• Stefan Zweig ile tanışmama vesile olan kitap, nasıl anlatılır bilmiyorum bu kitap düşünce şeklimi, algılama düzeyimi alt üst etti. Bu kitaptan sonra bütün Zweig kitaplarını okuma aşkı sardı dört bir yanımı..

    Şöyle ki kibrinden dağları delecek gibi olan bir insanın karşısına kimi koyarsaniz koyun yine gözlük üstünden bakacak muhatap dahi olmayacaktır. Bir iddia uğruna hayatının dersini alana kadar. O dersini alırken okuyucuya ipuçlarıyla birlikte bir sır aralandı.Çözmek o kadar zevkli ki elinizden bırakamayacaksınız.

    Keyifli okumalar.
  • Kötü kadın Safinaz!

    Ayrılığımızın üzerinden aylar geçmesine karşın, özel yaşamımda iki yakam bir araya gelmedi. Pek mutlu sayılmam. Tabii Bridget Jones gibi televizyon karşısında nutella kaşıklayarak gözyaşlarına boğulmuyorum. Bilirsin, kadınlar üzgün olduklarında içgüdüsel bir hamleyle kuaföre gidip değişim geçirirler, çoğu zaman da moralleri düzelir. Bu düstura güvenip dün mahalle berberine uğradım. Maksadım yeni yıla yeni imajla girmekti ama adeta cücük kafalı Japon askerine döndüm ve moralim çok daha fazla bozuldu. Cevap versene Safinaz, erkekler niçin berberden mutlu çıkamaz? Saçı yeni kesilmiş erkek sendromuna bilim adamları neden halen çözüm bulamadı? Ve özgüvenimi deniz seviyesinin üzerine senden başka kim çıkarabilir?

    Çağımızın bilim adamları ve mucitlerinden çok rahatsızım. İnternetin icadından beri şahsımı heyecanlandıran bir yenilik getiremediler ki onu da ABD ordusu muhtemel bir nükleer savaşta haberleşebilmek için tasarlamıştı. Literatüre baktığımda yaşamımı güzelleştiren tek bir icat göremiyorum. Sakın dolgun ve sanatsal dudaklarından “akıllı telefon” lafını duymayayım! Aşkın ve göz göze geçirilen nice anın katili onlar! Ayrıca batının icatları ülkeme beş, evime on sene sonra girdiğinden modaları çoktan geçmiş oluyor. Mesela akıllı gözlük ve saate henüz nail olabilmiş değilim. Tabii proleterya adına konuşuyorum, sen üstüne alınma Safinaz. Kaldı ki müstakbel kocanın epey varlıklı olduğunu duydum. Ne şanslısınız, artık akıllı saatlerinizle cehennemin dibinden doyasıya yer bildirimi yaparsınız.

    Sen de mi Safinaz?

    Yaşlanmanın en kötü yanı, şaşırma duygusunu kaybetmek olmalı. Çünkü yaşlandıkça, insanların Yeşilçam filmlerindeki gibi salt iyi veya kötü olmadığını; dosttan kötülüğün, düşmandan iyiliğin pekala gelebileceğini anlıyorsun. Hayatı siyah beyaz görmemeyi öğrenip ölüm dahil her felaketi kanıksıyorsun. Söz gelimi sırtından hançerlenen Sezar, “sen de mi Brütüs?” derken bile fazla şaşkın değildi. Zira her diktatörün eninde sonunda alaşağı edileceğini biliyor, yalnızca kaçınılmaz sonunu ertelemeye çalışıyordu. Hikayemiz onlarınkine çok benziyor aslında. Sen Sezar gibi baskıcı ve kıskanç olduğuma kanaat getirdin, bense ihanetinin ardından “sen de mi Safinaz?”diye iç geçirmekle yetindim. Bu benzerliğin yaşlılıkla ne ilgisi var dersen, cevap cümledeki “de” bağlacında gizlidir.

    Yeni yıla girdiğimiz bugünlerde, insanların mutsuzluktan çıldırdıklarına tanık oluyorum. Kuran’da İsa’nın mucizelerinden açıkça bahsedilmesine rağmen, doğumunu sembolize eden Noel’i kutlayanlar linç ediliyor. Noel Baba figürünü kanlar içinde resmeden afişler okul duvarlarına asılıyor. Nefret salyalarıyla ıslanmış gazetelerde, “Elhamdülillah Müslümanım diyen nice kadın, kırmızı külot almak için mağazalarda kuyruğa girdi” başlığı atılıyor. Fazlasıyla hoşgörüsüz bir toplum olduk ama umurumda değil artık. Birisine daha “sen de mi?” diyecek takatim kalmadı. Sanırım yılbaşı gecesini evde, uygulamayı beceremeyeceğim radikal kararlar alarak geçireceğim. Radikal kararlarım arasında elbette seni unutmak da var. Öte yandan Ege Denizini boğulmadan geçmenin yollarını arayacak ve batılı büyükelçilere vatandaşlık talebimi aktaran mektuplar yazacağım. Cevap gelmeyeceğini biliyorum, zira Avrupa ülkesi olsam kendimi sınırlarımdan sokmazdım.

    “Hiçbir evli kadın, yasak bir aşk ilişkisi kadar coşturamaz ama hiçbir yasak ilişki de erişilemeyen bir kadın kadar çıldırtamaz” der eski bir Çin atasözü. Meşru sevgilimken bile daima erişilmez oldun nezdimde. Ve toplumun bizi onayladığı dönemlerde dahi, Titanik’in güvertesinde Rose’u öpen Jack gibi telaşlıydım. Birlikte geçirdiğimiz yılbaşı gecelerini hatırlıyor musun? İtinayla meyve tabağı hazırlardın bana; mumları yakar, kırmızı elbisenle dans koreografileri sunar ve dışarıda katiyen bulamayacağım bir eğlence yaşatırdın. Bense içkiyi fazla kaçırıp erkenden sızardım ayyaş gibi. Muhtemelen sırf o nahoş hallerimi anımsıyorsundur; malum sadece olumsuzlukları kaydeden, vicdanını aklamak üzere programlanmış, tamamen yanlı bir hafızan var.

    Dünyaya tekrar gelirsem kesinlikle noter olmak isterim.Düşünsene, insanlar birbirlerine inanmak için sana muhtaç. Yunan tanrısı gibi tek dokunuşla taraflara itimat aşılıyorsun. Ayrıca noterlerin aşk hayatları da nispeten kolay olmalı. Mesela evlilik teklifi veya ilan-ı aşk ettiklerinde, otomatikman noter huzurunda yapmış oluyorlar. Yahut kavga ettiklerinde kuyumcu ve çiçekçilere abone olmaktan ziyade, noter onaylı bir özür mektubuyla tüm sıkıntıları çözebilirler. Enteresan değil mi? Umarım şu an latifeme gülüyorsundur. Gerçi ilişkimiz boyunca ne vakit espri yapsam, “komik mi bu şimdi?” diyerek beni bozdun. Midemdeki kelebeklere böcek ilacı sıktığın gibi, içimdeki komedyeni de hunharca öldürdün. Gülmezsen gülme Safinaz, umurumda değilsin, Allah senin belanı versin! Tamam sakinim, bela okuduğum için özür dilerim, dava açmanı gerektirecek bir durum yok.

    Bu sana son mektubumdu. Yeni yılının mutlu ve huzurlu geçmesini dilerim. Umarım tez zamanda bolca kilo alır, yırtıklı kot pantolonlarına ve dar taytlarına giremez hale gelirsin. Bakalım müstakbel kocan seni o halinle de sevecek mi, göreceğiz.

    Hoşça kal.

    İSMAİL PİŞER
  • söyleyecek sözüm yok, bizi çok kırdılar gözlük,bizi tuzlabuz, bizi unufak, bizi camçerçeve kırdılar da bakmadılar bir kez olsun cangözüyle,
  • Elinde Starbucks’tan alınmış iki büyük boy kağıt kahve bardağıyla öylece dikilmiş bana bakıyordu. Üzgün gözüküyordu. O sırada önünden geçen birkaç kişi onu görmemi engelledi.
    İnsanlar geçip gittiğinde, kocaman bir gülümseme vardı yüzünde. Sanki az önceki ifadesi yok olmuştu.
    Koray Yersüren
    Sayfa 113 - Ephesus Yayınları
  • Serinin ikinci kitabında benim için duygusallık ön plandaydı. Tabi doğruyu söylemek gerekirse ilk kitapta geçen olaylar ve nasıl bittiği ile ilgili kurguyu tamamen unutmuştum; hatırlamak amacıyla tekrar serinin ilk kitabını okudum.
    Ege’nin kaza geçirmesi ve tekerlekli sandalyeye mahkum olduğu halde hayal kurmaktan vazgeçmemesi, her şeyin daha iyi olacağına dair inancını okurken etkilendim. Ege, dostları Akın – Ekin çifti ve sevdiği kız Berçin sayesinde hayata umutla bakıyor. Berçin’in gelgitli hareketleri de olmasaydı çok iyi olurdu. Bu kitapta sevemedim gitti Berçin’i. Kitap öyle bir yerde bitti ki yenisini şimdiden büyük bir merakla beklemeye başladım.
    Eğlence ile duygusallığın bir bütün halinde çok güzel yansıtmış yazar.
  • Bugün,uzun bir aradan sonra birinci tekil şahısa dönüş yaptım. Sana olan duygularımdan dolayı hep başka isimlere sığındım. Kendim olduğumu fark ettirmemek için kendime bile inanmadım. Bazı şeyleri suskunluklarımla geçiştirmeye çalışırken,en çok ben çığlık attım.

    Adını bana unutturmasınlar,seni bana kötülemesinler diye kulaklarımı tıkadım. Kulaklarımı bazen de en güzel şarkılarla tıkadım. Seni şarkılarla harmanladım.
    Seninle bir masada sessiz kalmak bile ne demek hiç bilemedim. Ne zaman bir bardak sesi çınlasa, duygulandım. Gözlerimden yaşlar akmasın diye çabalarken,dudaklarımın titreyişine engel olamadım. Yazdıkça unuturum dedim,yazdıkça çoğalttım. İçimde ne varsa…
    Birkaç aydır alışmışken uzun masalarda yalnızlığımla böldüğüm küçük bölümde oturmaya,bir yerde okuduğum o acımasız cümle,beni yeniden mıhladı kalkmak istediğim masaya. Yeni sayfa açmak dedikleri var ya, kibritle oynarken yaktım onu ben bu cümleyle.
    Cümle şuydu;

    “Ki ben,
    İçtiği yarım bardak sudan
    Taşamayan ben
    Senden başkasının denizinde nasıl yüzerim
    Bilmiyorum.”

    Sanki seninle çıktığım Galata Kulesinde seni kaybetmiş gibi hissettim o anda. Aslında seni hiç bulamamışken.

    Güneş alan bir yerde gülümseyen bir çiçekken,toprağımı değiştirdiklerinde yerimi yadırgadım ve soldum ya da.
    Bir şekilde hala nefes almaya kendime yardım etmeye çalışırken daha da yoruluyordum.
    Sana her tırmanışım aslında düşüşümdü.
    Her elimi uzatışımda bir taş daha hissediyordum kafamda.
    Bir kaşık suda boğuluyordum.

    Ulaşamadığım denizin kokusunu duyuyordum. Ne mümkün?
    Senin olduğun şeylerde mümkünlük arayamıyordum artık. Sen varsan oluyordu. Fakat artık olmuyor.

    Seninle güldüğümüz bir önceki akşam,
    Bir sonraki akşamın karanlığında boğuluyordu.
    Keşke “acı” kelimesini bir tek biber için kullandığımı düşünseydim dediğim o akşam.
    Bana “acı” kelimesine yeni anlam yüklemeyi öğrettin.

    Bir yolun sonu olsun ve geri dön,diyebilmeyi öğrettin. Gittikçe gidebileceğin sonsuz yolların olduğunu bilmeme rağmen.
    Kalmanın zorluğunu öğrettin ya da.
    Hiç yemek yemesem,edeceğin her lafın mideme oturmasını öğrettin. Mideme bile varamadı hatta.
    Boğazımda takılı kaldı.

    Hiç hareketli şarkının arka fonunda sessiz bir hüzün hissettin mi? Benim şarkılarımda var, ona bu hüznü sen öğrettin.
    Belki kalsan bu kadar şey öğrenemezdim ama
    Seninle cahil kalmayı severdim.
    Belki.

    Ama artık değil.

    Acaba şuan ne yapıyorsun?
    Bir kafede gözünde gözlük etrafa gülümserken kahvenin içindeki farklı tadı veren malzemeyi mi düşünüyorsun? Akşam gideceğin konserde sana eşlik edecek kız arkadaşını kaçta alacağını mı hesaplıyorsun?
    Oturduğun sandalyede,aklından geçen müziğin ritmine göre ayağını mı vuruyorsun yere? (Yer ne kadar şanslı olduğundan habersiz,bunu da öğret ona.)
    Aynı zamanda aynı müziği dinlemişsizdir belki.
    Aynı kitabı okumamız mümkün değil,
    Ama mümkünatı kaldırırsak aynı cümleleri de çizmişizdir.

    Sen belki de dünyada en gereksiz virgülken,hayatımın en güzel cümlesi oluverdin.
    Ama artık bizi özetleyen bir cümle var aklımda.

    “Sen ve ben acıdan bir dağız,
    Sen ve ben
    Bu dünyada bir daha karşılaşmayacağız.”

    A.A