• Düşünüyorum da, sanırım Didem Madak'ın ah'ı var üzerimizde o yüzden böyle ters gidiyor her işimiz. Oysa biz kıymetini bilme yolunda güzel adımlar atmıştık. Son paramızla Sivas Kitap Fuarında bütün kitaplarını almanla. Ama yetmedi sanırım. Durumumuz ortada..Yine de sen Didem'in vasiyetini yerine getirdin de. Benim dalgınlığıma gelmedi Didem..

    Kendimi Şener Şen'in sanat hayatı gibi görünüyorum bazen. Gençken hep komikti. Yaşlandıkça hüzünlendi. Bir yerde birşey olmuş olmalı. Bir kırılma noktası gibi. Bir yerden kuvvetlice kırılmak gibi. Dönüp onara bilir mi insan kendini ? Dönüp sarabilir mi kırılan yerini ? Ne diyor Cahit Sıtkı ? " Bu başlayan belki de biten bir işkencedir." Belki her şey düzelecektir.. Kafamı karıştırıyor.. Belki, belki diye birşey yoktur. Daha öncede söylemiştim.


    Odanın duvarlarında sevdim bazı şeyleri. Murathan Mungan'ın bir dağ şiirini. Ve sen bir daha sevmeyecektin onu Didem'i sevmediğin gibi. Ama ben sevmeye devam edecektim.. Bir günaydın yazısını, kurşun kalemle direkt duvara yazılmış bir kalp içinde, yatağının baş ucunda, oysa nefret etmem gerekirdi. Ama ben sevecektim yıllarca.. Senin sevmediğin kadar hatta. O kelimelere cesareti hiç bulamadığımdan belki.

    Hayatımda ve kendimde bir eksiklik hissetmemem için sana bir yerde temas etmem gerekir. Sen eksiksen, ben eksiğim demektir. Eylülse yağmur yağıyorsa, aynı şehirde olma özlemi sarar beni. Değilsek kötü. Değilsek, çok kötü.

    Çocukluk fotoğrafıma bakarken. Diyorum ki şimdi, tam şimdi, bu annemin çeyiz sandığı önünde oturmuş şaşkınlıkla bakan bu beni, alıp böylece sana verebilmeliydi. Olmadı. Şaşkın ve masum bu gözlere.. Öyle masum ki utancımdan daha fazla bakamadım. Her geçen gün de çocukluğunun biraz daha kirlenmesiymiş hayat. Kirden görünmez olduk. Olmadı. Sana tertemiz birini mi vermeliydi ? Tertemiz biri.. Olmadı.

    Çocukluğum Dostoyevski ve Kemalettin Tuğcu yüzünden kahır içinde geçti. Belki o fotoğraftaki bakışlar bile bu yüzdendi. Yıllar sonra Dostoyevski'yi absürt komedi dizisinde bir karakter olarak görünce ihanete uğramış hissettim kendimi. Aşk olsun Burak Aksak'a. Aşk olsun yani..

    Benim bu geçmişe dönme dileklerim yüzünden, biri zaman makinası icad edecek. Ya da sonunda ben icad edeceğim. Sen o kapıdan gireceksin, seni ilk gördüğüm kapıdan. Ki o dünyanın en güzel kapısıydı. Ve ben orda durduracağım her şeyi. Tıpkı Onur Ünlü'nün Sen Aydınlatırsın Geceyi filmindeki gibi.. Çünkü sen aydınlatmıştın hayatımı. Şimdi ben bu karanlıkta, güneşte kalmış yarasalar gibiyim. Sudan çıkmış balıklar, evinden uzağa bırakılmış kediler.. Yolumu bulmakta bi çareyim. Sesinin tınısına, teninin kokusuna, gözlerinin karasına muhtacım yolumu bulmak için.

    Billahi gözlerin, Bektaşi üzümüdür. Vakitsiz bakanı öldürür. Vakit bilemedim. Bağ bozumuna döndü herşey. Hem sevinçtir, hem hüzün. Sonbahar gibi derler. Vakti gibidir işte. Şimdi ben yıllarca kör yaşamış, bu gün gözleri açılmış gibiyim. Görki sensiz bu renkleri neyleyim.. Bektaşi üzümü dediğin gözlerin gibidir şeffaf, derin. Bektaşi üzümü dediğin binbir renk olsa şimdi, ben vakitsiz gelmişim, bağ bozumu başlamış, varsın sensiz görmeyeyim..

    Dün gibi hatırlıyorum hala ayrılmamızı.. Ayrılmakta denirse tabi. Hala düzenli bir şekilde görüşüyorduk. "Ayrılmakta zor işmiş" demiştin. Sağlam dişimi çekmişlerdi benim. O zamandan beri bilirim. Zordur canlı bir parçasının koparılması insanın..

    Şimdi ben. Beni ben yapan her şeye bakıyorum. Kendimi tanımlarken söylediğim her şeye. Hepsinde istisnasız seni buluyorum. Ne yani şimdi bana yeni bir tanım mı gerekli ? Oluşuyorsa bile gayri ihtiyari sensiz bir tanım.. Uzun sürecek sahiplenmem eminim.

    Evet biliyorum çok uzattım ama.. Hiçbir sonu güzel getirememiş biri olarak. En son şunları söylemek istiyorum. Güzel son diye bir şey var mı ? Varsa ben niye hiç beceremedim ? Ve senin sevmediğin o ölgün çocuk keşke Cemal Süreyya'yı hiç sevmeseydi..

    https://youtu.be/y60RxYeIR5I