.” (S.198)

    “Hitler, tüm Hıristiyanları kendi önderliği altında birleştirerek önce bir Avrupa Birliği ve ardından Tek Dünya Devleti kurmayı amaçladığını söylüyor ve bunu NAZİ toplantılarında çeşitli simgeler kullanarak kitlelerin beynine kazıyordu.” (S.203)

    Ancak Henry Ford, Hitler’in salt “destekçisi” olmamış, onu ve düşüncelerini var eden kişi olmuştur. (S.209)

    “Faşizm’i bir Hitler adlı ne idüğü belirsiz bir delinin başının altından çıkmış bir ideoloji olarak görüp gösteren akademisyenler, Sutton’un kitabında yer alan belge ve bilgiler karşısında, Almanya’nın Faşizmi’nin Amerikan sanayicileri tarafından yaratıldığı gerçeğini o güne dek görememiş olmaktan dolayı utanmışlardır.” (S.213)

    “George Orwell de Buchman’ın başını çektiği Oxford Topluluğu’nu iyi tanıyor ve “Hitler Tanrı’nın diktatörlüğü altında yeni bir toplumsal düzen kurmayı amaçlıyor” diyen Buchman’ı faşist olarak niteliyordu.” (S.221)

    TIMOTHY SNYDER “Black Earth: The Holocoust as History and Warning” kitabında, Hitler’in "Kim anımsıyor Kızılderili yerlileri?" dediğini aktararak, Yahudi Soykırımında Hitler’in esin kaynağının, rol modelinin Amerika olduğunu, Nazilerin ABD’yi örnek aldığını gösteriyor. (S.236)

    ALBERT EINSTEIN’IN MEKTUBU: http://www.hurriyet.com.tr/...atik-mektup-17233146

    > İşte binlerce kanıt ve tarihi kayıttan bazı örnekleri verdim ve kitapta daha birçok kayıtlı belgeleri, konuşmaları, yazışmaları göreceksiniz. Ihrig’in, Atatürk'ün ve Türklerin devletin ve milletin bekası adına olan haklı mücadeleleri ile pek ilgilenmediğini hem kendi kitabında hem de bu kitapta göreceğiz. Bizlerin vermiş oldu Kurtuluş Savaşı mücadelesi, Avrupa diktatörlerinin amacı, hedefi ve misyonlarından çok daha farklı olan bir bağımsızlık savaşıydı. Ben buradan bir önceki incelememde yazdığımı Ihrig için yineleyeceğim. Bunu anlayabilmesi için Ihrig, en azından Hitler’in iki cilt olarak kaleme aldığı Mein Kampf (Kavgam) kitabını tekrar ele almalıdır ya da 24 Şubat 1920 tarihli, 25 maddelik Nazi Parti Programı’nı dikkatlice okumalıdır. Ben kendisinin bunları okuduğuna da eminim, ama maksatlı bir şekilde burada geçen ve önem arz eden bilgileri, tezini çürüteceği için tarihi yok sayarak işlemediğini düşünmekteyim. Atatürk için Nasyonal Sosyalizm türü bir düşünce kesin olarak anlamsızdır ve kendisi ömrü vefa ettikçe Nazi Almanyası'ndan uzak kalmayı tercih etmiştir. Atatürk ve Türkiye'nin Hitler ve Naziler'e ilham verdiği düşüncesi, kasıtlı ve maksatlı bir şekilde Türkiye’yi geçmişte yaşanan barbar Avrupa tarihini aklamak adına yürütülmekte olan bir kara propaganda olarak görüyorum.

    Ne demişti Gazi Mustafa Kemal Atatürk?:
    “Tarihini bilmeyen milletler, yok olmaya mahkûmdur.“ (Nutuk S.1)
    -
    “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir hâl alır.” (1931)
    -
    “Her şeyden evvel kendinizin dikkatle ve itina ile seçeceğiniz vesikalara dayanınız. Bu vesikalar üzerinde yapacağınız tetkikâtla her şeyden ve herkesten evvel kendi insiyatifinizi ve milli süzgecinizi kullanınız.”
    -
    ‘’Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler, başka milletlere yem olurlar’’

    > Eğer Sn. Cengiz Özakıncı’nın “Tarih Üzerinden Psikolojik Savaş ve Atatürk Dersi” kitabını okumaya niyetiniz varsa, elinizde olan tüm kitapları bir yana bırakmanızı ve hemen başlamanızı tavsiye edeceğim. Ben şahsen severek okudum ve bu konu ile ilgilenen tüm okurlara kesinlikle tavsiye ederim.

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Bir mümin, üstelik de gencecik hanımıyla birlikte çektiği fotoğrafını internete koyar mı ⁉️
  • suçun göreceli olduğuna dair eskiden yazdığım makale denemesi:


    SUÇ VE FATALİZM

    Ey, fahişeler, katiller, hırsızlar, mevlanalar, peygamberler, hitlerler, che guevaralar, gandhiler, atatürkler, leninler; size bu makalede herkesin suçlu ve herkesin masum olduğuna dair felsefi şeyler anlatacağım, yaklaşın :

    Makaleyi topa tutanlara İsa abimizden bir cümle bırakıyorum:

    "İlk taşı günahsız olanınız atsın !"

    Vicdansız, ahlaksız, kalpsiz, cani, haksız türündeki kelimeleri hayatımızda çok sık kullanıyoruz. Çünkü çevremizde geleneksel ahlaka ve toplumsal sözleşmeye ters düşen on binlerce olay yaşanıyor. Eylemin sadece geleneksel ahlaka veya toplumsal sözleşmeye ters düşmesi, suç olarak nitelendirilmesi için yetmiyor; suç, tarihten tarihe, menfaatten menfaate, toplumdan topluma, geleneksel ahlaktan geleneksel ahlaka değişebildiği gibi kişiden kişiye, kalıtsal özelliklerden kalıtsal özelliklere değişebilecek kadar da göreceli olan bir terim. Yani koşullar değiştiğinde, bir eylem suç da olarak tanımlanabiliyor, ödüllendirilecek bir davranış olarak da. Örnek vermek gerekirse, kimi toplumlarda bira içmek normal bir davranışken, kimse sizi bunun için ayıplamayacakken; kimi toplumlarda da ölümle cezalandırılması gereken bir suç. Kimi toplumlarda çocukların gelin olması, faillerinin onlarca yıl hapis cezasıyla mahkum edilmesini gerektiren, "çocuğun cinsel istismarı" şeklinde nitelenen, insanlık dışı bir suçken; kimi toplumlarda ise, sadece basit bir evlilik. Kimi toplumlarda, taciz yahut tecavüz hem toplum hem de devletleri tarafından hem kınanacak hem de en azılı ve caydırıcı cezalarla karşılanacak en vicdansız suçlardan biriyken; kimi toplumlarda taciz teşvik edilen, tecavüz de tahrik indirimi uygulanan, çok da umursanmayan eylemler. Kimi toplumlar hırsızlığı aşırı aşağılayıcı bulur; kimi toplumlar hırsızını alkışlar. Kimi toplumlar, kimi kişiler, kimi devletler eskiden -bu bir an dahi eski olabilir- bir eylemi ahlaksızlık/suç olarak görürken, başka bir zaman çok da doğal olarak görebilir. Tabii, toplumların, devletlerin yahut kişilerin çıkarlarına göre de bir eylemin ahlaki yorumu değişebilir.-Bu da genelgeçer bir suçun olmadığını, suçun göreceli bir kavram olduğunu, koşullar değişince suçun niteliği ve niceliğinin de değişebildiğini bize gösterir.

    Suçu en genel tabiriyle, "hoşlanılmayan davranış" şeklinde ifade edebiliriz. Genelgeçer bir hoşlanılmayan davranışlar listesi bulunamayacağından, suç görece bir kavram olduğundan bir eylemi etik veya değil şeklinde niteleyebilmemiz için, ahlaki kuralların olduğu bir yapıya ihtiyacımız vardır. Ancak ahlaki yapılara göre ahlaki değerlendirmeler yapabiliriz; bir davranışı "iyi veya kötü" şeklinde yorumlamamız, sahip olduğumuz ahlaki yapıya işarettir. Şimdi, " ahlak nedir ve ahlaki yapının oluşmasındaki faktörler nelerdir ve ahlaki yapı zamanla değişebilir mi, insan ahlaki yapısına aykırı davranabilir? " sorularını kısaca inceleyeceğiz.
    Ahlak; davranışlarımıza şekil veren, oluşumunda kalıtsal özelliklerin, çevresel etkenlerin, toplumsal gelenek, töre ve normaların ve zayıf da olsa iradenin etkisi olan bir kavramdır. Dolayısıyla tamamen iyi veya kötü olmamızda, bizim etkimiz bulunmamaktadır. O halde Freud'un ego, süperego, id şeklinde böldüğü benlik kuramına dayanarak bir ahlak sınıflandırması yapalım ve birkaç başlık içinde inceleyelim:

    1.İlkel Benlik Ahlakı (id)

    Hayat, biyolojik tatmin olma serüvenidir. Ve dolayısıyla hayat sürekli bir döngü içerisindedir; çünkü sürekli ihtiyaç duyarız ve sürekli doyurmak için harekete geçer, bu doğrultuda davranışlar sergileriz, bizler de bu döngüye hayat deriz. İhtiyaçlarımızı karşılamak için yaşarız, ihtiyaçlarımızı tatmin edemediğimizde mutsuz tavırlar, protest davranışlar sergileriz, saldırganlaşırız. Davranışlarımızın temeli olan ihtiyaçlar bizim yaşamımızdır ve bunların en temelinde de ilkel dürtülerimiz yatar.İnsan türünün doğuştan gelen, doyurulması için organizmada baskı oluşturan ilkel bazı temel fizyolojik dürtüleri vardır. Cinsellik, korunma, uyku, yiyecek, su vb temel ve ilkel ihtiyaçlar, eksiklikleri hissedildiğinde organizmayı, doyurulmaları için harekete geçmeleri adına uyarırlar; biz bu uyarılara dürtü, bizi harekete geçmeye meyletmesine ise güdü deriz. Örnek vermek gerekirse, acıktığımızda, vücudumuz bizi "gıdaya ihtiyacın var" diye uyarır(dürtü), bizde de bu uyarı gıda ihtiyacını karşılamak üzere davranışa iten bir istek oluşturur(güdü), ihtiyacı giderdiğimiz anda da, kısa bir süre artık o ihtiyaca dahi bir dürtü hissetmez, doyurulmuş oluruz.(doyurulmuş güdü, güdülenme,haz). Bu hep devir-daim içerisindedir, ihtiyaç hisseder, doyurur, ihtiyaç hisseder, doyurursunuz, adı da hayat olur. Dolayısıyla burada bir davranışta bulunmamızın amacı, fizyolojik güdülerimizi tatmin etmek, haz almaktır. Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde görüldüğü üzere de, bu fizyolojik, doğuştan gelen, doyurmak amacıyla bizi davranışa iten ihtiyaçlar; yaşamımızı sürdürmemiz için ve haz almamız için gereği olan birincil ihtiyaçlardır, önceliklilerdir. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza adlı kitabında, idam mahkumunun ipe dizilmeye ıpıssız bir dağda yapayalnız yaşamayı bile tercih edebilecek olması şeklinde verilen örnek aslında, Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisini çok da güzel yansıtıyor, daima en kötü koşullardan daha az kötü koşulları tercih etmeye meyilliyizdir. Dolayısıyla seçebileceğimizin en iyisini seçeriz daima, ya da en iyisi olduğunu düşündüğümüzü. Daha iyi hayatta kalacak şekilde davranırız. Yani, Epiküros'un hazcılık felsefesi işler bu durumda da; insan hazza yaklaşmak, acıdan uzaklaşmak üzere, yani mutluluk için, ihtiyaçlarını doyurmak için yaşamaktadır, yaşamanın biricik sebebi budur. İlkel benlik mantığında tek kural vardır; ihtiyaçlarını doyur! Dürtülerinden başka kural tanımazdır, ihtiyaçlarını doyurmak için yüz binlerce insanı kesmesi gerekse, çocukları öldürmesi, taciz veya tecavüzde bulunması, şehirleri bombalaması, birilerini aç bırakması gerekse -yahut daha masum davranışları- yapar. İlkel ahlak budur. İhtiyaçlarını gidermesini tehdit eden tüm her şeye karşı saldırgan bir ahlaktır. Bütün davranışlarımızda hemen hemen ilkel benliğimiz söz konusudur. Şurada bir ara verelim ve şu cümleyi söyleyelim: İhtiyaçlarımızı tatmin edemediğimiz her durum, "hoşlanılmayan, kaçınılması, yokedilmesi" gereken bir durumdur ve suçtur. Atıyorum, ilkel insan, bir tavşan avlamak istediğinde, kendisine göre tavşanın ondan kaçması bir suçtur, hoşlanılmayan, engellenmesi gereken davranıştır, aynı zamanda üstüne basılması, dikkat edilmesinde yarar olan bir husus da var ki, tavşan için de, insanın kendisini yemek için uğraşması bir suçtur ama bu suç karşısında yapabileceği tek eylem vardır, kaçmak ve korunmak. Dolayısıyla doğal seçilim diye adlandırdığımız, suçun ve cezanın ve savaşın olduğu bir doğa vardır; bu doğada suç kavramı her canlıya göre değişmektedir ve çıkarlar çoğu zaman birbirine zıt gider; çıkarlar birbirine zıt gittiğinde güçlü olan suçu ortadan kaldırıp kazanır, hayatta kalır ve genlerini gelecek kuşaklara aktarır, doğayla uyum sağlar; suçu ortadan kaldırmayan tarafsa uyum sağlayamadığı için elenir ve ölür. İnsan; varlığına kast eden, gelişimine, ihtiyaçlarını gidermesine engel olan her durumu suç olarak görür; bu yüzden tatmin olamamasını da bir suç olarak görür ve tatmin olmak için elinden geleni ardına koymaz; bunu kendi bilinciyle değil, ilkel güdülerinin zorlamasıyla yapar. Bu noktada bir kavram ortaya çıkar: Güç! İnsanoğlu ihtiyaçlarını karşılamak için güçlü olmak zorundadır. Tavşandan güçlü olmak zorundadır ki, onu yesin ve karnını doyursun ve yaşam serüvenine devam etsin. Böylece, "hoşlanılmayan, biricik amaç gelişimi ve güdüleri doyurmaya engel olan" davranışlar olarak tanımladığımız suçları, ortadan kaldırabilsin. Güç istenci de bundan kaynaklanır. Güç elinde bulunursa, doğayı kontrol edebilir, içinde daha güvende yaşayabilir ve daha rahat doyuma ulaşabilir; hükmetmek,iktidar, erk,güç ilkel bir güdüdür, ilkel bir ihtiyaçtır.

    İlkel benliğin tek maksadının biyolojik yaşamını sürdürmek olduğunu, güdülerini tatmin etmesi önündeki her engeli suç olarak anlamlandırdığını, suçları ortadan kaldırmak için, başka bir deyişle güdülerini doyurmak için, güce gereksinimi doğduğunu, gücü elinde bulundurduğunda da ihtiyaçlarının önündeki her türlü engele, yani suçlara karşı bu gücü kullanacağını, dolayısıyla katliam dahi yapması gerekse yapacağını öğrendik. İlkel ahlak, güdülerimizi tatmin etme ve önündeki engelleri/suçları bozguna uğratma ahlakıdır. Bu bakımdan diğer ahlakların temelidir diyebiliriz. İnsan doğası gereği, kendisinden başka hiçbir canlıyı ırgalamaz; önemsese dahi bunu kendi için yapar. İlkel ahlak, doğuştan gelme ahlaktır ve bilinci, iradeyi yöneten ahlaktır. Dolayısıyla kaderdir, insan doğası gereği ya da kaderi gereği diyelim,başka bir canlıya göre suç işler ve kendisine göre ihtiyaçlarına engel başka canlılar suçludur. Amaca varmak için bütün araçları kullanma ahlakıdır.

    2.Toplumsal Ahlak(Süperego Ahlakı)

    İlkel benlik bilir ki, insanın ihtiyaçlarını doyurması için başka insanlara da ihtiyacı vardır; çünkü başka insanlar da bir ihtiyaçtır. İlk insanlar, tek başlarına doğayla mücadele edemediklerini, gereksinimlerini tatmin edemediklerini gördüler ve birlik olmaya başladılar. Onları birlik olmaya iten güç sadece tek başlarına doğa ile mücadele edememeleri değil, ilkel ihtiyaçlarında insanların da yeri olması idi. Bu sebeplerden dolayı birleşip küçük topluluklar, kabileler oluşturdular. Birbirleriyle rekabet etselerdi bireysel olarak, tatmin olmaları daha da zorlaşacaktı. Atıyorum ki, bir bufaloyu tek başlarına daha güç avlayacaklardı. Tekelleşmenin, yani birleşmenin rekabetten daha iyi olduğu, somut bir gerçek olarak önlerinde durmaktaydı. İlk insanlar mağaralarda saklanan, zayıf, çelimsiz, kuvvetsiz canlılardı Jack London'ın Demir Ökçe kitabında söylediği gibi. Maddi ihtiyaçlarını karşılamak üzere etoburlara karşı güçlerini birleştirdiler ve vahşi hayvanlara egemen oldular. Apaçık görüldüğü gibi, birleşmelerinin tek sebebi, gereksinimleriydi. Korunma güdüleri, cinsel güdüleri tek başlarına olduklarına kıyasla daha etkin şekilde doyurulabilirdi birliklerinde. Dolayısıyla amaca varmak için her türlü aracın kullanılmasının meşru olduğu ilkel ahlak kuralları gereği, insanların çıkarları için ilk kullandıkları araçlardan biri de yine insandı. Yani toplumları meydana getiren olgu, insanların birbirlerine karşı olan çıkarlarıydı. Maddi üretim, tüketim ve paylaşım konusunda çıkarlarının daha tatmin edici olabilmesi rekabete değil, birliğe yöneltti.İnsanların birbirleriyle ortak yaşayabilmesi, topluluğa ait her birinin diğerini göz ardı etmemesi koşuluyla mümkündü. Birey zarar görürse, bütün toplum zarar görmüş olurdu; birey doyuma ulaşırsa bütün toplum ulaşırdı. Dolayısıyla bireysel güç güdüsü kendisini, topluluğun gücüne katmak zorundaydı; böylece de topluluğun gücünü katlandıracak, topluluğun gücünü katlandırmasıyla da tüketileceklere, doğaya egemen olacaktı.Tüm bu olgular, komünal yaşamı gerektiriyordu. "Ortak avla, ortak ye ve ortaklığı güçlendir". Yine her davranış, bireysel maddi çıkar ve gereksinimlere göre, ekonomiye göre şekilleniyordu. Dolayısıyla yaşadığımız maddi dünyada, ahlaki yapı da maddi çıkar ve gereksinimlere göre oluşacaktı elbette. Yani toplu halde yaşamak, bencil gereksinimleri doyurmak için bir stratejiden ibaretti ve çıkara dayalı ortaklık olarak kurulan topluluğun bir arada yaşayabilmesi için belli başlı kurallara ihtiyacı vardı. Nihayetinde toplumsal ortaklığın sürmesi için içerisindeki bireylerin birbirlerinin çıkarlarını gözetmesi, ilk temel ahlak kuralıydı. Suç ilkel benliğe karşı işlenmiş bir suç durumundan da dolayısıyla, kabileye karşı işlenmiş bir suç olarak, topluluğa karşı işlenmiş bir suç olarak anlamlandı. Suçun tanımını, birey yaparken; suçun tanımını ortak olarak topluluk yapmaya başladı. Yani birey, doğduğu toplumun, yetiştirildiği çevrenin suç olarak gördüğünü suç olarak görmeye; iyi olarak benimsediğini iyi olarak benimsemeye başladı; ilkel benliğini, toplumsal ahlakla dizgine getirdi ve toplumsal ahlakına göre ilkel benliğini tatmin etmeye başladı. Ama insanoğlu toplumsal ahlaka da aykırı davrandı, çünkü zamanla çıkarlarıyla sürümdeki yasalar uyuşmadı. Bu yüzden süregelen bir çıkar çatışması oluştu. Kimi zamanda çelişik toplumsal ahlak yüzünden -çelişik toplumsal ahlaka kuranı kerimdeki birkaç ayet gerçekten cukka diye oturacak: kafirleri öldürünüz; islam dini hoşgörü dinidir) ilkel güdülerinin etkisiyle insanlar toplumsal ahlaka aykırı davrandılar.

    Toplumsal ahlak kısmında, insanların ilkel güdülerini, çıkarlarını, gereksinimlerini daha rahat karşılamak için topluluklar oluşturduklarını; bu toplulukların bir arada yaşayabilmesi için bazı ahlaki disiplinler gerektiğini; bu ahlaki disiplinlerin de toplumu oluşturan her bir bireyin ortak çıkarlarına dayandığını; bu ahlaki disiplinlerin bireylerin ilkel benlik çıkarlarına ters düşmesi durumunda suçun/ahlaka aykırı davranışın ortaya çıktığını öğrendik.

    3.Ego Ahlakı (Dengeleyici Ahlak, Savunma Ahlakı, Yaptırımsal Ahlak)

    Bir davranışın iyi ya da kötü olduğunu, toplum bize ceza ya da ödül vererek öğretir. Cezalandırıldığımız davranışı yapma olasılığımız azalırken; ödül aldığımız davranışı yapma olasılığımız artar. Sonucunda ceza aldığımız davranış suçken; ödül aldığımız davranış ahlakidir. Çevre, bireyleri kendi ahlaklarına göre yetiştirirken bu ceza-ödül sistemini kullanır. Atıyorum, açızdır, gıda ihtiyacımızı mutlaka doyurmamız gereklidir; fakat tutup da başkasının yemeğini çaldığımız anda, tokatı yeriz ve toplumsal ahlaka dair genelleme yaparak yeni bir kural öğreniriz: Hırsızlık suçtur. Koşullanarak, gözlemleyerek toplumsal ahlakı öğreniriz ve ilkel benliğimizi tatmin etmek için ahlaki davranışlarda bulunuruz. İlkel benliğimizi baskı altında tutan, bazı isteklerini gerçekleştirmesine izin veren, bazılarına dur diyen bu egodur. Egonun görevi; ilkel benliğimizi, toplumsal ahlaka, çevreye uyum sağlayacak şekilde doyuma ulaştırmaktır. Ego, bizim savunma mekanizmamızdır aynı zamanda, tüm tehditlere karşı bizi uyarır. Bir davranışı gerçekleştirmek isteyen ilkel benlik, ego tarafından durdurulur. Ego, hafızada o davranışın gerçekleşmesinde organizmaya zarar verecek bir durum, bir deneyim, bir tehdit olup olmadığını araştırır. Eğer önceki deneyimlerimizde, öğrenmelerimizde, davranışın gerçekleşmesine engel zarar verici bir unsur varsa, davranış derhal durdurulur. Eğer buna rağmen, davranış gerçekleşmiş ise, birey korkar, ürperir; çünkü cezalandırılacağının farkındadır. Bu arada hemen hemen bütün korkularımız, cezalandırılmaktan kaynaklanır. Suçlu bireyin hiçbir dış tehdit daha kendisine dokunmadan çektiği ilk ceza, ceza korkusudur.

    Öncelikle toplumsal ahlak bir güçtür, ceza-yaptırım gücü taşır. Hiç kimsenin doğuştan tercih ettiği bir yapı değildir. Her birimiz için davranışlarımızı kontrol etmemizi emreden bir tehdittir. Gereksinimlerimizi giderdiği ölçüde, iyidir, kullanışlıdır. Gereksinimlerimize aykırı olmaya başladığında toplumsal ahlakı suç olarak algılamaya başlarız. Toplumsal ahlak, her ne kadar suç derse desin, her ne kadar cezai gücüyle baskı yaparsa yapsın; birey ihtiyacının artık bastırılamayacağı noktaya geldiğinde toplumsal ahlaka karşı davranacaktır. Hapishaneler çok aç ve yoksul insanların hırsızlıklarıyla, cinayetleriyle doludur. Bu davranış hem bireyin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir davranıştır, hem de biyolojik hayatını sürdürmesine engel olan, suç olan ahlaka karşı bir davranıştır. Dolayısıyla, toplumsal ahlaka karşı, toplumsal düzene karşı da bir protesto niteliğindedir. Buradaki en önemli unsur, güçtür. Birey gücü elinde bulundurduğu anda, egosuna tehdit olarak yansıyan toplumsal ahlakı da yıkacaktır ve yine organizmasının çıkarlarına göre davranacaktır.

    "Ben bir insan öldürmedim, bir ilkeyi öldürdüm". Dostoyevski, Suç ve Ceza

    SON SÖZ

    İnsanlar gereksinimlerini daha iyi doyurabilmek için komünal topluluklar oluşturdu.Bu topluluklar tüketmeye dayalıydı ve göçebe yaşıyorlardı. Avadanlıklar geliştirildi, toplum içerisinde daha alt gruplar(aile gibi) oluştu, insanlar doğada varolanı tüketmekten üretime geçti, yerleşik hayat başladı, iş bölümü çoğaldı, özel mülkiyet ve sınıfsal ayrılıklar ortaya çıktı. Farklı siyasi rejimler, ideolojiler doğdu. Siteler, devletler, imparatorluklar kuruldu; siteler, devletler,imparatorluklar yıkıldı.Kimi insanlar imparator oldu, kimi insanlar köle; dolayısıyla yerleşmiş toplumsal ahlaklar da, tüm bu değişimlere paralel olarak değişti. Bir insan öldüren katil, onbinlercesini öldüren heykeli dikilecek kahraman, herkesi öldüren tanrı oldu.Tarih, acıyla, gözyaşıyla, kanla tıkabasa doldu. Kimi köle ahlakıyla zamane toplumsal ahlakına uydu, kimi yasaları değiştirmek için aykırı davrandı. Hangisi suçluydu? Hiçbiri suçlu değildi. Herkes ilkel benliğinin çıkarlarına göre davrandı. Suç, kaderdi. Yani aynı zamanda her biri suçluydu.Çünkü bazılarının çıkarları, bazılarına günahtı. Zamane toplumsal ahlakına uyan; bir kural savunucusuydu ve başka toplumsal ahlakı reddediyordu, dolayısıyla aynı zamanda da bir kural yıkıcısıydı; kuralları değiştirmek isteyen de keza aynı. Herkes bir savunucu ve başka bir kural yıkıcısıydı, herkes yıkıcı ve savunucuydu. dolayısıyla da herkes birbirine göre suçlu veya masumdu. Burada tekrar tekrar vurgulanması gereken nokta da, herkesin ilkel benlik çıkarlarına göre davrandığı idir. İlkel benlik ahlakı, toplumsal ahlak tarafından çeşitli yönlerden bastırılmaya çalışılsa da, az az değişime uğrasa da, yine her zaman apaçık ortadaydı ve amaçtı ve kim suç olarak görürse görsün, kimin ahlaki normuna uymuyorsa uymasın,kim şeytan derse desin, kim lanetli diye bağırsa bağırsın, o yine başına buyruk olacaktır. Çıkarlara aykırı her fiil suçtur. Dolayısıyla doğada da daima çıkar çatışması olduğu için, suç hep varolageldi ve gelecektir; sadece işleniş şekli bilimsel gelişmelere paralel olarak gelişti ve gelişecektir: kılıç ıslığından barut kokusuna; kesici aletlerden ateşli silahlara; mancınıklardan güdümlü füzelere...