• Bir mümin, üstelik de gencecik hanımıyla birlikte çektiği fotoğrafını internete koyar mı ⁉️
  • suçun göreceli olduğuna dair eskiden yazdığım makale denemesi:


    SUÇ VE FATALİZM

    Ey, fahişeler, katiller, hırsızlar, mevlanalar, peygamberler, hitlerler, che guevaralar, gandhiler, atatürkler, leninler; size bu makalede herkesin suçlu ve herkesin masum olduğuna dair felsefi şeyler anlatacağım, yaklaşın :

    Makaleyi topa tutanlara İsa abimizden bir cümle bırakıyorum:

    "İlk taşı günahsız olanınız atsın !"

    Vicdansız, ahlaksız, kalpsiz, cani, haksız türündeki kelimeleri hayatımızda çok sık kullanıyoruz. Çünkü çevremizde geleneksel ahlaka ve toplumsal sözleşmeye ters düşen on binlerce olay yaşanıyor. Eylemin sadece geleneksel ahlaka veya toplumsal sözleşmeye ters düşmesi, suç olarak nitelendirilmesi için yetmiyor; suç, tarihten tarihe, menfaatten menfaate, toplumdan topluma, geleneksel ahlaktan geleneksel ahlaka değişebildiği gibi kişiden kişiye, kalıtsal özelliklerden kalıtsal özelliklere değişebilecek kadar da göreceli olan bir terim. Yani koşullar değiştiğinde, bir eylem suç da olarak tanımlanabiliyor, ödüllendirilecek bir davranış olarak da. Örnek vermek gerekirse, kimi toplumlarda bira içmek normal bir davranışken, kimse sizi bunun için ayıplamayacakken; kimi toplumlarda da ölümle cezalandırılması gereken bir suç. Kimi toplumlarda çocukların gelin olması, faillerinin onlarca yıl hapis cezasıyla mahkum edilmesini gerektiren, "çocuğun cinsel istismarı" şeklinde nitelenen, insanlık dışı bir suçken; kimi toplumlarda ise, sadece basit bir evlilik. Kimi toplumlarda, taciz yahut tecavüz hem toplum hem de devletleri tarafından hem kınanacak hem de en azılı ve caydırıcı cezalarla karşılanacak en vicdansız suçlardan biriyken; kimi toplumlarda taciz teşvik edilen, tecavüz de tahrik indirimi uygulanan, çok da umursanmayan eylemler. Kimi toplumlar hırsızlığı aşırı aşağılayıcı bulur; kimi toplumlar hırsızını alkışlar. Kimi toplumlar, kimi kişiler, kimi devletler eskiden -bu bir an dahi eski olabilir- bir eylemi ahlaksızlık/suç olarak görürken, başka bir zaman çok da doğal olarak görebilir. Tabii, toplumların, devletlerin yahut kişilerin çıkarlarına göre de bir eylemin ahlaki yorumu değişebilir.-Bu da genelgeçer bir suçun olmadığını, suçun göreceli bir kavram olduğunu, koşullar değişince suçun niteliği ve niceliğinin de değişebildiğini bize gösterir.

    Suçu en genel tabiriyle, "hoşlanılmayan davranış" şeklinde ifade edebiliriz. Genelgeçer bir hoşlanılmayan davranışlar listesi bulunamayacağından, suç görece bir kavram olduğundan bir eylemi etik veya değil şeklinde niteleyebilmemiz için, ahlaki kuralların olduğu bir yapıya ihtiyacımız vardır. Ancak ahlaki yapılara göre ahlaki değerlendirmeler yapabiliriz; bir davranışı "iyi veya kötü" şeklinde yorumlamamız, sahip olduğumuz ahlaki yapıya işarettir. Şimdi, " ahlak nedir ve ahlaki yapının oluşmasındaki faktörler nelerdir ve ahlaki yapı zamanla değişebilir mi, insan ahlaki yapısına aykırı davranabilir? " sorularını kısaca inceleyeceğiz.
    Ahlak; davranışlarımıza şekil veren, oluşumunda kalıtsal özelliklerin, çevresel etkenlerin, toplumsal gelenek, töre ve normaların ve zayıf da olsa iradenin etkisi olan bir kavramdır. Dolayısıyla tamamen iyi veya kötü olmamızda, bizim etkimiz bulunmamaktadır. O halde Freud'un ego, süperego, id şeklinde böldüğü benlik kuramına dayanarak bir ahlak sınıflandırması yapalım ve birkaç başlık içinde inceleyelim:

    1.İlkel Benlik Ahlakı (id)

    Hayat, biyolojik tatmin olma serüvenidir. Ve dolayısıyla hayat sürekli bir döngü içerisindedir; çünkü sürekli ihtiyaç duyarız ve sürekli doyurmak için harekete geçer, bu doğrultuda davranışlar sergileriz, bizler de bu döngüye hayat deriz. İhtiyaçlarımızı karşılamak için yaşarız, ihtiyaçlarımızı tatmin edemediğimizde mutsuz tavırlar, protest davranışlar sergileriz, saldırganlaşırız. Davranışlarımızın temeli olan ihtiyaçlar bizim yaşamımızdır ve bunların en temelinde de ilkel dürtülerimiz yatar.İnsan türünün doğuştan gelen, doyurulması için organizmada baskı oluşturan ilkel bazı temel fizyolojik dürtüleri vardır. Cinsellik, korunma, uyku, yiyecek, su vb temel ve ilkel ihtiyaçlar, eksiklikleri hissedildiğinde organizmayı, doyurulmaları için harekete geçmeleri adına uyarırlar; biz bu uyarılara dürtü, bizi harekete geçmeye meyletmesine ise güdü deriz. Örnek vermek gerekirse, acıktığımızda, vücudumuz bizi "gıdaya ihtiyacın var" diye uyarır(dürtü), bizde de bu uyarı gıda ihtiyacını karşılamak üzere davranışa iten bir istek oluşturur(güdü), ihtiyacı giderdiğimiz anda da, kısa bir süre artık o ihtiyaca dahi bir dürtü hissetmez, doyurulmuş oluruz.(doyurulmuş güdü, güdülenme,haz). Bu hep devir-daim içerisindedir, ihtiyaç hisseder, doyurur, ihtiyaç hisseder, doyurursunuz, adı da hayat olur. Dolayısıyla burada bir davranışta bulunmamızın amacı, fizyolojik güdülerimizi tatmin etmek, haz almaktır. Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde görüldüğü üzere de, bu fizyolojik, doğuştan gelen, doyurmak amacıyla bizi davranışa iten ihtiyaçlar; yaşamımızı sürdürmemiz için ve haz almamız için gereği olan birincil ihtiyaçlardır, önceliklilerdir. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza adlı kitabında, idam mahkumunun ipe dizilmeye ıpıssız bir dağda yapayalnız yaşamayı bile tercih edebilecek olması şeklinde verilen örnek aslında, Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisini çok da güzel yansıtıyor, daima en kötü koşullardan daha az kötü koşulları tercih etmeye meyilliyizdir. Dolayısıyla seçebileceğimizin en iyisini seçeriz daima, ya da en iyisi olduğunu düşündüğümüzü. Daha iyi hayatta kalacak şekilde davranırız. Yani, Epiküros'un hazcılık felsefesi işler bu durumda da; insan hazza yaklaşmak, acıdan uzaklaşmak üzere, yani mutluluk için, ihtiyaçlarını doyurmak için yaşamaktadır, yaşamanın biricik sebebi budur. İlkel benlik mantığında tek kural vardır; ihtiyaçlarını doyur! Dürtülerinden başka kural tanımazdır, ihtiyaçlarını doyurmak için yüz binlerce insanı kesmesi gerekse, çocukları öldürmesi, taciz veya tecavüzde bulunması, şehirleri bombalaması, birilerini aç bırakması gerekse -yahut daha masum davranışları- yapar. İlkel ahlak budur. İhtiyaçlarını gidermesini tehdit eden tüm her şeye karşı saldırgan bir ahlaktır. Bütün davranışlarımızda hemen hemen ilkel benliğimiz söz konusudur. Şurada bir ara verelim ve şu cümleyi söyleyelim: İhtiyaçlarımızı tatmin edemediğimiz her durum, "hoşlanılmayan, kaçınılması, yokedilmesi" gereken bir durumdur ve suçtur. Atıyorum, ilkel insan, bir tavşan avlamak istediğinde, kendisine göre tavşanın ondan kaçması bir suçtur, hoşlanılmayan, engellenmesi gereken davranıştır, aynı zamanda üstüne basılması, dikkat edilmesinde yarar olan bir husus da var ki, tavşan için de, insanın kendisini yemek için uğraşması bir suçtur ama bu suç karşısında yapabileceği tek eylem vardır, kaçmak ve korunmak. Dolayısıyla doğal seçilim diye adlandırdığımız, suçun ve cezanın ve savaşın olduğu bir doğa vardır; bu doğada suç kavramı her canlıya göre değişmektedir ve çıkarlar çoğu zaman birbirine zıt gider; çıkarlar birbirine zıt gittiğinde güçlü olan suçu ortadan kaldırıp kazanır, hayatta kalır ve genlerini gelecek kuşaklara aktarır, doğayla uyum sağlar; suçu ortadan kaldırmayan tarafsa uyum sağlayamadığı için elenir ve ölür. İnsan; varlığına kast eden, gelişimine, ihtiyaçlarını gidermesine engel olan her durumu suç olarak görür; bu yüzden tatmin olamamasını da bir suç olarak görür ve tatmin olmak için elinden geleni ardına koymaz; bunu kendi bilinciyle değil, ilkel güdülerinin zorlamasıyla yapar. Bu noktada bir kavram ortaya çıkar: Güç! İnsanoğlu ihtiyaçlarını karşılamak için güçlü olmak zorundadır. Tavşandan güçlü olmak zorundadır ki, onu yesin ve karnını doyursun ve yaşam serüvenine devam etsin. Böylece, "hoşlanılmayan, biricik amaç gelişimi ve güdüleri doyurmaya engel olan" davranışlar olarak tanımladığımız suçları, ortadan kaldırabilsin. Güç istenci de bundan kaynaklanır. Güç elinde bulunursa, doğayı kontrol edebilir, içinde daha güvende yaşayabilir ve daha rahat doyuma ulaşabilir; hükmetmek,iktidar, erk,güç ilkel bir güdüdür, ilkel bir ihtiyaçtır.

    İlkel benliğin tek maksadının biyolojik yaşamını sürdürmek olduğunu, güdülerini tatmin etmesi önündeki her engeli suç olarak anlamlandırdığını, suçları ortadan kaldırmak için, başka bir deyişle güdülerini doyurmak için, güce gereksinimi doğduğunu, gücü elinde bulundurduğunda da ihtiyaçlarının önündeki her türlü engele, yani suçlara karşı bu gücü kullanacağını, dolayısıyla katliam dahi yapması gerekse yapacağını öğrendik. İlkel ahlak, güdülerimizi tatmin etme ve önündeki engelleri/suçları bozguna uğratma ahlakıdır. Bu bakımdan diğer ahlakların temelidir diyebiliriz. İnsan doğası gereği, kendisinden başka hiçbir canlıyı ırgalamaz; önemsese dahi bunu kendi için yapar. İlkel ahlak, doğuştan gelme ahlaktır ve bilinci, iradeyi yöneten ahlaktır. Dolayısıyla kaderdir, insan doğası gereği ya da kaderi gereği diyelim,başka bir canlıya göre suç işler ve kendisine göre ihtiyaçlarına engel başka canlılar suçludur. Amaca varmak için bütün araçları kullanma ahlakıdır.

    2.Toplumsal Ahlak(Süperego Ahlakı)

    İlkel benlik bilir ki, insanın ihtiyaçlarını doyurması için başka insanlara da ihtiyacı vardır; çünkü başka insanlar da bir ihtiyaçtır. İlk insanlar, tek başlarına doğayla mücadele edemediklerini, gereksinimlerini tatmin edemediklerini gördüler ve birlik olmaya başladılar. Onları birlik olmaya iten güç sadece tek başlarına doğa ile mücadele edememeleri değil, ilkel ihtiyaçlarında insanların da yeri olması idi. Bu sebeplerden dolayı birleşip küçük topluluklar, kabileler oluşturdular. Birbirleriyle rekabet etselerdi bireysel olarak, tatmin olmaları daha da zorlaşacaktı. Atıyorum ki, bir bufaloyu tek başlarına daha güç avlayacaklardı. Tekelleşmenin, yani birleşmenin rekabetten daha iyi olduğu, somut bir gerçek olarak önlerinde durmaktaydı. İlk insanlar mağaralarda saklanan, zayıf, çelimsiz, kuvvetsiz canlılardı Jack London'ın Demir Ökçe kitabında söylediği gibi. Maddi ihtiyaçlarını karşılamak üzere etoburlara karşı güçlerini birleştirdiler ve vahşi hayvanlara egemen oldular. Apaçık görüldüğü gibi, birleşmelerinin tek sebebi, gereksinimleriydi. Korunma güdüleri, cinsel güdüleri tek başlarına olduklarına kıyasla daha etkin şekilde doyurulabilirdi birliklerinde. Dolayısıyla amaca varmak için her türlü aracın kullanılmasının meşru olduğu ilkel ahlak kuralları gereği, insanların çıkarları için ilk kullandıkları araçlardan biri de yine insandı. Yani toplumları meydana getiren olgu, insanların birbirlerine karşı olan çıkarlarıydı. Maddi üretim, tüketim ve paylaşım konusunda çıkarlarının daha tatmin edici olabilmesi rekabete değil, birliğe yöneltti.İnsanların birbirleriyle ortak yaşayabilmesi, topluluğa ait her birinin diğerini göz ardı etmemesi koşuluyla mümkündü. Birey zarar görürse, bütün toplum zarar görmüş olurdu; birey doyuma ulaşırsa bütün toplum ulaşırdı. Dolayısıyla bireysel güç güdüsü kendisini, topluluğun gücüne katmak zorundaydı; böylece de topluluğun gücünü katlandıracak, topluluğun gücünü katlandırmasıyla da tüketileceklere, doğaya egemen olacaktı.Tüm bu olgular, komünal yaşamı gerektiriyordu. "Ortak avla, ortak ye ve ortaklığı güçlendir". Yine her davranış, bireysel maddi çıkar ve gereksinimlere göre, ekonomiye göre şekilleniyordu. Dolayısıyla yaşadığımız maddi dünyada, ahlaki yapı da maddi çıkar ve gereksinimlere göre oluşacaktı elbette. Yani toplu halde yaşamak, bencil gereksinimleri doyurmak için bir stratejiden ibaretti ve çıkara dayalı ortaklık olarak kurulan topluluğun bir arada yaşayabilmesi için belli başlı kurallara ihtiyacı vardı. Nihayetinde toplumsal ortaklığın sürmesi için içerisindeki bireylerin birbirlerinin çıkarlarını gözetmesi, ilk temel ahlak kuralıydı. Suç ilkel benliğe karşı işlenmiş bir suç durumundan da dolayısıyla, kabileye karşı işlenmiş bir suç olarak, topluluğa karşı işlenmiş bir suç olarak anlamlandı. Suçun tanımını, birey yaparken; suçun tanımını ortak olarak topluluk yapmaya başladı. Yani birey, doğduğu toplumun, yetiştirildiği çevrenin suç olarak gördüğünü suç olarak görmeye; iyi olarak benimsediğini iyi olarak benimsemeye başladı; ilkel benliğini, toplumsal ahlakla dizgine getirdi ve toplumsal ahlakına göre ilkel benliğini tatmin etmeye başladı. Ama insanoğlu toplumsal ahlaka da aykırı davrandı, çünkü zamanla çıkarlarıyla sürümdeki yasalar uyuşmadı. Bu yüzden süregelen bir çıkar çatışması oluştu. Kimi zamanda çelişik toplumsal ahlak yüzünden -çelişik toplumsal ahlaka kuranı kerimdeki birkaç ayet gerçekten cukka diye oturacak: kafirleri öldürünüz; islam dini hoşgörü dinidir) ilkel güdülerinin etkisiyle insanlar toplumsal ahlaka aykırı davrandılar.

    Toplumsal ahlak kısmında, insanların ilkel güdülerini, çıkarlarını, gereksinimlerini daha rahat karşılamak için topluluklar oluşturduklarını; bu toplulukların bir arada yaşayabilmesi için bazı ahlaki disiplinler gerektiğini; bu ahlaki disiplinlerin de toplumu oluşturan her bir bireyin ortak çıkarlarına dayandığını; bu ahlaki disiplinlerin bireylerin ilkel benlik çıkarlarına ters düşmesi durumunda suçun/ahlaka aykırı davranışın ortaya çıktığını öğrendik.

    3.Ego Ahlakı (Dengeleyici Ahlak, Savunma Ahlakı, Yaptırımsal Ahlak)

    Bir davranışın iyi ya da kötü olduğunu, toplum bize ceza ya da ödül vererek öğretir. Cezalandırıldığımız davranışı yapma olasılığımız azalırken; ödül aldığımız davranışı yapma olasılığımız artar. Sonucunda ceza aldığımız davranış suçken; ödül aldığımız davranış ahlakidir. Çevre, bireyleri kendi ahlaklarına göre yetiştirirken bu ceza-ödül sistemini kullanır. Atıyorum, açızdır, gıda ihtiyacımızı mutlaka doyurmamız gereklidir; fakat tutup da başkasının yemeğini çaldığımız anda, tokatı yeriz ve toplumsal ahlaka dair genelleme yaparak yeni bir kural öğreniriz: Hırsızlık suçtur. Koşullanarak, gözlemleyerek toplumsal ahlakı öğreniriz ve ilkel benliğimizi tatmin etmek için ahlaki davranışlarda bulunuruz. İlkel benliğimizi baskı altında tutan, bazı isteklerini gerçekleştirmesine izin veren, bazılarına dur diyen bu egodur. Egonun görevi; ilkel benliğimizi, toplumsal ahlaka, çevreye uyum sağlayacak şekilde doyuma ulaştırmaktır. Ego, bizim savunma mekanizmamızdır aynı zamanda, tüm tehditlere karşı bizi uyarır. Bir davranışı gerçekleştirmek isteyen ilkel benlik, ego tarafından durdurulur. Ego, hafızada o davranışın gerçekleşmesinde organizmaya zarar verecek bir durum, bir deneyim, bir tehdit olup olmadığını araştırır. Eğer önceki deneyimlerimizde, öğrenmelerimizde, davranışın gerçekleşmesine engel zarar verici bir unsur varsa, davranış derhal durdurulur. Eğer buna rağmen, davranış gerçekleşmiş ise, birey korkar, ürperir; çünkü cezalandırılacağının farkındadır. Bu arada hemen hemen bütün korkularımız, cezalandırılmaktan kaynaklanır. Suçlu bireyin hiçbir dış tehdit daha kendisine dokunmadan çektiği ilk ceza, ceza korkusudur.

    Öncelikle toplumsal ahlak bir güçtür, ceza-yaptırım gücü taşır. Hiç kimsenin doğuştan tercih ettiği bir yapı değildir. Her birimiz için davranışlarımızı kontrol etmemizi emreden bir tehdittir. Gereksinimlerimizi giderdiği ölçüde, iyidir, kullanışlıdır. Gereksinimlerimize aykırı olmaya başladığında toplumsal ahlakı suç olarak algılamaya başlarız. Toplumsal ahlak, her ne kadar suç derse desin, her ne kadar cezai gücüyle baskı yaparsa yapsın; birey ihtiyacının artık bastırılamayacağı noktaya geldiğinde toplumsal ahlaka karşı davranacaktır. Hapishaneler çok aç ve yoksul insanların hırsızlıklarıyla, cinayetleriyle doludur. Bu davranış hem bireyin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir davranıştır, hem de biyolojik hayatını sürdürmesine engel olan, suç olan ahlaka karşı bir davranıştır. Dolayısıyla, toplumsal ahlaka karşı, toplumsal düzene karşı da bir protesto niteliğindedir. Buradaki en önemli unsur, güçtür. Birey gücü elinde bulundurduğu anda, egosuna tehdit olarak yansıyan toplumsal ahlakı da yıkacaktır ve yine organizmasının çıkarlarına göre davranacaktır.

    "Ben bir insan öldürmedim, bir ilkeyi öldürdüm". Dostoyevski, Suç ve Ceza

    SON SÖZ

    İnsanlar gereksinimlerini daha iyi doyurabilmek için komünal topluluklar oluşturdu.Bu topluluklar tüketmeye dayalıydı ve göçebe yaşıyorlardı. Avadanlıklar geliştirildi, toplum içerisinde daha alt gruplar(aile gibi) oluştu, insanlar doğada varolanı tüketmekten üretime geçti, yerleşik hayat başladı, iş bölümü çoğaldı, özel mülkiyet ve sınıfsal ayrılıklar ortaya çıktı. Farklı siyasi rejimler, ideolojiler doğdu. Siteler, devletler, imparatorluklar kuruldu; siteler, devletler,imparatorluklar yıkıldı.Kimi insanlar imparator oldu, kimi insanlar köle; dolayısıyla yerleşmiş toplumsal ahlaklar da, tüm bu değişimlere paralel olarak değişti. Bir insan öldüren katil, onbinlercesini öldüren heykeli dikilecek kahraman, herkesi öldüren tanrı oldu.Tarih, acıyla, gözyaşıyla, kanla tıkabasa doldu. Kimi köle ahlakıyla zamane toplumsal ahlakına uydu, kimi yasaları değiştirmek için aykırı davrandı. Hangisi suçluydu? Hiçbiri suçlu değildi. Herkes ilkel benliğinin çıkarlarına göre davrandı. Suç, kaderdi. Yani aynı zamanda her biri suçluydu.Çünkü bazılarının çıkarları, bazılarına günahtı. Zamane toplumsal ahlakına uyan; bir kural savunucusuydu ve başka toplumsal ahlakı reddediyordu, dolayısıyla aynı zamanda da bir kural yıkıcısıydı; kuralları değiştirmek isteyen de keza aynı. Herkes bir savunucu ve başka bir kural yıkıcısıydı, herkes yıkıcı ve savunucuydu. dolayısıyla da herkes birbirine göre suçlu veya masumdu. Burada tekrar tekrar vurgulanması gereken nokta da, herkesin ilkel benlik çıkarlarına göre davrandığı idir. İlkel benlik ahlakı, toplumsal ahlak tarafından çeşitli yönlerden bastırılmaya çalışılsa da, az az değişime uğrasa da, yine her zaman apaçık ortadaydı ve amaçtı ve kim suç olarak görürse görsün, kimin ahlaki normuna uymuyorsa uymasın,kim şeytan derse desin, kim lanetli diye bağırsa bağırsın, o yine başına buyruk olacaktır. Çıkarlara aykırı her fiil suçtur. Dolayısıyla doğada da daima çıkar çatışması olduğu için, suç hep varolageldi ve gelecektir; sadece işleniş şekli bilimsel gelişmelere paralel olarak gelişti ve gelişecektir: kılıç ıslığından barut kokusuna; kesici aletlerden ateşli silahlara; mancınıklardan güdümlü füzelere...