• Özgürlük yoksa aşk da yok. Özgür olmanınsa tek yolu var: Alışıp kanıksadığımız, kolayımıza gelen Ben'i terk edebilmek! Göze alabilir misin?
  • Cemal-i yare meftun olanın gözü ve gönlü gayra kayabilir mi? Emriilahiye itaatten başka bir kulluğu, rızay-ı Bari'ye erişmekten öte bir arzusu olabilir mi? İşte Hz. Meryem böylesine bir aşk ile iltica etmişti ki Mevla'ya, meleklerin teveccühüne erişerek:
    "Ey Meryem! Rabbine divan dur. Secde et ve (O'nun huzurunda) rüku edenlerle birlikte rüku et." emrine muhatap oldu.

    Bu emir ile Hz. Meryem'e mabette kendisine tahsis edilen bölümün dışına çıkarak, ibadet mahallinde erkeklerle beraber bulunma ve onlarla birlikte namaza katılma izni verilmiş oluyordu.

    İkiletmedi Meryem Rabbinin talebini. Bütün kınama, hakaret ve saldırıları göğüsleyerek, asırlardır uygulana gelen mabet kurallarını hiçe sayıp, yıktığı tabuların bedelini başıyla ödemeyi göze alarak can pahasına itaat etmişti ilahi emre vecd ile... Sonralar İsa'sını güven içinde dünyaya getirmek için uzak bir yere çekildiğinde Cebrail (a.s)'in; "Hurma ağacını kendine doğru silkele ki sana taze hurma dökülsün. Ye, iç, gözün aydın olsun." emrine uyduğu gibi...
  • Niçin hiçten hiç çıkar?
    1. "Başkasına söyleyebileceğim ne sözüm var benim bana ait olan?"
    Bu soru, şu şekilde de dile getirilebilirdi:
    2. "Başkasına söyleyebileceğim ne sözüm var benim?"
    Ya da şu şekilde:
    3. "Başkasına söyleyebileceğim ne sözüm var?"

    Bu soru cümlelerini öncelikle birer 'soru' olarak değil, sadece birer 'ifade' olarak ele almayı denersek, ilk göze çarpacak olan, daha doğrusu gözün kendisine çarpması gereken şey şudur: kayıp.

    Lâkin bir 'ifade' kaybı değil, 'vurgu' kaybı... Vurguda azalmayı, ifadede bir azalma olarak kabul etmeli mi? Bu, 'ifade' sözcüğüne verilen anlama bağlıymış gibi görünüyor. 'İfade etme' salt bir dile getiriş mi demek? Ya da bir başka deyişle, 'ifade' aynı zamanda dile getirilenin içinde duran niyetin adı mı?

    Her neyse, isterseniz, sorumuzun saçaklanmasına izin vermeyelim de şimdilik sadece kaybın kendisi üzerinde duralım:

    İlk ifadenin sonunda yer alan 'bana ait olan' vurgusu, esasen, hemen önündeki 'benim' zamiriyle dile getirilmiş olduğundan ve bu zamir zaten 'bana ait olan'daki mülkiyeti ifade ettiğinden ikinci soru cümlesinden tayyedildi; tıpkı üçüncü soru cümlesinden de 'benim' zamirinin tayyedildiği gibi...

    Evet, 'benim' zamiri de diğeri gibi dışarıda bırakılmalıydı; zira bu zamir aracılığıyla söz'e ilişkin mülkiyet talebi 'sözüm' kelimesinde dile getirilmiş sayılmalıdır: 'sözüm', yani 'benim sözüm'. O halde 'sözüm' dendikten sonra niçin ayrıca bir de 'benim' zamiri kullanılsın ki?! Dilde ekonomi kaidesini de hatırlayacak olursak molla kasım'ın bu itirazına da hak vermemiz gerekiyor.

    İmdi, artık bu soru cümlesini bir 'ifade' olarak değil, salt bir 'soru' olarak ele alabilir miyiz?

    Sanmıyorum. O halde, ulaştığımız noktayı bir kez daha hatırlayalım:

    - "Başkasına söyleyebileceğim ne sözüm var (benim bana ait olan)?"

    Bu soruyu aynı ölçütlerden hareketle niçin şu şekilde ifade etmeyelim?

    4. "Başkasına söyleyebilecek ne'yim var?"

    Öyle ya, söyleyebilecek bir sözümün olup olmadığını bir sorunun konusu kılmam, aslında söyleyebilecek bir 'şey'imin olup olmadığını soruya getirmem demek değil midir? Üstelik bu 'şey' zaten 'söyleyebilecek' sıfatıyla nitelendiğine göre, o şey'i niçin ayrıca 'söz' kelimesiyle belirgin kılmaya çalışayım ki? Aslında soruyu bu şekilde dile getirmekle, söze dönüşebilecek bir şey'in bende (var)olup olmadığını sormuş oluyorum. Bu durumda vurgu, her halukârda birşeyin -söz'ün ve/veya söylenebilecek birşeyin- var olup olmamasıyla alâkalı... Eğer böyleyse, "Bende dile getirmeye değer birşey var mı?" suâlini, niçin "Bende birşey var mı?" şeklinde sormayayım?

    Sorabilirsem, sözün değil, söze değer şeyin varlığını sorumun konusu yapmamdan ve sözü de teferruata ilişkin ikincil bir nitelik saymamdan daha tabii ne olabilir?! Bizâtihi 'söz' değil de 'söze gelen/gelecek olan' önemli oldukda, bunun başkasına aktarılması sorunu da işbu düzeyde önemini yitirecektir. O halde ben de tekrar sormayı deniyorum:

    5. "Ne'yim var?"

    Yani: Söze gelsin ya da gelmesin söze gelmeye değer ne'yim var? Öylesine alelıtlak "Ne var?" değil, "Bende/bana ait ne var?" Ancak dikkat edilmeli ki varolan (herhangi)birşeyin benimle ilişkisinin ne olduğunu sormuyorum; sorduğum sadece benimle ilişkilendirilebilecek birşeyin var olup olmadığı!

    Hadi bir adım daha atalım: Bende birşeyin (var)olabilmesi, herşeyden evvel benim (var)olmamı zorunlu kıldığı gibi, benim varolmam bende (söylenebilecek) birşeyin varolmasını nâtıkıyetim gereği zorunlu kılar. Çünkü -Cevdet Paşamızın o güzel ifadesiyle- gayr-ı vâki vâkî olamaz! (Ex nihilo nihil fit!)

    Hâsılı, iddiacısı olunan 'ben'de söze gelecek birşey yok! Nasıl olsun ki bir kere ortada 'ben' yok! Bir 'ben' olaydı, hiç değilse 'birşey' olurdu ve birşey olunca, söz de olurdu! Oysa iddiacısı olunan ben 'birşey' bile değil, 'hiçbirşey!'

    VE kural şu: "Hiçten hiç çıkar!"
  • AŞK (fr. amour\ alm. Liebe’, ing. love). Bir kişiye ya da bir nesneye tutkuyla yönelme. Aşk sevginin tutkulu biçimidir. Filozoflar aşka çeşitli yorumlar getirirken aşk çeşitleri de belirlemişlerdir: evlat aşkı, aile aşkı, yurt aşkı, görev aşkı, meslek aşkı, cinsel aşk vb. Bunlar arasında sevgi duygusundan belirgin biçimde ayrılarak özgülleşen
    yalnızca cinsel aşktır. Tüm biçimleriyle ve tüm ölçüleriyle cinsel aşkı yalnızca aşk diye belirlemek alışkanlık olmuştur. Cinsel aşk ya da yalnızca aşk düşünenlerin olumlu olumsuz yargılarına uğrarken öbür aşklardan daha güçlü olduğunu benimsetir.

    Filozoflar aşkta biri yırtıcı ya da yıkıcı (Eros), öbürü sevecen ya da yapıcı (Agape) olmak üzere iki karşıt ilke belirlerler. Her aşk bu iki ucun dengesinde olumlu anlamını kazanır, sağlıksız aşk uçlardan birinin ağır basmasıyla kendini gösterecektir. Çılgınlıkta az da olsa bir ussallık, aşkta az da olsa bir çılgınlık olacaktır. Agape’nin Eros’a sığınması, Eros’un Agape’ye baskın olması doğal görünür.
    Aşk insansallaştırılmış cinselliktir, bir doğal ortam olduğu kadar bir kültür ortamıdır. Aşkın kökenindeki duygu eksiksiz adanmışlık duygusudur.

    Bu adanmışlık ne iyiliktir ne özveridir, yalnızca kendini karşılıksız bırakıştır. Aşkın dışında mutlak adanmışlık yoktur. İnsan yalnızca aşkta kendini sürüklenmeye bırakır. Buna göre aşk sonuçlarına göre tasarlanamayan, sonuçları göz önünde tutularak gerçekleştirilemeyen şeydir. Aşkı göze alanlar bilinmez sonuçları da göz önüne almışlardır. Öte yandan aşkta aşağılanmaya kadar varan bir katlanma eğilimi kendini gösterir. Aşkta her zaman bir kendini ortadan silme ve sevgiliyi yüceltme eğilimi vardır.

    Aşık kendini küçültür ya da en azından küçültmeyi göze alır. Buna göre aşktaki kölelik gönüllü köleliktir.

    Bir kültür ortamı olan aşk ancak değerlerle ayakta durabilir, çünkü o bir değerler diyalektiği üzerine kurulmuştur. Buna göre aşk bir yaratıcılık ortamıdır, yaratma ve yaratılma ortamıdır. Başkasının varlığı, her şeyden önce de başkasının bedeni benim için bir kültür nesnesidir.

    “Kültür nesnelerinin ilki, öbürlerinin ondan ötürü varolduğu ilk kültür nesnesi bir davranış taşıyıcısı olarak başkasının bedenidir” der Merleau-Ponty. Başkasının bedeni bir davranışlar yumağı olarak benim için bir anlamlar bütünüdür.

    Aşk bir buluşma alanı olduğu kadar bir başarısızlık alanıdır. Öznelerarası arı iletişim yoktur, aşkta da yoktur. Beden saydam değildir, bedenin dili de yüzde yüz saydam değildir.
    Bu yüzden aşkta Sisyphos’u düşündüren bir şeyler vardır. Her ne olursa olsun aşk bir aşma alanıdır, çok zaman ölçüleri olmayan özgün bir yaratma alanıdır. Aşkta insan insanı yaratır diyebiliriz. Bazı düşünürler aşkın önemini abartırlar.

    A. de Musset “Aşk her şeydir” der.

    Dante aşkın güneşi ve öbür yıldızları devindirdiğini söyler.

    Bazıları aşkta ölçüsüzlüğü bir kaçınılmazlık olarak görürler.
    Aziz Augustinus’a göre “Aşkın ölçüsü ölçüsüz sevmektir”.

    Bazılarının gözünde aşk bir acı kaynağıdır, aşkta her şey acılıdır ve mutlu aşk olası değildir.

    Aşkı önemsemeyenler de vardır, kimilerine göre aşk işsizlerin işidir. Bazıları ona kuşkuyla yönelir.

    La Rochefoucauld “Aşk bir çok sonucuyla ele alındığında dostluktan çok kini andırır” der. Bazıları da onu bir bilinmezlikler alanı olarak değerlendirir.

    Petrarca bu bilinmezliği şöyle dile getirir: “Bu aşk değilse benim duyduğum nedir?
    Aşksa, Tanrı adına, aşk ne olabilir?
    İyiyse, etkisi neden böyle katı ve öldürücü? Kötüyse, neden bu sarsıntılar pek tatlı geliyor?” Bazıları kadın ruhsallığıyla erkek ruhsallığının aşkta değişik, hatta karşıt tutumlar ortaya koyacak biçimde ayrı yapılarda olduğunu benimser.

    XII. yüzyılın ikinci yarısında yazılmış olan bir destan ya da romanda Aucassin ile Nicolette’de şu satırları okuyoruz: “Erkeğin kadını sevdiği gibi sevemez kadın erkeği.Çünkü kadının aşkı gözündedir, memesinin ucundadır,ayak parmağının ucundadır; erkeğin aşkı gönlünün en derinlerine dikilmiştir, oradan çıkamaz da.”
    Bunun yanında aşkı sağlıklı insana yakıştıramayanlar vardır: XIII. yüzyıl şairlerinden biri aşkı “düşüncelerin hastalanması” olarak niteler.

    Bazılarına göre aşk tek yönlüdür, iki kişiden biri hep daha az sever. XVI. yüzyıl fransız şairlerinden A. Heroöt şöyle der: “Bayanlar, size kesin söylüyorum – Gerçek aşkın karşılıklı olduğu – Ne görülmüş ne de görülecektir.” Kimileri aşkı tutkuyla gelen bilinç bulanıklığı gibi düşünürler.

    Platon “Aşkın gözü kördür” der.

    Bir çin atasözü şöyle der: “Aşk tümüyle gözdür ama hiçbir şey görmez.”

    Genellikle aşk gizlenemeyecek kadar güçlü bir tutku olarak belirlenir, eski bir yunan atasözü de sarhoşluğun ve aşkın gizlenemeyeceğini bildirir. Lope de Vega “Aşıkların nabzı gözlerinde atar” der.

    Ovidius aynı görüşte değildir. “En örtülü ateş en sıcak ateştir” diye düşünür. Bir yunan atasözü de aşkın çıplak ama maskeli olduğunu bildirir. Gizlilik gereklidir, çünkü “Aşk çıplaklaştıkça soğur” (J.Owen).

    Kimileri aşkı bir çekişme alanı olarak görürler, latin şairi Horatius aşkta savaşın ve barışın kötü olduğunu bildirir.

    Stendhal:
    “Aşk kendi ürettiği parayı ödeyen tek tutkudur.”

    C . C. Colton:
    “Aşk efendisince dövülmeyi başkasınca sevilmeye yeğ tutan uzanmış bir köpektir.”

    Florian:
    “Dünya kurulalı beri hiçbir kadın hiçbir erkeği seni seviyorum dedi diye boğazlamış değildir.”

    A. de SaintExupéry:
    “Beni sevmenin nedenlerini söyleyemeyeceğim. Çünkü böyle nedenlerin yok. Sevmenin nedeni aşktır.”

    P. B. Shelley:
    “Aşk için, güzellik için, mutluluk için – Ne ölüm vardır ne değişim .”

    Spinoza:
    “Aşk bir dış nedenin fikriyle bir arada bulunan sevinçtir.”

    Lord Byron:
    “İlk tutkusunda kadın sevgilisini sever, öbür tutkularında tek sevdiği aşktır.”

    Veıgilius:
    “Aşk her şeyin üstesinden gelir.”

    Baudelaire:
    “Ben diyorum ki aşkın tek ve yüce şehveti kötülük yapma kesinliğinde yatar. Kadın da erkek de kötülükte tüm şehvetin bulunduğunu doğuştan bilirler.”

    M. Duras:
    “Dünyada hiçbir aşk aşkın yerini tutamaz.”
  • Güneş açıp da çocuklar oyun oynamak için sokaklara çıktıklarında, ne kadar güzel bir gün diye herkes umutlandığında ben kendimi çok kötü hissederdim; benim bir türlü katılamadığım bir coşkunluk gösterisini haksızlık olarak düşünürdüm.”...

    ...
    “Yoo, şimdi olmaz. Şimdi keyfi yerinde. Kendisine zevk veren bir şeyden sırf tanımadığı birine yardım etmek için vazgeçmeyecektir. Ters bir tepki gösterirse bir daha ona yanaşamazsın. ‘Deliler’ ilk izlemini çok ciddiye alırlar.”...

    ...
    Zedka’nın ciddiyetinden kuşkulanmaya başladı ya da akıl hastalarının başkalarından daha İyi bir yaşam sürdürdüklerine kendi kendilerini inandırmanın bir yolu muydu bu? Ama ne önemi vardı? Şu anda ilginç, farklı, tümüyle beklenmedik bir yaşantı içindeydi: İnsanların akıllarına geleni rahatça yapabilmek için deli numarasına yattıkları bir yer düşünün...

    ...
    Her şeyi aptalca bulduğu için yaşamın kendisine empoze ettiği şeyleri kabullenmişti her zaman. İlk gençliğinde seçim yapmak için çok erken olduğuna inanmış, gençliğinde, yani şimdi ise, değişmek için çok geç kaldığını düşünmüştü.

    ...
    Her gün işe gidiyor, hiç geç kalmıyor. üstlerinin kendisini bir tehdit olarak görmemeleri için elinden geleni yapıyordu; rahatı yerindeydi, herhangi bir mücadeleye girişmediği için herhangi bir gelişme de kaydetmiyordu; tek istediği ay sonunda maaşını almaktı.

    ...Erkeklere belirli bir miktar zevk vermeyi öğretmişti kendine, ne daha çok, ne daha az, yalnızca gerektiği kadar..

    ...
    Ruh, gümüşümsü bir tel ile bedene bağlı kalıyordu, ama telin sınırsız uzama yeteneği vardı. Gerçi bazı söylencelere göre (kitaplarda) gümüş telin kopması halinde kişinin öleceği belirtiliyordu....

    ...
    Bazı daha tutucu hekimler ise yaşamda herhangi bir sarsıcı değişikliğin -başka bir ülkeye göçmek, çok sevilen birini kaybetmek, boşanma, aile ya da iş yaşamında aşırı baskı gibi- depresyona yol açabileceği görüşündeler. Modern araştırmalar, kışın akıl hastanesine yatırılanlar ile yazın yatırılanlar arasındaki sayı farkından yola çıkarak güneş ışığının depresyon konusunda etkili olduğunu ileri sürmekteler...

    ...insanlar hiçbir zaman kendilerine anlatılanlardan bir şey öğrenmezler, kendi çabalarıyla öğrenirler yalnızca.

    ...
    “Kendimi toparlamalıyım. Verdiği kararlardan ne olursa olsun dönmeyen biriyim ben, her şeyi sonuna dek götürürüm.”
    Yaşamı boyunca pek çok şeyi sonuna dek götürdüğü doğruydu, ama hep önemsiz şeylerdi bunlar, bir Özürle sona erebilecek bir küslüğü uzatmak, bir ilişkinin sonu olmadığını düşündüğünde adamı sevdiği halde telefon etmemek gibi. Kolay konularda ödün vermemekte üstüne yoktu; sanki ne kadar güçlü ve aldırışsız olduğunu kendi kendine böyle kanıtlayacaktı. Oysa aslında kırılgan bir insandı, hiçbir zaman üstün bir Öğrenci olmamış, okulda spor dallarında da pek bir başarı gösterememiş, evinde de huzurlu bir yaşam sağlayamamıştı..

    ...
    Kalabalık bir yere girdiğinde herkes dönüp ona bakardı, ama hemen her geceyi bir manastır odasında, antenini doğru dürüst ayarlatmaya üşendiği televizyonun karşısında yapayalnız geçirirdi. Tüm tanıdıkları onu gıpta edilecek bir kadın gibi görürlerdi, ama bu görüntüyü sağlamak, kendisi için yarattığı bu imaja uygun davranmaya çalışmak hemen hemen tüm enerjisini tüketmişti.

    ...
    O anda her şeyden nefret ediyordu: kendisinden, dünyadan, önündeki sandalyeden, koridordaki bozuk radyatörden, kusursuz insanlardan, canilerden. Bir akıl hastanesindeydi, insanların genellikle kendi kendilerinden sakladıkları duyguları bastırmamakta ve gürdü. Nedense hepimiz yalnızca sevmek, kabullenmek, işlerin kolayını bulmak, çatışmadan kaçınmak üzere yetiştiriliriz. Veronika her şeyden nefret ediyordu ya, en çok da yaşamını sürdürmüş olduğu biçimden, içinde barındırdığı yüzlerce Veronika'yı keşfetmeye zahmet etmeyişinden tiksiniyordu. Oysa orada kimbilir ne ilginç, ne meraklı, ne cesur, ne küstah, ne deli kızlar duruyordu.


    ...
    Derken, hayatında en sevdiği kişiden, annesinden de nefret etmeye koyuldu. Harika bir insandı annesi, bütün gün dışarıda çalışır, akşamlan ev işleri yapardı: kızı iyi okullara gitsin, piyano, keman çalmayı öğrensin, prensesler gibi giyinsin, en son moda spor ayakkabılara, blucinlere sahip olsun diye kendi yaşamını feda etmiş, yıllarca aynı eski entarileri yamayıp giymişti.
    “Tüm sevgisini bana veren birinden nasıl nefret ederim?” diye düşündü Veronika; kafası karışmıştı, duygularına gem vurmaya çalıştı. Ama geç kalmıştı, nefret taşmıştı bir kez, kendi özel cehenneminin kapılarını sonuna dek açmıştı. Kendisine sunulan sevgiden nefret ediyordu, çünkü hiç karşılık beklemeyen bir sevgiydi bu, saçma, gerçekdışı, doğa yasalarına aykırıydı.
    Hiç karşılık istemeyen bu sevgi onu suçluluk duygularına boğmayı başarmış, kendi hayallerini çöpe atmak pahasına bir başkasının beklentilerini yerine getirmek isteğini yaratmıştı.

    ...
    Hastanenin bir hastası değil de yöneticisi olması bu yüzdendi işte, herhangi bir karara varmadan önce uzun uzun düşünürdü.

    ...
    Dr. Igor damardan beslenmeyi durdurmaya karar verdi, bırakacaktı Eduard biraz daha erisin, yemek yemeyi kendi istesin. Durum çok kötüleşirse bir rapor yazıp sorumluluğu Villete'in yönetimindeki hekimler konseyine devredebilirdi. Babası ona, “Başını beladan kurtarmanın en iyi yolu sorumluluğu paylaşmaktır.”...

    ...
    Üstelik, yeni yapılan araştırmalar bir başka gerçeği ortaya çıkarmıştı: Savaşların psikolojik kurbanları vardı, ama bunların sayısı stres, tekdüzelik, doğuştan gelen hastalıklar, yalnızlık, dışlanmak gibi sorunların kurbanlarından çok daha azdı. Bir toplum, savaş, hiperenflasyon, salgın hastalık ve benzeri ciddi bir sorunla karşı karşıya olduğunda intihar sayısında hafif bir artış görülse de, depresyon, paranoya, psikoz vakalarında belirgin bir düşüş kaydediliyordu. Söz konusu sorun çözümlendiğinde vakalar gene normal düzeye dönüyordu. Dr. Igor’a göre bu şu anlama geliyordu: İnsanlar ancak koşullar buna elverdiğinde delirme lüksüne sahiptiler.


    “Şaşılacak bir şey yok, hayat böyle. İnsanlar mutlulukla başa çıkamıyorlar bir türlü.

    ...
    Dış tehditlerden korunaklı dünyalar yaratmak isteyen kimi kişiler, fazla ileri gidip dış dünyaya karşı abartılı yüksek duvarlar örerler. Yeni insanlara, yeni yerlere, farklı yaşantılara karşı yükselen bu duvarlar onların iç dünyasını da yoksullaştırır. İşte Acılaşmak burada devreye girer. Acılaşma'nın (ya da Dr. Igor'un tercih ettiği adıyla Vitriol'ün) ana hedefi iradedir. Bu hastalığa tutulanlar her türlü isteği yitirmeye başlarlar, birkaç yıl içinde kendi dünyalarının dışına çıkamaz olurlar, çünkü tüm enerjilerini çevrelerine duvar örmeye harcamışlardır.


    Dış saldırılardan kaçınmak amacıyla, kendi içsel gelişmelerini de sınırlamışlardır. İşe gitmeyi, televizyon seyretmeyi, çocuk yapmayı, trafikten şikâyet etmeyi sürdürürler, ama bunlar hep otomatiğe bağlanmıştır ve herhangi bir duyguyla ilişkileri yoktur - her şey kontrol altında olduğu sürece.
    Zehrin bünyeye yayılmasının yarattığı en büyük sorun, tutkuların -nefret, aşk, umutsuzluk, merak vb.- su yüzüne çıkmasını önlemesidir. Acılaşan insan zamanla hiçbir istek duymaz. Ne yaşayacak, ne de ölecek iradeye sahiptir artık, sorunun özü de budur.

    ...
    Kronik acılaşma vakalarında, söz konusu kişi hastalığını haftada yalnızca bir kez hisseder: pazar günleri Öğleden sonraları. O durumda tekdüze bir işle oyalanamadığından, belirtiler ortaya çıkar. Bir türlü geçmek bilmeyen o sakin öğle sonları cehennemden farksızdır, kişi huzur yerine derin ve kesintisiz bir sinirlilik içinde olduğundan hayatında bazı şeylerin hiç de doğru düzgün gitmediğini fark eder.

    ...
    Veronika ta çocukluğundan beri biliyordu ki piyanist olmak için dünyaya gelmişti.
    On iki yaşında ilk piyano dersini aldığı günden beri biliyordu bunu. Öğretmeni de ondaki yeteneği görmüş, mesleğini bu yönde seçmesi için yüreklendirmişti onu. Ama ne zaman kazandığı bir yarışmadan duyduğu sevinçle annesine koşup, her şeyi bir yana bırakıp kendini piyanoya adayacağını söylese hep aynı tepkiyle karşılaşıyordu. Annesi ona sevecenlikle bakıyor, “Ama yavrum, kimse piyano çalarak hayatını kazanamaz,” diyordu.


    ...aslında herkes deli, en deliler de deli olduklarının farkında olmayanlar.


    Takım elbiseli adam konuşmasını sürdürdü:
    “Nasruddin, öğleden sonra saat ikide konferansına başlayacağını duyurmuştu. Pek başarılı bir gösteri olacağa benziyordu: Bin kişilik salonda tüm yerler satılmış, dışarıda kalan yedi yüzü aşkın kişi konuşmayı kapalı devre televizyonda izlemeyi göze almıştı.
    Saat tam ikide, Nasruddin’in müritlerinden biri sahneye çıkarak, üstadın elinde olmayan nedenlerle gecikeceğini bildirdi. Topluluktan bazıları öfkeyle kalkıp, paralarını geri isteyerek salonu terk ettiler. Gene de, konferans salonunun içinde ve dışında bekleyen pek çok kişi kaldı.
    Saat dördü bulduğunda Sûfi üstat hâlâ görünürde yoktu, insanlar yavaş yavaş salonu terk etmeye, çıkarken gişeden paralarını geri alarak evlerinin yolunu tutmaya koyuldular. Saat altıyı gösterdiğinde, başlangıçtaki bin yedi yüz küsur seyirciden geriye kala kala yüz kişi kadar kalmıştı.
    Derken Nasruddin geldi. Zilzurna sarhoş görünüyordu, en ön sırada oturan çok güzel bir genç kadınla flörte koyuldu.
    “Salonda bulunanlar son derece şaşırmış ve öfkelenmişlerdi. Kendilerini tam dört saat beklettikten sonra, bir de böyle davranmaya nasıl cüret ediyordu bu adam? Homurtular yükseldi, ama Sûfi üstat, onlara aldırmadı bile. Genç kadına yüksek sesle ne kadar seksi olduğunu açıkladıktan sonra birlikte Fransa’ya gitmeyi önerdi.”
    Amma da hocaymış, diye düşündü Veronika. Neyse ki kendisi hiç böyle şeylere kapılmamıştı.
    ‘‘Nasruddin, protesto eden seyircilere ağzına geleni söyledikten sonra ayağa kalkmaya çalıştı, ama paldır küldür yere yuvarlandı. Seyirciler tiksinti içinde salonu terk etmeye koyuldular, bunun şarlatanlıktan başka bir şey olmadığını, bu aşağılık gösteriyi basına yansıtacaklarını dile getirdiler.
    “Geriye kala kala dokuz kişi kalmıştı. Öfkeli grupların sonuncusu da salondan ayrılınca, Nasruddin yerden kalktı; tamamen ayıktı, gözleri parlıyordu, son derece onurlu ve bilgece bir görüntüsü vardı.

    ...
    ‘Beni dinleyecek olanlar sîzlersiniz,' dedi. “Tinsel yolculuğun en zor iki sınavını başarıyla geçtiniz: gereken ânı bekleyecek sabra ve karşılaştıklarınızdan hayal kırıklığına uğramayacak cesarete sahipsiniz. Sizleri öğrenci olarak kabul edebilirim.”...


    ...yaşamın tinsel anlamım araştırmanın, insanlara gerçek sorunlarını unutturmak amacını taşıdığını öğretti bizlere. Oysa, sence yaşamı kavramaya çalışmak gerçek bir sorun değil midir?”...


    “Kimsede daha fazlası yok, şimdiki zaman ise her zaman kısadır. Tabii bazı insanlar, bir sürü şeyler biriktirdikleri bir geçmişleri ve daha bir sürü şey biriktirebilecekleri bir gelecekleri olduğuna inanırlar, o başka.


    Düşünceler kafanıza üşüşmeyi sürdürecektir, ama onları bir kenara itmeye çalışın. İki seçeneğiniz var: Ya zihninizi denetleyeceksiniz ya da zihninizin sizi denetlemesine izin vereceksiniz.

    ...deliliği elden bırakmadan normal insanlar gibi davranın. Farklı olmak riskini göze alın, ama bunu fazla dikkat çekmeden başarmaya bakın.


    “Ama insanlar böyle işte,” dedi. “Hemen hemen tüm duygularımızın yerini korku aldı.”


    Gene de, genç kızın varlığı oradaki pek çok kişiye dokunmuştu, kimileri yaşamlarını yeniden gözden geçirmeye bile hazır gibiydiler. Kardeşlik Çemberi'nin toplantılarından birinde, biri durumunu açıklamaya çalışmıştı. Villete’te ölümler ya birdenbire meydana gelir, dolayısıyla kimse bunlar üstünde durmaya vakit bulamazdı ya da uzun bir hastalık sonucunda, ölümün bir kurtuluş sayıldığı koşullar oluştuğunda.


    Bir gece önce soğuk hava iyi gelmişti, ama şu anda sokağa kadar nasıl gidecekti? Her hareketinin her ayrıntısını bilinçli olarak izliyordu bir kez daha -soluk alıp verişini (soluk alıp vermek için özel bir çaba göstermezse bedeninin bunu kendi başına yapmayacağından korkuyordu), başını bir yandan öte yana çevirişini- imajlar bir televizyon kamerasının hırıltısı eşliğinde birbirlerini izliyor gibiydiler...


    Meslektaşı onun sakinleşmesini bekledi İyi bir avukat olduğundan, hiçbir şey sormadı; yanıtları sorgulamayla değil sessiz kalmakla alacağını biliyordu.

    Vitriol üzerine yazacağı kitaba seks konulu uzun bir bölüm eklemek zorunda kalacaktı. Ne de olsa pek çok nevroz ve psikozun temelinde cinsellik yatıyordu. Teorisine göre fanteziler beynin gönderdiği elektrik itkilerdi ve bunlar gerçekleşmediği takdirde o enerji gövdenin başka bölümlerine aktarılıyordu.


    Bu insanlar kendilerini bir akıl hastanesine kapatmışlar, dünyayı kurtarmaya kalkıyorlardı; tabii en ufak bir riski göze almaksızın.


    Bence bu ufak tefek sorunlarla baş etmek için ödenen bedel, onların varlığını inkâr etmekle ödediğimiz bedelden daha az.


    Eduard artık huzur içindeydi. Birkaç saniye önce kalbinde yeni yeni kıpırtılar hissettiyse. aşk denilen şeyin daha önce kendisine sunulan hiçbir şeye benzemediğini anlamaya başladıysa, elektroşok tedavisi -ya da uzmanların yeğlediği terimle elektroconvalsiv terapi (ECT)- bu sapmaları silip süpürmek, onu normale döndürmek için birebirdi.


    “İyileştim mi?”
    “Hayır. Siz farklı bir insansınız, ama herkes gibi olmak istiyorsunuz. Bu da, bana kalırsa, ciddi bir hastalıktır.”...