• "Distopya" ve özellikle de "kadınların hiçe sayıldığı bir distopya" olduğunu öğrenince, haliyle bir merakla sarıldım kitaba. Yalnız yine beklenti-buluntu eşiği birbirini tutmayan bir kitap oldu benim adıma.
    İkinci Dünya Savaşı'nın üzerinden 700 yıl geçmiştir. Almanlar ve Japonlar galip gelmiş, dünyayı resmen kendi aralarında ikiye bölmüşlerdir. Kara kuru, Aryan ırk tipine zerrece uymayan Hitler ise sırma saçlı, selvi boylu, mavi gözlü bir tanrıya dönüşmüştür. Dönüşmüştür dediysek Hitler hala yaşamıyor, hani derler ya "şeyh uçmaz da mürit uçurur" diye, işte o hesapla ölümünden sonra öyle bir hale getirmişler ki Führerlerini bu Almanlar, yani adam yerinden kalkıp gelse de şu çizilen imaja şöyle bir baksa, "ulan amma da abartmışsınız haa" der yani o derece. Yönetim sistemi de bir değişik hal almış, her bölgenin yönetimine bakan bir Şövalyesi var ve bunlar o bölgenin valisi gibi bir şey. İşte kitap da, bu Şövalyelerden birinin, kilisede kadınlara ayin yaptırması ile başlıyor. Şövalye von Hess, bu baskıcı yönetim içinde biraz daha yumuşak tavırlı bir Şövalye. Sebepleri falan zaten kitabın ilerleyen bölümlerinde belli olacak. Diğer temel karakterlerimiz ise genç bir Nazi olan Hermann ve İngiliz Alfred. Bu arada, Naziler savaşı kazanınca Alman toprakları da kutsal topraklar addedilmiş ve İngilizler gibi sömürge toprakların izin verilen yurttaşları ise, bu kutsal topraklarda hac vazifelerini yerine getirebiliyorlar. Vay anasını sayın seyirciler...
    Hac demişken, kitapta kadınların yanında Hristiyanlar da aşağı seviyeden topluluklar kabul edilmekte.
    Gelelim kitabın can alıcı olabilecekken can alıcı olamayan detayına. Kadınlar... Kafaları traşlı, vücut hatları belli olmasın diye özensiz ve bol, tek tip ve aynı renkte kıyafet giyen, kafeslerde hayvanlar gibi tecrit altında yaşayan kadınlar... İçlerinden, sahibi olanların kollarında beyaz bantlar var. "Sahip" diyorum, çünkü erkekler onların sahibi ve kadınlar da onlara "sahip" diye hitap ediyorlar. Kız çocuk doğurduklarında, çocukların onların yanlarında kalmalarına izin veriliyor, erkek çocuk doğurduklarında ise çocuklar onlardan alınıyor. Bu arada şuna da değinmek isterim ki, kadınların bu denli tecrit edildiği bir ortamda, haliyle oğlancılık da baş göstermiş ve kanıksanmış vaziyette.
    Kadınlardan bahsederken şu detaya da değinmeden geçmek olmaz, özellikle beni etkileyen sahnelerden biriydi. Alfred ve karısı Ethel'in, kız çocuğu doğurması sonrası aralarında geçen konuşmalar ve yaşadıkları, bu tip bir algıya aşina olmayanlar için çarpıcı görünse de bizim topraklarımızda da rast gelinmeyen şeyler değildi. Bilirsiniz işte, kız çocuk dünyaya getiren kadının, kocası karşısında ezikliği vs... Neyse...
    Bütün bu çarpıcı detayların yanında, kitapta kadınların yaşamları içinden bir anlatımın olmayışı, bizi o atmosferden uzak tutuyor. O kitabı henüz okumamış olsam da, Damızlık Kızın Öyküsü kitabının, kadınların gözünden daha çarpıcı bir distopik anlatıma sahip olduğunu düşünüyorum. Belki de bu kitap da, bir kadının ağzından falan yazılmış olsaydı daha bir çarpıcı olabilirdi.
    Kitabın, olmasını temenni ettiğimiz anlatımından bahsettikten sonra bir de olan anlatımından bahsedelim. von Hess, Hermann ve Alfred piyasaya çıktıktan sonra bir araya gelirler, aralarda geçen olaylara değinmeden genel olarak bir özet geçerek anlatacak olursam, baya bir tarih muhabbeti yaparlar, "eskiden neydi, şimdi ne oldu" tarzı, ders niteliğinde şeyler aktarır bunlara Şövalye. Tarih aktarıcılığına eyvallah da, 1945+700=2645 yıllarında falansınız arkadaş, hiç mi geleceğe dair bir detay olmaz şu kitapta? Cevap: Gerçekten de yok. Hani fiks bir uçan araba falan filan olsa ona da tav olacaktım ama gelecekte olduğumuza dair hiçbir detay yok. Her şey o dönemde nasılsa öyle olduğu gibi aktarılmış. Sanırım yazarımız, geleceğe dair öngörüleri pek olmayan türden bir yazar imiş. Nitekim, icat edilmemiş icatları hayal eden ve kitaplarında yer veren zehir gibi yazarlar gördü bu gözler. Galiba Almanlar yenilince biz de yenik sayıldığımız gibi, Almanlar yenince de, "Emaaan ne üzecez la canımızı? Zaten dünyanın yarısı bizim. Şimdi kim kalkıp da bir şey icat edecek? Uzaya neyin mekik fırlatacak? Hadiin kalkın da Oktoberfest'e gidek." edasında bir rehavete kapılıp işi gücü boşlamışlar.
    İki yüz küsur sayfalık kitap için yeteri kadar detay döşendiğime inanarak sözlerimi burada sonlandırırken, kitabı yüksek beklentilerle okumamanızı tavsiye ediyorum.
  • Bilim Kurgunun Doğduğu Koltuk
    Bilim-kurgu siyah bir koltuk ve tek eksende yalnızca ileri ve geriye doğru hareket eden bir adet manivelayla başladı. Manivelayı kendine çekersen geçmişe, ileriye itsen geleceğe gidiyordun. Her şey oldukça basit görünüyordu. Sade ama yıkıcı. Başlangıçlar hep mütevazi olurdu ve sahip olduğu potansiyeli ilk bakışta gözler önüne sermezdi. Wells bize bu mütevazi eseriyle açtığı yol sayesinde Bradbury’i Clarke’yi Le Guin’i ve daha nicelerini kazandırdı. Sade, siyah ve mütevazi koltuğunun ardına sakladı hepsini.
    İyi veya kötü olup olmadığı tartışılamayacak bir eserdir “Zaman Makinesi”. Ondan öncesi ve sonrası farklıdır çünkü. Bazı eserler yazıldıktan sonra kimse ona kayıtsız kalamaz, kulak tıkayamaz ve hayır ben onun açtığı yoldan gitmek istemiyorum diyemez. O, Yirminci yüzyılda bilim-kurgunun hiç de eğlencelik bir yazın türü olmadığını gösterdi. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
    Labartuvarında deney yapan bir kimyager gibiydi, elinde beher glaslar ve içerisinde sosyolojik ögeler… Wells bize geleceğimizi yansıttı. O kadar tutarlıydı ki dehşete kapılmamak elde değildi. Öylesine sahici ve karşı konulamaz şeyler yazdı ki ardılları göz ardı edemedi. Her çığır açan düşünür gibi korkuyla karışık bir saygıyla karşılandı ve merak uyandırdı. Karamsar bakış açısıyla derinliklerimizde sakladığımız vahşi yönümüzle yüzleştirdi bizi. Üstelik sadece basit bir koltuğu kullanarak yaptı bunu.
    İnsanlar arasındaki sosyal farklar biyolojik farklara dönüşmüştü. Sekiz yüz bin yıl ileriye giden insan iki ayrı türe evrilmiş, birisi bugünün burjuvası diğeri bugünün işçisinden türeyen iki farklı canlıya dönüşmüştü. İki farklı sınıf değildi artık onlar ve yaşamları arasındaki farklar evrim mekanizmasının işlemesiyle derinleşerek onları farklı türlere dönüştürmüştü. Zaman Yolcusu bunu görebildi. Gelecekteki farklılaşmanın nedenlerinin bugünden kaynaklandığını fark etti. Zaman yolcusu bugünün modern insanının göremediğini gördü.
    Amacı açıktı. Rahatsız etmek, şüphe ettirmek. Bir yerlerde bir terslik mi var dedirtmek. Sorgulanmamış değer yargılarını didik didik etmek. Sorular sormak ve yanıtlardan korkmamak. Cevabı arar gibi görünmek değil, hakikate samimiyetle ışık tutmak. Çok az vicdan Wells’in bu eserini rahatsız olmadan okuyabilirdi. Onun da niyeti zaten buydu.
    Bilim-kurgunun temellerini attığı eser aynı zamanda sert bir tokat niteliğindeydi. Uyandırıcı etkisi aşikar, eğitici ve şiddetli bir tokat. İlk kurşunu sıktı ve savaşı başlattı. Ardılları da onun açtığı yoldan aynı hedefe doğru aynı kararlilikla ve kendilerine has farklı usluplarıyla türün çizgileri içerisinde kendi tokatlarını atacaklardı. Ursula gelecek, dişil bir anarşizmin altına gizleyecek yumruğunu, Asimov kafa karıştırıcı sayılar, semboller alternatif bir bilim anlayışı ve yüce hayal gücünü kullanacak, Bradbury sosyoloik çözümlemeler yaparak kendince insanlığa yön vermeye çalışacaktı…Hep bir ağızdan gururla şunu söyleyeceklerdi: Wells’den ilham aldık!
    Bilim-Kurgunun rüştünü ispatladığı ve çerezlik bir tür olmadığını kabul ettirdiği eserdir Zaman Makinesi. Edebiyatın en önemli görevlerinden biri de insanlığın geleceğini tahmin etme ve ona yön vermeye çalışmaktır. Bir orkestra şefi gibi medeniyetin tüm unsurlarını ahenkle yöneten Wells sekiz yüz bin yıl sonra nasıl bir medeniyetle karşı karşıya kalacağımızla bizi yüzleştirir. Adeta halı dokur gibi gelecek örer. Amazon ormanlarında yaşayan vahşi kurbağa türlerine benzer geleceğimiz. Göz alıcı ve kusursuz güzellikte ancak zehirli!
    Diğer bir mahareti de bizi geçicişliğimizle yüzleştirmesidir. İnsanoğlunun çıakrdığı tüm seslerin sonsuzlukta yitip gittiği, ışığının söndüğü ve adının unutulduğu çağlara götürür bizi. Önemsizliğimizi suratımıza vurur. Sonsuz olduğumuzu sanan alık gururumuzla yüzleştirir bizi. Öncemizin olduğunu ve sonramızın da olacağını hatırlatır. Akıp giden bir nehirdeki bir su kabarcığının patlayıp dağıldığı kadar kısa bir süreden ibaret olan hayatımızın önemsizliğialtında ezilmemizi sağlar.
    Rahatsız eder ve bundan keyif alır gibi görünür. Sürekli koltuk altımızdan dürtükleyen bir çomak gibidir. Farkında olmamızı sağlar. Belki yeterince kişi farkında olursa bir şeyler değişir. Çağımızın salgın hastalıklarının farkına varmamızı sağlar özellikle. Örneğin tüketim çılgınlığı ve ırkçılık. İki sorunu evirip çevirerek işler. Yabancı düşmanlığının ve hoşgörüsüzlüğün sonuçlarınan dem vurur. Zamanı bir oyun hamuru gibi eğip bükerek ve devasa sıçramalar yaparak başarır bunu. Zaman onun oyuncağı gibidir. Ona hükmeder. Zamanın kalbine pençesini geçirir ve onu istediği doğrultuda yönetir. İşaret parmağını bize sallar ve bunu siz de yapabilirsiniz. Zamana hükmedebilirsiniz. Ne denli güçlü ve bir o kadar da kör olduğumuzu zihnimizi allak bullak edecek bir bulamaç halinde gösterir.
    Önce gözünüz kamaşır. Yansımanı görür ve tutulup kalırsın. Aynadan yansıyan ışık seni kör eder. Bembeyaz bir körlük. Saramago’nunkine benzeyen. Yorum yapamaz ve anlayamazsın bile. Zamanla gözlerin alışmaya başlar. Belli belirsiz bir silüet peyda olur. Çok geçmeden kendini görmeye başlarsın. Zihninde bir aydınlanma belirir. Cesaretin de varsa eğer kendinle yüzleşirsin. Tüm bunların hepsini sadece tek bir kitapla yaparsın üstelik. H.G. Wells’in ölümsüz eseri “Zaman Makinesi’yle.”
    İnsanoğlu! Soluk mavi gezegenin üzerindeki global parazit. Arızalı doğası ve benliğinin tüm aksaklıklarıyla yaşamaya mahkum zavallı varlık. Ne için doğduğunu kims bilmiyor ancak neler yaptığın apaçık ortada. Zaman Makinesi omuz başlarından tutup tüylerinizi ürpertmek için sizleri bekliyor. Bilim-kurgunun doğduğu koltuğa oturun ve kendinizi tamamen serbest bırakın. Kesin değil ama belki bir ihtimal özünüze dair bir şeyler kavrayabilirsiniz…
  • KÖR BAYKUŞ
    Yazar: SADIK HİDAYET
    Çeviri: BEHÇET NECATİGİL
    YKY YAYINLARI 17. BASKI

    Acaba bir gün bu metafizik olguların, ruhtaki bu kendinden geçme anında ve uykuyla uyanıklık arasında beliren gölgeler yansımasının sırrı anlaşılacak mı?
    Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabını okumaya başladığımda bu cümle çok dikkatimi çekti ve kitabı okumaya devam ettim bir kez sonuna kadar okumam aslında çok da uzun sürmedi. Sadık Hidayet Kör Baykuş kitabı (YKY YAYINLARI 17. BASKI sayfa 15- 85 arası) 70 sayfa .
    Kitap için notlar aldığım 2 sayfalık faks kağıdının her sayfasını kalemle ikiye böldüm ve şimdiki zaman, geçmiş zaman, anılar(mefafizik olgu), uyku ile uyanıklık hali olmak üzere başlıklar attım.
    Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabı; bana göre benimde not tutuğum kağıda yazdığım gibi şimdiki zaman, geçmiş zaman, uyku ile uykusuzluk hali arasındaki yansıma yanılma ve hatırlamalar ve anıların metafızik olguları ile devam ediyor. Kitap iki bölüm içermekle birlikte genel özeti halası tarafından büyütülmüş, anne ve babasını hiç görmemiş ve halasının kızıyla sırf annesi olarak gördüğü ve halasına olan sevgisinden dolayı evlemiş roman kahramanının ve kahpe dediği karısının öldürülmesine ve mezarlıkta gömülmesine kadar devam olay, olgular, dönüşümlerle devam ediyor.

    İncelemeri okuduğumda birkaç olay örgüsü anlatan yazıya rastlayabildim. Sadık Hidayet’in Kör Baykuş kitabının özetini sayfa numaraları ile birlikte yazmaya karar verdim. Kitabı okumak istemeyen arkadaşlar aşağıda sayfa numaraları ile beraber yazmaya çalıştığım olay kurgusunu okumayabilirler.
    NEDEN KÖR BAYKUŞ?
    Athena, Yunan mitolojisinde zeka, sanat, strateji, ilham ve barış tanrıçasıdır. Roma mitolojisinde Minerva diye anılır. Babası Tanrıların başı Zeus, annesi ise Zeus'un ilk karısı olan hikmet tanrıçası Metis' tir. Sembolleri, kalkan, mızrak, zeytin dalı ve BAYKUŞTUR.
    Kitap okumaya gittiğim yerdede en azından teyit etmek adına ya da BAYKUŞ sizce neyi ifade ediyor dediğimde ‘’Bilgelik ‘’ demişti bana. Yunan mitolojisinde Baykuş ‘’ Bilgelik ‘’ ve ‘’ Uğursuzluk ‘’ demektir.

    DÖNÜŞÜMLER
    Yazar: OVİDİUS
    Çeviri: İSMET ZEKİ EYUBOĞLU
    PAYEL YAYINLARI HAZİRAN 1994 BASIM
    Ovidius’un Dönüşümler ( Besinçi Kitap Sayfa 131 – 132 ; 535-550)

    Gezinirken Tartarus bahçelerinde, bir nar
    Koparmış dalları eğik ağaçtan, kırmış kabuğunu 535
    Yemiş yedi narı. Bu olayı gören yalnızca
    Ascalaphus oldu. Söylentilere göre Avernuslar
    Arasında Orphne denen, pek bilinmeyen,
    nympha doğurmuş onu, ormanda, bir mağarada 540
    Acheron’dan. İşte o. Görmüş Proserpina’yı
    İçi sızlamadan duyurmuş ortalığa, önlemiş
    Dönüşünü. İnledi Erebus, kraliçesi uğursuz
    Bir KUŞA döndürdü bu olayın tanığını. Başında
    Phlegethon sularıyla ıslanan bir gaga, tüy, 545
    Kocaman gözler yarattı. Değişti tüyle kaplandı
    Sarımsı gövdesi, büyüdü başı, kıvrıldı, uzadı
    Tırnakları, güçlükle titredi kımıldayan kolunda
    Tüyler. Yıkımların ulağı, UĞURSUZ sayılan, bütün
    Ölümlülerin kaçındığı BAYKUŞ derler buna 550

    Yunan Mitolojisinde Bilgelik ve Uğurszluk ifade eden Baykuş neden Sadık Hidayetin kitabında Kör diye düşündüğümde Cevabını bana göre ‘’ Bilgelik gözlerin gerçeklere açılmasıyla gelir’’ sözleriyle GEORGE SANTAYANA verdi.

    Gölgem çok çok güçlüydü, belirgindi gerçek cismimden; duvara vurulmuş gölgem daha gerçekti vücudumdan. Sanki ihtiyar hurdacı, kasap, dadım ve o kahpe karım, benim gölgelerimdiler, ben bu gölgelerin içinde hapsedilmiştim. Bir Baykuşa benziyordum, ama iniltilerim boğazımda takılıp kalıyordu ve ben pıhtılaşmış kan olarak tükürüyordum onları. Şayet Baykuş da hasta olsa benim düşündüğüm şeyleri düşünürdü. Duvardaki gölgem tıpkı bir Baykuş gölgesiydi ve iki büklüm eğilmiş, yazdıklarımı dikkatle okuyordu. Anlıyordu besbelli; bir o anlayabilirdi. Göz ucuyla gölgeme baktıkça korkuyordum.
    SADIK HİDAYET – KÖR BAYKUŞ SAYFA-82

    Kitap iki bölüm içermekle birlikte genel özeti halası tarafından büyütülmüş, anne ve babasını hiç görmemiş ve halasının kızıyla sırf annesi olarak gördüğü ve halasına olan sevgisinden dolayı evlemiş roman kahramanının ve kahpe dediği karısının öldürülmesine ve mezarlıkta gömülmesine kadar devam olay, olgular, dönüşümlerle devam ediyor. ***Kitabın özetini sayfa numaraları ile yazıyorum. Kitabı okumak istemeyen arkadaşlar aşağıda sayfa numaraları ile beraber yazmaya çalıştığım olay kurgusunu okumayabilirler.


    Annemle babam üzerine bazı şeyler duydum, ama yalnız dadımın anlattıkları doğru görünüyor bana. Dadım bana şunları anlatmıştı: Babamla amcam ikizlermiş, aynı yüz, aynı görünüş, aynıhuy aynı ahlak; hatta sesleride o kadar benzermişki onları ayırt etmek kolay olmazmış. Manevi bir bağ, bir duygu beraberliği varmış aralarında, birisi hastalansa ötekide hastalanırmış, hani derler ya, bir elmanın yarısı o, yarısı bu. Derken ikiside ticaretle uğraşmaya başlamışlar, yirmi yaşında hindistana giymişler,rey mallarını orada satmak için: türlü kumaşlar, çiçekli basmalar, pamuklu dokumalar, cübbe şal, iğne, canak çömlek, baş yıkamaya killi toprak, kalemdan. Babam, benares’e yerleşmiş, ticaret için öteki kentlere amcamı gönderiyormuş. Çok geçmemiş babam aşık olmuş. Sayfa 44.
    Ben doğduktan az sonra amcam Baneres’e dönmüş. Duyguları ikiz kardeşinin duygularına bağlı sanki, rakkaseye bu kez de çılgınca o vurulmuş. Babamla ortak oldukları dış ve iç benzerliklerinden yararlanarak, muradına da çabuk ermiş. Ama annem anlamış ve açığa vurmuş sırrı. Kararı kobra yılanı vermeliymiş, yoksa ikisinide bırakıp gidecekmiş annem. Hangisi sağ kalırsa onunla olacakmış annem. Sayfa45
    O gün bu gün ben boşuna ekmek diyorum, lüzumsuz bigane bir adamım ancak. Sonra Amcam ya da babam, rakkaseyi ve beni alıp takibe Rey’e gitmiş ve beni kız kardeşine, yani halama emanet etmiş. Sayfa 46
    Karımın annesi, biraz da benim annemdi, çünkü ben kendi annemi, babamı görmedim, bilmedim. Karımın annesi olan o boylu poslu, kır saçlı kadın büyüttü beni. Karımın annesini kendi annem gibi sevdim, onun kızıyla evlenişim de bu sevgi yüzünden oldu. Sayfa 44
    Çocukluğumda Nevruzun 13. günüydü (Sayfa 18 -22-56-65) ben buraya gelmiştim, karımın annesiyle ve o kahpeyle gelmiştim. Servilerin etrafında az mı koşuşmuş, oyunlar oynamıştık. Sonra başka çocuklar da katılmışlardı bize; fakat şimdi tam hatırlamıyorum. Körebe oynamıştık. Irmak kıyısında o kahpeyi kovalıyordum ki, birden ayağı kaymış suya düşmüştü. Sudan çıkarmışlar, üstünü değiştirmek için bir servinin arkasına götürmüşlerdi. Peşlerinde gitti. Önüne bir baş örtüsü tutmuşlardı. Ama ben ağacın arkasından gizlice, gördüm bütün vücudunu. Gülüyor, sol elinin işaret parmağını ısırıyordu. Beyaz bir atkıya sardılar onu ve ince siyah ipek entarisini güneşe serdiler. Sayfa 56
    Ben onunla annesine benzediği için evlendim, bana da benziyor az çok, diye evlendim. Sayfa 53
    Karı koca olamadık biz. Sayfa 53
    Sanki kendisini bir canavarla birlikte bir hücreye kapamışlardı. Kimse inanmaz, zaten inanılır gibi değil. Hiç değilse dudaklarından öpsem; ona bile bırakmadı. İkinci gece, ilk geceki gibi, aynı yerde kuru toprakla yattım. Ertesi geceler de öyle, elimden bir şey gelmedi. Hasılı, uzun süre, odanın bir ucunda kuru toprakla uyudum. Kim inanır? İki ay, hayır, iki ay dört gün, onun uzağında hep yerde uyudum, ona yaklaşmaya cesaret edemedim. Sayfa 48
    Hayatından pek memnundu anlaşılan ve farkında olmadan sol işaret parmağını ağzına götürüyordu hep. Bu latif kadın, Suren ırmağının kıyısında körebe oynadığımızi entarisi kırmalı ve siyah, kendisi ince, zarif o kızmıydı? Halleri çocuksu, özgür ve eteğinin altında bacakları gördükçe heyecanlandığım o kız mıydı? Şimdiye kadar farkına varmamıştım, şimdi gözlerimin önünden bir perde kalkmıştı sanki. Safya 75
    Çok geçmeden sağda solda aşıkları olduğunu anladım. Sayfa 48
    Hemde ne aşıklar! İşkembi, fakih, ciğerci, müftü, tüccar, feylesof, ki isimler ve lakaplar değişik, ama hepside bir sürü fasarya adam. İşte bunları bana tercih etmişti. Sayfa 48
    Sonra ayaklarımın ucuna basa basa, karımın odasına doğru yürüdüm. Karanlıktı odası, kapıyı yavaşça açtım. Rüya görüyordu herhalde, yüksek sesle sayıkladı: ‘’Şalını Çıkar!’’ Yatağına yaklaştım, sicak yumuşak soluklarını yüzümde hissettim. İnsanı dirilten, tatlı bir alevdi bu! O havayı birkaç dakika teneffüs etseydim tekrar canlanırdım. Ah, ne kadar zamandır inanıyordum buna: herkes bu bendeki gibi ateşli soluklar olması gerekirdi. Odada bir başkası, aşıklarından biri olmasın diye sağa sola baktım, hayır kimse yoktu, yalnızdı. Hakkında söylenenlerin sırf yalan ve iftira olduğunu anladım. Kim bilir belki de bakireydi henüz? Ona yaklaştığımda hayallerden, suçlamalardan ötürü kendimden utandım. Fakat bir dakika bile sürmedi bu: Kapının arkasından bir aksırık sesi geldi, daha boğuk alaycı bir gülüş, insanın tüylerini diken diken eden bir kahkaha duydum, damarlarım çekildi ürperdim. O aksırmayı, o kahkahayı duymasaydım, onlar alıkoymasaydı beni, karar vermiştim, gövdesini parca parca edecek, satsın diye müsterilere, karşıdaki kasaba götürecektim. Budundan bir parçayı da adak olarak kuran okuyan ihtiyara verecek, ertesi gün de gidip soracaktım ona: Dün yediğin et ne etiydi, biliyor musun? Sayfa 79
    O, ben hariç, kendini herkese veriyordu, fakat ben, onun çocukluğunu belli belirsiz tekrar yaşayarak, kendimi teslim ediyordum. Sayfa 75
    Hani kötülemek gibi olmasın ya, karın dün gece bir çocuk düşürdü… Biliyoruz ki bu çocuk… Kendisi söyledi, sözde hamamda gebe kalmış. Sayfa 80
    Her an bana mezardan daha dar, karanlık olmaya başlamış bu odada vaktimi, karımı beklemekle geçiriyordum, ama o hiç gelmiyordu. Ben bu hallere onun yüzünden düşmemiş miydim? Şaka değil, üç yıl, hayır, iki yıl dört ay oldu; ( Burada neden YIL yazılmış çeviri hatasımı var bilmiyorum çünkü bir çok sayfasında iki ay dört gün özellikle belirtilmiş ve yazmaktadır. Sayfa 16-17-18-19-21-48-) ama nedir günler nedir aylar? Benim için bir önemi yok onların; mezardan olan için zaman, anlamı kaybeder. İki yıl dört aydır bu oda, benim hayatımın ve düşüncelerimin mezarı oldu. Sayfa 51
    Günden güne zayıflıyordum, aynada bakıyordum kendime: Yanakalrım kızarmıştı, kasap dükkanında asılı etlerinrengiydi bu. Çok ateşim vardı ve gözlerimde baygın sönül acılı bir ifade. Sayfa 49
    Çenesinde üç tel sakal, hekimbaşı geldi, afyon içmeme izin verdi. Çektiğim cefalara bundan değerli deva mı olurdu? Sayfa 60
    Hekim söylemiş, sen ölecekmişsin, senden kurtulacakmışız. Ölmek nasıl olur? Sayfa 81
    Süpürme bitince aşağı, odama indim ve bir karar verdim, korkunç bir karar: Bitişik odaya geçtim, kutumdaki kemik saplı bıçağı cıkardım, eteğime sildim, temizledim yüzümü yastığımın altına soktum. Sayfa 67
    Korkunç keyifli bir hava. Bense biliyorum niçin yere eğilmiştim; böyle havalarda hep ölümü düşünürüm. Ama ançak şimdi, ölümün bana kanlı yüzünü gösterdiği, kemikli ellerini boğazıma doladığı şu anda vermiştim kararımı: Ardımdan ‘’ Allah rahmet eylesin, rahata erdi! ‘’ dedirtmemek için, kahpeyide beraber götürecektim. Sayfa 67
    Delirdiğini sanıyordum. O keşmekeş içinde, elimi uzattım nasılsa ve elimdeki bıçağın vücudunun bir yerine saplandığını hissettim. Sicak bir sıvı, yüzüme fışkırdı. Bir cığlık kopardı o, ve beni bıraktı. Avucumda sicak bir şey vardı, ona dokunmadım, elimi yumruk yaptım. Bıçağı attım, bıçaksız elimi vücudunda gezdirdim, katılaşmıştı. Ölmüştü o. Sayfa 84
    Ama ben onlardan bir tanesini anlatmakla yetineceğim, başımdan geçti bu ve beni öyle sarstı ki asla unutamam. Sayfa 15
    Çalışacağım yazmaya, aklımda kalanları, olaylar zincirinden zihnimde kalanları yazmaya. Sayfa15
    Yazmak bir ihtiyaçtı, zorunlu bir görevdi benim için. Uzun süredir bana işkence eden devi öldürmek istiyordum, çektiklerimi kağıda geçirmek istiyordum. Sayfa 38
    Beni yazmaya da o resim zorluyor. Sayfa 71 ( Bahsettiği resim Sayfa 17- 18-19-34-35-55-59-71)
    Üç aydan beri, hayır, iki ay dört gün var ki onun izini yitirdim, ama o büyülü gözlerinin, o gözlerdeki öldürücü parıltının anısı hayatımdan silinmedi; onu nasıl unutabilirim ki, hayatıma öylesine bağlanmış. Sayfa 16
    Vazgeçebilir miydim tamamen? Ama onu tekrar görmek, benim elimde olan bir şey değildi Azap çeken bir ruh gibi bekliyor, kolluyor, arıyordum, lakin boşuna! Evin çevresini dolaştım, araştırdım. Bir gün, iki gün değil, belki iki ay dört gün, cinayet yerlerinde dönen katiller gibi, döndüm dolandım evin çevresinde. Sayfa 21
    Onu yitirdim yitireli, aramızda bir taş duvar, ıslak bir set, deliksiz pencere, kurşun gibi bir taş duvar yükseldi yükseleli hayatım ebediyen boş ve kayıp bir hayat olduğunu kavramıştım. Sayfa 22
    Onu kendi tenimin Sıçaklığı ile ısıtmak istedim, ona kendi sıcaklığımı verip ölümün soğukluğunu ondan almak istedim. Ola ki ona kendi ruhumu üflerim diye soyundum, yanına uzandım. Ağzı bir salatalığın içi gibi buruk ( bu ifade Sayfa 25-57-76-83 teyit ederek geçmektedir.)ve serinletici. Bütün teni buz gibiydi, damarlarımdaki kan dondu, bu soğukluk ta kalbime işledi. Boşunaydı bütün çabalarım. Karyoladan indim, giyindim. Hayır, yalan değil, işte odama, yatağıma gelmiş, vücudunu bana teslim etmişti, teninin ve ruhunu, ikisini de bana vermişti. Sayfa 25
    Ben bu ölüyü ne yapacaktım, cürümeye başlamış bu cesedi? Önce odamda gömmeyi düşündüm, sonra alıp götürmek geldi aklıma; götürüp bir kuyuya, etrafında mavi gündüzsefaları olan bir kuyuya atmak geldi. Ama bu işi kimse görmeden yapmak, az düşünce, az zahmet, az ustalık mı isterdi! Sayfa 28

    Bu kez teredüüt etmedim, küçük odadaki kemik saplı bıçağı aldım, (Sayfa 67-79-80) önce büyük bir dikkatle, vücudunu bir örümcek ağı gibi hapsetmiş ince, siyah entariyi, üstündeki tek giysiyi uzunlamasına kestim. Uzamıştı adeta, gözüme eskisinden daha boylu göründü. Sonra başını kestim, birkaç damla soğuk pıhtılaşmış kan sızdı gırtlağından. Sonra kollarını bacaklarını kestim. Gövdeyi, kol bacakları düzgün ve tertipli bavula koydum. Sayfa 29
    Hamal arıyorsun ben varım işte! Ya! Dedi ihtiyar. Cenaze araba da var. Ben her gün ölü taşır, götürür, gömerim, ya! Tabut da yaparım, ölcüsü ölcüsüne, tam tamına. Şu anda hazırım ben, ya! Sayfa 29
    Gelirken kazma kürek de getirmişti, cevabımı beklemeden kazmaya başladı. Bavulu yere bıraktım, uyuşuk cansız duruyordum. Kamburihtiyar işinin eri gibi becerikli çalışıyordu. Sayfa 31
    Bavulu koyarak kaldırdım, çukura indirdim, tamamı tamamına sığdı çukura. Fakat son defa görmek istedim ölüyü, bavuldaki ölüyü. Çevreme bakındım, hiçbir canlı görünmüyordu. Cebimden anahtarı çıkardım, bavulun kilidini açtım. Fakat siyah entarisinin kenarlarını açıp da sızmış kanlar ve kaynaşan kurtçuklar arasında, onun bana anlamsız şaşkın bakan ve derinliklerinde bütün ömrünün boğulduğu o iri, kederli gözlerini görünce, hemen kapattım bavulu. Üzerine topraklar atım, toprağı çiğnedim, sımsıkı pekiştirdim. Gittim, o kokusuz, mavi gündüzsefalarından topladım, mezarının üstüne diktim. Sonra bütün izleri yok etmek, tanımasını imkansızlaştırmak için de kum çakıl serpiştirdim mezara. Bu işi öyle sağlam yaptım ki, artık neresiydi yeri, ben bile ayırt edemiyordum. Sayfa 32
    Uyandığım yeni dünyada çevreyi, durumları yakından tanıyor, kendimi onda, eski hayatımı oluşturan çevredekinden daha rahat hissediyordum. Bu benim asıl hayatımın bir yansımasıydı sanki. Bir başka dünya idi, ama aşınası olduğum için, kendimi hemen gene alışageldim eylemler içinde buldum.Ben bir başka, çok eski bir dünyaya doğmuştum, ama bu daha yakın, daha doğaldı bana. Sayfa 37

    Her kitap kurgusunda olduğu gibi Kör Baykuş kitabını Anlatıcı Mekan ve Zaman olarak incelemek gerekir.
    Anlatıcının mekanı ve romanın tamamındaki bakış acısı farkılıklar gösterebilir. Sadık Hidayet Kör Baykuş romanı Anlatıcı ve Roman kahramanı acısından bunların tamamını kapsamaktadır. Birinci şahis olarak anlattığı gibi üçüncü şahsın ağzında anlattığı bölümler ve paragraflar var olay kurgusunda hatta ve hatta Anne ve Babasının hikayesin de başka bir anlatıcının arkasına sığınıp hikayesine devam ederken bir taraftanda halasının ağzından hikayesine devam etmektedir. Gerçeklik düzeyinde ise roman kahramnalarının bağlantısı ve dönüşümleri ile ilgili kitabında şunu ( İnanmış inanmamış başkaları sayfa 15) yazmıştır. Bir çok yerde aynı tipler ama farklı karakterler olan Baba, amca mezarcı, hurdacı ve roman kahramanının birbirlerine dönüşümler. (Ben ihtiyar hurdacı olmuştum sayfa 84)
    Mekan olarak baktığımda ise Kendi evinin odası gibi görünsede bu noktada bir çok farklı mekan ve sapmalar var ( Issız sokaklara sapmıştım. Yol üstünde acayip, garip geometrik sekilerde, kübik, prizma biçimi, koni kesiği, kül rengi evler görülüyordu. Basık karanlık pencereli evler. Harap, sahipsiz, eğreti, pencereler. Bu evlerde hiçbir zaman canlı varlık oturmamıştı sanki. Sayfa 54-66 ) ( Çevreme bakındım: Tepelerle, mor sıradağlarla çevrili bir yöredeydim. Sayfa 32 )
    Olaylar, Anlatıcı ve roman kahramanlarının dönüşümleri mekan ve zamanla gidip gelmekte ve karışmaktadır.. Yazıldığı dönem ve İran Edebiyatı açısından baktığımda ise gözüme çarpan çümleler var.
    (Tek ilaç şarap yardımıyla unutmaktır; afyonun ve uyuşturucu maddelerin sağladığı sahte uykudur. Sayfa 15)
    (Hemde ne aşıklar! İşkembi, fakih, ciğerci, müftü, tüccar, feylesof, ki isimler ve lakaplar değişik, ama hepside bir sürü fasarya adam. İşte bunları bana tercih etmişti. Sayfa 48)
    İnsanı duyguların ise bu örgüye yayılmasını ise gerçekten çok başarılı buldum ama bununla birlikte Kör Baykuş Kitabının anlaşılmaz olduğunu asla düşünmüyorum.


    Okuduğum kitapları düşündüğümde ve bu kitapların diğerlerine göre daha farklı bulduğumda bunu kendimce hep şuna bağlamışımdır. Ya kendi dönemlerinde yasaklanmış, ya da kendi ülkelerinde basılmamış, ya da revacta olmamış ve değerleri sonraki zamanlarda anlaşılmıştır. Bu tamamen kendi düşüncem olmakla birlite okuduğum bu kitaplarda gözlemlediğim kurgular ya da yazım şekli o zamana ait aykırı bir düşünceyi anlatıyor ya da kurgular ve düşüncelerde farklılıklar yaratıyorlar ya da döneme sosyolojik ve psikolojik bakış acısından farklılıklar içeriyor… Sadık Hidayet’de Kör Baykuş kitabı bana göre bu tarz bir kitap ve zaten ülkesinde o dönem yasaklanmış ve kendisi başka bir ülkede yaşamış ve Paris’de intihar etmiştir. Kör Baykuş konu ve tema olarak düz mantıkla körü körüne hayata, yaşama, anılara deneyimlere bağlı bir kitap değildir bunlar olsa bile kurmaca her açıdan olağan üstü taşarlanmış kitabın başlangıcında beklide duygular basit anlaşılır görünsede kitap vardığı noktada karmaşıktır. Kurmacayı, duyguları başa bir şeye dönüştürmek başka bir noktaya götürmekzaten bana göre büyük yazarların büyük kitapların işidir. Kör Baykuş bu acıdan uzun süre okunabilecek bir kitap olma özelliğini göstermektedir. Kitaplarda konular duygular basit olabilir ama yazım şekli tarzı isyankar ve kurmacası ile olan uyumu onu başka kitaplardan ayırır. Kar Baykuş Sadık Hidayet’in iç dünyasından çıktığını düşündüğümde (Kendisi bizzat kitabında belirtmiştir …Beni yazmaya o resim zorluyor. …Yazmak bir ihtiyactı.) hayal dünyasından üretilen içindeki duygu ve karamasarlığı kurguya çok iyi işleyip hepimizi kurgunun gerçekliğine inandırmıştır. Sonuçta roman kavramı kurmacaların, yalanların, hayalgücünün ürettiği kandırmacaların bize gerçekmiş gibi gösterilmesidir. Biz bu gerçekliğe inandığımızda işte bu noktada bu kitaplar sonsuzluğa doğru yola çıkarlar.
    Bunu yazmamın sebebi roman kahramanı, mekan, zaman kurgusuna cevap verebilmek için (yukarıda yazdıklarım benim adıma düşünce notları olmakla birlikte açıklama adına önemli.) için önemliydi. Her romanda bir anlatıcı vardır ve bu anlatıcı bu romanı yazan yazar olmak zorunda değildir. Her romanda olan bu anlatıcı romandaki kahramanların, karakterin işleyişini ve ruhunu ifade eder. Bu anlatıcı yazar olmamakla birlikte roman devam ettiği sürece kitabın tüm sözcüklerinde varlığını sürdürür ve kitabın son noktasında kitapdan ayrılır. Benim adıma ise en önemli karakterlerden bir tanesi bu anlatıcı karmaşıklığı olan bu tarz kitaplardır. Bu noktada zaten anlatıcı bir roman kahramanıdır. Bir anlatıcısı olmayan bir roman olmayacağı gibi bir kahramanı olmayan bir romanda bana göre yoktur. (Bir anlatıcısı olmayan bir roman varmıdır?) Roman kahramanının anlattığı romanlar, Mekanın dışında olan anlatıcı ya da belirsiz bir anlatıcı kitaplarda olabilir. Bu farklı durumları Sadık Hidayet Kör Baykuş kitabında kullanmıştır. Bu anlatıcı bazen bulunduğu mekanda bazen mekanın dışında bazende tamamen dışarıda yani yukarıdan bakılan bir mekandan anlatabilir. Kör Baykuş bu noktada çoklu anlatıcı ile devam eder ve bu çoklu anlatıcılar kurguda farklılıklar ve zaman kayması yaratmakla birlikte Roman kahramanlarının birbirlerine ve iç içe olan döngü ve dönüşümleri Kurguyu sona gerçeklikle bağlar.(Ben ihtiyar Hurdacı olmuştum.) Anlatcının dönüşümü Kahramanın dönüşümü ve bunların bakış acısı saklanması Romanı Kahramansız yaparmı ?
    Mekan olarak baktığımda ise Kendi evinin odası gibi görünse de bu noktada bir çok farklı mekan ve sapmalar var ( Issız sokaklara sapmıştım. Yol üstünde acayip, garip geometrik sekilerde, kübik, prizma biçimi, koni kesiği, kül rengi evler görülüyordu. Basık karanlık pencereli evler. Harap, sahipsiz, eğreti, pencereler. Bu evlerde hiçbir zaman canlı varlık oturmamıştı sanki. Sayfa 54-66 ) ( Çevreme bakındım: Tepelerle, mor sıradağlarla çevrili bir yöredeydim. Sayfa 32 ) Anlatıcının olduğu farklı Mekanların olması ile birlikte bir Roman Nasıl Mekansız Olabilir ?
    Sadık Hidayet’in Kör Baykuş romanı zaman açısından da iç içe ve farklı bakış acısından ilerlemektedir. Anlatıcı aynı zaman diliminde olduğu gibi şimdiki zamandan bakarken geçmiş zamanda olan olayları şimdiden, geçmişte olan olaylarıda şimdiki ve gelecek zaman şeklinde ilerlerken rüya ve halisünasyonlarla da inci gibi işlemiştir. Rüya ya da gerçek olup olmadığıni bize şimdiki zamanda belirtir. Bu durumları bu şekilde anlatması bu Kör Baykuş kitabını zamandan mahrum etmek olabilir mi ?
  • “Çek şu kokuşmuş pençelerini üzerimden, seni lanet olası pis maymun!” – George Taylor

    Bir inandığımız, bir de bildiğimiz şeyler vardır. Örneğin, gözlemlediğimiz kadarıyla evrendeki en zeki tür olan homo sapienler (akıllı/bilen insan), yani biz, bu üstünlüğümüzün bir hayli övünülesi olduğuna inanırız. Bunu, özellikle toplumsal bağlamda, zaman zaman öyle ileri götürürüz ki, bizimle aynı gezegeni paylaşan diğer türleri bile kendimizden farklı bir kategoriye ekler; hatta onları eğiten, kontrol eden ve onlara hükmeden rollerini üstlenmeyi de kendimize vazife biliriz. Çünkü inanırız ki, zihnen gelişmiş olmamız; yani karmaşık aletler yapabilmemiz, doğayı istediğimiz gibi şekillendirebilmemiz veyahut soyut olgular yaratabilmemiz bizi diğer canlılardan bir hayli üstün kılar. Benzer şekilde inanırız ki bu üstünlüğümüz, doğada hayatta kalabilmemiz için bize gereken en gelişmiş ve en güçlü alettir.


    İnanmak bir yana, bunları gerçekten biliyor muyuz?

    Dürüst olmak gerekirse, söz konusu fikirler her ne kadar yazılı tarihin kayda değer bir kısmını kaplayıp, insanlığın gidişatını muazzam oranlarda değiştirse de; bilakis şu son birkaç yüzyılda bu fikirlerden arınmaya, daha doğrusu aksini benimsemeye çalıştığımız da bir gerçektir. Doğadaki her şeye hükmeden üstün bir tür olduğumuz fikrine artık iyice deli saçmalığı gözüyle bakılmakta. Ayrıca bilim ve teknolojideki gelişmelerin yanı sıra, son yüzyıllarda analitik düşünme ve olgulara nesnel bakma becerilerimize yoğunlaşmamız, tabiri caizse bu egosentrik küstahlığımızdan arınmamızda büyük rol oynamıştır. Öyle ki bu arınma, geçmişte bilincin ve aklın insana özgü olup olmadığı ve hatta evrende zeka sahibi başka türlerin bulunup bulunmadığı gibi soruları doğurmuştur. Sonuç olarak söz konusu zihinsel devrimler, biz insanları artık daha mütevazi ve daha açık fikirli kılmaktadır.

    Peki bu doğru bir yargı mı?

    Söz konusu mütevaziliği sergilediğinizi ve açık fikirli olduğunuzu varsayarak sormak gerekirse: Bir gün kendinizi, etrafta boş boş dolaşan, oynaşan, meyve yiyen ve zeka parıltısından yoksun akılsız insanlarla dolu bir gezegende bulsaydınız ne hissederdiniz? Çıtayı biraz daha yükseltelim: Bu gezegenin, aynı zamanda, ne idüğü belirsiz bir şekilde tamamı maymunlardan (spesifik anlamda goriller, şempanzeler ve orangutanlar) oluşan zeki bir ırk tarafından yönetildiğine ve bu da yetmezmiş gibi, insanların maymunlar tarafından vahşi hayvanlar gibi avlandıklarına şahit olduğunuzu hayal edin…


    Vereceğiniz cevap ve tepki ne olursa olsun, aslen bir roman olan Maymunlar Gezegeni (sonrasında çıkan filmleri, dizileri, çizgi romanları ve hatta oyunları) bize tam da böyle bir konu sunuyor ve gerek doğrudan, gerekse dolaylı anlamda ne kadar narsist olabileceğimiz gerçeğini gözler önüne seriyor. Bunu yaparken de, kinayeli ifadelerle gezegeni paylaştığımız diğer türlerin hükmümüz altında ne tür durumlara düştüklerini göstermekten de kendini alıkoymuyor. Fransız yazar Pierre Boulle‘nin 1963 yılında yazdığı Maymunlar Gezegeni (La Planete des Singes), bir bilimkurgu romanı için oldukça mütevaziydi. Bunun asıl nedeniyse, Pierre Boulle’nin aslen bir bilimkurgu yazarı olmamasından kaynaklanıyor. Hatta Boulle, 2. Dünya Savaşı sırasında casusluk bile yapmış bir isim! Boulle’nin yazarlık hayatı, 1949’dan sonra Paris’e yerleşmesiyle başlamış ve zamanla Maymunlar Gezegeni de dahil olmak üzere Kwai Köprüsü (Le Pont de la Rivière Kwai) gibi büyük eserler kaleme alarak edebiyat alanında kendini kanıtlamasıyla devam etmiştir.

    Lakin Maymunlar Gezegeni denince akla ilk olarak Franklin J. Schaffner‘in yönetmenliğini üstlendiği 1968 yapımı sinema uyarlaması gelmektedir. Filmin izleyiciye sunduğu abes rol değişimi, insanlarla maymunlar arasındaki ilişki, açığa çıkardığı karamsarlık ve özellikle de o son darbesi uzun yıllar akıllardan çıkmamış ve bu durum, yapımı kısa süre içinde kült statüsüne yükseltmiştir. Aslında romanın barındırdığı unsurlar da bundan farklı değildir. Hatta ikisi arasındaki en temel farkın üslup ve mesaj farkı olduğunu söylemek bile mümkündür. Filmin bize sunduğu açıklama daha çok kendi zamanına ve onun koşullarına uygunken, kitapta ise insanoğluna genel bir hitap söz konusudur. Bununla birlikte, ikisinin arasındaki üslup ve mesaj farklılığı bir yana, bu iki hikayenin olay örgüsü de hemen hemen aynı şekilde ilerlemektedir.


    Yıldızlara doğru yola çıkan bir uzay gemisinin mürettebatı, kendilerini sözüm ona yabancı bir gezegende bulur ve zamanla burada insanların vahşi, maymunların ise sapient olduklarını fark eder. Elbette mürettebat üyeleri kendilerini, bu farkındalığın üzerine entelektüel bir fikir yürütme lüksüne bile sahip olamadan, maymunların insanları avladıkları bir av partisinin ortasında bulur. Tahmin edileceği üzere söz konusu maymunlar, aslen yıldızlararası yolculuk yapabilen bu akıllı insanları vahşi olanlardan ayırt edemeyerek avlamaya başlar. Zamanla bu kargaşanın ortasında astronot arkadaşlarından ayrı düşen ana karakterimiz (kitapta Ulysse Merou, filmde ise George Taylor) kendini bir hayvan sevk noktasına yollanırken bulur ve aslen bilimsel gelişmeler için denek olarak kullanılmak üzere yakalandığını fark eder. Buradan kurtulmak için fırsat kollayan ana karakterimiz, aynı zamanda bu bir hayli garip gezegende ne haltlar döndüğünü anlamaya çalışır.

    Asıl kitap ile ilk çıkan film arasında belli-başlı temel farklar göze çarpmasına karşın, birbirine kenetlenmiş ve “olmazsa olmaz” diyebileceğiniz benzerlikler de mevcuttur. Bununla birlikte Pierre Boulle, başlangıcı ve sonu belirlenmiş, görece tatminkar tek bir roman yazmasına karşın, 1968 yapımı film hızını alamamış ve zamanla 4 devam filmine de kaynaklık etmiştir. Eski serinin kronolojik sırası şöyledir: Planet of the Apes (1968), Beneath the Planet of the Apes (1970), Escape From the Planet of the Apes (1971), Conquest of the Planet of the Apes (1972), Battle for the Planet of the Apes (1973).


    Devam filmleri, her ne kadar ilk film gibi gişe rekorları kıramamışsa da, kitaba nazaran daha geniş bir evren yaratarak kusursuz bir bütünlük oluşturmuştur. Ayrıca sinema serisinin, romandaki o belirsizlik duygusunu giderdiğini ve aklımızdaki soruların bir kısmına kendince cevaplar getirdiğini söyleyebiliriz. Ancak bu durum, izleyiciyi bir yere kadar tatmin ederken, yeni soruların ortaya çıkmasını da sağlamıştır. Sözün özü film bize, kitabın bir alternatifini, yani farklı bir yorumunu sunmuştur. Maymunlar Gezegeni’nin tek uyarlaması, elbetteki söz konusu 1960 ve 70’lerin film serisi değildi. Özellikle, ilhamını çoğunlukla filmden almış tek sezonluk ve 14 bölümlük 1974 yapımı bir dizisi de mevcuttur. Ve tıpkı ilk filmde ve kitapta olduğu gibi benzer bir konuya sahiptir. Tek farkı ise, Maymunlar Gezegeni evrenine tamamen farklı bir alternatif sunmasıdır. İzleyecek olanların tadını kaçırmamak adına diziden fazla bahsetmemek yerinde olacak.

    Öte yandan, eski seriden çok uzun bir süre sonra, 2001 yılında Tim Burton tarafından yeni bir film daha çekildi. Film, tıpkı öncüllerinde olduğu gibi bir astronotun hikayesiyle başlamakta. Söz konusu ana karakterimiz olan astronot da sözüm ona balta girmemiş bir gezegene mecburi iniş yapıyor ve zamanla gezegen hakkındaki o şok edici gerçekle yüzleşiyor. 2001 yılında gösterime girmiş olan bu yeni uyarlama, Maymunlar Gezegeni ruhunu yansıtmadığı, oyunculuğun rezalet olduğu, görsellerin aşırı kullanıldığı ve istenilen mesajın iletilemediği gibi eleştirilere maruz kalmaktan kurtulamadı.


    Maymunlar Gezegeni günümüzde bile yeni uyarlamaları çekilen bir hikayedir. İlk filmi 2011 yılında çıkan ve üçüncü filminin çekimleri hala devam eden yeni seri, Maymunlar Gezegeni kavramına kazandırdığı yeni boyutu ve çağdaş yorumuyla dikkat çekiyor. Üçüncü filminin 2017’de çıkacağı açıklanan bu yeni serinin kronolojik olarak sıralaması ise şöyledir: Rise of the Planet of the Apes (2011), Dawn of the Planet of the Apes (2014) ve War of the Planet of the Apes (2017)… 2017’de çıkacak olan filmin, serinin son filmi olup olmayacağı henüz bilinmiyor.

    Maymunlar Gezegeni, temel anlamda bir distopyadır. Fakat onu birçok distopyadan ayıran belirli özellikler de vardır. Bunlardan en önemlisi, 1984 ya da Cesur Yeni Dünya gibi yapıtların aksine, Maymunlar Gezegeni’ndeki distopyanın sorumlusu doğrudan insanın kendisi değildir; insan sadece pay sahibidir. Bu durumun gerekçeleri uyarlamadan uyarlamaya değişim gösterse de, temeldeki prensip hep aynı kalmıştır; bunu biz yapmadık, ama oluşumunda payımız büyüktü! Hikayenin bilimselliği tartışma konusu olup, gerçekçiliği de bir o kadar sorgulanabilir düzeydedir. Yazar da muhtemelen bunun farkındaydı; lakin bu durum yapımın adeta genlerimize kadar işlemiş olan narsist doğamızı eleştirdiği gerçeğini değiştirmiyor. Sadece bu yönüyle bile, Maymunlar Gezegeni her zaman ciddiye alınması gereken bir yapım olma vasfını sürdürüyor.


    Dahası, yapıtta sözü edilen maymunların kendi kültürleri; kendi benimsedikleri dilleri; kendi maymunsu tanrıları ve kendi sosyo-politik hiyerarşileri var. Başta insanlar olmak üzere birçok akılsız türe karşı küstahça tavırları bir yana, söz konusu maymun uygarlığın “Maymun maymunu öldürmez!” gibi etik kurallara sahip oluşu ve gezegenlerinin üzerinde ulusal sınırların bulunmayışıyla, bizim yüzyıllardır düşlediğimiz ama bir türlü beceremediğimiz düzeni bile sağladıkları görülüyor. Bizim toplumlarımıza olan farklılıkları bir yana, benzerlikleri çok daha vurgulayıcı nitelikler taşıyor.

    Bir kere bu toplumun inanç sistemleri ve özseverliği, özellikle Boulle’nin kitabında, ana karakterin bulunduğu konumdan bakılınca bir hayli dikkat çekiyor. Kahramanımız, entelektüel gelişimleri adına başta insanlar olmak üzere diğer türleri bilimsel denek olarak kullanan bu toplumun daha çok akademik tayfasıyla etkileşime girmektedir. Buna rağmen farkediyor ki, toplumun en açık görüşlü olması beklenen kesimi bile aslında birer kalın kafalıdır ve sırf bu nedenle kendisinin hiç de akılsız olmadığını kanıtlamakta güçlük çeker. İşte tam da buradan sonra, sanki insanların hatalarını tekrarlamamaya çalışan bu maymun toplumunun, özünde insanoğluna ne kadar benzediği ve gerçekte insanın bir alegorisi olduğu ortaya çıkıyor. Bu durumun bize karşı kullanılan bir yabancılaştırma tekniği olduğu söylenebilir.


    Pierre Boulle, üstünlük tasladığımız diğer türleri alıp onların arasına ilkel insanı koyarak, kendilerine karşı işlediğimiz onca suça adeta ayna tutmuştur. Çünkü ne yaparsak yapalım, Maymunlar Gezegeni’ni her okuduğumuzda veya her izlediğimizde, hem kuzenlerimizin kurduğu bu medeniyetin onca olumsuz yönlerine hem de biz insanlara karşı sergiledikleri tavırlarına verdiğimiz her tepki, aslında kendi kendimizi yargılayışımızdır.

    Not: Maymunlar Gezegeni’nin hemen her yapımında karşımıza çıkan meşhur, “Çek şu kokuşmuş pençelerini üzerimden, seni lanet olası pis maymun!” sözü, ilk olarak 1968 yapımı sinema uyarlamasında yer almış bir repliktir ve kitapla hiçbir bağlantısı bulunmamaktadır.
  • Nazife Cemgil solcu bir anneydi. Öğretmenliği sürgünlerle geçti. Adnan Cemgille evliliğinden olan iki oğlundan Sinan 1971de öldürüldü. 32 yıl zor geçen günler yaşadı ve 7 Ekimde yaşamını yitirdi.

    Adnan Bey 1909, Nazife Hanım ise 1913 doğumlu. İkisi de aileleri içinde Kurtuluş Savaşı heyecanını, Cumhuriyet dönemi coşkusunu yaşamışlar. Nazife Hanım'ın babası Cemal Bey Muğla Ağır Ceza Reisi, savaşa IV. Kuvayı Milliye Başkanı olarak katılıp halkı örgütleyenlerden.
    Evlerinde sık sık toplanan efeler, annesi ve çevredeki diğer kadınların gece gündüz demeden cepheye yollamak için diktikleri asker giysileri, çocukluk anıları olarak hiç unutulmamış. Adnan Bey'in dayısı Kâmil Bey ve arkadaşları direniş örgütünde görev alıp Anadolu'ya silah kaçırmışlar. Zorlu savaş yılları, yokluklar ama bütün olumsuzluklara karşın yitirilmeyen umutlar, onlara ailelerinden kalıt.

    Adnan Bey, Rüştiye'yi Kalamış'ta bitirip öğrenimini Kabataş Lisesi'nde tamamlar. Nazife Hanım ilkokulu Aydın'da, sonra da İzmir'deki Fransız okulunda okur. Gençlerin doktor, mühendis, avukat olmak istediği yıllarda kaydını bilinçli olarak İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'ne yaptırır. Adnan Bey'le sınıf arkadaşıdırlar. 1936 yılında aynı dönemin, aynı ideolojiye sahip fakülte arkadaşları artık genç Cumhuriyetin nefer öğretmenleridir. 1941 yılında bir tesadüfle Ankara'da karşılaşıp evlenmeye karar verirler. 1942 yılında ilk çocukları Dumrul, 1944'te ikinci çocukları Sinan doğar.

    Nâzım Hikmet Bursa'da hapistedir. Cezaevi Müdürü Tahsin Akıncı'nın kızı Şehnaz, Nazife Hanım'ın öğrencisidir. Sabiha Sertel "Tevfik Fikret İdeolojisi ve Felsefesi" adlı kitabını Nâzım'a göndermek ister. Bu sebeple Nazife Hanım öğrencisine bir mektup yazarak babası vasıtasıyla kitabın iletilmesini sağlar. Daha sonra okulda yapılan bir aramada mektup, Şehnaz Akıncı'nın dolabında bulununca Nazife Hanım kovuşturmaya uğrayıp başka bir okula sürülür...

    Adnan Bey Ankara Erkek Sanat Okulu, Ankara Musiki Öğretmen Okulu, Ankara Atatürk Lisesi'nde çalışır, bir yandan da çeşitli dergilerde yazılar yazar. 1941 yılında Behice Boran ve Pertev Naili Boratav ile Yurt ve Dünya dergisini çıkarırlar. Aynı zamanda İnönü Ansiklopedisi'nde de redaktör olarak çalışır ve Fransızcadan Türkçeye çeviriler de yapar.

    1945 yılında gene Behice Boran'la birlikte yazarları arasında Arif Damar, Muvaffak Şeref, Kemal Bilbaşar, Enver Gökçe'nin de bulunduğu Ant dergisini yayımlarlar. Adnan Bey'in Sabiha Sertel'in sahibi olduğu Tan gazetesi ve tek sayı çıkabilen Görüşler dergisinde de yazıları çıkar. Tan matbaasının basılıp tahrip edilmesinden sonra, öğretmen Adnan Cemgil ve öğretim üyeleri Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Mediha Berkes bakanlık emrine alınırlar. Hukuki mücadelelerini yapıp bir yıl sonra Danıştay kararı ile görevlerine geri dönerler.

    Niyazi Berkes ve Mediha Berkes "24 Saat" isimli gazeteyi çıkarınca Adnan Bey daha yararlı olacağı düşüncesiyle öğretmenlikten istifa ederek gazetenin yazıişleri müdürlüğünü üstlenir. Fakat gazete ancak 13 sayı çıkabilir. İşsiz kalan Adnan Bey İstanbul'a gelip Zekeriya Sertel'in "Teknik Reklâm" adlı reklam bürosunda çalışır.

    1950 yılında Nâzım Hikmet Bursa Cezaevi'nde açlık grevine başlar. Bu sebeple İstanbul'a nakledilir. Nâzım'ın affedilmesi için imza kampanyası açılır. İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği "Nâzım'ı Kurtarınız" başlıklı bir bildiri dağıtır ve Lâleli'deki Çiçek Palas Oteli'nin salonunda bir toplantı düzenler. Olaylı toplantıdan sonra gözaltına alınanlar arasında Nazife Cemgil ve öğrencisi Şehnaz Akıncı da vardır. Çabalar sonuçsuz kalmaz, 15 Temmuz 1950'de çıkarılan afla tüm tutuklu sosyalistler ve Nâzım da serbest bırakılır.

    1950 yılında kurulan Türk Barışseverler Cemiyeti'nin başkanı Behice Boran, sekreteri ise Adnan Cemgil'dir. Cemiyet örgütlenme aşamasında hareketi yığınlara mal etmek amacıyla Barış adlı bir dergi çıkarır. Barışseverler Cemiyeti, Menderes Hükümeti'nin, TBMM kararı olmadan Kore'ye asker gönderme kararını protesto eden bir bildiri bastırıp dağıtınca, kapatılıp yöneticileri hakkında dava açılarak, yurtsever insanlar tutuklanır. Adnan Cemgil de tutuklananlardandır. Ankara'ya götürülüp Dış Kapı Cezaevi'ne konulur.

    Nazife Hanım çocuklarıyla kocasını ziyarete gider. Sinan küçük yaşında hapishane ile tanışmıştır, etrafı merakla seyredip olanları şaşkınlıkla izler. Hükümlü Adnan Bey, cezasının altı ayını Ankara Askeri Cezaevi'nde, yedi ayını ise Nevşehir Cezaevi'nde geçirir. Bu arada Yozgat'a sürülen Nazife Hanım, o yıllardaki her sürgünün kaderini yaşar.

    Daha yerine varmadan çevre aleyhinde kışkırtılmıştır. Yozgat'ta iki çocuğu ile yiğitçe, tüm zorluklara karşın yaşamını sürdürür. Ardından atılan "Komünistler Moskova'ya!" bağırışlarını buruk bir acıyla, tepkisiz dinler. Çocuklara bile "Yamyamın çocukları!" diye sataşılır. Her fırsatta Nevşehir'e Adnan Bey'i ziyarete giderler. Bekleyişler sırasında, çocuklar hapishane bahçesinde oynar. Sinan, annesinin her dalgınlığında ortadan kaybolup ağaçların tepesine tırmanır...

    1951 yılında tahliye edilen Adnan Bey bir süre Yozgat'ta ailesiyle birlikte kalır. Sonra çocuklarını alıp İstanbul'a gelir. Nazife Hanım, Yozgat'ta birkaç yıl daha direnerek görevini sürdürür, 1955 yılında istifa etmeye mecbur kalarak ailesinin yanına döner. Adnan Bey aileyi geçindirmek için, Emekli Sandığı Reklam Bölümü'nde çalışır, takma adla şiir ve yazılar yazar, İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda figüranlık, bir süre de arkadaşlarının su dağıtan kamyonunda evlere su taşıyıp sakalık yapar. Bir bakkal dükkânı deneyimi de vardır ama uzun sürmez, batırır.

    1961 yılında, Cemgil Çifti Evren Yayınları'nı kurup "Evren Ansiklopedisi"ni çıkarırlar. Sinan, o yıllarda İtalyan Lisesi'ndedir. Adnan Bey onun tez canlılığını bildiğinden, okula vapurla giderken ardından her sabah ünlemeyi âdet edinmiştir: "Oğlum, sakın iskele verilmeden atlama!"

    27 Mayıs İhtilali tüm yurtsever devrimciler gibi Cemgil ailesi içinde de umut ve sevinçle karşılanır. Umutlar yeşermiştir TİP kurulur, 1962 yılında Adnan Cemgil TİP'e girer. 1968 yılında yapılacak Senato seçimlerinde Zonguldak ili adayı olur. Nazife Hanım da Maden İş Sendikası'nda işçilerle eğitim çalışmaları yapar. İkisi de TİP için özveriyle çalışırlar.

    Senato seçimlerinde o da Aydın adayıdır. Seçim bölgelerini gezip sosyalizm propagandası yaparlarken başlarına pek çok olay gelir. Bunlardan en elimi 1965 yılında Bursa'dakidir. TİP kongresinin yapılacağı Saray Sineması önünde Komünizmle Mücadele Derneği tarafından kışkırtılmış binlerce gözü dönmüş kişi, kongre çıkışında delegelerin üzerine saldırır. Sinan saldırı sırasında üniversite öğrencisidir. Çenesi kırılmış, her tarafı yara bere içinde olan babasını görmek için hemen hastaneye koşar. Onu, bu hale getirenlere karşı öfkelidir. Babasına sarılır ve sarsıla sarsıla ağlar...

    Sinan ODTÜ'de antiemperyalist mücadele için ön saflarda yerini alır. 1965 yılında gençlerin çıkardığı Dönüşüm dergisini satarken arkadaşı Şirin Yazıcıoğlu ile birlikte gözaltına alınırlar. Cemgil çifti kendi hapislikleri gibi soğukkanlılıkla karşılayamazlar bu hapisliği. Evlatları için endişelidirler...

    1969 yılında Sinan, dava arkadaşı Şirin Yazıcıoğlu ile evlenir. Cemgil ailesine 1970 yılında torunları Taylan'ın doğumu ile gelen mutluluk çok uzun sürmez...

    12 Mart muhtırası verilmiş, pek çok devrimci gözaltına alınmıştır. Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan Şarkışla'da yakalanır, idamla yargılanırlar. Sinan Cemgil, Mahir Çayan ve arkadaşlarının izi sürülür. Cemgiller için çok zor günler, kulakları hep haberlerde tedirginler...

    31 Mayıs 1971'de öğle haberlerinden Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan'ın Nurhak dağlarında jandarma ile yaptıkları çatışma sonucunda öldürüldükleri duyulur. Aile perişandır. Adıyaman Vali'sini telefonla arayan Adnan Cemgil, olayın İnekli köyü çevresinde olduğunu öğrenir. Karayolları haritasından köyün yeri bulunup Sinan'a nasıl ulaşılacağı araştırılır.

    Aile dostu olan Orhan İyiler ve Adnan Cemgil Sinan'ın cenazesini İnekli köyünden alıp İstanbul'a getirmeye karar verirler. Nazife Cemgil de gitmek ister, "Hiçbir güç, benim oğlumu almaya gitmemi engelleyemez!" diye diretir. Sinan, yirmi altı yaşında, 3 Haziran 1971 günü polis kuşatması ve siren düdükleri arasında Karacaahmet Mezarlığı'nda defnedilip ölümsüzleşir.. Anne ve babası son bir gayretle, Nurhak Dağları eteklerinden getirdikleri toprak ve çiçekleri mezarın üzerine sererler... Onların acılar karşısında yıkılmadan dimdik ayakta kalmaları, yiğitçe mücadeleleri herkese örnek olur.

    Daha sonraki yıllarda Şirin Cemgil'e destek olup torunları Taylan'ın birlikte, en iyi şekilde yetiştirilmesi, eğitimi ve öğretimi Nazife Hanım ve Adnan Bey'in hayatlarındaki boşluğu kısmen doldurur. Adnan Bey çevirilerine devam eder. Romain Roland, Diderot, Emile Zola, İbanez, Balzac, Tagor, Roger Martin, Pirandello, Sillanpaa, Amado, Gramsci'den seçilmiş çevirileri ile pek çok eseri dilimize kazandırır. Kısa sürelerle Cumhuriyet veYeni Ortam gazetelerinde de fıkra ve yazıları yayımlanır.

    Sinan'ın kitabı...

    1977'de üç kuşak bir arada Ege gezisi yaptık. Taylan ve bizim çocuklar da vardı. Nazife Hanım'ın babasının savaştan sonra Aydın'da yaptırdığı yüksek tavanlı evde bir gece konakladık. Yolculuk sırasında Adnan Bey'in yorulmak bilmeden konuşmaları ve anlatımlarındaki olaylara ironik yaklaşımı, kimi zaman gözlerimizden yaşlar gelene kadar hepimizi güldürdü. Her yürüyüşe çıktıklarında eşim Yalkın'ın kitabevine uğruyorlardı.

    Son yıllarda sağlık sorunları onları eve bağlamıştı. Gözleri görmüyor, gazetelerini Dumrul okuyordu. Haberleri dinliyorlardı. Özellikle Adnan Bey'in pırıl pırıl bir belleği vardı. Ziyaretlerimde yurt ve dünya sorunları üzerine konuşuyorduk. Nazife Hanım: "Böyle, işe yaramadan yaşamak çok lüzumsuz. Öbür dünyadan bir beklentimiz olsa, özkıyımı da düşünebiliriz ama o da olmadığına göre, zor da olsa günler geçip gidiyor..." diyordu.

    Turhan Feyizoğlu'nun "Sinan" adlı kitabını birlikte okuduk. Adnan Bey sık sık okumamı kesip olayları ayrıntılarıyla anlattı. Her gün bir kısım okuyarak on-on beş gün sonra okumayı tamamlayıp kitabı kapattığımda uzun bir sessizlik oldu. Nazife Hanım'ın sesiyle irkildim: "Biri, masal diye anlatsaydı bütün bu olup bitenleri, dinlemeye bile yüreğim götürmezdi, oysa ki hepsini yaşadık ve yaşamaya da devam ediyoruz..." diyordu.

    Cemgil çiftinin altmış yılı aşkın birliktelikleri gençlik aşkı gibi sürdü. Yan yana koltuklarında oturup birbirlerinin her hareketlerini duyumsuyorlardı. Nazife Hanım gençliğinde olduğu gibi atak, yerinden birdenbire fırlayınca Adnan Bey düşeceğinden endişeleniyor, "Dur, nereye gidiyorsun? Birlikte yürüyelim!" diyerek kolundan tutuyordu...

    21 Kasım 2001 günü Adnan Bey'i yitirdiğinde Nazife Hanım: "İkimiz de çok inatçı, doğru bildiğimizden ödün vermez insanlardık. Ama birbirimize karşı bu yönümüzü hiç kullanmadık. Özellikle Adnan, bana karşı hep özverili, çok iyi bir dosttu..." dedi. Kısa bir süre sonra düşüp kalça kemiğini kırdı. Sevgili Nazife Hanım acıların en büyüğüne karşı direnmişti, şimdi çektikleri dert değildi ona. Hastanede, kolundan serum bağlı, doksanıncı doğum gününü kutlayan Taylan'a gülümseyerek: "İyi ki doğdun Nazife!" dedi.

    Daha sonra Nazife Hanım tamamen yatağa bağlandı, zaman zaman bilinci de kapalı oldu. Bir gidişimde Server Tanilli'nin onu Caddebostan'daki şiir resitaline telefonla davet ettiğini öğrendim. Server Bey'in çok güzel şiir okuduğundan söz edip hangi şiirleri okuduğunu sordu. Saydım, sonra "Yaşamak! Bir ağaç gibi tek ve hür" diye başladım. "Ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim!" diye dizeleri tamamladı. Bilinci açıktı, sevindim.

    Geçen yıllardaki 1 Mayıs sonrası ziyaretimde: Ülkede sağcısı, solcusu, dincisiyle değişik bir 1 Mayıs kutlandığını anlattım. "Ya, öyle mi?.." diyerek şaşırdı. Sonra 1977 yılı 1 Mayıs'ını konuştuk. Bayram sevinciyle çocukları da götürme gafletinde bulunup kurşunlar tepemizden uçarken, olası bir serseri kurşundan korumak için çocukların üzerlerine kapanışımızı buruk anımsadık...

    Cemgil çiftçinin yaşamöyküsünü yazarken yarım asırlık Türkiye tarihi içinde yurtsever, aydın, ileri görüşlü insanlarımızın çektikleri acıların sürekliliğini bir kez daha düşündüm. Ne çok, değerli insanımız tüketildi. Sonuç: İşte, bugün ülke olarak içinde bulunduğumuz durum! Onların, mücadelelerinde ne kadar haklı olduklarını, hâlâ gözler önüne sermiyor mu?..

    Sevgili Nazife Hanım, düşünce arkadaşı Adnan Bey'in ardından fazla yaşamadı. İkisi de Sinan'ı aralarına alıp uzun zamandır özledikleri huzura kavuştular... (HÖ/NM)


    İstanbul - Cumhuriyet dergi

    13 Ekim 2003, Pazartesi

    Halide Özerden
  • Bir an gelirki artık boşverirsin,kendine ve her şeye,karşı siperlerden yağmur gibi kurşun yağarken aldırmazsın ve yürümeye devam edersin,bunun adı aslında intihardır ama aynı zamanda bu kıyametin ortasında ilerleyen,yatan,ölen,yaralanan,herkesin en iyi en mükemmel yanlarının kendi içinde toplandığını hissedersin,bir arkadaş toplantısında ortamın tüm neşesini kendinde toplamak gibi bir şey bu. Bu duygu ,ölülerin şarkı söyledikleri andır işte...

    Faşist hükümet darbesi,teknik olarak iyi hazırlanmış,başarısız olma olasılığı bir sözcüğe bağlı "umut" .İçi boş ya da dolu, umut umuttur.
    Bir tarafta Franconun ordusu,kibritler gibi sımsıkı dizili ,faşistler ve Araplar.İspanyolların deyimiyle Mağripliler.Franco,o dönemde İspanya'nın sömürgesi olan Fas'da garnizon komutanı. Ordusunu alıp Madride yürüyor Cumhuriyeti yıkmak için.Daha önceki kominist darbeleri iyi inceleyip faydalanmış olmalı,Troçki'nin darbe tekniğini Troçkicilerden daha iyi biliyor çünkü.Kıyıcılıksa,o zaten fazlasıyla mevcut.İçi cehennem gibi yanıyor,her şeyi kendi cehennemine çekmek amacında.
    Diger tarafta koministler,sağçı soysalistler,solcu sosyalistler ve barışçılar.Barışçılar genelde arada kalmiş, iç savaşın ortasında barışçıları nereye sürersen oraya gider.Hükümet faşist Francoya karşı,Franco ordunun tek hükmedeni.karşı tarafsa anarşistlere emanet.Şaşılacak şey ,ki anarşistlerde şaşırır bu duruma, polis de hükümetten yana.Bir zamanlar anarşistlere(uluslarlarası anarşiştler,işleri devrim yapmak) türlü işkenceler eden polisle şimdi kolkolalar.Hükümet bu anarşistlere silah dağıtırken elleri titrer,Franco belasından sonra ilk iş olarak bunlardan kurtulmayı düşünüyor, gitsinler Çine,Polonyaya orda yapsınlar devrimlerini der gibi bir titreme bu ,ama şu an onlara mecburlar.

    Korku gözlerden belli olur derler, yanlış.Korku sigaranın nasıl içildiğiyle anlaşılır.Derin nefesler alıyorsa biri, aralıklarla, kaybedecek bir şeyi yoktur,bomba yüklü bir araçla az sonra dehşet saçan mitralyözlerin üstüne son sürat gidecektir.Nefes kesik kesik ve sıksa korku yaklaşmaktadır,bu acelecilikse korkuyu belli etmemek içindir.Sigara yakılmış ancak uzun süredir tek nefes alınmamışsa az önce kurşuna dizilen bir faşist subayın akan kanına, bir çocuk tarafından parmak basılmış ve duvara "faşistlere ölüm" yazılmıştır,bu nefes almama gelecekten umut kesildiği manasındadır.Sigarasını yakmak için sırf sigarasını içebilmek için üzerinde 20 kiloluk patlayıcılar taşıyan arkadaşını önden gönderip arkadan yavaş yavaş gelen adamın sigara içmesi olsa olsa umutsuzluktur.Zifiri karanlıkta ,herkes karanlığa ateş ederken,nereye ateş ettiğini bilmeden,sanki gece tarafından biçilen iki adam bir sipere gizlenmişken.Birisi omzundan vurulmuş diğeri bacağından.Omuz ve bacak diye geçmeyiniz ,omuz kolla birlikte kopmuş,bacaksa nerde olduğu belli değil,biri kolunu biri bacağını bırakmış,aynı sipere sığınmışlar birer sigara yakarlar,bu sigara içişi kardeşliktir.Çatışma durulunca sigarasını yakar biri,ve dahil olduğu vahşete bakar,bir damla yaş düşer sigarası söner bu cesarettir.Sigara yakılmadan ağızda taşınıyorsa, az evvel ,baştan aşağı silahlı üç kişinin olduğu karakola girilmiş ve çıkılmış demektir,ufak yaralanmaları yaralanmadan saymayız,bu özgüvendir.
    Alcazar kalesinde faşistler rehineleri tutarlar,çoluk çocuk.Bir baba sigarası umrunda değil duvarlara ateş eder,bir baba çocuğu kaleye hapsedilirse sadece duvarlara ateş eder,sigarasını kurşunları bitince yakar,bu bilinmezliktir.

    Daracik bir sığinakta ilerlerken , karanlıkta ,ince uzun bir tünel ,5 kişi ilerliyor,birinin elinde alev silahı.Karşı uçta duvara yapışmış faşitler korkudan titreyen,alev silahlı adam faşist subayla göz göze gelir ,kurşunlar uçuşur,insan gözünün içine baktığı birini diri diri yakabilir mi? Sıgınaktan çikmak icın gerisin geri dönülür ardarda 5 sigara yakılır ,bu tereddüttür.

    3 kişi baskında 2 si geri döner ama üç sigara yakılır bu yastır.
    Bu vefadır.
    Bu özlemdir.

    Sigara bazen çok şey anlatır,ülķüsünü savaştıranlar eşit değildir,iki tarafta insanlıktan bahseder,eşit değillerdir,karşılıklı olarak kurşun sıkarlar kurşunları bitince ideoloji sıkarlar ama eşit değillerdir,bir taraftakinin sigarası vardır çünkü,yakar,çömelerek içer,eşitliği sağlamak için karşı tarafa sigara verilmelidir,bu sigara işte o kadar önemli bir merettir,eşitlik sağlanınca düşmanlık kaldığı yerden devam eder,bir sigara oysa sadece beş dakikalığına barışı sağlamıştır, sigaranın öğütlerini dinleseydiler bu kadar kıyıma gerek kalmazdı.Ama kin ,kullanılmış atılmış tekrar bulunup yine kullanılmış o kin,mavi tıraş jiletleri gibi yüzlerce kez kullanılmış pas tutmuş o kin sakalları ve diğer şeyleri kesmeye devam eder yine.

    Savaşanlar sanılanın aksine hep çocuk kalırlar büyümezler,yaralılar ilk sargı bezlerini değistirmek istemezler kanlı kanlı dolaşmak hoşlarına gidiyordur çünkü,tıpkı bir çocugun kesilen eline sargi bezi sarması ve bakip bakıp gülümsemesi gibi,yara iyileşir ama sargı bezinden ayrılmak istenmez,çocukluğun en güzel adetlerinderdir bu.Eli sargılı adam sargısız eliyle bir sigara yakar bir kaç nefes alır sonra onu sargılı eline yerleştirir,bu çocukluk değilde nedir?
    Sigaralar yakılmadan ağızdaysa bunun iki nedeni vardır ya son sigararadır,doğru an bekleniyordur ya da faşist tankları geliyordur,durdurulması gereken tanklar,durdurulmazsa savaşın seyrini değiştirecek tanklar,siperde milisler yerle neredeyse bir ,tankların paralelinde olabildiğince yakın olmaya çalışıyorlar,ağızlarda yanmamış sigaralar elde dinamitler, dinamitçiler vakit kazanmak için sigaralarını yakarlar ve beklerler hedeflerinin gelmesini,dinamit sigarayla ateşlenmelidir,bu milislerin bir buluşudur,onlarca ölünün ardından tecrübe edilerek bulunmuş.

    Hükümlüler ki hüküm giymek için ceketlerin omuz bölgelerinde parlaklık olması yeterlidir,bu parlaklığı oluşturan şey tüfek olabileceği gibi bir biletçinin omzuna astığı para çantasıda olabilir.Ama farketmez parlaklık parlaklıktır.Hükümlüler ikiye ayrılır idamlıklar ve diğerleri,idamlıklar zindanlarda tutulur,zifiri karanlıkta,burada içilen sigaraların manası adamına göre değişir,içende hafif bir tebessüm varsa bu özlemdir,kendi ölümüne olan özlem.Bir başkası sigarasını yakarken ellerini titretmişse bu korkudur ama ölüm korkusu değil,işkence korkusu.İşkenceden korkan kişinin bildiği çok şey var demektir,söyleyecek çok şey demek o kadar çok ölüm demektir,işte bu işkence korkusu bu el titremesi buna işarettir.Kibrit sigara yakıldıktan sinra hemen söndürülmüyorsa şu perişan yüzü ,kendi yüzünü anımsatmak istemesidir,bu korkudur,ölüm korkusu yine değil,yalnızlığın korkusu.Sesler bir sigaranın yakılmasını sağlayabilir,kurşun sesleri,otuz kişilik bir grup kurşuna dizilirken seri silah seslerinin gürültüsü,sonra tek tek silah sesleri, ölmeyenlerin işini gören sesler,bu tek tek sesler zindanlardaki hükümlülere yaktırır sigaralarını,bu yastır,karanlık bir yas.Zindandakiler genelde birbirleriyle konuşmaz,bir ölüyle konuşmak istemezler,konuşanı tek tük çıkar ve bir sigara yakar,bu konuşan rüyadır,kırlara çıkmış,güneşe bakan oğlunun kısık gözlerine büyülenmişçesine bakan birinin rüyası.
    Zindandakiler artık politikayı düşünmezler hatta koğuştakiler bile düşünmez,politikadan olmaz ya biri ağzıni açacak olsa,yumrukla sustururlurdu.Politika konuşmaz, artık duygular konuşur,ve bir madeni para konuşur,mahkumların elinde kalan sigaraları hariç son şey.Ve boyuna yazı tura atılır.

    Manastırın önünde iki adam ,kimseden emir almadan gönüllü olarak nöbet tutup gözcülük ediyorsa.Bunu gören binbaşı sigarasını yakıyorsa ve iki dalda nöbetçilere veriyorsa bu garip bir şeydir,asla karşımıza çıkacağını düşünmediğimiz bir şey; iyi niyet...Bir yerde biraz iyi niyet birazda yürek kaldıysa bunun şerefine elbette bir sigara yakılır,en güzel sigaralardan biri,bu sigarada kardeşçe sarılma isteği gizli mizli değil apaçık olarak izlenir.

    Uçağına atlamış bir kominist pilot,görevi faşist kanyonlarını bombalamak,ama uçaksavarlar amanvermez,her pikesine karşılık verir,pekala kamyonlar her şartta bimbalanabilirdi ama olmadı,gerisin geri burliğe uçuldu,bu korkaklık değildi belki unutkanlıktı ama korkaklık olarak algılanmıştı,korkmayan bir adama ödlek muamelesi yapılırsa yapılacak iki şey vardır, haykıracak noktaya gelene kadar içki içip sarhoş olmak ya da beş sigarayı ardı ardına içmek,bu içişe gözler ve boş bir duvar eşlik eder, olabilecek en az göz kapağı açılıp kapanmasıyla duvara bakarken dalmış bir çift göz.Pilot ikisini birden yapar hem sarhoş olur hem ardı ardına sigaralarını yakar,bu öfkedir,ve çirkindir,öfkeki bir adam sarhoş öfkeki bir adamdan daha az çirkindir.

    Madrid önlerinde postal sesleri,faşistler süslenmiş geliyorlar zaferi taçlandırmak için,bir anarşistin babasıda Madriddedir,şehirden kaçmazsa büyük ihtimalle kurşuna dizikecektir,ama kitaplarını bırakıp kaçmak istemez,bur yaştan sonra kitaplarım olmadan zaten yaşayamam kaçmanın manası ne derken içkisinden bir yudum alır ve sigarasını yakar, bu kayıtsızlık mıdır? Hayır bu kayıtsızlığa benzeyen küçümsemedir,bu sigaralar hep birbirleriyle karıştırılır.
    Bir merdivene oturulmuş,karanlık,gözler gökyüzüne çevrilmiş,yıldızlar mı,ay mı görülmek istenen? Hayır.Beklenen rastgele bir alınyazısı,faşist bombardıman uçakları,bombalarını rastgele bırakıyor gökten,gökten rastgele bir ölüm yağıyor,merdivende oturan adam canı sıkkın ,rasgele bir ölümle ölmek de ölüm mü diye düşünüyor ve köşede gözünü göğe dikmiş bir kediye bakarak sigarasını yakıyor, bu sigara isyandır,çarpık alınyazısına isyan.
    Sedyede bir yaralı ağzı açık bağırıyor gibi,uçak seslerinden,el bombalarından,şarapnel vızıltılarından bağırıyor mu yoksa az önce bağırtısı bitmiş mi anlaşılmıyor,yanan bir sigara yanıbaşında tütüyor oysa ,ağzından düşmüş,ölürken haykıran bir adamdan kalan son şey,bu sigaranın manasını sadece hâla tüten sigara söyleyebilir, oda sadece sormaya cesareti olanlara.

    Hücüm ederken insanın ensesinden vurulması pek hayra alamet değildir,vurulan adamın arkasında bir sigara yakılmışsa ve dudak yerine dişlerin arasında tutuluyorsa bu ihanettir.Tüm tanklar birbirine benzer akan kanda öyle,tanklar az buçuk kördür ve gedik açmak için körlemesine giden bir canavar biçilmiş kaftandır,Madrid'e doğru bir gedik,arkası kesilmez diğerleride peşi sıra gedikten geçecektir,hattı geçen tankların arkasından bakılır sadece,belki biri 7.65 ini ateşler ve şarjör boşalınca toz bulutunun arkasından, kaçınılmaz sigarasını yakar, bu sigara yitirilmişliktir bir kentin yitirilişi.

    Bir sigara yakılmıştır,yakıldığı unutulmuş,akılda bir cümle evinin balkonundan dışarıyı seyreden biri,gece,sessizlik,hava soğuk ama üşütmez,hafif bir titreme vardir ama bu soğuktan değildir."nasıl yoksul olacaklarını öğreteceklerdi onlara" bu cümle ile titremektedir ta ki sol el parmaklarında bir yanma hissedinceye kadar.Mantıklı olan hareket içeri gidip yatmaktır ama bir sigara daha yakılır. Her güzel şey biter ,acıyı anlatsada güzeldir,bitsede güzel.

    Bu kitabı okuyun sonra Pablo Nerudo'nun Yürekteki İspanya kitabına başlayın orada bu şiiri okuyun ve bir sigara daha yakın.

    Akbabalar
    Hainler:
    Şu ölmüş evime bir bakın
    Yaralı İspanya'ya bir bakın
    Ama her ölmüş evden, çiçek yerine
    Çıkıyor kızgın bir maden,
    Ama İspanya' nın her yarasından
    Çıkıyor bir İspanya daha,
    Ama her ölü çocuktan
    Bir tüfek çıkıyor bakan
    Ama her cinayetten
    Bir gün yüreginizde gerçek yerini
    Bulacak mermiler çıkıyor.

    Soruyorsunuz, niye
    Şiirlerim düşten ve yapraklardan
    Yurdumun büyük yanardağlarından
    Söz etmiyor diye?

    Gelin görün sokaklardaki kanı
    Gelin görün
    Sokaklardaki kanı
    Gelin gorün sokaklardaki
    Kanı

    Pablo Neruda

    Son bir şiir daha; kitabın çevirmeninden;

    ışıkları tutamıyorum
    avuçlarımdan kayıyor
    karanlık en büyük korkum
    gece gittikçe çoğalıyor

    halıda kan izleri buldum
    cıgarası hala yanıyor
    cesedin başına oturdum
    gözleri bir tuhaf bakıyor

    bu çocuğu tanıyordum
    yıllardır yalnız yaşıyor
    bütün mektuplarını okudum
    kimseyle anlaşamıyor

    cinayeti otele duyurdum
    telefonlar üst üste çalıyor
    sabaha karşı başladı sorgum
    polis öleni ben sanıyor

    Attila İlhan
  • Alibaba ismi bizim toplumumuza yabancı gelen bir isim değil. Hatta bir araştırma ya da anket yapılsa bu ismin ve o meşhur masalın Türkiye ve Türkçe olduğu bile dillendirilebilir.
    Ama Alibaba ismi daha evrensel ama bizden değil. Sadece bu coğrafyada olduğu için bize daha yakın daha sempatik geliyor.

    Kısa isimler her zaman daha akılda kaldığından ve o ismin de bir geçmişi, bir kültürü olduğu için bir avantaj sağlıyor. Elin Çinlisi de bu sayede 'Alibaba' adında bir şirket kuruyor. İşte bu bile bir farktır. Yani herkesin gördüğü ama kullanmadığı ya da seçmediği bir şeyi risk alıp kullanmak. (İnternet alan adını almak için biraz uğraştı ama sonunda aldı.) Kitabın önsöz (s14)
    kısmında 'Alibaba'nın Çinlilerin alışveriş yapma şeklini değiştirirken, bunu ürün çeşitliliği ve kaliteyle başardı' diyerek bir tespit yapar.

    Kitabın yazarı Duncan Clark, bir danışmanlık şirketi kurucusu, ayrıca Alibaba gibi çeşitli şirketlere danışmanlık hizmeti de sağlamış. Çin'de yaşadığı dönemde Çin'in kendi içinde yaşadığı siyasi, ekonomik, yapısal, değişiklikleri görmüş.

    Alibaba'nın kuruluşundan itibaren, hem Jack Ma hem de ekibini, ayrıca o yaşanan süre içindeki değişimlere tanıklık etmiş, işin mutfağında bulunmuş. Jack Ma'nın 2003 yılında vermek isteyip de yazarın almadığı şirket hisselerinin zaman içinde değerlenmesi karşısında yaşadığı o üzüntüyü de 'büyük hata' olarak da belirtir. Kısaca yazar bile 'onlar kadar ilerici olamadım' diyerek de bir durum tespiti yapar.

    Yazarın 1999 yılında ilk olarak Çin'in Şangay şehrinde Jack Ma ile tanıştığını anlatımından öğreniyoruz. 1990'ların sonu ile 2000'li yılların başlarında kurulan ve şu anda piyasaya egemen olan bazı firmaların gelişim süreçlerine de yakından tanıklık ediyoruz.


    Alibaba e-ticaret şirketi de olsa, ABD ya da Avrupa devletleri gibi serbest piyasa ekonomisinin uygulanmadığı devletin ekonomide ki ağırlığının 'ağır' bir şekilde hissettrdiği ortamda, e-ticaretin yeşermesi, gelişmesi, büyümesi küçümsenecek bir olay da değil.

    Kitap, Alibaba'nın dünü, bugünü ve geleceğini anlatırken, yan dallar olarak da Çin'in ekonomik, siyasal gelişimi ve sektöre yeni adım atan ya da varolan şirketlerle karşılaştırmasını yapar.

    Alibaba'nın web sitelerinin temeli olan ve küçük işletmeleri buluşturmayı; onların kendi aralarında ticaret yapması; internet
    üzerinden dünyanın her tarafıyla ticaret yapmalarını da sağlayan Taobao bir çeşit aracılık üzerinden gelir sağlarken,
    daha önce Çin'de olmayan yeni bir ticareti de geliştirir. Çünkü burada küçük işletmelere kendi dükkanlarını açma imkanı tanınır. Kendi dükkanlarını sanal alemde açarak, bir ağ üzerinden hem Çin hem de dünyaya mal satmanın heyecanını,
    mutluluğunu ama bunun yanında da 'nasıl olacak' sorusunu da düşünürler. Ama gelecek artık ellerindeydi.

    Peki, Alibaba'da bir dükkan yeri kiraladığında iş bitiriyor mu? Hemen para kazanılıyor mu? Ya da aynı ürünü satan onlarca
    işleme var ve aralarından nasıl sıyrılacak? gibi soruların cevabı 2018 yılı için belki kolay gelebilir ama internet üzerinden
    e-ticaretin daha yeni yeni başladığı çeşitli hukuki, siyasi, ekonomik bütünleşmeninin tam olarak sağlanamadığı bir zaman diliminde bazı şeyler şimdi ki gibi çok da kolay değildi.

    İşi o zaman kolay hale getirmek için 'reklam', 'pazarlama', 'önplanda olma', 'tutundurma' gibi kavramlarla site içinde reklam yayımlayarak (Alibaba'nın ekstra kazancı) görünürlüğü önplana çıkarmak ve bu sayede önde olup, daha fazla kişi tarafından sanal dükkana ziyaetçi çekme işlemi gerçekleştirilir.

    Jack Ma'nın hayatına odaklanıldığında okul çağı, İngilizce öğrenmek konusunda ısrarcı tavrı, gelen turistlerle uzun yıllar 'ücretsiz' hizmeti, mektup arkadaşlığı ve buradan hareketle gelişen dostluklar anlatılıyor.

    Çocukluğu, aile yaşantısı, toplum düzeni ve o zamanki Çin'in sosyal, siyasi yapısına değinerek yaşamın içinde yer alan toplumsal hayatın akışına yer vererek nereden nereye gelindiğinin yolu gözler önüne seriliyor. Okudukça Çin'deki ekonomik hayatın nasıl geliştiğini de görüyoruz.
    Bir zamanlar girişimcilik, ticari faaliyette bulunmak çok zor ve hatta sonu idama bile gidecek bir durumken, Çin'e özgü özel 'açılım'dan sonra yaşanan değişim rüzgarları bazı şeylerin değişmesine sağlar. Ondan sonra, önce çiftçilere ellerinde kalan fazla mahsulü pazarda satma imkanını tanınır ve bu durum 'özel teşebbüsün ilk ateşi sayılabilir (s74).' diyerek de bir bilgilendirme sağlanır.

    Jack Ma'nın içindeki sınırsız tutku kendisini bağlamaya çalışna memurlukla çelişir. Memur demek emir alan, emir yerine getiren, bir rutin hayatı temsilen belli kurallar çeçevesinde sıradan, basit ve hayal gücünü öldüren bir yaşam temsilcisi olunca ve öğretmenlikten istifa eder. Sonra bir gün üniversite
    dekanının pazardan aldığı sebzeleri bisiklete yüklemiş gittiğini gördüğünde 'ben bu şekilde olmayacağım' diyerek, kendi hayatını çizmeye başlar.

    Çin'de internetin gelişimine yol açan taşların yerleştirilmesi ve doğrultuda yapılan çalışmalara da kısaca değiniliyor. Ama özellikle yaptığı ortaklık ileri ki yıllarda yaşadığı o tecrübeyi unutmaz. Artık o deneyim doğrultusunda şirket CEO'su olsa bile çalışanların fikirlerini göz ardı etmememe ve önem vermeyi de öğrendim diyerek bir durum değerlendirmesi de yapar.

    1999 yılında Alibaba'yı kurar. Alibaba az kişi ile, kendi içinde belirli ama piyasa şartları altında belirsiz bir geleceğe adım atar.

    Kitap içeriğinde sadece Jack Ma'nın hayatı yok. Onunla paralel giden bir hayat ve teknolojinin de kısa bir tarihi var. Şimdi belki duyulmayan, bilinmeyen hatırlanmayan ya da o zamandan şimdiye devam eden şirketlerin kuruluşuna yani bir çeşit 'geçmişe yolculuk' yapılır. Nasıl, nerede, kim kurmuş, hangi sıkıntılar atlatılmış, Çin pazarının önemi, sıkıntılar geçmişe dönük hatırlanıyor.


    Alibaba internet sitesinin hikayesi okunduğunda, bununla beraber teknoloji ve değişime ayak uyduranlar ile uyduramayanları da okuyoruz.
    Herşeyden önce 'para olmadan, fikir olsa bile parasız bir şeyin yürüyemeyeceğini' görüyoruz. Düşe kalka yapılan mücadeleyi görüp, birlik olma, ayrı düşünmeme, piyasaya hakim olma ama yerelin de göz ardı edilmeceğini de görüyoruz.

    Teknoloji tarihi, işletme öğrenimi, kişisel gelişim, şirketlerini daha ileri götürmek isteyen kişi ve kurum yöneticileri için çeşitli anekdot ve küpe bulunduran bir çalışma.

    Çin'in yaşadığı değişimlere tanıklık ediyoruz.

    Hem doğrudan hem de dolaylı bir şekilde şirketin büyümesine yol açan etkenler anlatılırken, diğer firmaların yaptıkları hatalara da yer veriliyor.
    Özellikle perakende sektöründe faaliyet gösteren firmaların alacağı çok ders olduğunu da inanıyorum. Tavsiye ederim.

    Çeviri de özellikle çevirmenin notu (çn) şeklinde açıklayıcı bilgiler eklemesi oldukça hoş olmuş. Bu sayede kitap okunduğunda 'ne demek' sorusuna ait cevap alt kısımda veriliyor. Sadece AK-47 (biliyoruz da yine bilinen karşılığı yazılsaydı daha iyi olurdu.)'yi -çn- olarak göremedim.

    Bu kitap 13-18 Ekim 2018 tarihleri arasında okunup, notlar alınmış ve 24/10/2018 tarihinde siteye eklenmiştir.