• İki insan birbiriyle tam bir uyum içinde yaşarsa, konuşmadan yada yarım sözcüklerle bile anlarlar birbirlerini.
    Cengiz Aytmatov
    Sayfa 98 - Ötüken
  • Atatürk, dostlarına güven, düşmanlarına ise korku salmaya devam eden nadir insanlardandır. Keskin zekası ile çoğu problemi, hem de en umutsuz zamanlarda, çözmeyi başarmış ve kullandığı yöntemler ile hayranlık uyandırmıştır. Eleştirel aklın en iyi örneklerini Atatürk’de görüyoruz. Bu sayfanın girişinde yazan ve benim şiar edindiğim Atatürk gibi düşünmek deyimi de boşuna söylenmemiştir. İzlediği yönteme baktığımızda bilimsel bir kafayla karşı karşıya kalıyoruz. Bir problemle karşılaştığı vakit evvela bir varsayımda bulunuyor ve bunu gözlemle test ediyor. Eğer ki varsayımı yanlışlanırsa o zaman derhal terk ederek yeni bir varsayımda bulunarak yeniden gözlemlemeye başlıyor. Buna bilim deniyor ve Atatürk’ün kafasında bu bilim tam bağımsızlığa, muasır medeniyet seviyesine, antiemperyalizme, Cumhuriyet’e dönüşüyor. 19 Mayıs 1919, bu tarihi adıma özel olarak Atatürk’ün bilimsel zekasını gözler önüne serecek olan ve tamamen gerçeklere dayalı kısa öykümüze başlıyoruz...
    30 Ekim Mondros mütarekesi imzalanmasıyla birlikte Yıldırım Orduları lağvedilmiş, Mustafa Kemal, İstanbul’a gelmek üzere Adana’dan hareket eder. 10-11 Kasım günü Adana’dan hareket eden tren, Haydarpaşa İstasyonu’na varır. Aynı gün işgal güçlerinin donanmaları da Boğaz’ı işgal ederek yerleşirken, Yıldırım Orduları Komutanı General Mustafa Kemal de Haydarpaşa Rıhtımı’na doğru ilerlemektedir. Rıhtımda Mustafa Kemal’i yaveri Cevat Abbas Gürer, Doktor Rasim Ferit ve bir müfreze asker karşılar.
    -Hoşgeldiniz paşam!
    -Hoşbulduk Cevat, nasılsın?
    -...
    -Sen de haklısın, insan nasıl olur ki böyle bir manzara karşısında. Rasim, seni gördüğüme sevindim aziz dostum.
    -Gelmekliğiniz ile sevinç içerisindeyim. Ancak bu görüntü, ben de umutsuzluktan başka bir his uyandırmıyor.
    Haklıydı Rasim Ferit, düşman donanmasının 61 parça gemisi Boğaz’a yerleşmekteydi. Hatta donanma yerleşinceye kadar Anadolu ve Rumeli kıyıları arasında gidiş geliş yasaklanmıştı. Hüzünle bu görüntüyü seyretmek nasıl olur da insanda umutsuzluk yaratmazdı.
    Mustafa Kemal daha fazla dayanamaz;
    -Hata, ettim, İstanbul’a gelmemeliydim, ne yapıp yapıp Anadolu’ya dönmenin çaresine bakmalı.
    Mustafa Kemal, derin ve umut dolu ama düşmanlar için ölüm dolu gözlerle Yunanlıların Averof kruvazörünün de bulunduğu düşman donanmasına bakar;
    -Öyle ya da böyle. Geldikleri gibi giderler!
    -Size nasip olacak, siz bunları kovacaksınız Paşam! der Cevat Abbas.
    O ölüm dolu gözler, bir anda gülümser, kafasında daha şimdiden şekillenmeye başlamıştır planlar. Muhtemeldir ki ilk varsayım kafasında şekillenmiş, gözlemlemeye başlamıştır. -Bakalım, der.
    Asya ve Avrupa arasındaki bu kadim şehir, nice kültürleri ve dinleri içerisinde huzur ve barış içerisinde barındırmış, yıllar yılı el değiştirdikten sonra en nihayetinde Türklerin elinde huzura kavuşmuştu. Şimdiyse özgürlüğü elinden alınmış bir çocuk gelin gibi emperyalizmin prangası altına girmişti. Karşıya geçince Pera Palas’a yerleşirler. Derhal durum değerlendirmesi yapmaya başlar. İşgal güçlerinin komuta kademesi de aynı otele yerleşmiştir. Pera Palas, o dönemin en gözde mekanlarından birisidir. Ünlü isimlerin ağırlandığı, adı duyulmuş bir yer. 13 Kasım 1918 ile 16 Mayıs 1919 tarihleri arasındaki altı aylık süreçte, milli mücadelenin amacı ve yöntemi şekillenecektir. Ayrıca Mustafa Kemal için de varsayımlarını gözlemle sınayabileceği bir atmosfer vardır. Düşmanını tanıyacak, amaç ve planlarını en iyi şekilde görecektir. Ortalık işgal güçlerinin askerleri ve ajanlarının yanı sıra, işgal güçlerinin kontrolü altındaki sarayın da ajanları ile doludur. Çok dikkatli olmak, iki
    tarafı da şüpheye düşürmemek gerekmektedir. 15 günlük Pera Palas sürecinde özellikle İngilizleri şüpheye düşürecek hareketlerden kaçınmak mühim meseledir.
    Mustafa Kemal, Vakit gazetesine röportaj verir;
    -Hükümetimizle ateşkes antlaşması imza eden devletlerin ve bu devletler adına ateşkes koşullarını saptayan Britanya Hükümeti’nin Osmanlılara karşı olan iyi niyetinden kuşkuya düşmek istemem. Eğer söz konusu koşulların hükümlerinde yanlış anlamayı gerektire yanlar görülüyorsa bunun nedenini derhal anlamak ve karşımızdakilerle anlaşmak gerektir. Yalnız benim anlamadığım bir yan varsa, bu girişimler neden ulusu inandırıcı sonuçlar vermemektedir? Buna neden olarak şimdi hatırıma gelen nokta şudur: İki hükümetin önde gelenleri arasında görüşülerek kararlaştırıldıktan sonra uygulanma buyruğu verilmesi gereken konular, askeri komutanlara bırakılıyor. Oysa bu konularda askerlerin değil, diplomatların çalışmaları gerekir.
    Evet, hem işgal güçlerini tepkisini çekmeden çalışmalara başlamak hem de etkin bir strateji yürütülmek kaçınılmazdır. Bir gün Pera Palas’da otururken işgalci İngiliz komutanlarından General Harrington ve diğer generallerin dikkati Mustafa Kemal’e döner. Görevliyi çağırır, -Kim şu kendini beğenmiş Türk Paşası! İyi giyinmekle kendini Avrupa’lı mı zannediyor. Pis pis gülüşürler. Mustafa Kemal, seslerin farkına varır, olayı anlar. Görevli, Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal’dir der. Cevapla birlikte gülüşmeler kesilir, ortam ciddi bir hal alır. Belli ki özellikle İngilizler, Mustafa Kemal’den yedikleri tokadın acısını unutmamışlardır. İngiliz Generali, söyle görüşelim der.
    -Efendim, şu masadaki İngiliz General ve amiralleri sizle görüşmek isterler.
    Mustafa Kemal, göz ucuyla keskin bir şekilde kestiği generallerden gözlerini ayırmadan, alaycı bir gülümsemeyle,
    -Nerede görüşmek istiyorlar?
    -Yanlarına davet ediyorlar efendim.
    Bir anda öfkeli bir denize dönüşür o mavi gözler.
    -Git onlara söyle, Onlar ülkemizde misafirdirler. Biz ev sahibiyiz. Türk geleneğine göre konuk, ev sahibinin yanına gelir. Ancak bu takdirde kendilerini kabul ederim.
    Cevabı alan İngilizler, öfkelerinden kudururlar ama yeni geldikleri bu ülkede aceleci davranmazlar. İki taraf da birbirlerinin tarafına dönmezler. Bir başka gün Anzak Generali Birdwood, görüşme isteği Mustafa Kemal’ce kabul edilir, saygılarını sunar;
    -Ekselans, merak ediyorum bizi nasıl yendiniz.
    -Sizin de benim de savaş ceridemiz var, tarih yazar.
    -Sizin ağzınızdan bizzat tanık olmak isterim.
    -Rasim, kağıt kalem verir misin.
    Mustafa Kemal, altın kurlun kalem ile reçete kağıdına bir kroki çizer.
    -Şu tarihte karaya çıktınız. Falanca saate kadar siz şu, biz bu durumda idik. Her şey lehinizde idi; neden şu çizgide durdunuz ve ilerlemediniz?
    -Askerlerimiz çok yorulmuş idi ve dinlendirmek zorunda idik.
    -Bu da Conkbayırı krokisi. Siz falan gün şu istikamette hareket ettiniz ve şu durumu aldınız, niçin ilerlemediniz?
    -Biz ilerledikçe arkadan su yetişmedi, askeri susuz bırakamazdık. Asker susuz kaldı ve durdu. -Görüyorsunuz ki ben bir şey yapmadım; önce yorgunluk sonra susuzluk ordunuzu durdurdu. Birdwood bu mütevazılık karşısında dayanamaz ve Mustafa Kemal’e sarılır;
    -Sizin gibi kahraman ve alçakgönüllü bir general tanımadım. Müsaade ederseniz bu kağıtla kalemi bir anı olarak saklayayım.
    Mustafa Kemal ve arkadaşları İstanbul’da son kalan paralarıyla Minber’i çıkararak halkı bilinçlendirmeye çalışmaktadırlar. Kurucuları Mustafa Kemal, Fethi Okyar ve Rasim Ferit’tir. Minber, neredeyse her sayısında özgür kurumları, adalet, eşitlik, hürriyet gibi değerleri savunmuştur. İstanbul’daki bu altı aylık süreç içerisinde ustaca bir diplomasi yürüterek, aynı

    zamanda Cumhuriyet dönemindeki üstün siyasi meziyetlerinin de bir nevi stajını yapmış olur. İlk olarak Hükümette görev almak ve Harbiye Nazırı olarak görevlendirilmeye çalışmıştır. Milletvekilleriyle görüşmeler gerçekleştirmiş, Padişah Vahdettin ile görüşmüş, İtilaf Devletleri ile temas kurmuştur. Gerçek düşüncelerini ve büyük amacını içinde vicdani bir sır olarak saklayarak, türlü akıl oyunlarıyla herkesle, İngilizlerle bile ilişki kurmaktan çekinmemiştir. Ancak tüm bu siyasi girişimlerine rağmen Enver, Talat ve Cemal üçlüsünün yerine birileri geçecek ve ulusalcı siyaset izlenecekse bu ancak Kemal, Fethi ve Rauf’la mümkün olabilecektir. Ancak görülmüştür ki ulusalcı siyaset kimsenin umurunda değildir. Ne Mustafa Kemal’in isteği doğrultusunda bir hükümet ne de kendisi Harbiye Nazırlığına atanır. Padişahla yaptığı görüşmelerden de bir sonuç alamaz. Padişahla sık sık görüşmesi, hükümette yer almak istemesi ve gazetelere verdiği demeçler yavaştan dikkat çekmeye başlamıştır. Atatürk de boş durmamış, yaptığı diplomatik hamleler yanında bir de kurtuluş ekibi oluşturmuştur. Ali Fuat Cebesoy, Ali Fethi Okyar, Refet Bele, İsmet İnönü ve Kazım Karabekir. Önce Pera Palas, sonra Fansa’ların evi ve Şili’deki evde gizli toplantılar yapılarak, Anadolu’ya geçmenin planları yapılmıştır.
    -Millet ve ordu padişahtan habersizdir. Sadece geleneğe dayanan bir saygı besler. Vatanı kurtarmak önce Halife’yi kurtarmayı düşünür. Öte yandan kurtuluş çareleri arayanlar İngiltere, Fransa ve İtalya gibi galipleri gücendirmeyi öngörüyorlar. Bu şartlar içinde aydınlar da dahil herkesin aklına gelebilen kurtuluş çareleri, İngiltere veya Amerika’nın mandasını, koruyuculuğunu kabul etmekten ibaret.
    Ali Fuat söze girer,
    -Milli direnişi, Anadolu’dan idare etmek kolay olmayacaktır. Birçok yüksek mevki sahibi kişiyle görüştük ve konuştuk. Yalnızca Rauf Orbay, Refet Bele ve bazı fırka komutanları ile erkan-ı harp reisleri Anadolu’da bilfiil görev almayı kabul ettiler. Diğerleri aynı cesareti gösteremiyorlar. Tereddüt ederek, türlü türlü görüşler ileri sürüyorlar.
    Rauf Orbay;
    -İstanbul, artık sokaklarında dahi rahat dolaşıp nefes alınabilecek bir şehir değildir.
    Mustafa Kemal, tekrar derin düşüncelerdedir.
    -İstanbul sokakları İtilaf ordularının süngülü askerleriyle dolu. Boğaziçi, toplarını sağa sola çeviren düşman harp gemileri ile mavi suları görülmeyecek kadar örtmüşler. Herkes ancak gündelik ihtiyaçları için evlerinden çıkıyor, yollarda hatır ve hayale gelmeyen hakaretlere uğramamak için caddelerini duvar diplerinden büzülerek, eğilerek ve korkarak gidip geliyorlar. Her türlü ihtiyata rağmen saldırış ve sataşma sahneleri eksik değil. Koskoca İstanbul’un ve yüz binlere halkın sesleri kısılmış bir halde. Çok şaşılacak şeydir ki, ayaklar altında çiğnenen bir şehirde, hala bir saltanat, bir hükümet, bir varlık bulunduğunu sananlar var.
    Ali Fuat da dalgınlaşır;
    -Dolmabahçe önünde demirlemiş olan İtilaf savaş gemilerini gördüm bugün. İçime bir hüzün çöktü. Biz dört yıl (I.Dünya Savaşı) bunun için mi dövüşüp, kan döktük. Sanki mağlubiyetin tek sorumlusu ben mişim gibi geliyor. Kör olası talih bizi düşmanlarımız karşısında bu kadar aciz mi bırakacaktı.
    -Anadolu’dan haber var mı Fuat.
    -Adana’dan ayrıldığınız günden beridir işler karışık. Anadolu’ya anarşi hakim.
    -Bu hiç iyi değil. Galip devletlerin sözünde durmayacakları en başından bellidir. 7.maddeyi diledikleri gibi ve kendi menfaatleri uğruna kullanacaklarına zaten hiç şüphem yoktu. Durum şimdi daha da nazik bir hal almıştır. Düşmanlarımız terhisi çabuklaştırmak, depolardaki silah ve harp malzemesini bir an evvel ele geçirmeye çalışmaktadır. Bu andan itibaren de bize uygun gördükleri korkunç uygulamalarını açığa vuracaklardır. Tek çıkar yol, bir milli direniş hareketi yaratmaktır. Ordu ile millet el ele vermeli ve beraberce hareket etmelidir. Fuat not al diyeceklerimi;

    -Dinliyorum Paşam!
    -Ordunun terhisi derhal durdurulacak. 2.Yurdun savunulması için gereken silah, cephane ve teçhizat düşmana verilmeyecek. 3.Genç ve kuvvetli komutanlar kıtaları başlarında bulunacak, İstanbul’dakiler Anadolu’ya gönderilecek 4.Mili direnişe taraftar, idare amirleri yerlerinde kalmalı. 5.İllerde particilik adı altındaki kardeş mücadelesi engellenmeli.
    6.Halkın maneviyatı yükseltilmeli.
    Geceleri ışıkları sönmeyen Şişli’deki o evde alınan Milli Direniş Kararları, Kurtuluş Savaşı’nın ilk gizli planlarıdır. Atatürk’ün, daha en başında kurmuş olduğu varsayımı direnişin İstanbul’dan örgütlenemeyeceğidir. Ve bu altı aylık süreçte bu varsayımını gözlemlerle test etmiş, doğrulandığını görünce bunu bir kuram olarak kabul ederek Anadolu’ya geçme kararı almıştır. Bu sıralarda Karadeniz’de karışıklıklar ortaya çıkmaya başlamıştır. Orduların terhis işlemi çok yavaş gitmektedir. Amiral Calthopre, Damat Ferit’e resmi yazı yollamış ve Padişah Vahdettin’le görüşmüştür. Etekleri tutuşan Damat Ferit, İçişleri Bakanı ile görüşerek İngilizlerin notasını teyit eder. Sessizliğin bir an evvel sağlanabilmesi için olay yerine geniş yetkilere sahip birinin gönderilmesi ve bölgedeki direniş unsurlarının sona erdirilmesi gerekmektedir. Anadolu’ya geçerek vatanı kurtarma planları yapan Atatürk’e böyle bir fırsat, adeta altın tepside sunulmuştur. Mustafa Kemal Atatürk dahi şu sözlerle şaşkınlığını ifade etmiştir; “Tarih bana öyle müsait şartlar hazırlamış ki, kendimi onların kucağında hissettiğim zaman ne kadar bahtiyarlık duydum, tarif edemem. Bakanlıktan çıkarken, heyecanımdan dudaklarımı ısırdığımı hatırlıyorum Kafes açılmış, önünde geniş bir alem, kanatlarını çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş gibi idim.”
    19 Mayıs bir mihenk taşı, bir sembol tarih ve bir büyük uyanıştır. Gelecek nesillere, yani bizlere, emperyalizme karşı verilen ilk ulusal Kurtuluş Savaşı’nı anımsatan bir sembol...
  • SÜMÜKLÜ BÖCEK (Tahsin Yücel)

    Sümüklü böcek hepimiz gibi bir böcekti. Ahım şahım bir böcek değildi öyle, dışardan bakanlar için hiçbir çekiciliği yoktu, yakışıklı bir böcek olduğu söylenemezdi. Ama pek çirkin de sayılmazdı, ufak tefek, kara kuru bir böcek olsa da istendi mi sevilebilirdi. Bütün böcekler hep böyle pırıl pırıl, renk renk olmazlardı ya, her böcek her bakanın gözlerini kamaştırmazdı ya. Azdı öylesine böcekler, sümüklü böcek çoğunluktandı bakanların gözlerini kamaştırmayan sürü sürü böceklerden biriydi. 0 böyle şeylere hiç önem vermezdi zaten, gözlerle ilgili şey üzerinde durmazdı.

    Sümüklü böcek içli bir böcekti. Zayıftı, güçsüzdü, sessizdi. Öksüz büyümüştü. Babasını Almanlar vurmuşlardı. Şu koca dünyada anacığından başka hiç kimsesi yoktu. Sümüklü böcek kimsesizdi. Anası üstüne titrer dururdu ama sümüklü böceğin hiçbir şeyini değiştiremezdi. Sümüklü böcek hep yalnız gezerdi. Gezdiği yerler de güzel yerlerdi doğrusu, göğe doğru yükselen, koca koca ağaçlar, terli terli otlar, yağmur sonralarının su birikintileri yalnızlığını unuttururdu. Zaten hep yalnız yaşamıştı, bunun için yalnızlığın acısını bilmezdi. Yalnızlığın acısını bilmediği için de mutlu bir böcek olduğu söylenebilirdi. Ne var ki o da bütün yalnızlar gibi çok düşünürdü. Uykular bir yana, düşünmediği an yok gibiydi. O kadar uyku da uyumazdı, geceleri gözlerini yıldızlara diker, saatler boyunca düşünür, düşünürdü. Anasını en çok üzen de buydu; zayıflığı, güçsüzlüğü sessizliği düşünmekten sanırdı. Düşünmesine engel olmak isterdi. Engel olabilseydi, sümüklü böcek mutlu mu, dertli mi olurdu, güçlü mü, güçsüz mü olurdu, orasını kimsecikler bilemez ama bugünkü sümüklü böcek olmayacağı şüphe götürmezdi.

    Anası, sümüklü böceği bir türlü değiştiremedi. Sümüklü böcek düşünmeye devam etti. Gün geçtikçe daha çok düşündü. Uykuyu hiç sevmiyordu, hep düşünmek istiyordu. Uykuda da düşüncelerinin düşünü görüyordu. Gittikçe zayıflıyor, inceliyor, iğneye ipliğe dönüyordu. Anacığı bu durumu gördükçe için için eriyordu, iki gözü iki çeşme ağlayıp duruyordu, o da uykularını yitiriyordu. Sümüklü böcek, anasının kaygısını anlamıyordu. Sümüklü böceğe göre en büyük erdem düşünmekti, en büyük zenginlik iyi düşünceler, sağlam bilgilerdi. Bir böcek için daha yüce, daha büyük bir zenginlik düşünemiyordu; böcekleri uzaktan uzağa tanıdığı için de bütün böcekleri aynı düşüncede sanıyordu.

    Sümüklü böcek, gözlerini yıldızlara dikiyor, düşünüyor, düşünüyordu. En sonunda yıldızlar köreliyor, sümüklü böceğin gözleri kararıyor, kapanıyor, iyi düşüncelerin düşleriyle dolu bir tavşan uykusuna dalıyordu. O zaman anacığı kalkıyor, çevresinde dört dönüyor, şöyle biraz rahat, şöyle biraz daha fazla uyuması için, aklına ne eserse, elinden ne gelirse yapıyordu. Ama çok geçmeden gökyüzü ağarıyor, çevrenin bütün böcekleri sabah türküsüne başlıyorlardı. Anacığı köpürüyordu, küplere biniyordu, hemen dışarı fırlıyor, bütün türküleri susturmak istiyor, böcekler kulak asmayınca da ağzına geleni söylüyordu. Böceklerin aldırdıkları bile yoktu. Yoksul ananın yüzüne karşı gülüyor, seslerini daha çok yükseltiyorlardı. Adını ''Kavgacı Karı'' koymuşlardı, bu da onun kulağına kadar gelmişti ama ana yüreği bir şey dinlemiyordu ki...

    Anası böceklerle cebelleşe dursun, sümüklü böcek birdenbire gözlerini açıyor, ''Güneş ne kadar da yükselmiş ! Şu böcekler de olmasa hiç uyanamayacağım galiba, eksik olmasınlar !" diye söylene söylene yerinden fırlıyor, anasının hazırladığı güzelim yemeklere elini bile sürmeden alıp başını gidiyordu.



    Yine bir bahar sabahı alıp başını gitmişti. İnceydi, sıskaydı ama hiçbir yorgunluk duymuyordu. Sağına soluna bakmadan yürüyordu. Birdenbire kulağına bir ses geldi, irkildi, duruverdi. Duyduğu seslerin hiçbirine benzemiyordu bu ses, çok da uzaklardan gelir gibiydi. Garipti, duyulmadık bir sesti, ne ağıda, ne gülüşe, ne türküye benziyordu. Sümüklü böceğin bütün düşüncelerini üzerine çekiyordu. Sümüklü böcek olduğu yerde kalakalmıştı. Sümüklü böcek birdenbire vurulmuştu bu sese. ''Çok görmüş, çok çekmiş, çok düşünmüş, çok iyi bir yaratığın sesidir bu ses'' diye düşünüyordu. Bu bakımdan, bazı insanların yüzlerine, gözlerine bakarak içlerini de anladıklarını sanan bazı insanlara benziyordu. Sesin geldiği yere doğru yürümeye başladı. Kendinde değildi, sarhoş gibiydi. Usul usul yürüyor, bütün varlığını kulaklarında topluyordu. En sonunda bir ağacın dibinde durdu. Kocaman bir ağaçtı. Gövdesinin kabukları yarık yarıktı. Bu yarıklardan birisinin içinde küçücük bir koza vardı. Sesin kozadan geldiğini anladı. Yavaş yavaş ağacın gövdesine tırmandı ,usulcacık yanına geldi kozanın, durdu, dinledi. Kozanın içinde görünmeyen bir kadın ağlıyordu. Ama nasıl ağlıyordu, ama nasıl ağlıyordu, nasıl ağlıyordu ! Sümüklü böceğin gözleri yaşardı, sümüklü böcek de ağladı. Sümüklü böcek hiç böyle olmamıştı. Ne tuhaf ! Hiçbir şey düşünemiyordu, düşünmek aklından bile geçmiyordu, yalnız bir bambaşka ağıt duyuyordu, yalnız ağlıyordu. Neden sonra kendini topladı gözlerini sildi. Kozadaki kadının ağıdı da durmuştu. Kozaya biraz daha yaklaştı.

    ''Nedir derdin ?'' diye sordu.

    Kozadaki kadın da onun ağıdını duymuştu.

    ''Senin derdin nedir?'' dedi.

    Sümüklü böcek hiç düşünmedi:

    ''Benim derdim sensin !'' diye cevap verdi.

    Kozadaki kadın ilk önce inanmadı ama sonra ister istemez inandı. Sümüklü böcek, kozanın başından hiç ayrılmadı. Kozanın içindeki kadın bir kelebekti. Güzel günler görecekti. Kelebeklerin, kanatları çıkmadan önce bir zaman karanlık bir kozada kalmaları en büyük, en gerçek sevinçlerin, acılardan, karanlıklardan sonra geldiğini anlasınlar diyeydi. Ama bizim sümüklü böcek ona birdenbire vuruluvermişti, kara günler yaşamasını istemedi, sevdiğine karanlığı unutturmak istedi. Başardı da. Ne derlerse desinler, kelebek en iyi günlerini karanlık kozada geçirdi. Sümüklü böcek, kelebeğin bir dakika dertlenmemesi için canını bile verirdi. Hiç ayrılmıyordu yanından, umut dolu, yaşamak dolu güzel şeyler söylüyordu. Çok da şey biliyordu; bildiklerini, vardığı sonuçları anlatıyordu. Gündüz güneşi, gece yıldızları anlatıyordu. Çok güzel bir şarkı vardır, bir yıldıza gönül vermiş bir sürüngenden söz eder. Sümüklü böcek o sürüngen gibi değildi, bilgili böcekti, yıldızların böcek olmadıklarını, böcek olmadıkları için de yıldızlara gönül verilemeyeceğini bilirdi. Kozadaki kadına yıldızların dünyalar kadar büyük, alabildiğine uzak olduklarını söylerdi. Kozadaki kadın, sümüklü böceğe duyduğu hayranlığı saklayamazdı. Ama sümüklü böcek övülmeyi sevmezdi nedense, sözü hemen değiştiriverirdi. Durmadan konuşurlardı. Konuşmak, anlaşmak, sevmek ne güzel şeydi, iki olmak ne güzel şeydi ! Sümüklü böcek yalnızlığın korkunçluğunu yeni yeni anlıyordu. Gecenin ilerlemiş saatlerinde kelebeğin uykusu geliyordu, sümüklü böcek kelebeğe ninniler söylüyordu. Kelebek güzel ninnilerle uykuya dalıyordu. Kelebek uyumuş da olsa sümüklü böcek devam ediyordu, coştukça coşuyordu, en iyi, en güzel, en gerçek şeyleri bu ninnilerle söylüyordu. Sabahleyin kelebeği türkülerle uyandırıyordu. Sonra birlikte geçirecekleri güzel günlerden söz ediliyordu. Güzel günler her sabah biraz daha yaklaşıyordu.

    Bir gün oldu, beklenen gün geliverdi. Kelebek kozayı delip çıktı. Çok güzeldi, kanatlarının o güzel rengi yağmur sonu göklerini düşündürüyordu, ne hoş bir maviydi ! Sümüklü böcek çok yorulmuştu, bitkindi, uykusuzluk canına okumuştu, elinde olmadan uyumuştu o sırada. Kelebek de uyandırmadı. Nedense bir tuhaf olmuştu. ''Uyusun,'' diye düşündü. Sümüklü böceği alnından öptü, sonra usulca uçtu. Uçmanın, yer yüzünü yeniden görmenin sonsuz sevinci içindeydi. Bütün gün uçtu. Kanatlarının gök mavisine bütün böcekler bittiler, gözleri kamaştı. Bütün böcekler onunla dost olmak istediler. Ama her isteyen yanına yaklaşamadı, o kadar güzeldi ki yanında rahat rahat, çekinmeden, gözleri kamaşıp da dili tutulmadan konuşabilmek her böceğin yapabileceği iş değildi. Yalnız renk renk, pırıl pırıl böcekler yaklaşabildiler yanına, kibar kibar konuştular, çabucak seviverdiler birbirlerini. Gezdiler tozdular, güldüler, eğlendiler, güzel çiçeklerden bal emdiler. Kelebek mutluluktan uçuyordu, her şeyi unutmuştu, sümüklü böceği bile unutmuştu. Ancak akşam üstü aklına geldi. Ona acıdı. Yanına dönmek istedi. Ama hiç acele etmedi, uçmanın, görmenin beğenilmenin tadını çıkara çıkara, yavaş yavaş gitti ağacın yanına.

    Sümüklü böcek pek şaşkın duruyordu. Dert1i olduğu belliydi. Kelebeği bütün bütün yitirdiğini sanmıştı. Sesini duyunca sevindi. Sevindi ya yine de şaşırdı, gözlerine güç inandı, kelebek ne kadar da güzeldi ! Ama kelebeğe güzel olduğunu söylemedi, başka şeyler söyledi, her zamanki şeyleri... Kelebek, sözlerini dinliyorsa da eskisi gibi dinlediği söylenemezdi. Öğleyin ağaçların gölgesinde çapkın bir böcekten güzel bir vals öğrenmişti, çok sevmişti. Hem dinliyor, hem arada bir şey söylüyor, hem de tek başına vals ediyordu. O böyle dönüp durdukça, sümüklü böcek ne diyeceğini şaşırıyordu, düşünceler birbirine karışıyor , yıkılıyordu. Düşündüklerine inanan kimseler, bu düşüncelerini söylerken dinleyenler dikkat etmezlerse, gülerlerse, başka şeylerle ilgilenirlerse, doğru dürüst konuşmazlar, üzülürler, küçülürler. Sümüklü böcek yine de aldırmadı buna, kelebeğe güveni vardı, kelebeği deli gibi seviyordu. Bir zaman böylece konuştular. Derken yeşil ağaçlar kararmaya başladı. Kelebek havaya baktı.

    ''Akşam oldu,'' dedi, ''Sen bu akşam ne yapacaksın ?''

    Sümüklü böcek kelebeğin gözlerine baktı, gülümsedi.

    ''Ne istersen onu yapacağız,'' diye cevap verdi.

    Kelebek, başını çevirmedi, gülümsedi. ''Yapacağız'' da ne oluyordu ? ''Ne yapacağız?'' dememişti ki kelebek ! ''Ne yapacaksın?'' demişti. Kelebek ne yapacağını biliyordu, bu akşam büyük bir baloya davetliydi. Bir an düşündü. Sümüklü böceği de götüremez miydi? Sümüklü böcek iyi bir böcekti, eşsiz düşünceleri vardı, doğrusunu söylemek gerekirse, onun o güzel türkülerini, o güzel ninnilerini başka hiçbir böcekten duymamıştı, ettiği iyilikler de unutulamazdı, sonsuz sevgisi unutulamazdı. Ama bugün konuştuğu, dolaştığı böceklerin hiçbiri sümüklü böceğe benzemiyordu, hiçbiri sümüklü böcek gibi donuk renkli değildi, sümüklü böceğin baloya gitmesi ne de olsa tuhaf kaçacaktı, onu sümüklü böceğin yanında görünce belki de ayıplayacaklardı, sümüklü böceği baloya götüremezdi.

    ''Ben baloya gidiyorum bu akşam, senin ne yapacağını soruyorum.'' dedi.

    Sümüklü böcek çok sarsıldı, ama belli etmedi.

    "Ben de burada kalırım, seni beklerim,'' dedi.

    ''Ama yalnız başına sıkılırsın,'' dedi kelebek, ''Ben belki çok geç dönerim."

    Sümüklü böcek gülümsemeye çalıştı.

    ''Seni düşünürsem sıkılmam'' dedi.

    Kelebek, baloya gitti. Çok eğlendi, çok beğenildi. Kimseleri beğenmeyen yusufçuk böceği bile onunla kaç kere dans etti, kelebekle dans ederken pırıl pırıl yeşil kanatlarını geriyor, yeşil kılıcını, dimdik, havaya kaldırıyordu, kulağına tatlı tatlı şeyler söylüyordu. Kanatları gök mavisi güzel kelebek uyumuyordu, ama peri masallarına benzer düşler görüyordu. Sabaha doğru ağaca döndüğü zaman bile bu güzel düşler içinde yüzer gibiydi.

    Sümüklü böcek hiç uyumamış, beklemişti. Kelebeğin güzelliğini öven türküler yakarak vakit geçirmişti. Kelebek, balodan dönünce hepsini söylemeyi düşünmüştü. Ama söyleyemedi, dili tutulmuştu sanki. Sonra kelebeğin uykusu vardı, yorulmuştu, hemen uyudu, yusufçuk böceği düşlerine girdi.

    Bu hep böyle sürdü gitti. Kelebek, yerinde duramıyordu. Bütün gün dolaşıyor, eğleniyordu, her gece baloya gidiyordu, her baloda el üstünde tutuluyordu. Gece yarısından önce dönmüyordu. Sümüklü böcek, kelebek gelir de göremem diye ağacın altından hiç ayrılmıyordu. Kelebek için türküler, ninniler düzüyordu. Kelebek uyurken ninnilerini söylüyordu ama türkülerini de söylemeyi bir türlü göze alamıyordu. Sümüklü böcek bir şeylerden korkuyordu. Sümüklü böcek bütün bütün zayıflıyordu, görenler tanıyamazlardı. Ama kelebeği tırnak ucu kadar olsun suçlu bulmuyordu, kelebeği deli gibi seviyordu çünkü. Kelebek de hep yorgun dönüyordu, fazla bir şey konuştukları yoktu. Eski, güzel günler neredeydi ? Şimdi havadan sudan başka bir şey konuşmuyorlardı.

    Sümüklü böceğe bunu bile çok gördüler. O pırıl pırıl, o renk renk ama dedikoducu böcekler, çok geçmeden bu dostluğu anladılar. Kelebeğe de belli ettiler. Kelebekle birlikte sümüklü böceği konuştular. Anasından söz açtılar, güldüler. Onlarla birlikte kelebek de güldü. Donuk rengini alaya aldılar. Kelebek buna gülmedi. O kadar da kötü değildi. Sümüklü böceğe çok şey borçluydu, donuk renkli sümüklü böcekten birçok şeyler öğrenmeseydi bu parlak renkli böcekler arasında bu kadar parlayamayacaktı, sözlerini ilgiyle dinlemeyeceklerdi. Böyle güzel oluşunda bile sümüklü böceğin büyük payı vardı, sümüklü böcek onu böyle sevmeseydi bu kadar güzelleşemeyecekti, sevginin her şeyi güzelleştirdiği, sümüklü böceğin bulduğu bir gerçekti. Ama o bunların hiçbirini söyleyemedi, sümüklü böceğe acıdığını söyledi yalnız, dertli, yoksul bir böcek olduğunu, yüzüne hiç bakmamanın komşuluğa yakışmayacağını söyledi.

    ''Çok iyisin, çok alçak gönüllüsün, şekerim !'' dediler.

    Mavi kelebek, parlak renkli böceklerin en iyisiydi gerçekten de, ne var ki parlak renklerden sıyrılmadan gerçek iyiliğe ulaşılamazdı. Kelebek, bir parlak renkli böcek ne kadar iyi olabilirse o kadar iyiydi.

    Bundan sonraki balolarda da sümüklü böcekten sık sık söz açıldı. Kelebek, sümüklü böceğin durumunu üzülerek anlattı.

    ''Çok iyisin, çok alçak gönüllüsün, şekerim !'' dediler, kelebeğin koltukları kabardı.

    Sümüklü böcekte dayanacak yürek kalmamıştı. Bu duruma bir son vermek istiyordu, ne olacaksa olsundu artık ! Kararını verdi, her şeyi söyleyecekti. Kendine güveni vardı, iyi, temiz böceklere yaraşır bir ömür yaşatacaktı kelebeğe, onun için kötülükten gayri her şeyi yapabilirdi, kelebeğin mutluluğu uğrunda hiçbir şeyden çekinmeyecekti. Kelebeği beklediği gecelerde, gündüzlerde yaktığı türkülerin en güzel parçalarını bir araya getirdi, uzun ama alabildiğine güzel bir türkü oldu bu. Bu türküyü söylediği zaman, kelebek her şeyi anlayacaktı, can evinde duyacaktı. Bekledi, kelebek geldi. Bir yaprağın üstüne kondu, yağmur sonu göklerini andıran canım kanatlarını açıp açıp kapıyordu. Keyfi yerindeydi, o kadar yorgun da değildi, tam sırasıydı ! Sümüklü böcek yaprağın altına geldi, türküsünü söylemeye hazırlandı, ama tek kelimesini bile söyleyemedi.

    ''Seni seviyorum, kelebek,'' dedi yalnız.

    Kelebek çok şaşırdı. Akıllı kelebekti, zaten biliyordu, olanların hiçbiri aklından çıkmamıştı ama yine de şaşırdı işte.

    ''Nerden belli ?'' dedi.

    Sümüklü böcek, geçmiş günlerden söz açmayı aklına bile getirmedi. Yalnız sustu.

    ''Nerden belli ?'' diye tekrarladı kelebek, ''Beni sevdiğini nasıl göstereceksin ?''

    Kelebek ne kadar da değişmişti ! Sümüklü böceğin gözleri parlıyordu.

    ''Öl de, öleyim!'' diye cevap verdi.

    Kelebek uzaklara baktı. Hava kararmaya başlamıştı, belki de baloya geç kalacaktı.

    ''Ölmek neye yarar ?'' dedi.

    ''Seni sevdiğimi göstermeye !'' dedi sümüklü böcek.

    Kelebek güldü.

    ''0 zaman da beni alamazsın ki..?'' dedi.

    ''Seni sevdiğimi iyice anlarsın ya,'' dedi sümüklü böcek, ''Bu kadarı bana yeter.''

    Kelebek, uzaklara baktı yine, gözlerini kapadı, ne zaman sevgiden söz açılsa, aklına yusufçuk böceği gelirdi.

    ''Ben sana çok daha kolay bir yol göstereceğim,'' dedi,

    ''Yusufçuk böceğiyle evlenmemi sağlıyabilir misin?''

    Kelebek ne kadar da değişmişti! Sümüklü böcek bir dakika bile duralamadı.

    ''Elimden geleni yaparım, bu işi başaracağım!'' dedi.

    Kelebek, baloya geç kalacaktı, uçtu gitti.



    Sümüklü böcek yola çıktı. Yusufçuk böceğini buldu. Neler, neler söylemedi? Önce güzel şeylerden, iyi şeylerden başladı. Sümüklü böcek kötü şeyler düşünemiyordu, kelebeğin iyiliğine, güzelliğine inanıyordu. Ama yusufçuk böceğinin böyle şeylere karnı toktu. Yusufçuk böceği zengin böcekti, daha da zenginleşmek istiyordu, dünyanın en zengin böceği olmayı koymuştu aklına. Tek düşüncesi buydu, gerisi önemsiz şeylerdi. Böcekler için zenginlik ve para, renkti. Yusufçuk böceğinin kanatlarındaki, kılıcındaki yeşil hiçbir böcekte yoktu. Ama yusufçuk bununla yetinmiyordu. Gök kuşağının bütün renklerine sahip olmak istiyordu. Gök kuşağının bütün renklerini elde ettiği zaman, böceklerin en zengini olacaktı. O zaman sümüklü böcek, kelebeğin kanatlarındaki yağmur sonu mavisini övdü. Gök kuşağı da yağmur sonlarında görünmez miydi zaten?

    Yusufçukla kelebeğin düğününe, yoksul, zengin bütün böcekler davetliydi. Bu düğünde kimsecikler sümüklü böceği göremedi. Anacığının dizinde ağlıyordu...

    Yusufçuk böceği, kanatları yağmur sonu göklerini andıran güzel kelebeği alıp başka bir şehre gitti. Sümüklü böcek nerdeyse çıldıracaktı. Artık her şey bitmişti, ama düşünmeden edemiyordu ki. Düşündükçe düşünüyor, dertlendikçe dertleniyor, inceldikçe inceliyordu. Çok geçmeden anacığını da yitirdi. Kadıncağız yine bir sabah, böcekleri susturmak için bağıra çağıra dışarı çıkmıştı. Adını söyleyemeyeceğim bir böcek, uşaklarına emir verdi, sümüklü böceğin anasını iyice dövdüler, gözleri daha o akşam yumuluverdi. Bütün böcekler rahat bir soluk aldılar, sümüklü böceğin anasının sözü bile edilmedi bir daha. Zaten konuşacak çok şeyler vardı. Yusufçuğun gittiği şehirden bir sürü haberler gelmişti. Şu yusufçuk vefasızın biriymiş, kelebeğin kanatlarındaki bütün maviliği almış, sonra da yüzüstü bırakmış biçareyi. Bir arının balına tamah etmiş, ardına düşmüş. Balayı yolculuğuna çıkmışlar. Biçare kelebeğin nerede olduğu bile belli değilmiş...

    Sümüklü böcek bunları duyunca deliye döndü. Önce gelir diye bekledi. Gelseydi hiçbir şey sormadan bağrına basacaktı, "kanadının mavisini ne ettin?" demeyecekti,sümüklü böcek onun mavisini sevmemişti ki...

    Kelebek gelmedi. Gelmeyince sümüklü böcek yolculuğa hazırlandı. Demir asa, demir çarık gidecekti;yine bulacaktı kelebeği,yine duyulmadık türküler söyleyecekti ona, sevgili kelebeği teselli edecekti, ona mavinin, yeşilin hiçliğini anlatacaktı. Bu uzun yolculuktu, belki hiç bir zaman bitmeyecekti. Bunun için , düşüne düşüne kazandığı bütün bilgileri bir araya getirdi, oyum oyum yüreğinin biçiminde, sırtında taşıyacağı bir ev yaptı, yola çıktı. Sonra sonra boynuzları büyüdü, böcekler buna kötü bir anlam verdiler ama yanılıyorlardı, sümüklü böceğin boynuzları o yüzden büyümemişti. Boynuzlarının ucunda gözleri vardı, boynuzları yukarılarda kelebeği araya araya büyümüştü.

    Sümüklü böcek şimdi hâlâ yoldadır, kelebeği arar durur. Yağmur sonlarında bahçenize çıkarsanız görürsünüz. Sümüklü böcek yağmur sonlarında bir yerde duramaz olur, gözleri göklerde, yürür gider. Belki de bu, yağmur sonu gökleri kelebeğin kanatlarını andırdığı içindir.

    Ya, sümüklü böcek hâlâ gider işte böyle... ama budala bir Aşık değildir, iyi şeyler düşünmeye her zaman devam etmiştir. Yavaş gitmesi bundandır. Geçtiği her yere parlak bir yol çizer incecikten. Bu parlak yol, sümüklü böceğin en iyi, en güzel düşünceleridir. Bilginler bu parlak yola eğilselerdi,çok şeyler bulabilirlerdi. Ama sümüklü böceği küçük gördüler, yolunu beğenmediler,eğilmediler, büyük büyük şeyler aradılar, atom bombasını buldular...
  • Juan ve Juana, kendilerine anlaşmak,yahut daha doğrusu,birine öteki gibi olmak imkanı veren uzun bir nişanlılık devresinden sonra evlendiler. Anlaşmak hele şurada dursun,çünkü sekiz gün geçmiş de hala birbirini anlamamış iki nişanlı, sekiz yıl sonra da anlamaz. Zaman onların gözleri üzerine, biri ötekinin kusurunu görmesin; yahut daha iyisi, bu kusurlar, biri ötekine hayran gözlerle faziletler gibi görünsün diye, bir örtü örtmekle kalır- kalın bir ihtiras örtüsü-