• Kalbimizi yaratan Allah, kalbimizden geçenleri de bilir. Kalbimiz Allah ile olunca, kalbimiz genişleyince, hiçbir şey dar gelmez. Allah ile oldu mu, her yer ona yâr olur, yarar olur. Böyle bir kalbin sesine uymak, kulak vermek, ne hoş bir duygudur. Ve o zaman kalpler neyle doluysa, dudaklardan o dökülür, gider…Kalbimiz, başlı başına bir dünyadır. Rabbimizden gelen her sinyali mıknatıs gibi çeker kalbimiz. O güçlü kalp ile insan, insan olduğunun farkına varır.Milyarlarca insan, nice işlerle haşır neşir olurken, kalbin sırlarından habersiz yaşar durur… Oysaki kalbimiz, aklın bilmediği nice sırlara sahiptir.***Eskiden küçücüktü evlerimiz. O küçücük evlerde nice insan yaşardık bir arada. Kalplerin geniş olduğu yerde, evler de dar gelmezdi bize. Kalpler küçüldü mü, daraldı mı, her şey küçülüyor gözümüzde, her nimet küçülüyor. Küçülen bir kalbin gözünde de her şey değerini yitiriyor.Başımız ağrıdığında, onu uyumakla susturabiliriz, ya da bir ilaç almakla. Ama kalbimizin ağrılarını, sızılarını sadece Rabbimize açmakla dindirebiliriz. Okumadığımız kitap yok. Tanımadığımız millet yok. Ah, bir de kalp ülkesine girebilsek, kalbimizi tanıyabilseydik… Kalbimizin mutluluğu, Rabbini bilmekle, O’nu tanımakladır. Kalbimizin sesini duymak, o sesin çağrısına uymak, ne mükemmel bir duygudur. Nefsin esaretinden kurtulmuş bir kalbe sahip olmak, hür bir kalple Allah’a yakın olmak, ne güzel bir duygudur…Kalbimizi yaratan Allah, kalbimizden geçenleri de bilir.Kalbimiz, ah o en güzel yanımız… Hep çocuk kaldı. Onunla beraber yürüdük. Aynı yaşa beraber geldik ama kalbim hep çocuk kaldı, hiç büyümedi. Badi badi yürüdük. Hadi kalbim, şimdi de yürü. Hadi bakalım, hadi… Sen çocuk kalan yanınla, ben ihtiyar olan yanımla. Yürü bakalım… Hadi…Bundan sonra birbirimize daha yakın olmalıyız.Kalbim dile gelip de konuşsaydı, Rabbim, neler derdi acaba? Vicdanımızı, imanımızı da bir konuşturabilseydik, kalbimiz gibi, neler derlerdi acaba? Çektiği bunca eza, cefa, sıkıntı, dert, keder, Rabbinden, yaratanından o kadar uzaklık… Kim bilir, küçük büyük her hadise ne kadar sarsmıştır onu, ne kadar hırpalamıştır… Dile gelip de bir konuşsaydı kalbimiz… Onca işe yaramaz, beş para etmez işlerin peşinde ne kadar yorulduğunu bir anlatmaya başlasaydı kalbimiz… Ah kalbimiz bir konuşsaydı… Söylenecek sözleri hiç, ama hiç çekinmeden söyleseydi, dosdoğru yüzümüzde deseydi, acaba ne olurdu halimiz?O büyük hesap öncesi bir uğultu kaplardı her yeri, bir heyecan kasırgası eserdi her halde. Yüzlerimiz sararır, bir ağaç başındaki yaprak gibi titrerdi her yanımız. Çünkü söyleyeceği şeyler, bizim de bildiğimiz, pek çoğu, tanığımız olan şeylerdir. Mahşer kesilirdi dört bir yanımız… Şenlikli bir hâl olmazdı her halde… “Çok üzdün beni, çok yordun. Akla hayale gelmez boş işlerde çalıştırdın. Hiç haberin bile olmadı ne attığımdan, ne de hayatına neler kattığımdan. Hiç, ama hiç… Günlerini öylesine boş şeylerin peşinde koşmakla geçirdin… Kâinat dolusu güzellikler, benim elimle sunulurken sana, dönüp de bakmadın hiç bana. Çöplüklerde eşelendin. Eline, avucuna ne geçti, bilmem ki… “Sen sesimi duymadın benim. Ben senin kırık kalbinim… Gölgenden daha yakındım sana. İçinde bir sestim. Hiç yüz vermedin bana. Bırak yüz vermeyi, habersiz yaşadın benden. Sonra gün geldi, gözyaşlarına tutundun. Üzülen bendim, ağlayan sen. Saçını başını yoldun. Yine benden bîhaber yaşadın. Ne yaptıysan hep sen yaptın. Başına dertler açtın. Benden gelen sese bir türlü cevap vermedin. “Koşturdun nefsine uyup, koşturdun… Yordun beni, çok yordun. Sonunda yatıp uyuyan sendin. Ben hiç dinlenmedim, hiç susmadım… Göz gibi görmekle, kulak gibi işitmekle kalmadım, her şeyin şahidi bendim, acıyı ben çektim. Her organın yaşadığını, ben kendimde binlerce defa yaşadım. Halen de hatırladıkça yaşıyorum, yaşamaktayım. “İçinden çaldım kapını. Söyledim, duymadın. Uyardım, olmadı. Nefsini besledin, şımarttın ve beni hep ikinci plana attın. El bildin, yaban belledin. Sesime ses vermedin. Ben senin kalbindim. Rabbinden haber veren biricik kalbin… Yaratan için atan, Onun için çalışan ve senin gibi bir acizi Rabbine muhatap eden, insanı insan eden bir yanındım. Ama hiç aldırmadın, duymadın gittin… Yıllar yılı böyle yaşadın. Beni de, kendini de mahvettin. “Yazık değil mi şimdi? Nasıl döneceğiz bunca hatadan, bunca yanlıştan? Nasıl telâfi edeceğiz bunca zararı, bunca ziyanı, boşa geçen onca zamanı? “İçinden seslenen spikerindim. Sesten daha çok, aldığın her mukaddes nefesten daha çok yakındım da, haberin olmadı. Bir et parçası sandın, bir köşeye attın. Unuttun beni. “Rakamlarla ölçtün, biçtin. Sadece matematik bir değer atfettin atışlarıma. Sadece kan pompası zannettin. Bir türlü anlamadın beni. Hâlbuki benim çevreme nice lâtifeler, binlerce duygular yerleştirmişti Rabbim. Ben çam kozalağı, kırmızı bir et parçası değildim. Ben senin kalbindim, hayatındım. Sende, sana en yakın duran bir yerdeydim. Olan biten her şeyin şahidiydim. “Sen ise, ne sözler söyledin birilerine. ‘Kalbim’ dedin, ‘Hayatım’ dedin konuştuğun nicelerine... Bir gün olsun kalbine, yani bana dönüp de ‘Ey kalbim, nasılsın?’ demedin. Sence bu sözleri en başta hak eden ben değil miydim? “Böyledir insan. En yakınına, en lâyık olduğu sözleri esirger de, kendinden en uzaklara nice methiyeler düzer…“Alınmadığımı zannetme. Susuyorsam, saygımdandır. Bir gün hatanı anlayıp da beni anlayacağından, hatalarından döneceğinden, sesimi duyacağından eminim de, ondandır. “Ben, Yaratan’ın üzerinde bıraktığı en büyük emanettim. İmanla şereflendirdiği… Ve sen, bu imandan istifade ettiğinde, işte ben o zaman kalptim. İşte ben, o zaman, niçin attığımı, niçin yaşadığımı bilendim, hissedendim. “Bu hâlin dışındaki hiçbir hâl, tatmin etmez beni. Sen de biliyorsun ya, bizi en güzel anlatan o cümleyi:‘Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.’ (Rad, 28)“Zaman zaman dillendirdiğin bir duâ vardı ya: ‘Rabbim, kalbimi dinin üzere sabit kıl.’ (Tirmizî, Deavât, 85) diye, Hz. Peygamber Efendimiz’in (asm) bu duâsı. Onu söylediğinde, niçin attığımı ve niçin yaratıldığımı yeniden anlardım. Keşke onu her gün, ama her gün söyleyeydin, ona uygun bir hayat yaşamayı dileyeydin, Rabbimden isteyeydin… Olmadı, olamadı… Üzdün, yordun beni…” Kim bilir, kalbimiz konuşsaydı, neler diyecekti neler… Bundan çok daha fazlasını söyleyeceğinden şüphem yok.Kalbimiz işte böyle… Yokuş yukarı çıktığımız zaman, göğsümüz daralır. Yokuş aşağı inerken de diz kapaklarımız ağrır. Hani deveye demişler: “Yokuşu mu seversin, inişi mi?” O da: “Düz yolun suyu mu çıktı?” demiş.Kalbimiz de şöyle seslenirdi her halde: “Beni dikte, yokuşta yordun. Bir türlü imanın yönü ve yolu olan doğru yola, sırat-ı müstakîme sokmadın, götürmedin. Doğru ve dürüst bir yolda, dümdüz bir yolda yürütmedin beni. Niye? Niye? Bu kadar belâlı yollara, dik yokuşlara sürdün Neden? Sonu sarpa saracak yollara ve tehlikeli iniş çıkışlara niye saptırdın ki beni, niye?” Öyledir kalbimiz… En güçlü yanımızdır kalbimiz… Derde, sıkıntıya düşünce, gözyaşı tufanına tutulduğumuzda anlarız. Üzüldüğümüzde, kederlendiğimizde anlarız. Yalnız olmadığımızı, bizi bizden daha iyi anlayan, kollayan duâ duâ Rabbimize yalvaran, yakaran en hayatdar bir yanımızın olduğunu o zaman anlarız. Herkes çeker gider. Kalbimizle kalırız baş başa. Kalbimiz, Rabbimizden haber verir.Kalbimizi yaratan Allah, kalbimizden geçenleri de bilir.O zaman anlarız gerçek dostumuzun kim olduğunu. Allah’ım, kalbime Seni nerede ve nasıl bulacağını öğrettiğin için Sana hamd ediyorum. Seni bilen, Seni ve Resûlünü (asm) seven bir kalbi bana lütfettiğin için de hamd ediyorum. Hem ne lütuf ki, onun içinde nice bin, nice yüz bin lütuflar gizli. Kalbim "Rabbim" diyor. Kalbim Seni biliyor Rabbim. Seni bildiriyor. Senden geleni, bana haber veriyor. Dilim duâya durduğunda Rabbim, beni dinlediğini ve cevap verdiğini yine kalbimle biliyorum. Herkes çekip gidiyor. Kalbim yine benimle, yine Rabbimle. Yeniden kalbimizin fethi gerek. Kalbimizi fethetmek, Allah demekle mümkün. Kalbimiz, merkezinde başka bir şeyi kabul etmiyor. Sadece Rabbini ve O'nun güzel isimlerini istiyor. Kalbin dilini bilene, kalp teslim oluyor. Kalbi yeniden işler hâle koyan o güzel kelimeler, o nuranî Sözler, kalbi yaratanın her dem ona ilham ettiği o dualar… Kalbimiz ancak onlarla teskin oluyor, tatmin buluyor.Kalbini yeniden keşfedenlere selâm olsun. Kalbinden Rabbine en kısa yolu bulup da gidenlere, o sese kulak verenlere selâm olsun.***İki kalp konuşuyordu. Biri: “Nasıl geçiyor hayatın?” diye sordu. Diğeri: “İşler kesat. Bizimkinin uyanacağı yok. Ne namaz, ne oruç, ne zekât… İslendik, pislendik, paslandık işte. Ya sen?”“Benim de durumum pek farklı değil. Ama yine de ümitliyim.” “Nasıl yani?” “Her gece bir pişmanlık tohumu, bir tövbe damlası düşüyor içime. O, bir parça rahatlatıyor beni.” “Bir damlayla ne olur ki?”“Öyle deme. O, bir damla değil ki… O, bir deniz benim için. Onu içime katıp büyütüyorum. ‘Allah’ım, bu küçücük damlayı ummana çevir.’ diyorum.” Damlanın duâsı, büyük olur. Bir damlayı denize çevirebilir Rabbim. Ve bir gün kalbin duâsı kabul olur İnşâallah. ***Kalbimizi yaratan Allah, kalbimizden geçenleri de bilir. Elbette bilir. Cevap da verir…
  • Peygamberlerden sonra, Eshâb-ı kiramın ve insanların en üstünü. Asıl adı Abdullah bin Ebû Kuhâfe bin Âmir bin Amr bin Ka’b bin Sa’d bin Teym bin Mürre’dir. Babasının adı Osman olup, Kuhâfe lakabıyla meşhûrdur. Annesinin adı ise Selmâ binti Sahr’dır. Ümmül-Hayr lakabıyla tanınmaktadır. Hazreti Ebû Bekir, Peygamber Efendimizden 2 yıl 3 ay küçüktür. Fil vak’asından sonra m. 573 yılında dünyâya gelmiştir. Müslüman olmadan önce adı, Abdüluzzâ veya Abdulkâ’be idi. Peygamberimize ( aleyhisselâm ) îmân ettikten sonra O’nun ismini “Abdullah” olarak değiştirdi. 38 yaşında müslüman olmakla şereflenen Hazreti Ebû Bekir; Peygamber efendimizin vefât ettiği gün halife seçildi. Hilâfeti 2 sene 3 ay 10 gün sürdü. 63 yaşında iken hicretin 13 (m. 634) yılında Cemaziyelâhir ayının yedisinde Pazartesi günü hastalandı. 15 gün hasta olarak yattıktan sonra vefât etti. Vasıyyeti üzerine, hanımı Esma yıkadı. Cenâze namazını Hazreti Ömer kıldırdı. Peygamber efendimizin kabrinin bulunduğu Hücre-i Se’âdete defn edildi.

    Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) Aşere-i Mübeşşerenin yani Cennetle müjdelenen on sahabenin birincisidir. Peygamber efendimizin kayınpederi, Hazreti Âişe’nin babasıdır. Ebû Bekir ( radıyallahü anh )’ın Resûlullah efendimize fevkalâde sadâkat ve sevgisi vardı. Vefâtına, Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) ayrıldığından duyduğu aşırı üzüntüsü, gammı ve hasreti sebep olmuştur. Çünkü O’na karşı olan, sevgisi ve bağlılığı kelimelerle tarif edilemiyecek kadar çoktur.

    Peygamber efendimiz de, Ebû Bekir’i ( radıyallahü anh ) çok severdi. O’nun için bizzat kendisine “Sen Allahü teâlânın Cehennemden atîki (yâni azâd ettiği kimse)sin” ve “Cehennemden atîk olan (âzâd edilmiş kimse) görüp sevinmek isteyen kimse, Ebû Bekir’e baksın” buyurması bunun bir alâmetidir. Bir rivâyette de, Ebû Bekir’in annesi Ümmül Hayr-ı Selmâ’nın bir iki evladı olmuş ise de hiçbirisi yaşamamış olduğundan, Hazreti Ebû Bekir doğduğu zaman, annesi kucağına alıp, Kâ’beye götürmüş ve yaşaması için “Allahım bu çocuğu ölümden Âzâd edip bana bağışla!” diye duâ eyleyince; Kâ’be’nin her yanında “Yâ Emetellah, sana müjdeler olsun ki, çocuğun yaşayacak, seni pek sevindirecek Tevrat’da adı Sıddîk olarak bildirildi” nidası geldi. Oradakilerin hepsi bunu duydular. Bu sebeple de Atîk ismini verdiler. Yahud, soy ve sopunda ayıp ve kusur sayılabilecek herhangi bir şey görülmediği için bu lakabı vermişlerdir, denildi.

    Hazreti Ebû Bekir, ilk imâna gelen, müslümanlıkla şereflenen hür erkektir. Kadınlardan ilk imâna gelen Hazreti Hadîce, kölelerden Zeyd bin Harise ve çocuklardan Hazreti Ali’dir. Müslüman olmadan evvel, gençliğinde de Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) arkadaşı idi. Büyük bir tüccârdı. Bütün malını, evini barkını Resûlullah’ın uğrunda harcadı. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ), İslâmiyeti kabûl etmesine kadar geçen 38 senelik hayatında asla içki kullanmamış, putlara tapmamış, her türlü sapıklıktan, hurafelerden kaçınmış, iffetiyle ve güzel ahlâkı ile tanınmış bir kişiydi. Kavmi arasında sevilen ve saygı gösterilen birisi olup, fakîrlere yardım eder, muhtaç olanları gözetirdi. Dürüst bir tüccârdı. Herkesin ona sonsuz bir itimadı vardı.

    Hazreti Ebû Bekir’e Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ), Peygamberliğini bildirip müslüman olmasını teklif ettiği zaman, hiç tereddüt etmeden İslâmiyeti kabûl etmişti. Babası, annesi, çocukları ve torunları da müslümanlığı kabûl etti. Peygamberimizi görüp Eshâb-ı kiramdan olmakla şereflendiler. Eshâb-ı kiramdan hiçbiri, böyle bir şerefe nail olmamıştır.

    O’nun müslüman oluşu hakkında bildirilen haberler çeşitlidir. Şöyle ki; Hazreti Ebû Bekir, İslâmiyeti kabûl etmeden yirmi sene önce, bir rüya görmüştü: “Gökten dolunay inip, Kâ’be-i muazzama’ya gelmiş ve sonra parça parça olmuş, parçalardan her biri, Mekke evlerinden biri üzerine düşmüş, sonra bu parçalar bir araya gelerek gök yüzüne yükselmişti. Ebû Bekir’in ( radıyallahü anh ) evine düşen parça ise, gök yüzüne yükselmemişti. Hadîseyi gören Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) hemen evin kapısını kapamış sanki bu ay parçasının gitmesine mani olmuştu.”

    Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) heyecanla rüyadan uyanmış, sabah olunca, hemen, yahûdi âlimlerinden birisine koşup, rüyasını anlatmıştı. O âlim cevabında: “Bu karışık rüyalardan biridir, onun için tabir edilmez” demişti. Fakat bu rüya, Ebû Bekir’in ( radıyallahü anh ) zihnini kurcalamaya devam etmiş, yahûdinin cevabı, O’nu tatmin etmemişti. Bundan dolayı bir zaman sonra ticâretlerinden birinde, yolu rahib Bahîra’nın diyarına uğramıştı. Gördüğü rüyasının tabirini Bahîra’dan istemiş ve şu cevabı almıştı. Bahîra: “Sen neredensin?” dedi. Hazreti Ebû Bekir “Kureyştenim” diye cevap verince, Bahîra: “Mekke’de bir peygamber ortaya çıkıp hidâyet nûru, Mekke’nin her yerine ulaşacak, sen hayatında O’nun veziri, vefâtından sonra da, halifesi olacaksın” deyince Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) bu cevaba çok hayret etmişti. Hatta rahib, O’na şöyle demişti: “Çabuk, şimdi O’na ulaş. Şu anda vahy geldi. Mûsâ aleyhisselâmın da Rabbi olan Allah hakkı için, herkesten önce îmân eyle!” Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) bu rüyasını ve tabirlerini, Peygamber efendimiz, ( aleyhisselâm ) peygamberliğini açıklayıncaya kadar kimseye söylememişti.

    Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ), peygamberliğini açıklayınca, Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) hemen Peygamber efendimize koşup, “Peygamberlerin, peygamberliklerine delîlleri vardır, senin delîlin nedir?” diye suâl etmişti. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) cevabında: “Bu nübüvvetime delîl, o rüyadır ki, bir yahûdi âlimden tabirini istedin. O âlim karışık rüyadandır, itibar edilmez dedi. Sonra Bahîra rahib doğru tabir etti.” buyurarak, Ebû Bekir’e ( radıyallahü anh ) hitaben: “Ey Ebû Bekir! Seni Hüdâya ve Resûlüne davet ederim.”buyurmuştu. Bunun üzerine Hazreti Ebû Bekir, “Şehâdet ederim ki, sen Allahü teâlânın resûlüsün ve senin peygamberliğin hakdır ve cihanı aydınlatan bir nûrdur.” diyerek, O’nu tasdîk edip müslüman olmuştu.

    Hazreti Ebû Bekir’in müslüman oluşu, şu şekilde de ifâde edilmiştir: Muhammed aleyhisselâma peygamberlik emri geldiğinde, “Bu sırrı kime söyleyebilirim, bu işi kime açıklayabilirim” diye düşünmüştü. Peygamber efendimizin, Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) ile, yakın arkadaşlığı ve bu sebeple de O’na karşı pek fazla sevgisi vardı. Ayrıca Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) çok akıllı ve doğruyu görüp seçebilmesiyle de meşhûrdu. Bunun için, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) nübüvvet sırrını O’na açmayı tasarlamıştı. Sabahleyin, Ebû Bekir’e ( radıyallahü anh ) varmak ve bu sırrı O’na açmak maksadıyla evden çıkmıştı.

    O gece, Peygamber efendimiz böyle düşünürken, Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) da şöyle düşünüyordu: “Baba ve dedelerimizin seçtiği din, hiç uygun değildir. Zira, hiçbir zarar ve fayda vermeye kadir olmayan bir heykele ibâdet etmek, akıllıca bir iş değildir. Yerin ve göğün yaratıcısı buna râzı olmaz. Bu düşünceyi ise, Muhammed’den ( aleyhisselâm ) başkasına arz etmek lâyık değildir. Zira, olgun ve akıllı, doğru görüşlü olduğu tecrübe edilmiştir. Yarın, ziyâret için O’na varayım, bu hâli arz edeyim. O ne derse, öyle amel edeyim!” Bu düşünce ile Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) sabahlamış, Peygamber efendimize varmak için evden çıkıp, yolda karşılaşmışlar, birbirlerine karşı “Sözleşmeden birleştik” demişlerdi. Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) şöyle söze başlamışlar: “Bir meşveret için, sana geliyordum.” Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) da: “Ben de, bir fikir sormak için yanınıza geliyordum” dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm )“Söyle yâ Ebâ Bekir” buyurdular. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ): “Sen her işte öndersin, önce sen söyle!” dediler. Peygamber efendimiz: “Dün, bana bir melek görünüp, Hak teâlâdan (Halkı dine davet eyle!) diye emir getirdi. Ben endişede kaldım. Bugün sana geldim. Seni, İslâm dinine davet ederim. Ne dersin?” buyurdular. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ): “İslâmiyete önce beni kabûl eyle! Çünkü, dün gece sabaha kadar bu fikirde idim. Şimdi ise bu sözü işittim” dedi. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) buna çok sevinip, Ebû Bekir’e ( radıyallahü anh ) İslâmiyyeti anlattılar. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) da kabûl edip, mü’minlerin serdârı oldu.

    Diğer bir rivâyette ise Hazreti Ebû Bekir, Peygamber efendimize peygamberlik gelmeden önce ticâret maksadıyla Yemen’e gitmişlerdi. Bu seferlerinde, Yemen’de bulunan, Ezd kabilesinden, çok kitap okumuş ve ömrü üçyüzdoksan yıla ermiş bulunan bir ihtiyâra rastlamıştı. Bu ihtiyâr Hazreti Ebû Bekir’e bakıp: “Zannederim ki sen, “Mekke halkındansın” deyince, Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) “Evet, öyledir” demiş ve aralarında şu konuşma geçmişti. İhtiyâr: “Sen Kureyşten misin?” “Evet!” “Benî Temimden misin?” Evet!. “Bir alâmet daha kaldı.” Nedir? diye sormuşlar “Karnını aç, göreyim.” “Bundan maksadın nedir, söyle?” “Kitaplarda okudum ki, Mekke’de bir Peygamber gelir. O’na, iki kimse yardımcı olur. Biri genç, diğeri ihtiyârdır. Genç olanı, nice zorlukları kolaylığa çevirir. Çok belâları giderir. O ihtiyâr kişi ise, beyaz benizli, ince belli olup, karnı üzerinde bir siyah ben vardır. Zannederim ki, o kimse sensin. Karnını aç, göreyim” dedi. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) da açmış; göbeği üzerindeki siyah beni görünce, “Vallahi o kimse sensin” deyip, Ebû Bekir’e bir çok vasıyyetlerde bulunmuştu. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ), işini bitirince, vedalaşmak, için ihtiyârın huzûruna varmış, Peygamber efendimiz hakkında bir kaç beyit söylemesini ondan istemiş, bunun üzerine ihtiyâr, oniki beyt okumuş, Ebû Bekir ( radıyallahü anh )’da bunları ezberlemişti.

    Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) seferden Mekke-i mükerreme’ye dönünce, Ukbe İbni Ebû Mu’ayt, Şeybe, Ebû Cehil, Ebü’l Bühterî gibi, Kureyşten ileri gelen kimseler, O’nu ziyârete evine gelmişlerdi. Ebû Bekir onlara hitaben: “Aranızda hiçbir hâdise oldu mu?” buyurmuş. Cevaplarında: “Bundan daha garip bir hâdise olur mu ki, Ebû Tâlib’in yetimi, peygamberlik dâvası ediyor ve sizler, baba ve dedeleriniz, bâtıl dindensiniz diyor. Eğer hatırın olmasaydı, O’nu bu zamana kadar sağ bırakmazdık. Sen O’nun iyi dostusun, bu işi sen hallet” demişlerdi. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) onlardan özür dileyerek, oradan ayrılmış, Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) Hadîce’nin ( radıyallahü anha ) evinde olduğunu öğrenip, varıp kapıyı çalmış, Peygamber efendimiz kendilerini karşılayınca: “Yâ Muhammed ( aleyhisselâm ), senin hakkında söylenilenler nedir?” demiş. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “Ben Hak teâlânın peygamberiyim. Sana ve bütün Âdemoğullarına gönderildim, îmân getir ki, Hak teâlânın rızâsına vâsıl olasın ve canını Cehennemden koruyasın” buyurdular. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) buna delîl nedir? deyince, Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) “O, Yemen’de gördüğün ihtiyârın hikâyesi delîldir”, buyurdular. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ): “Ben Yemen’de pek çok ihtiyâr ve genç gördüm” dedi. Peygamber efendimiz ( aleyhisselâm ) cevabında: “O ihtiyâr ki, sana oniki beyit emânet verdi ve bana gönderdi” diyerek o beyitlerin hepsini okudu. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) bunu sana kim haber verdi, deyince; cevabında; “Benden evvelki peygamberlere gelen melek haber verdi” buyurdular. Bunu söyler söylemez, elini bana ver deyip, mübârek elini tutmuş, “Eşhedü en lâ ilahe illallah ve Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” diyerek müslüman olmuştur. Hayatında ilk defa duyduğu, yüksek bir sevinçle evine müslüman olarak dönmüştür. Nitekim bir hadîs-i şerîfte: “Her kime imânı arz ettiysem, yüzünü buruşturur, tereddütle bakardı. Ancak Ebû Bekr-i Sıddîk ( radıyallahü anh )imânı kabûl etmekte hiç tereddüt ve duraklama etmedi.” buyurulmuştur.

    Hazreti Ebû Bekir, müslüman olunca, hemen çok sevdiği arkadaşlarına gitti. Onları da, müslüman olmaları için ikna etti. Eshâb-ı kiramın ileri gelenlerinden ve Cennetle müjdelenenlerden olan Osman bin Affân, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvâm, Abdurrahmân bin Avf, Sa’d İbni Vakkâs, Ebû Ubeyde bin Cerrah gibi yüksek şahsiyetler onun tavsiyesi ile müslüman olmuşlardır.

    İslâmiyeti kabûl eden Hazreti Ebû Bekir’i dininden vazgeçirmek için Kureyş müşriklerinin azılı pehlivanlarından Nevfel bin Adviye, bir ipe bağlayıp işkence etmeye başladı. Kendi kabilesi olan Benî Teym, bunu gördükleri halde aldırış etmediler. Birgün Resûlullah efendimiz, yeni müslüman olanlardan birkaçı ile Erkam bin Erkam’ın ( radıyallahü anh ) Safa tepesindeki evinde oturuyorlardı. Başta Hazreti Ebû Bekir olmak üzere, hepsi bu yeni dinin müşriklere açıklanmasını arzuladıklarını bildirdiler. Henüz açıkça tebliğ edilmek emri verilmemişti. Peygamber efendimiz de: “Ey Ebû Bekir! Bizim sayımız henüz az. Bu işe yetmeyiz” buyurdu ise de, Ebû Bekir’in ve arkadaşlarının arzularının çokluğundan onları kıramadı. Hemen Mescid-i Haram’ın bir tarafına topluca oturdular. O sırada müşrikler de orada toplu halde bulunuyorlardı. Hazreti Ebû Bekir ayağa kalktı. Putlardan yüz çevirip, Allahü teâlâya ve O’nun Peygamberi Muhammed aleyhisselâma inanmanın lâzım olduğunu anlatmaya başlayınca, müşrikler hep birden Ebû Bekir’e ve arkadaşlarına saldırdılar. Yumruk ve tekmelerle ortalığı, alt üst ettiler. Hazreti Ebû Bekir’i fenâ halde tartaklayıp dövdüler. Utbe bin Rebîa, demirli ayakkabılarını Ebû Bekir’in ( radıyallahü anh ) yüzüne çarpa çarpa yüzünü gözünü kanlar içinde bıraktı, bilinmez hale getirdi. Benî Teym kabilesine mensûb olan kişiler yetişip ayırmasaydılar öldürünceye kadar dövmeye devam edeceklerdi. Kabilesinden olan kişiler bitkin ve perişan bir hale gelen Hazreti Ebû Bekir’i bir çarşafın içine koyarak evine götürdüler. Hemen geri dönüp Kâ’beye geldiler: “Eğer Ebû Bekir ölecek olursa, yemîn olsun ki, biz de Utbe’yi gebertiriz!” dediler ve yine Hazreti Ebû Bekir’in yanına gittiler.

    Hazreti Ebû Bekir, uzun bir süre kendine gelemedi. Babası ve Benî Teym’liler, O’nu ayıltmak için çok uğraştılar. Ancak akşama doğru kendine gelebildi, gözlerini açar açmaz, ezik bir sesle: “Resûlullah ne yapıyor? O, ne haldedir? Ona da dil uzatmışlar, hakaret etmişlerdi” diyebilmişti; Annesi Ümm-ül-Hayr’a dediler ki: “Sor bakalım, birşey yer veya içer mi?” Hazreti Ebû Bekir’in yemeğe ve içmeğe ne isteği vardı, ne de bir gücü! Ev, tenhalaşınca annesi ona: “Ne yersin, ne içersin?” diye sordu. Hazreti Ebû Bekir gözlerini açtı ve “Resûlullah ne haldedir, ne yapıyor?” dedi. Annesi, “Vallahi arkadaşın hakkında hiçbir bilgim yok!” dedi. Ebû Bekir ( radıyallahü anh ): “Hattâb’ın kızı Ümmü Cemil’e git, Resûlullah’ı ondan sor!” dedi. Annesi Ümm-ül-Hayr, kalkıp Ümmü Cemil’in yanına gitti ve: “Oğlum Ebû Bekir, senden Abdullah’ın oğlu Muhammed’i ( aleyhisselâm ) soruyor. Acaba ne haldedir?” Ümmü Cemil de: “Benim ne Muhammed ( aleyhisselâm ), ne de Ebû Bekir hakkında bir bilgim var! İstersen seninle birlikte gidelim?” dedi. Ümm-ül-Hayr, “Olur” deyince, kalktılar, Hazreti Ebû Bekir’in yanına geldiler. Ümmü Cemîl, Hazreti Ebû Bekir’i böyle perişan bir vaziyette, yaralar ve bereler içinde görünce, kendisini tutamıyarak çığlık kopardı ve: “Sana bunu yapan bir kavim, muhakkak azgın ve taşkındır. Allah’tan dileğim, onlardan öcünü almasıdır.” dedi. Hazreti Ebû Bekir, Ümmü Cemil’e: “Resûlullah ne yapıyor, ne haldedir?” diye sordu. Ümmü Cemîl, Ona: “Burada annen var, söylediğimi işitir” dedi. Hazreti Ebû Bekir de: “Ondan sana bir zarar gelmez, sırrını yaymaz” deyince, Ümmü Cemîl: “Hayattadır, hali iyidir” dedi. Tekrar “Şimdi o nerededir?” diye sordu. Ümmü Cemîl: “Erkam’ın evindedir.” dedi. Hazreti Ebû Bekir: “Vallahi, Resûlullahı gidip görmedikçe, ne yemek yerim, ne de bir şey içerim!” dedi. Annesi: “Sen, şimdi biraz bekle, herkes uykuya dalsın!” dedi. Herkes uyuyup, ortalık tenhalaşınca, Hazreti Ebû Bekir, annesine ve Ümmü Cemîl’e dayanarak, yavaş yavaş Resûlullah’ın yanına vardı. Sarılıp öptü. Müslüman kardeşleriyle kucaklaştı. Ebû Bekir’in ( radıyallahü anh ) bu hali, Peygamber efendimizi çok üzdü. Hazreti Ebû Bekir: “Yâ Resûlallah! Babam, anam sana feda olsun! O azgın adamın, yüzümü gözümü yerlere sürtüp, beni bilinmez hâle getirmesinden başka bir üzüntüm yok! Bu yanımdaki de, beni dünyâya getiren annem Selmâ’dır. Onun hakkında duâ buyurmanızı istirhâm ediyorum. Umulur ki, Allahü teâlâ, Onu senin hürmetine Cehennem ateşinden kurtarır” dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz, Selmâ’nın müslüman olması için Allahü teâlâya yalvardı. Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) duâsı kabûl olunmuştu. Annesi de hidâyete kavuşup müslümanlığı kabûl etti. Böylece ilk müslümanlardan biri olmakla şereflendi.

    Hazreti Ebû Bekir, Peygamber efendimiz ne söylerse, itiraz etmez hemen kabûl ederdi. Hatta herkesin itiraz ettiği meseleleri bile itirazsız kabûllenirdi. Meselâ Peygamberimizin Mi’râc mucizesini kabûl etmeleri böyle oldu. Resûlullah efendimiz, Mi’râc’tan dönüp sabah olunca, Kâ’be yanına gidip Mekkelilere Mi’râcı anlattı. İşiten kâfirler, alay etti. Muhammed aklını kaçırmış, iyice sapıtmış, dediler. Müslüman olmaya niyeti olanlar da vaz geçti. Birkaçı sevinerek Ebû Bekir’in evine geldi. Çünkü bunun akıllı, tecrübeli, hesaplı bir tüccâr olduğunu biliyorlardı. Kapıya çıkınca hemen sordular: “Ey Ebû Bekir! Sen çok kerre Kudüs’e gittin geldin. İyi bilirsin. Mekke’den Kudüs’e gidip gelmek ne kadar zaman sürer” dediler. Hazreti Ebû Bekir: “İyi biliyorum. Bir aydan fazla”, dedi. Kâfirler bu söze sevindiler. Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur, dediler. Gülerek, alay ederek ve Ebû Bekir’in de kendi kafalarında olduğuna sevinerek: “Senin efendin, Kudüs’e bir gecede gidip geldiğini söylüyor, artık iyice sapıttı” diyerek, Ebû Bekir’e sevgi, saygı ve güven gösterdiler.

    Ebû Bekir ( radıyallahü anh ), Resûlullahın mübârek adını işitince, “Eğer O söyledi ise, inandım. Bir anda gidip gelmişdir” deyip içeri girdi. Kâfirler neye uğradıklarını anlıyamadı. Önlerine bakıp gidiyor ve “Vay canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Ebû Bekir’e sihir yapmış” diyorlardı. Ebû Bekir hemen giyinip, Resûlullahın yanına geldi. Büyük kalabalık arasında yüksek sesle, “Yâ Resûlallah! Mi’râcınız mübârek olsun! Allâhü teâlâya sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygambere, hizmetçi yapmakla şereflendirdi. Parlıyan yüzünü görmekle, kalbleri alan, rûhları çeken tatlı sözlerini işitmekle ni’metlendirdi. Yâ Resûlallah! Senin her sözün doğrudur. İnandım. Canım sana feda olsun.” dedi. Ebû Bekir’in sözleri, kâfirleri şaşırttı. Diyecek şey bulamayıp dağıldılar. Şüpheye düşen, imânı zayıf birkaç kişinin de kalbine kuvvet verdi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) o gün Hazreti Ebû Bekir’e “Sıddîk” dedi. Bu adı almakla, bir kat daha yükseldi.

    Hazreti Ebû Bekir, Resûlullah’ın en yakın dostu idi. Ondan hiç ayrılmazdı. Onların bu beraberliği, Mekke’den Medine’ye hicrette de devam etti. O’na mağara arkadaşı oldu. Mağara’da üç gün kaldıktan sonra, ikisi bir deveye binerek yolculuk ettiler. Medine’ye varıncaya kadar Resûlullah’ın bütün hizmetini O gördü. Medine’deki mescid yapılırken O’nunla beraber çalıştı. Hiçbir hizmetten, fedâkârlıktan geri kalmadı.

    Hazreti Ebû Bekir, Resûlullah efendimizle birlikte bütün harplerde bulunmuş, bir kısmında ordu kumandanlığı vazîfesi kendisine verilmiştir. Çok şiddetli muharebelerde, Peygamber efendimizin muhafızlığını yapmış, Efendimize karşı bedenini siper etmiştir. Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te müşriklere karşı büyük kahramanlıklar göstermiştir. Tebük harbinde, sancaktarlık görevini yürütmüştür.

    İslâmın zuhurundan 21 yıl sonra Mekke şehri, müslümanlar tarafından feth edildi. Mekke halkı Hazreti Peygamberin huzûruna gelerek İslâm’ı kabûl etmeye başladılar. Hazreti Peygamber, Safa tepesine oturmuş, yeni müslümanların bîatini kabûl ediyordu. Hazreti Ebû Bekir babasının yanına gelerek: “Babacığım! Artık İslâm’ı kabûl etme zamanı geldi. Haydi, seni Resûlullah’ın yanına götüreyim dedi. Ebû Kuhâfe’nin kabûl etmesi üzerine, Hazreti Ebû Bekir, babasının koluna girerek onu, iki cihanın efendisi Muhammed aleyhisselâmın huzûruna getirdi. Ebû Kuhâfe, gayet ihtiyârdı ve gözleri de görmüyordu. Hazreti Peygamber onları görünce ayağa kalktı ve muhabbet dolu bir sesle: “Ey Ebû Bekir! İhtiyar babana niçin zahmet verdin? Onu buralara kadar yordun. Biz onun ayağına giderdik” diye iltifât buyurdu. İhlâs, takvâ ve sadakat güneşi Hazreti Ebû Bekir “Yâ Resûlallah! Babamın sizin ayağınıza gelmesi daha uygundur” dedi.

    Ebû Kuhâfe’nin müslüman olmasıyla Hazreti Ebû Bekir’in ailesi, Muhammed aleyhisselâmın ümmeti içinde hiçbir aileye nasip olmayan büyük bir şeref ve fazîlete erişti. Çünkü bir ailede dört kuşak müslümanlık ve sahabîlik tacını başlarına giymiş oldular. Ebû Kuhâfe, oğlu Ebû Bekir’in halife olduğu günleri gördü. Hazreti Ömer’in hilâfeti devrinde îmânlı olarak âhirete göç etti. Hazreti Ebû Bekir hicretin dokuzuncu (m. 631) senesinde Hac kâfilesi başkanlığında görev yapmıştır. Peygamber efendimizin ( aleyhisselâm ) son hastalıklarında üç gün imamlık görevinde bulunup, onyedi vakit namaz kıldırmış, üç vaktinde de Peygamberimiz ( aleyhisselâm ), Ebû Bekir’e ( radıyallahü anh ) uyarak arkasında namaz kılmışlardır.

    Hazreti Ebû Bekir, 10 (m. 632) senesinde, Peygamberimizin vefâtı üzerine Eshâb-ı kiramın sözbirliğiyle halife seçilmiştir. Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed aleyhisselâmdan sonra müslümanların halifesi, yani Peygamberimizin vekîli ve müslümanların reîsi, Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk olmuştur. Ondan sonra da sırası ile Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali halife olmuşlardır. Bu dördünün üstünlük sıraları, halifelikleri sırası gibidir. Bunlardan ilk ikisinin, yani Hazreti Ebû Bekir ile Hazreti Ömer’in, diğer ikisinden üstün olduğunu Eshâb-ı kiramın ve Tabiîn hazretlerinin hepsi söylemişlerdir. Bu sözbirliğini bütün din âlimleri haber vermektedir. Ebü’l-Hasen-i Eş’âri buyuruyor ki “Hazreti Ebû Bekir ile Hazreti Ömer’in (Şeyhaynın), diğer bütün ümmetten üstün olduğu muhakkaktır. Buna inanmıyan ya cahildir veya inatçıdır” Hazreti Ali ( radıyallahü anh ) buyuruyor ki: “Beni, Hazreti Ebû Bekir ile Hazreti Ömer’den üstün tutan, iftira etmiş olur. İftira edenleri dövdükleri gibi, onu döverim.” Abdülkâdir-i Geylânî hazretleri de (Gunyet-üt-Talîbîn) kitabında buyuruyor ki Peygamberimiz ( aleyhisselâm ) buyurdu ki: “Allahü teâlâdan istedim ki, benden sonra Ali ( radıyallahü anh ) halife olsun. Melekler dedi ki: Yâ Muhammed Allahü teâlânın dilediği olur. Senden sonra halife, Ebû Bekr-i Sıddîkdır”, Abdülkâdir-ı Geylânî yine buyurdu ki: Ali ( radıyallahü anh ) dedi ki: Peygamber ( aleyhisselâm ) bana dedi ki: “Benden sonra halife Hazreti Ebû Bekir olacaktır. Ondan sonra Ömer, ondan sonra Osman, ondan sonra da Sen ( radıyallahü anh ) olacaksın!”

    Hazreti Ali ( radıyallahü anh ) buyuruyor ki: Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) doğru sözlüdür. Ondan işittim ki, Resûlullah ( aleyhisselâm ) “Günah işleyen biri, pişman olur, abdest alıp, namaz kılar ve günahı için istiğfar ederse, Allahü teâlâ, o günahı elbette af eder. Çünkü Allahü teâlâ, Nisa sûresi yüzdokuzuncu âyetinde: Biri günah işler veya kendine zulüm eder, sonra pişman olup, Allahü teâlâya istiğfar ederse Allahü teâlâyı çok merhametli ve af ve mağfiret edici bulur buyurmaktadır” dedi.

    Resûlullah’ın ( aleyhisselâm ) vefât ettiği haberi, Eshâb-ı kiram arasında yayılınca herkesin aklı başından gitti. Hazreti Ömer kılıcı eline alıp, “Resûlullah öldü” diyenin kellesini uçururum, deyip ortaya çıktı. Herkes, üzüntüden ve Ömer’in ( radıyallahü anh ) bu halinden korktuğu halde, Hazreti Ebû Bekir, cesâretini muhafaza ederek, Eshâb-ı kiramın arasına girdi. Onlara Resûlullah’ın da öleceğini, O’nun da bir insan olduğunu bildiren âyet-i kerîmeyi okuyup, te’sîrli sözler söyleyerek nasîhat etti. Halkı sükûna ve huzûra kavuşturdu. Derhal halife seçimi yapıldı. Müslümanlar başsızlıktan, dağınıklıktan kurtarıldı.

    Hazreti Ebû Bekir Pazartesi günü halife seçilince, Salı günü, Mescid-i şerîfe gelip, Eshâbı topladı. Minbere çıktı. Hamd ve senadan sonra: “Ey Müslümanlar! Sizin üzerinize halife ve emir oldum. Halbuki, sizin en iyiniz değilim. Eğer iyilik yaparsam bana yardım ediniz. Fenâ bir iş yaparsam, bana doğru yolu gösteriniz. Doğruluk emanettir. Yalancılık hıyânettir. Sizin zayıfınız, bence çok kıymetlidir. Onun hakkını kurtarırım. Kuvvetine güveneniniz ise, bence zayıftır. Çünkü ondan başkasının hakkını alırım. İnşa Allahü teâlâ, hiçbiriniz cihadı terk etmesin. Cihadı terk edenler zelîl olur. Ben Allah’a ve Resûlüne itaat ettikçe, siz de bana itaat ediniz. Eğer ben Allah’a ve Resûlüne âsi olur, doğru yoldan saparsam, sizin de bana itaat etmeniz lazım gelmez. Kalkınız, namaz kılalım. Allahü teâlâ hepinize iyilik versin.” dedi.

    Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) vefât edince, İslâmiyetten ayrılma tehlikesi birdenbire büyüdü. Her tarafı dehşet bürüdü. Yemen’deki ve başka yerlerdeki memurlar geri gelmeye, kara haberler getirmeğe başladılar. Müslümanlar ne yapacaklarını şaşırdılar. Mekke, Medine ve Tâiften başka bütün Arabistan halkı İslâmiyetten ayrıldılar. Mürtedlerin sayısı yanında müslümanlar pek az idi. Fakat, Resûlullahın halifesi, zamân-ı seâdetteki gelişmeyi hiç değiştirmemeye ve Resûlullahın niyetlerini yerine getirmeye kararlı idi. Halife seçiminden sonra, Eshâb-ı kiram arasında Hazreti Üsâme’nin sefere gidip gitmemesi hakkında ihtilaf edilmişti. Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) Üsâme’yi sekizbin kişilik bir kuvvetle Şam tarafına göndermişti. Mübârek eliyle Üsâme’ye bir de bayrak vermişlerdi. Ordu henüz Medine’den çıkmamıştı. Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) vefât ettiler. Muhacirler ve ensar ( radıyallahü anh ) bu kuvvetin Şam’a gönderilmemesini istiyorlardı. Çünkü, bir taraftan yahudi ve hıristiyanlar, diğer tarafdan mürted ve münâfıklar dine saldırıyorlardı. Bu kadar kuvveti kendimizden uzak tutarsak halimiz ne olur! diyorlardı. Hazreti Ebû Bekir, “Kuvvetimiz olmadığını her tarafın boş olduğunu görerek, kurtlar gelip çoluk çocuğumuzu evden çekip götürmeye kalkışsalar, yine bayrağını Resûl-i Ekrem’in ( aleyhisselâm ) mübârek eliyle verdiği Üsâme’nin ( radıyallahü anh ) ordusunu Şam’a göndereceğim” buyurup hemen gönderdi. İslâm düşmanları bu hareketi görüp korktular. Müslümanlar kuvvetli olmasaydı, bu kadar kuvveti uzağa göndermezlerdi, dediler. Mürtedlerle (dinden ayrılanlar) muharebeyi göze aldı. Her tarafa birlikler gönderdi. Medine’ye hücuma hazırlanan düşman üzerine, gece şiddetli bir çıkış yaparak, sabaha kadar savaştı. Hepsini dağıttı. Yanındaki askerlerle birlikte, uzakdaki mürtedlerle muharebeye gitmek üzere devesine bindi. Fakat, Hazreti Ali ( radıyallahü anh ) halifenin devesinin yularını tutup, “Ey Resûlün halifesi! Nereye gidiyorsun? Sana Resûlullahın Uhud muharebesinde söylediğini söylerim. O gün sana (Kılıcını kınına sok! Ölümünle bizi yakma!)buyurmuştu. Vallahi, sana bir hâl olur ise, müslümanlar, senden sonra düzen bulmaz” dedi. Eshâb-ı kiramın hepsi, Hazreti Ali’yi tasdîk etti. Bunun üzerine halife hazretleri Medine-i münevvere’ye döndü. Sonra, onbir kabileye bölükler gönderdi. Bunlardan Hazreti İkrime emrindeki asker, Yemâme’de, Müseyleme’nin kırkbin askerine karşı gelemedi. Halife, Hazreti Hâlid bin Velîd’i imdâda gönderdi. Hazreti Hâlid, Talha ve Sücâh ve Mâlik bin Nüveyre’yi perişan edip, Medine’ye dönmüştü. Yemâme’de de büyük zafer kazandı. Yirmibin mürted öldürdü. İkibine yakın müslüman şehîd oldu. Amr İbn-i Âs ( radıyallahü anh ) da, Huzâ’a kabilesini hidâyete getirdi. Âlâ bin Hadremi ( radıyallahü anh ) Bahreyn’de çetin muharebeler yapıp mürtedleri dağıttı. Huzeyfe, Arfece ve İkrime, ( radıyallahü anh ) Umman ve Bahreyn’de birleşip, mürtedleri bozdular. Onbin mürted öldürdüler. Halife, Hâlid bin Velîd’i ( radıyallahü anh ) Irak tarafına gönderdi. Hîre’de yüzbin altın cizye aldı. Hürmüz kumandasındaki İran ordusunu bozdu. Basra’da otuzbin kişilik orduyu perişan etti. İmdada gelen büyük ordudan yetmişbin kâfir öldürüldü. Sonra, çeşitli muharebelerle, büyük şehirler aldı. Halife, Medine’de ordu toplayıp, Hazreti Ebû Ubeyde kumandasında Şam taraflarına, Amr İbni Âs’ı ( radıyallahü anh ) da Filistin’e gönderdi. Sonra Yezîd bin Ebû Süfyân’ı Şam’a yardımcı gönderdi. Sonra asker toplayıp, Hazreti Muâviye kumandasında, kardeşi Yezîd’e yardımcı gönderdi. Hazreti Hâlid bin Velîd’i de Irak’dan Şam’a gönderdi. Hazreti Hâlid, askerin bir kısmını Müseynâ’ya bırakıp, birçok, muharebe ve zaferlerle Suriye’ye geldi.

    İslâm askerleri birleşerek Ecnadin’de büyük Rum ordusunu yendiler. Sonra, Yermük’de 46.000 İslâm askeri, Herakliyüs’ün 240 000 askeri ile uzun ve çetin savaşlar yapıp galip geldi. Yüzbinden ziyâde Rum askeri öldürüldü. Üçbin müslüman şehîd oldu. Bu muharebede İslâm kadınları da harp etti. Baş kumandan Hazreti Hâlid bin Velîd’in ve tümen komutanı Hazreti İkrime’nin şaşılacak kahramanlıkları görüldü. Bütün bu zaferler, halifenin cesâreti, dehası, güzel idâresi ve bereketi ile oldu. Yermük savaşı yapılırken, halife Medine’de vefât etti.

    Onun devrinde, İslâm devlet idâresinin temelleri sağlamlaşmış, Kur’ân-ı kerîm’in bir hükmü dışına çıkılmadığı gibi, dinden ayrılmak isteyenlere fırsat verilmemiştir. Mürtedlerle yapılan bu harplerden Yemâme’de, birçok hafız şehîd olmuştu, Hazreti Ömer’in de teklifi ile Kur’ân-ı kerîm’in bir kitap halinde toplanması kararlaştırılıp, bu görev Zeyd bin Sâbit’e ( radıyallahü anh ) verildi. Hazreti Ebû Bekir’in en büyük hizmetlerinden biri de, Kur’ân-ı kerîmi kitap halinde toplatması olmuştur.

    Cebrâil aleyhisselâm her sene bir kerre gelip, o ana kadar inmiş olan Kur’ân-ı kerîm’i, Levh-il-Mahfûz’daki sırasına göre okur, Peygamber ( aleyhisselâm ) efendimiz dinler ve tekrar ederdi. Âhireti teşrîf edeceği sene, iki kerre gelip, tamamını okudular. Muhammed aleyhisselâm ve Eshâbından çoğu, Kur’ân-ı kerîm’i tamamen ezberlemişti. Bazıları da bazı kısımları ezberlemiş, birçok kısımlarını yazmışlardı. Muhammed aleyhisselâm ahirete teşrîf ettiği sene, halife Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) ezber bilenleri toplayıp ve yazılı olanları getirtip, Hazreti Zeyd bin Sâbit’in başkanlığındaki bir hey’ete, bütün Kur’ân-ı kerîm’i kâğıt üzerine yazdırdı. Böylece, Mıshaf veya Mushaf denilen bir kitap meydana geldi. Otuzüçbin Sahâbîbu Mushaf’ın her harfinin, tam yerinde olduğuna söz birliği ile karar verdi. Sûreler belli değildi. Üçüncü halife Osman ( radıyallahü anh ) hicretin yirmibeşinci senesinde, sûreleri birbirinden ayırdı, yerlerini sıraladı. Altı tane daha Mushaf yazdırıp, Bahreyn, Şam, Basra, Bağdâd, Yemen, Mekke ve Medine’ye gönderdi. Bugün, bütün dünyâda bulunan mushaflar, hep bu yedisinden yazılıp, çoğalmıştır. Aralarında bir nokta farkı bile yoktur.

    Hazreti Ebû Bekir, Eshâb-ı kiramın en çok ilim sahibi olanlarındandı. Her ilimde müracaat kaynağı olmuştur. İslâmî ilimlerin bütün meselelerini bilirdi. Nitekim Resûlullah efendimiz O’nun hakkında “Allahü teâlânın kalbime akıttıklarını, Ebû Bekir’in kalbine akıttım” buyurmuştur. Böylece O, Muhammed aleyhisselâmdan sonra insanların en üstünü oldu. Hicrette O’nun yol arkadaşı idi. Mağarada beraber idiler. Hayatı boyunca Peygamber efendimizin yanından hiç ayrılmadı. Her işinde O’nun veziri oldu. Bir meselede Eshâb-ı kiram ile istişâre ederken Hazreti Ebû Bekir’i sağına, Hazreti Ömer’i de soluna oturturdu. Görülecek mesele husûsunda, önce bu ikisinin reyini, görüşünü sorar, sonra da diğer Sahâbîlerin görüşlerine yer verirdi. Çünkü Hazreti Ebû Bekir’in ilmi o kadar yüksekti ki, Eshâb-ı kiramın ( radıyallahü anh ) en yükseklerinden olan Hazreti Ömer, Peygamber efendimizin Hazreti Ebû Bekir seviyesinde anlattığı şeyleri anlayamazdı. Hazreti Ömer bir gün geçerken, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Ebû Bekir Sıddîk’a ( radıyallahü anh ) birşey anlattığını gördü. Yanlarına gidip dinledi. Sonra, başkaları da, gördü ise de, gelip dinlemeğe çekindiler. Ertesi gün, Ömer’i ( radıyallahü anh ) görünce, “Yâ Ömer, Resûlullah ( aleyhisselâm ) dün size bir şey anlatıyordu. Bize de söyle, öğrenelim” dediler. Çünkü o dâima, “Benden duyduklarınızı, din kardeşlerinize de anlatınız! Birbirinize duyurunuz!” buyururdu. Hazreti Ömer, “Dün Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) Kur’ân-ı kerîm’den anlayamadığı bir âyetin mânâsını sormuş, Resûlullah ona anlatıyordu. Bir saat dinledim, birşey anlıyamadım” dedi. Çünkü Ebû Bekir’in yüksek derecesine göre anlatıyordu. Ömer ( radıyallahü anh ) o kadar yüksek idi ki, Resûlullah ( aleyhisselâm ), “Ben Peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Eğer, benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer Peygamber olurdu” buyurdu. Böyle yüksek olduğu halde ve Arabiyi çok iyi bildiği halde, Kur’ân-ı kerîm’in Hazreti Ebû Bekir’e anlatılan tefsîrini anlıyamadı. Çünkü Resûlullah ( aleyhisselâm ) herkesin derecesine göre anlatıyordu. Ebû Bekir’in derecesi, ondan çok daha yüksekti. Fakat, bu da, hatta Cebrâil aleyhisselâm dahi, Kur’ân-ı kerîm’in mânâsını, esrârını, Resûlullah’a sorardı. Resûlullah Kur’ân-ı kerîm’in hepsinin tefsîrini Eshâbına bildirmiştir. Kur’ân-ı kerîm’in tefsîri için lâzım olan bütün ilimler, Hazreti Ebû Bekir’de mevcûttu. Yaşadığı zamanda Kureyş’in âlimi olarak tanınırdı. Gayet güzel konuşur, Arap dilinin belagatına da vâkıftı. Resûlullahtan ( aleyhisselâm ) çok feyizlere kavuşmuş, Kur’ân-ı kerîm’in mânâsına ve hakîkatine âit bütün bilgileri bizzat O’ndan almıştır. Kur’ân-ı kerîm’den hüküm çıkarmak husûsunda üstün bir kudret ve maharet sahibi idi. Âyet-i kerîmelerin ve hadîs-i şeriflerin mânâ ve hakîkatlarına hakkıyla muttali (öğrenmiş) idi. Eshâb-ı kiram ve Tabiînin âlimleri, birçok âyet-i kerîmelerin tefsîrini O’ndan alıp bildirmişlerdir.

    Hazreti Ebû Bekir’in hadîs ilminde de üstün bir hizmeti olmuştur. Resûlullah’ın her haline ve her işine pek yakından vâkıf bulunuyordu. Eshâb-ı kiram, birçok meselede Resûlullah’ın nasıl hareket ettiğini Ebû Bekir’den ( radıyallahü anh ) soruyordu. Kendisinden, Hazreti Ömer bin Hattâb, Osman bin Affân, Aliyyü’l-Mürtezâ, Abdurrahmân bin Avf, Abdullah İbni Mes’ûd, Abdullah İbni Abbas, Abdullah İbni Ömer, Huzeyfet-ül-Yemânî, Zeyd bin Sabit (r.anhüm.) ve daha birçok Sahâbî hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir. Resûl-i Ekrem’in ( aleyhisselâm ) vefâtından sonra hemen hilâfet işlerine başlaması ve meşgûliyetinin çok olması ve her işittiğini rivâyet edecek kadar uzun yaşamamış olması sebebiyle rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerin sayısı azdır. Bunların 142 adet olduğu kaynak eserlerde zikredilmektedir. Resûlullah efendimizden bizzat işiterek rivâyet ettiği hadîs-i şeriflerin bazıları şunlardır:

    “Misvak ağzı temizlemeğe, Cenab-ı Hakk’ın rızasına kavuşmağa vesiledir.”

    “Allahü teâlâ’dan ömrünüzün başında ve sonunda afiyet ve yakîn isteyeniz.”

    “İmamlar (halîfeler) Kureyştendir.”

    “Doğruluğa ve iyiliğe dikkat edin, zira bu ikisi Cennete götürür. Yalandan ve kötülükten sakının, zira bunlar Cehenneme götürür.”

    “Peygamberler miras bırakmazlar. Onların bıraktıkları sadakadır.”

    “Peygamberler, rûhunun kabz olunduğu yere (vefât ettikleri yere) defin olunurlar.”

    Ebû Bekr-i Sıddîk’ın ( radıyallahü anh ), fıkıh ilminde üstün bir yeri vardır. Eshâb-ı kiramın en büyük fakîhlerindendi. Resûl-i Ekrem’in zamanında bile fetvâ verirdi. Resûlullah’tan yayılan bütün ilimlere ve feyizlere ayna olmuştu. İslâmî ilimlerin her meselesini bilirdi (ve hükümlerinin hepsine hakkıyla vâkıftı). Eshâb-ı kiramın içinde “fukahâ-ı seb’a” adı ile meşhûr olan yedi büyük âlimden biri de Hazreti Ebû Bekir idi. Fetvâlarının adedi itibarıyla bunların mutavassıtlarındandı? Kendi hilafeti devrinde kurulan dîni müesseselerden (kuruluşlardan) biri de, “İftâ makamı” (fetvâ makamı) idi. Bu kuruluşun en önemli görevi, fıkhî (dini meseleleri araştırıp, tetkik ve tahkîk edip), dînî hükümlerde icma’ın (birliğin) hâsıl olmasına çalışmaktı. Müslümanların sorularına cevap vermek sûretiyle, hem onlara faydalı olunuyor, hem de, ilmin gelişmesi temin ediliyordu (sağlanıyordu). İslâmiyetin zimmîlere (gayri müslim vatandaşlara) tanıdığı bütün haklar eksiksiz yerine getirilmekteydi.

    Hazreti Ebû Bekr-i Sıddîk, tasavvuf ilminin bütün yüksek marifetlerine kavuşmuştu. Resûlullah’ın kalbine akıtılan feyizlerin, marifetlerin hepsi O’na da verilmişti. Resûlullah’tan sonra Allahü teâlâyı en iyi tanıyan ve en çok ibadet eden O’dur. Tasavvuf, Resûlullahın ( aleyhisselâm ) izinde bulunmak, O’nun gösterdiği yoldan ayrılmamaktır. İnsanların yaratılışları ayrı ayrı olduğu için tasavvuf yolları da ayrılmıştır. Bu ümmetin sonra gelen evliyâsı, Resûlullah’tan gelen feyizlere, nûrlara iki yoldan kavuşmuştur. Birisi nübüvvet yolu, diğeri de vilâyet yoludur. Müslümanlar, nübüvvet yolunun bütün marifetlerine, Hazreti Ebû Bekir vasıtası ile kavuşmuşlardır. Eshâb-ı kiramın hepsi, Allahü teâlâya bu yoldan kavuştular.

    Ebû Bekr-i Sıddîk ( radıyallahü anh ) Neseb ilminde de yükselmişti. Arapların soylarına âit vak’aları (olaylar) en iyi bilendi. Aralarındaki kan davalarını halleder, O’nun hakemliğine ve kararlarına itirazları olmazdı.

    Hazreti Ebû Bekir’in fazîletleri, üstünlükleri çoktur. Bunların her biri, Kur’ân-ı kerîm’in, hadîs-i şerîflerin ve Eshâb-ı kiram ile diğer din âlimlerinin haber vermesiyle anlaşılmıştır. Bu ümmet içinde, Peygamberimizden ( aleyhisselâm ) sonra olma se’âdetinin sahibi, Ebû Bekir Sıddîk’dır. Çünkü dîni kuvvetlendirmek ve Peygamberlerin efendisine yardım etmek için, malını dağıtmakta, cihad etmekte, yani düşmanlarla şiddetli mücadele etmek ve şânını, şerefini kaybetmekte, öncelerin öncesi odur. Ebû Bekir Sıddîk’ın ( radıyallahü anh ) diğer müslümanların en üstünü olmasının sebebi, imâna gelmekte, malının çoğunu ve canını feda etmekte ve her türlü hizmette, başkalarının önünde bulunmasıdır. Hadid sûresinin onuncu âyetinde: “Mekke-i Mükerreme’nin fethinden önce malını veren ve cihâd eden kimseye, fetihden sonra malını dağıtan ve cihâd edenden daha büyük derece vardır. Allahü teâlâ hepsine Cenneti va’d etti” âyet-i kerîmesi, onun için indirilmiştir ve yine Tevbe sûresinin yüzüçüncü âyetinde, “Önce imâna gelenlerden, her fazilette öne geçenlerden, hem Mekke’den gelen Muhacirlerden, hem de Medine’de bunları karşılayıp, yardım eden Ensârdan, önde olanlardan ve iyilikte bunların izinde gidenlerden Allahü teâlâ râzıdır. Hepsini sever. Onlar da, Allahü teâlâdan râzıdır. Allahü teâlâ, onlara Cenneti hazırladı. Cennette sonsuz kalacaklardır” buyuruldu.

    Feth sûresi onsekizinci âyetinde, “Ağaç altında, sana söz veren mü’minlerden, Allahü teâlâ elbette râzıdır” müjdesine, Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) de dahildir. Nitekim Resûlullah ( aleyhisselâm ) de “Ağaç altında benimle sözleşenlerden hiçbiri Cehenneme girmez!” buyurdu. Bu sözleşmeye “Bi’at-ür-Rıdvân” denir. Çünkü, Allahü teâlâ, bunlardan râzıdır. Bunlar, bindörtyüz kişi idi.

    Bedir Gazâsında, Ramazan-ı şerîfin onyedinci Cuma günü, Temmuz ayının öğle sıcağında, iki taraf hücum etmişti. Resûlullah ( aleyhisselâm ) Ebû Bekir, Ömer, Ebû Zer, Sa’d ve Sa’îd ile (radıyallahü anhüm) kumanda yerinde oturmuştu, İslâm askeri sıkıntı çekiyordu. Sa’d ve Sa’îd’i ( radıyallahü anh ) yardımcı gönderdi. Sonra Ebû Zer’i ( radıyallahü anh ) gönderdi. Sonra, Ömer’i ( radıyallahü anh ) gönderdi. Bir saat geçti. Ebû Bekir, sıkıntının azalmadığını görerek, kılıcını çekip, atını sürerken, Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) elinden tutup, “Yanımdan ayrılma ya Ebâ Bekir! Bedenime ve kalbime gelen her sıkıntı, senin mübârek yüzünü görmekle hafifliyor. Seninle kalbim kuvvetleniyor.” buyurdu. Hicretten evvel altı köle âzâd etmiştir. Yedinci olarak Bilâl-i Habeşî’yi ( radıyallahü anh ) âzâd edince, hakkında Leyl sûresi onyedinci: “Takvâ sahibi olan Cehennem ateşinden uzaklaştırılacaktır” âyet-i kerîmesi indirildi. İbni Ömer ( radıyallahü anh ) Resûlullah’dan ( aleyhisselâm ) bildirdi. Resûlullah ( aleyhisselâm ), Hazreti Ebû Bekir’e: “Sen benim havuz başında ve mağarada arkadaşımsın” buyurdu. Resûlullah ( aleyhisselâm ) kâfirlerden mağarada saklanınca, gizli ve aleni herşeyine vâkıf olan sadece Ebû Bekir idi. O ise, sâdık, sıddîk, muhlis mü’minlerdendi. Halini bildiği için, bu korkulu yerde onunla arkadaşlığı tercih etti. Bu hicret Allahü teâlânın izni ile idi. Demek ki, Allahü teâlâ, Habîbine, başka akraba ve yakınlarını değil, özellikle Hazreti Ebû Bekir Sıddîk’ı arkadaş etti. Bu özellik Ebû Bekir’in ( radıyallahü anh ) şerefini ve diğerlerinden üstün olduğunu göstermektedir.

    Hazerde ve seferde Resûlullahdan hiç ayrılmadı, hep yanında bulundu. Bu da Resûlullaha olan sevgisinin doğruluğunu, O’nun arkadaşı olduğunun açık delîlidir. Resûlullahı o kadar severdi ki, malını, canını, her şeyini O’nun için feda etmiş ve her an fedaya hazır halde idi.

    Tevbe sûresi kırkıncı: “Mekke kâfirleri onu Mekke’den çıkardıklarında ikinin ikincisi, (ya’nî Hazreti Ebû Bekir) ile mağaradaydılar” âyeti ile, Allahü teâlâ onu, Resûlullahın ikincisi kıldı. Bunda Hazreti Ebû Bekir için son derece üstünlük vardır. Bazı âlimler, Hazreti Ebû Bekir, çoğu zaman Resûlullahın yanında idi, dediler.

    Resûlullahı insanları imâna davet etti. Ebû Bekr-i Sıddîk îmân edenlerin birincisi oldu. Böylece imânda O’nun ikincisi oldu. Sonra Hazreti Ebû Bekir insanları Allah’a ve Resûlüne imâna çağırdı. Birçokları bu çağrıyı kabûl etti. Böylece davette de ikincisi oldu. Her savaşta Resûlullahın yanında idi. Bedir’de de O’nun ikincisidir. Resûlullahı hastalanınca, O’nun yerine insanlara imam olup, öne geçti. Bu husûsta da ikinci oldu. Resûlullahdan sonra O’nun türbesine defin olunmada da ikincisi oldu. Bunlar hep O’na en yakın olma delîlleridir. Allahü teâlâ, Resûlünün arkadaşı olarak, Hazreti Ebû Bekir’i Kur’ân-ı kerîm’de bilhassa bildiriyor ve: “O vakit Peygamber, arkadaşına, mahzûn olma!” diyordu” buyuruyor. Üçüncüleri Allahü teâlâ idi. Allahü teâlânın kendisiyle olduğu bir kimse ise, şüphesiz, şeref ve fazîlet yönünden diğerlerinden üstündür.

    Hazreti Ebû Bekir’in ismi geçince, Hazreti Ömer şöyle dedi: “Ömrümdeki bütün amelimin Hazreti Ebû Bekir’in, bir gün ve gecelik ameli gibi olmasını isterdim. O’nun o mes’ûd gecesi ki, Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile birlikte mağaraya gitti. Mağaraya varınca, “Allah için, yâ Resûlallah içeri girmeyin! Ben gireyim, içerde zararlı bir şey varsa, bana gelsin, mübârek zâtınıza bir keder, bir elem gelmesin” dedi ve içeri girdi. İçeriyi süpürüp temizledi. Sağında solunda birçok irili ufaklı delikler gördü. Hırkasını parçalayıp, delikleri kapadı. Bir iki delik kaldı. Onları da ayakları ile kapayıp, sonra Resûlullaha, içeri girmesini söyledi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) içeri girdi ve mübârek başını Ebû Bekir’in kucağına koyup uyudu. Ayağını yılan soktu. Resûlullah uyanır korkusuyla, sabredip, hiç hareket etmedi. Gözyaşı Resûlullahın mübârek yüzüne damlayınca: “Ne oldu yâ Ebâ Bekir?” buyurdu.

    Hazreti Ebû Bekir ayağım ile kapattığım delikten bir yılan ayağımı soktu. Ayağımı çekersem çıkıp size zarar vereceğinden korkuyorum, dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) ayağını çek buyurdular. Ayağını çekince heybetli ve zehirli bir yılan çıktı. “Ey utanmaz yılan, benim mağara arkadaşıma, sırdaşıma eziyyet etmeğe Allahü teâlâdan korkup, benden utanmıyor musun?” buyurdu. Yılan, “Ey Allahın Habîbi, insanların, cinnin Peygamberi. Sana yalnız insanlar değil, hayvanlar, kuşlar, yılanlar, karıncalar, hepsi âşıktır. Hattâ bu köleniz gözü yaşlı, büyüklerimizden yüksek vasıflarınızı dinlemiş, mübârek yüzünüzü görmeğe âşık olmuştur. Bu mağarayı şereflendireceğinizi biliyordum. Onun için çok zamandan beri bu sıkıntılı mağarada gece gündüz demeyip yolunuzu bekliyordum. Sıddîk, bu karanlık mağaraya sabahı, siz de güneşi getirdiniz. Fakat Sıddîk, sizi görmeme mani olunca benden korku ve haya kalktı. Bu küstahlığa cesâret ettim.” diyerek özür diledi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) özürünü kabûl etti. Hazreti Ebû Bekir’in yarasına mübârek tükrüğünden sürdü. Hemen iyi oldu.

    Peygamberimize, ( aleyhisselâm ) bir gümüş yüzük hediye getirmişlerdi. Hazreti Ebû Bekir’e, “Yâ Atîk, bu yüzüğü bir kuyumcuya götür. Üzerine (Lâ ilahe illallah) yazılsın.” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir yüzüğü alıp kuyumcuya götürdü. Bu yüzüğün üzerine “Lâ ilahe illallah Muhammedün resûlullah” yaz, dedi. Resûlullah ( aleyhisselâm ), böyle emretmemişdi. Fakat Allahü teâlânın ism-i şerîfi ile Resûl-i Ekrem’in ism-i şerîfinin ayrı olmasını uygun görmemişti.

    Kuyumcu Hazreti Ebû Bekir’in söylediği gibi yazdı. Hazreti Ebû Bekir kuyumcudan alıp, Resûlullaha ( aleyhisselâm ) götürürken Hak teâlâ Cebrâil aleyhisselâma, “Çabuk git, Habîbimin yüzüğüne Ebû Bekir ismini yaz, çünkü Ebû Bekir benim ismim ile Habîbimin isminin ayrı olmasını uygun bulmadı. Ben de Habîbimin isminden Ebû Bekir’in ismini ayırmağı uygun görmedim” buyurdu. Cebrâil aleyhisselâm derhal yetişip, mübârek yüzük Hazreti Ebû Bekir’in elinde iken ve haberi yok iken yüzüğe Ebû Bekir ismini yazdı. Sonra Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) yüzüğü Sultân-ı enbiyâya teslim etti. Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) yüzüğe baktılar. Yüzüğün üzerinde (Lâ ilahe illallah Muhammedün Resûlullah, Ebû Bekir Sıddîk) yazılı idi. Hazreti Ebû Bekir’e bu yüzüğün üstüne yalnız Lâ ilahe illallah yazılması söylenmişti. Halbuki fazla yazılmış hikmeti nedir? diye sordular. Hazreti Ebû Bekir çok utandı, terledi. Bir cevap vermeden Cebrâil aleyhisselâm gelip, Hak teâlânın selâmını söyledikten sonra, Ebû Bekir’in kendi adının yazıldığından haberi yoktur, ben yazdırdım. Habîbim üzülmesin buyurduğunu söyledi ve olanları anlattı.

    Hazreti Ebû Bekir, müslüman olunca Allahü teâlânın rızası, Habîbullahın aşkı için seksenbin altın fakîrlere sadaka verdi. Kırkbin altını gizli, kırkbini de aşikâre vermişti. Bundan sonra giyecek elbisesi bile kalmamıştı. Sonra eski bir mutaf (keçi kılından dokunmuş elbise) eline geçti. Arkasına giydi. Namaz vakitleri haricinde göğsüne kadar tandıra girer, mutafı arkasına alırdı. Namazları evinde kılardı. Böylece üç gün geçti. Resûlullah ( aleyhisselâm ) dördüncü gün sabah namazından sonra Eshâb-ı kirama dönerek,“Ebû Bekir Sıddîk üç gündür mescide gelmiyor. Acaba hasta mıdır, gidip hatırını soralım” buyurdular. O sırada Cebrâil aleyhisselâm siyah mutaf giymiş vaziyette geldi. Resûl-i ekrem Cebrâil aleyhisselâmı görünce rengi değişti. Ey kardeşim Cebrâil bu ne haldir? diye sordular. Yâ Resûlallah gökteki bütün melekler böyle giydiler, dedi. Neden bu şekilde giydiler diye sorunca, Yâ Resûlallah! Hazreti Ebû Bekir Hak teâlânın rızası ve senin dinin uğruna, kırkbini gizli, kırkbini de aşikâre olarak seksenbin altın sadaka verdi. Hiç giyeceği kalmadığı için üç gündür mescide gelemedi. Hak teâlâ sana selâm edip, Hazreti Ebû Bekir’e bir elbise gönderilmesini emir buyurduğunu haber verdi. Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ) eshâbına, “Kimde bir fazla elbise varsa versin! Hak teâlâ ona çok sevâb verip, Firdevs Cennetinde bana komşu yapacaktır.” buyurdu. Eshâb-ı kiramın hiçbirinin fazla elbisesi yoktu. Sonunda bir Sahâbî başka birisinden bir elbise bulup, Hazreti Ebû Bekir’e gönderdi. Hazreti Ebû Bekir o elbiseyi giyip, Resûl-i Ekrem’in huzûru ile şereflenmek için yola çıktı. Henüz huzûra varmadan Cebrâil aleyhisselâm gelip, Yâ Resûlallah! Hak teâlâ sana selâm edip, Ebû Bekir’i karşılamanızı emir buyurdu, dedi, Resûlullah ( aleyhisselâm ) Hazreti Ebû Bekir’e karşı çıkıp musâfeha etti. Bütün Eshâb-ı kiram da musâfeha edip, hepsi candan Hazreti Ebû Bekir’e duâ ettiler.

    Eshâb-ı kiramın büyüklerinden Ebû Sa’îd-i Hudrî ( radıyallahü anh ) şöyle bildiriyor: Birgün Resûlullah ( aleyhisselâm ) hutbe okuyordu. Hutbelerinde: “Allahü teâlâ bir kulunu dünyâ ile kendi katında olan arasında serbest bıraktı. O da, Allahü teâlâ katında olanı seçti” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir bunu duyunca ağladı. Kendi kendime, bu zatı hangi şey ağlatıyor. Kulunu Allahü teâlâ, dünyâ ile kendi katında olan arasında serbest bıraktı, o da Allahü teâlâ katında olanı seçti. Ebû Bekr-i Sıddîk bizim en âlimimiz idi. Resûlullahın ( aleyhisselâm ) Ona, “Ey Ebû Bekir, ağlama! Arkadaşlığı ve malı bana Ebû Bekir’den daha bereketli olan yoktur. Eğer ümmetimden dost edinseydim, Ebû Bekir’i edinirdim. Fakat İslâm kardeşliği ve muhabbeti vardır.” Hazreti Ebû Bekir’in mescide açılan kapısı hariç, diğer bütün kapıları kapattırdı. “Onun kapısında nûr görüyorum.” buyurduğundan, âlimler, bu kendisinden sonra onun halifeliğine işârettir, dediler.

    İbni Münzir, Hazreti Ali’den ( radıyallahü anh ) bildirir: “Bu ümmetin Resûlullahdan sonra en üstünü Ebû Bekir, sonra Ömer, sonra Osman’dır ( radıyallahü anh )” sonra da kendisinin olduğunda ittifâk vardır. Hazreti Ebû Bekir’den başka hiç kimse Cebrâil aleyhisselâmdan vahiy işitmemiştir.

    Resûlullah efendimiz, Mi’râc gecesi Cebrâil aleyhisselâma: “Ümmetimin hepsine sual, hesap var mıdır?” diye sordu. “Ebû Bekir’den başka herkese vardır. Ona, (Buyur! Hesapsız Cennete gir!) denilecektir. O da (Yâ Rabbî! Dünyâda beni sevenleri bana bağışla, onlarla birlikte Cennete girelim) diyecektir.”

    Diline hâkim olmak, lüzumsuz hiçbir söz söylememek için mübârek ağzına taş koyardı. Mecbûr olmadıkça asla dünyâ kelâmı söylemezdi. Bir hadîs-i şerîfte: “Ebû Bekir’in imânı, bütün mü’minlerin imânları ile tartılsa, Ebû Bekir’in imânı ağır gelir” buyuruldu.

    Hazreti Ömer anlatır: “Tebük gazâsında, Resûlullah ( aleyhisselâm ) herkesin sadaka getirmesini emir buyurmuştu. O sırada benim de malım çok idi. Her zaman Hazreti Ebû Bekir hepimizden fazla sadaka verirdi. Bu sefer de ben en fazla vereyim düşüncesiyle malımın yarısını götürdüm. Resûlullah, “Ey Ömer evine ne kadar mal bıraktın!” buyurdu. Bunun kadar da evimde var dedim. O esnada, Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) geldi. Resûlullah ( aleyhisselâm ) O’na da, “Evine ne kadar mal bıraktın!” buyurdu. Hiç bir şey bırakmadım dedi.“İkinizin arasındaki fark, cevaplarınız arasındaki fark kadardır.” buyurdu.

    Hazreti Ebû Bekir ile Ebûdderdâ ( radıyallahü anh ) beraber bir yolda giderken, dar bir yere geldiler. Hazreti Ebûdderdâ önde, Hazreti Ebû Bekir arkada yürürlerdi. O sırada, karşıdan Resûl-i Ekrem parlak ay gibi göründü. Hazreti Ebûdderda’ya hitaben: “Neden Ebû Bekir’in önünde yürüyorsun! Onun daha üstün olduğunu bilmiyor musun? Böyle gitmek edebe aykırı değil midir?” buyurdu. Ebûdderdâ ( radıyallahü anh ) hatasını anlayıp tevbe etti.

    Birgün Eshâb-ı kiram Resûlullaha, Hazreti Ebû Bekir’den şikâyet için gelip, “Yâ Resûlallah! Hazreti Ebû Bekir, odasında yalnız başına ciğer kebabı yer, kokusunu duyarız, bizi hiç davet etmez” dediler. “Bir daha böyle yaptığında, bana haber verin, beraber evine gidelim!” buyurdu. Birgün haber verdiler. Resûl-i ekrem, hemen kalkıp, Hazreti Ebû Bekir’in evine gitti. Ateş ve kebap yoktu. “Yâ Ebâ Bekir, sen ciğer kebabı yiyor muşsun, bize de var mıdır?” buyurdu. Yâ Resûlallah, ben ciğer kebabı yemiyorum, pişen kendi ciğerimdir, dedi. Resûlullah, bunun nasıl olduğunu sorunca: “Hak teâlâ, bana İslâm Dinini nasîb etti. Habîbine dost eyledi. Eshâb-ı kiram arasında büyük yer verdi. Acaba kıyâmet gününde hâlim ne olur, bu kadar ni’metin şükrünü yapabilir miyim, diye korktuğumdan, ciğerim kebap oluyor” cevabını verdi. Bunu işitince, Eshâb-ı kiramın, Hazreti Ebû Bekir’e olan muhabbetleri daha çok arttı.

    Birgün Resûlullah efendimiz, Eshâbı ile mescidde otururken, Cebrâil aleyhisselâm geldi. Resûl-i Ekrem’e, Hazreti Ebû Bekir’in bir saat ibâdeti yetmiş yıllık ibâdet yerini tutar, dedi. Resûl-i Ekrem, birşey söylemeyip, Hazreti Bilâl’e Ebû Bekir’i ( radıyallahü anh ) çağırmasını emir buyurdu. Hazreti Ebû Bekir’e haber gidince, hemen yola çıktı. Resûlullah Hazreti Ebû Bekir’i karşıdan görünce, karşılayıp, yanına oturttu. Evde ne yapıyordun diye sordu. Hatırıma şu gelmişti: “Hak teâlâ Cenneti ve Cehennemi yarattı. Her ikisini de dolduracağını diledi (takdîr etti). Hak teâlâdan, vücudumu Cehennemi dolduracak kadar büyük yapmasını diledim. Böylece hem Hak teâlânın takdîri yerine gelmiş, hem de bütün insanlar Cehennem korkusundan kurtulmuş olurlar cevabını verdi. Eshâb-ı kiram, Hazreti Ebû Bekir’in bu yüksek arzulu duâsını çok beğenip, O’na, hayır duâ ettiler.

    Resûl-i Ekrem bir gün: “Bu gün içinizde oruçlu olan var mıdır?” buyurunca; Hazreti Ebû Bekir, ben oruçluyum, dedi. “İçinizde kim, bugün cenâzede bulundu?” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir, ben bulundum, dedi. Yine: “İçinizden kim, bugün bir fakîre yemek verdi?” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir, ben verdim cevabını verdi. Sonra: “İçinizden kim, bugün hasta yokladı?” buyurdu. Hazreti Ebû Bekir, ben yokladım dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem ( aleyhisselâm ): “Bu kadar hasletlerin bulunduğu kimse, muhakkak Cennete girer” buyurdu. Cennete girmekten maksat, kötü işlere yapılan cezayı görmeden, hesapsız Cennete girmektir, denilmiştir.

    Resûlullah efendimiz ( aleyhisselâm ) bir hadîs-i şerîfte buyurdu ki: “Bize her ni’met verene, iyilik edene mükâfatını verdik. Fakat Ebû Bekir’in iyiliğinin, ikramının karşılığını veremedik. O’na, Hak teâlâ hazretleri, kıyâmette ikramda bulunacak, mükâfatını verecektir. Bana Ebû Bekir’in malının verdiği fayda gibi hiç kimsenin malının faydası olmadı. Dost edinseydim, Ebû Bekir’i edinirdim. Fakat ben Hak teâlânın dostuyum.” Hazreti Ömer: “Hazreti Ebû Bekir, bizim Seyyidimiz, büyüğümüz, hayırlımızdır. Resûl-i Ekrem’e hepimizden çok sevgilidir” buyurmuştur.

    Hazreti Ebû Bekir, Resûlullahın vefâtından sonra, her geçen gün biraz daha zayıflıyordu. Birgün kızı Âişe-i Sıddîka hazretleri bu zayıflamanın sebebini sordu. Cevabında: “Beni, Muhammed aleyhisselâmın ayrılığı böyle zayıflattı” buyurdu.

    Hazreti Âişe anlatır: Babam vefât edince, Eshâb-ı kiram nereye defn edelim diye tereddüde düştüler. O halde uyumuşum. Kulağıma, “Dostu dosta kavuşturun” diye bir ses geldi. Uyandım, Eshâb-ı kirama anlattım. Onlar da aynı sesi işittiklerini söylediler. Hatta mescidde namaz kılanlar da, işittik dediler. Artık müşavereye lüzum kalmamıştı. Habîb-i Ekrem’in yanına defn ettiler.

    Hazreti Ebû Bekir, son hastalığında: “Halifeliği kime bırakacağım husûsunda tekrar istihâre ettim. Hak teâlâdan, rızâsına uygun olmasını diledim. Bilirsiniz, yalan söylemem. Hiçbir akıllı kimse de, Hakteâlâya kavuşma zamanında kendisine iftira edilmesini istemez ve müslümanları aldatmayı uygun bulmaz” buyurdu. Orada bulunan Eshâb-ı kiram, ey Allah’ın Resûlünün halifesi! Senin doğruluğunda şüphemiz yoktur. Söyleyeceklerini söyle dediler. Şöyle buyurdu: Gecenin sonuna doğru uyumuşum. Resûl-i Ekrem’i rüyada gördüm. İki beyaz elbise giymişti. O elbiselerin eteklerini ben tutuyordum. O sırada elbiseler yeşil olup, parlamağa başladı. Bakanların gözlerini alırdı. İki yanında, uzun boylu, gayet güzel yüzlü, nûr elbiseli ve bakanlara neşe veren iki kimse vardı. Resûl-i Ekrem selâm verip musafeha etmekle beni şereflendirdi. Mübârek elini göğsüme koydu. Üzüntüm gitti. “Yâ Ebâ Bekir, seni çok özledik, kavuşma zamanı yaklaştı” buyurdu. Uykuda o kadar ağlamışım ki, evdekiler uyanmışlar. Sonradan bana söylediler. Ben de seni özledim, yâ Resûlallah dedim. “Bu ümmet için âdil, sâdık, yerde ve gökte herkesin rızasını kazanmış, zamanın en temiz olan Fârûk’u (Hazreti Ömer’i) halife seç!” buyurdular. Yanındakileri göstererek: “Bunlar, dünyâda vezirlerin, vefâtın zamanında yardımcıların, Cennette komşularındır. Bana senin isminin gökte melekler arasında, yerde halk arasında Sıddîk olduğunu haber verdiler” buyurdu. Yâ Resûlallah, anam babam sana feda olsun, bu iki kişiyi tanıyamadım ve onlar gibi kimse de görmedim, dedim. “Bunlar Cebrâil ve Mikâil’dir” buyurdular. Sonra gittiler. Uyandım. Yüzüm gözyaşlarımdan ıslanmış, evdekiler baş ucumda ağlıyordu.

    Hazreti Ebû Bekir ( radıyallahü anh ) ölüm hastalığında çocuklarını Hazreti Âişe’ye, iki oğlan, iki kız olarak ısmarladı. Hazreti Âişe, benim bir kız kardeşim var, ikincisi hangisidir? diye sordu. “Hanımım hâmiledir. Kızı olacağını zan ediyorum” buyurdu. Hakîkaten vefâtından sonra, hanımının bir kızı oldu.

    Hazreti Ebû Bekir ( radıyallahü anh ), hicretin onüçüncü yılında vefât edince, Medine’de herkes ağladı. Hazreti Ali ( radıyallahü anh ) işitince, ağlayarak geldi ve “Hilâfet bugün tamam oldu” buyurdu. Kapı önünde durup:

    Yâ Ebâ Bekir! Sen, Resûlullahın sevgilisi, arkadaşı, dert ortağı, sırdaşı ve müşaviri idin. Önce İslama gelen sensin. Senin imânın, hepimizin imânından daha saf oldu. Senin yakînin, daha kuvvetli, Allah’dan korkun daha büyük oldu. Herkesten zengin, herkesten daha cömert sen idin. Resûlullaha en şefkatli, en yardımcı, sen idin. Resûlullah ile sohbetin, hepimizin sohbetinden daha iyi idi. Hayır sahiplerinin birincisi sensin. Senin iyiliklerin, hepimizinkinden çoktur. Her iyilikte ileridesin. Resûlullahın huzûrunda, senin derecen en yüksek oldu. O’na en yakın, sen oldun. İkramda, ihsânda, güzel huylarda, boyda, yaşda, O’na en çok benzeyen, sen oldun. Allahü teâlâ, sana, çok mükâfat versin ki, Resûlullaha herkes yalancı derken sen, doğru söylüyorsun, inandım dedin. Sen, O’nun kulağı ve gözü gibi idin. Allahü teâlâ seni, Kur’ân-ı kerîmde (sıdk) ismi ile şereflendirdi. Resûlullaha, en sıkıntılı zamanlarında yardımcı oldun. Sulhda, O’nun huzûrunda, harplerde, O’nun yanında idin, O’nun ümmetinin halifesi, O’nun dininin koruyucusu idin. Câhiller dinden çıkarken, sen İslâm dinine kuvvet verdin. Herkes şaşırdığı zaman, sen kükremiş arslan gibi ortaya çıktın. Herkes dağılırken sen Muhammed Mustafa’nın ( aleyhisselâm ) yolunu tuttun. Eshâbın az konuşanı ve en belîği, edîbi sen idin. Her sözün, her buluşun doğru, her işin temizdi. Gönlün herkesten kuvvetli, yakînin hepimizden sağlam idi. Her işin sonunu, önceden görür, geri kalmışları İslama sokarak aydınlatırdın. Mü’minlere şefkatli, af edici baba idin. İslâm’ın ağır yükünü sen taşıdın, İslâm’ın hakkını herkes elden kaçırırken, sen yerine getirdin. Sen rüzgarların oynatamıyacağı bir dağ gibi idin. İşin doğruluk idi, ilim idi. Sözün mertçe, doğruyu bildirmek idi. Gerici düşüncelerin, bozuk inançların kökünü kazıdın. Hak dinin ağacını diktin. Güçlükleri, müslümanlara kolaylaştırdın. Küfür ve mürtedlik ateşini söndürdün. Allah’ın dinini, sen doğrulttun. İslama, imâna sen kuvvet oldun. Göklerde, melekler arasında, senin derecen çok büyüktür. Muhacirler ve Ensâr arasında, senden ayrılık yarası çok derindir) buyurdu. Ve çok ağladı. Mübârek gözlerinden yaşlar aktı. Sonra: “Allahü teâlânın kaza ve kaderine râzı olduk. Verdiği elemleri kabûl ettik. Yâ Ebâ Bekir! Resûlullahdan ayrılık acısından sonra, bize senin vefâtından daha acı bir musîbet gelmedi. Sen mü’minlere sığınak, dayanak ve gölge idin. Münâfıklara karşı çok sert ve ateşli idin. Allahü teâlâ, seni Muhammed aleyhisselâmın huzûruna kavuştursun! Bize, senden ayrılma acısı için sabırlar ve ecirler versin! Bizleri, senden sonra, azmaktan, sapıtmaktan korusun” buyurdu. Eshâb-ı kiramın hepsi, sessizce, Hazreti Ali’nin sözlerini dinledi. Sonunda hepsi, hüngür hüngür ağladı.

    Yine Hazreti Ali, ilk İslâm’a gelen ve en önce Resûlullah ( aleyhisselâm ) ile kıbleye karşı namaz kılan Ebû Bekir’dir” buyurdu. O’nun her sözü, dinleyenin ve okuyanın kalbine tesir etmektedir.

    Buyurdu ki:

    “Takvâ akıllıca yapılan işlerin en güzelidir. Hakka asî olmak ahmakça yapılan işlerin en çirkinidir. Verilen emâneti yerine getirmek en üstün doğruluk sayılır. Hıyânet olarak da, en önde yalan gelir.”

    Bir defasında bilmeden şüpheli birşey yiyip hemen anlayınca zorla istifra edip, midesini boşalttı ve sonra şöyle duâ etti: “Allahım, bilmeden yaptım. Çıkarabildiğim kadarını çıkard
  • Hz. İsa'nın (a.s) doğumu nasıl gerçekleşti? Hz. İsa (a.s.) dünyaya geldikten sonra Hz. Meryem (r.a.) neler yaşadı? Hz. İsa'nın (a.s.) peygamberliği, tebliği, havarileri hakkında bilinmesi gerekenler. Hz. İsa'nın (a.s.) göğe yükselmesi hakkındaki farklı görüşler nelerdir? Bilinen tüm detaylarıyla Hz. İsa'nın -aleyhisselam- hayatı...

    Îsâ -aleyhisselâm-, Yahyâ -aleyhisselâm-’ın doğumundan altı ay sonra Kudüs’te dünyâyı şereflendirmiştir. Îsâ -aleyhisse­lâm-, İsrâîloğulları’na gönderilen peygamberlerin sonuncusudur.

    Peygamberler içinde en yüksekleri olan ve kendilerine “ülü’l-azm” denilen beş peygamberin dördüncüsüdür. Kendisine “Rûhullâh” denmesi, bir tekrîm ifâdesi olmakla birlikte, Allâh Teâlâ’nın, Hazret-i Âdem’i yarattığı gibi O’nu da rûhundan üfürerek yaratması sebebiyledir.

    Îsâ -aleyhisselâm-’a otuz yaşında peygamberlik gelmiş, kendisine kitap olarak İncîl gönderilmiş ve otuz üç yaşında da di­ri bir şekilde göğe kaldırılmıştır.

    Kıyâmet yaklaştığında dünyâya inecek, evlenip çocukları olacak, “Hazret-i Mehdî” ile buluşacak, İslâm’ı bütün cihâna hâ­kim kılacak ve Medîne-i Münevvere’de vefât edecektir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in medfûn ol­duğu Hücre-i Saâdet’te türbe-i şerîfin yanına defnolunacaktır.

    HZ. İSA'NIN (A.S) ANNESİ 'HZ. MERYEM'
    Îsâ -aleyhisselâm-’ın annesi Hazret-i Meryem, Dâvûd -aleyhisselâm-’ın neslindendir. Annesi Hunne, babası İmrân’dır.

    Kaynak eserlerde zikredildiğine göre, Hunne’nin çocuğu ol­muyordu. O da:

    “Yâ Rabbî! Benim bir çocuğum olursa, onu Beyt-i Makdis’e hizmetçi yapacağım!” diye nezirde bulundu.

    Hunne, bu nezirde bulunduktan sonra hâmile kaldı. Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “İmrân’ın karısı şöyle demişti: «–Rabbim! Karnımdakini âzâdlı bir kul olarak sırf Sana adadım. Adağımı kabûl buyur. Şüphesiz (niyâzımı) hakkıyla işiten ve (niyetimi) bilen Sen’­sin!»” (Âl-i İmrân, 35)

    Bir müddet sonra bir kız çocuğu dünyâya getirdi. Adını Mer­yem koydu:

    “O’nu doğurunca, Allâh, ne doğurduğunu bilip durur­ken: «–Rabbim! Ben O’nu kız doğurdum. Oysa erkek, kız gibi değildir. O’na Meryem adını verdim. Kovulmuş şeyta­na karşı O’nu ve soyunu Sen’in korumanı diliyorum!» dedi.” (Âl-i İmrân, 36)

    Hz. Meryem'in (r.a) Beyt-i Makdis'in Hizmetine Verilmesi
    O zamana kadar Beyt-i Makdis’e erkek çocuklarını adamak câiz ve çok sevaptı. Bu şekilde nezredilen erkek çocukları, do­ğumundan bülûğuna dek orada hizmete devâm ederdi. Bülûğ­dan sonra ise, dilerse yine orada hizmet eder, isterse arzuladı­ğı başka bir yere giderdi. Ancak bülûğdan önce Beyt-i Makdis’ten ayrılması câiz değildi.

    Böyle bir nezir, yalnızca erkek çocukları için yapılırdı. Allâh Teâlâ’nın, Beyt-i Makdis için Meryem hakkındaki ilticâyı makbul kı­lıp kız çocuklarının nezredilmesini de kabûl buyurmasından son­ra, kız çocuklarının da Beyt-i Makdis’e adanması câiz oldu.

    Hunne, kızı Meryem’i Beyt-i Makdis’teki vazîfelilere teslîm etti. Meryem’i kim himâyesine alacağına dâir kur’a çektiler. Allâh Teâlâ buyurur:

    “(Rasûlüm!) Bunlar, Biz’im Sana vahiy yoluyla bildirmek­te olduğumuz gayb haberlerindendir. İçlerinden hangisi Meryem’i himâyesine alacak diye kur’a çekmek üzere ka­lemlerini atarlarken Sen onların yanında değildin; onlar (bu yüzden) çekişirken de yanlarında değildin.” (Âl-i İmrân, 44)

    Çekilen kur’a, Beyt-i Makdis’in imâmı ve Hunne’nin de eniştesi olan Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’a çıktı. Zekeriyyâ -aleyhisselâm-:

    “–O’nun teyzesi benim nikâhım altındadır.” dedi ve Mer­yem’in velîliğini üzerine aldı.

    Meryem sütten kesilince, O’na Beyt-i Makdis’te bir oda tah­sîs edildi. Bu odaya âyet-i kerîmede “mihrâb” denilmiştir. Mihrâb, harb ve cihâd vâsıtası demektir. Bu bakımdan bir nevî çile odası mânâsını taşır.

    Hz. Meryem'in (r.a) Odasındaki Farklı Meyvelerin Sırrı
    Hazret-i Meryem’in odasına yalnız Zekeriyyâ -aleyhisselâm- girerdi. Bu, on iki yaşına kadar devâm etti. Zekeriyyâ -aleyhisselâm-, O’nun odasına girerken anahtarı ile kapıyı açıp girer, çıkarken de kilitlerdi. Her gün, bir günlük yiyecek bırakırdı. Fakat içerde değişik meyveler görüp hayret ederdi. Nereden geldiğini sorduğunda, Meryem, Allâh -celle celâlühû- tarafından gönderil­diğini söylerdi. Bu yiyecekler arasında, yazın kış meyveleri, kışın da yaz meyveleri bulunurdu. Allâh Teâlâ buyurur:

    “Rabbi Meryem’e hüsn-i kabûl gösterdi; O’nu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyyâ’yı da O’nun bakımı ile vazîfelendirdi. Zekeriyyâ, O’nun yanına, mâbede her girişinde ora­da bir rızık bulur ve: «–Ey Meryem! Bu Sana nereden geli­yor?» der, O da: «–Bu, Allâh tarafındandır. Allâh, dilediğine sayısız rızık verir!» derdi.” (Âl-i İmrân, 37)

    Allâh'ın -celle celâlühû- Hazret-i Meryem’e Sunduğu Altı Büyük İkram
    Allâh -celle celâlühû-’nun Hazret-i Meryem’e en büyük ik­ramları şunlardır:

    O zamana kadar Beyt-i Makdis’e erkek çocukları adandığı hâlde, annesi Hunne’nin ilticâsı ile Meryem de nezir olarak kabûl edildi.
    Allâh Teâlâ, O’nu Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’ın himâyesine verdi.
    Rızkını cennet nîmetlerinden ihsân etti.
    Peygamberlerine gönderdiği melek olan Cebrâîl -aleyhisselâm- ile görüştürdü.
    O’nu ve evlâdı Hazret-i Îsâ’yı şeytanın şerrinden korudu.
    Oğlu Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-, kundakta iken konuştu. Annesine yapılan iftirâlara cevap verdi.
    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdular:

    “İmrân kızı Meryem, zamanında dünyâda bulunan kadınla­rın en hayırlısıdır. Bu ümmetin kadınlarının en hayırlısı da Hatîce’dir.” (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 69)

    İbadete Düşkün Bir Kadın 'Hz. Meryem (r.a)'
    Hazret-i Meryem, gece-gündüz ibâdet ederdi. Takvâsı, Be­nî İsrâîl arasında darb-ı mesel oldu. Kendisinden kerâmetler hâ­sıl olurdu. Seçkin kullardandı. Kur’ân-ı Kerîm’de “sıddîka” diye senâ edilmiştir.

    Allâh Teâlâ şöyle buyurur:

    “Hani melekler demişlerdi: «–Ey Meryem! Allâh Sen’i seçti; Sen’i tertemiz yarattı ve Sen’i bütün dünyâ kadınlarına tercîh etti (üstün tuttu).” (Âl-i İmrân, 42)

    “Ey Meryem! Rabbine ibâdet et; secdeye kapan! (O’nun huzûrunda) eğilenlerle beraber Sen de eğil!»” (Âl-i İmrân, 43)

    Bu emirler üzerine Hazret-i Meryem’in takvâsı o hâle geldi ki, ayakları şişinceye kadar namaz kılmaktaydı.

    Yoktan Var Eden, Babasız Da Yaratır!

    Hazret-i Meryem on beş yaşında iken Yûsuf-i Neccâr isim­li birisi ile nişanlanmıştı. Fakat onunla evlenmeden önce Allâh Teâlâ, O’na babasız bir çocuk vereceğini müjdeledi:

    “Melekler demişlerdi ki: «–Ey Meryem! Allâh Sana ken­disinden bir Kelime’yi müjdeliyor. Adı Meryem oğlu Îsâ’dır. Mesîh’tir; dünyâda da, âhirette de îtibarlı ve Allâh’ın kendi­sine yakın kıldıklarındandır.»” (Âl-i İmrân, 45) Mesîh, İbrânîce bir kelime olup, Hazret-i Îsâ’nın lakâbıdır ve “mübârek” anlamına gelmektedir.

    Yine melekler Hazret-i Meryem’e dediler ki:

    “(–Ey Meryem!) O sâlihlerden olarak beşikte iken ve ye­tişkinlik hâlinde insanlara (peygamber sözleri ile) konuşacak.” (Âl-i İmrân, 46)

    Bunun üzerine:

    “Meryem: «–Rabbim! Bana bir erkek eli değmediği hâlde nasıl çocuğum olur?» dedi. Allâh şöyle buyurdu: «–İşte böyledir. Allâh dilediğini yaratır! Bir işe hükmedince ona sâdece «Ol!» der; o da oluverir.»” (Âl-i İmrân, 47)

    Melekler, Meryem’e hitâben Hazret-i Îsâ hakkındaki sözlerine şöyle devâm ettiler:

    “Allâh O’na yazmayı, hikmeti, Tevrât’ı ve İncîl’i öğretecek!” (Âl-i İmrân, 48)

    Yukarıdaki âyet-i kerîmelerde cemî olarak geçen “melekler” ifâdesinden maksat, Cebrâîl -aleyhisselâm-’dır. Kendisinden bu şekilde cemî olarak bahsedil­mesi, O’nu tekrîm içindir.

    HZ. İSA (A.S) HZ. MERYEM'E MÜJDELENİYOR
    Cenâb-ı Hak buyurur:

    “(Rasûlüm!) Kitâb’da Meryem’i de zikret! Hani O, ailesin­den ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmişti.” (Meryem, 16)

    Âyette geçen “doğu tarafı” müfessirlere göre, Mescid-i Aksâ’nın doğu yanı, yahut Meryem’in evinin doğu tarafı şeklinde açıklanmaktadır. Hristiyanların bu sebeple doğuya yöneldikleri ifâde edilmiştir.

    Çok geçmeden Allâh Teâlâ, Hazret-i Meryem’e Cebrâîl -aleyhisselâm-’ı gönderdi. Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Meryem, onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Der­ken, Biz O’na Rûh’umuzu gönderdik de O, kendisine tasta­mam bir insan şeklinde göründü.” (Meryem, 17)

    Burada Rûh’tan maksat, Cebrâîl -aleyhisselâm-’dır. Her âzâsı düzgün genç bir insan şeklinde gönderilmesinin sebebi, Meryem’in ürküp korkmaması içindi. Çünkü Hazret-i Meryem, Cebrâîl -aleyhisselâm-’ı aslî şeklinde görseydi, şüphesiz ki buna tâkat getiremezdi.

    Ancak Hazret-i Meryem, yine de karşısında genç bir insan görünce kemâl-i edeb ve iffetinden dolayı çok korktu. Onun Hazret-i Cibrîl olduğunu bilmediği için büyük bir endişeye kapıldı ve âyet-i kerîmelerde buyrulduğu üzere:

    “Meryem dedi ki: «–Sen’den, çok esirgeyici olan Allâh’a sığınırım! Eğer Allâh’tan sakınan bir kimse isen, (bana do­kunma!)»” (Meryem, 18)

    “Melek: «–Ben, yalnızca, sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamam için Rabbimin elçisiyim.» dedi.” (Meryem, 19)

    “Meryem: «–Bana bir insan eli değmediği, iffetsiz de ol­madığım hâlde benim nasıl çocuğum olabilir?» dedi.” (Meryem, 20)

    “Melek: «–Öyledir!» Dedi. (Zîrâ) Rabbin buyurdu ki: «–Bu Bana kolaydır. Çünkü Biz, O’nu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız. Bu, hüküm ve karara bağ­lanmış (ezelde olup bitmiş) bir iş idi.” (Meryem, 21)

    HZ. İSA (A.S) NASIL DOĞDU? HZ. İSA'NIN (A.S) DOĞUM MUCİZESİ
    Cenâb-ı Hakk’ın murâd ettiği şekilde:

    “Meryem, O’na (Îsâ’ya) hâmile kaldı. Bunun üzerine O’nunla (karnındaki çocukla) uzak bir yere çekildi.” (Meryem, 22)

    Hazret-i Meryem’in doğum sancıları artmaya başladı. Kuru­muş bir hurma ağacının yanına geldi ve ona yaslandı. Âyette buyrulur:

    “Doğum sancısı O’nu bir hurma ağacına (dayanmaya) sevk etti. «–Keşke, bundan önce ölseydim de unutulup gitseydim!» dedi.” (Meryem, 23)

    Nihâyet kuru ağacın altında Îsâ -aleyhisselâm- dünyâya geldi. Allâh Teâlâ, O’nu babasız yaratmıştı.

    Sonsuz kudret sâhibi olan Cenâb-ı Hak, azametinin muktezâsı olarak Âdem -aleyhisselâm-’ı annesiz ve babasız bir şekil­de topraktan; Havvâ vâlidemizi annesiz olarak Hazret-i Âdem’­den; Îsâ -aleyhisselâm-’ı da babasız olarak Meryem vâlidemiz­den yaratmıştır.

    Hazret-i Îsâ’nın doğumu ile Hazret-i Âdem’in yaratılması arasında bir benzerlik vardır ki, bu, her ikisinde de yaratılışın «Kün! = Ol!» emri ile gerçekleşmiş olmasıdır. Cenâb-ı Hak bu hakîkati âyet-i kerîmede şöyle bildirmektedir:

    “Allâh nezdinde Îsâ’nın durumu, Âdem’in durumu gibi­dir. Allâh O’nu topraktan yarattı. Sonra da O’na «Ol!» dedi ve (O da) oluverdi.” (Âl-i İmrân, 59)

    Bu âyet-i kerîme, hem Allâh’ın kudretinin sonsuzluğunun, hem de yahûdîlerin baştan şaşırıp sonradan da atacakları çir­kin iftirâlar karşısında Hazret-i Meryem’in iffetli olduğunun bir ifâdesidir.

    HZ. İSA (A.S) NE ZAMAN DOĞDU?
    Îsâ -aleyhisselâm-’ın doğum târihi hakkında, kaynaklar­da hiçbir kayıt yoktur. Bütün İncîl’lerde de bu hususta bir bilgiye rastlanılmamaktadır. Yalnız bir İncîl’de Hazret-i Îsâ’nın yahûdî kralı zamanında doğduğu yazmakta ise de, (Matta, 2/1) Roma kaynakları, bu kralın mîlâddan önce öldüğünü bildirmektedir. Yapılan bütün beyanlar, birbirlerine açık bir şekilde tezat teşkil etmektedir. Böy­le olunca, “noel”in mânâsı da, uydurulmuş boş bir efsâneden öteye gidememektedir.

    Bu sebepledir ki bugün Katolikler, Noel bayramı olarak 24-25 Aralık gününü kutlarken, Ermeni kiliseleri 6 Ocak’ı kutlarlar. Bir kısım Protestanlar ise bu târihin kutsal metinlerde kesin olarak geçmediğini öne sürerek Noel’i kutlamazlar.

    HZ. İSA (A.S) DOĞDUKTAN SONRA HZ. MERYEM (R.A) NELER YAŞADI?
    Hazret-i Îsâ doğduktan sonra:

    “(Hazret-i Meryem’in) aşağısından (Îsâ yahut melek) O’na şöyle seslendi: «–Tasalanma! Rabbin Sen’in alt yanında bir su arkı vücûda getirmiştir.»” (Meryem, 24)

    Âyete şu mânâ da verilmiştir:

    «–Tasalanma! Rabbin Sen’in altındakini (yâni Îsâ’yı) şerefli bir lider olarak yaratmıştır!»

    Hazret-i Meryem’e hitâb eden ses şöyle devâm etti:

    “Hurma dalını kendine doğru silkele ki, üzerine tâze, ol­gun hurma dökülsün!” (Meryem, 25)

    Hazret-i Meryem, hurma dalını kendisine çekip salladığı za­man kış mevsimi olmasına rağmen, ağaç birdenbire hurma ver­meğe başladı. Meryem, önündeki arktan su içip taze hurmalardan yedi. Ağacın bu şekilde kış mevsiminde hurma vermesi, Hazret-i Meryem’i tesellî içindi. O’na denildi ki:

    “Ye, iç! Gözün aydın olsun! Eğer insanlardan birini görürsen de ki: «–Ben çok merhametli olan Allâh’a oruç adadım. Artık bugün hiçbir insanla konuşmayacağım!»” (Meryem, 26)

    Rivâyete göre, Hazret-i Meryem’in kavminde yiyip içmeden oruç tutulduğu gibi, konuşmamak sûretiyle de oruç tutulurdu. Yahut oruçlu iken yeme ve içmeden kaçınıldığı gibi, konuşmaktan da sakınılırdı.

    Hz. İsa'nın (a.s) Doğumundan Sonra Hz. Meryem'm Atılan İftira ve Hz. Meryem'in Duruşu
    Îsâ -aleyhisselâm-’ın doğuşu ile, kavminin arasında büyük bir iftirâ ve dedikodu furyası başgösterdi. Âyet-i kerîmelerde bu hâl şöyle bildirilmektedir:

    “(Meryem) nihâyet O’nu (Îsâ’yı kucağında) taşıyarak kav­mine getirdi. Dediler ki: «–Ey Meryem! Hakîkaten Sen iğrenç bir şey yaptın!»” (Meryem, 27)

    “–Ey Hârûn’un kızkardeşi! Sen’in baban kötü bir insan değildi; annen de iffetsiz değildi.” (Meryem, 28)

    Âyette bahsedilen Hârûn, Mûsâ -aleyhisselâm-’ın kardeşi olan Hârûn -aleyhisselâm- değildir. Bu husustaki görüşlerin doğruya en yakın olanına göre Hazret-i Meryem’in hakîkî karde­şidir. O da ana ve babası gibi iffetli ve sâlih bir kimse idi. Bu se­beple kavmi, böyle birinin kızkardeşi olan Meryem’e zinâ etmeyi(!) aslâ yakıştıramadıklarını ifâde etmek istemişlerdi.

    Hazret-i Meryem’e İsrâîloğulları tarafından devamlı hakâret edili­yordu. O da sabırla dinliyor, kendisine emredildiği üzere konuş­muyordu. Ancak kavminin münâsebetsiz tavırları iyice arttı. Nihâyet Allâh’ın inâyeti erişti.

    Hz. İsa'nın Bebekken Konuşması
    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Bunun üzerine Meryem, çocuğu gösterdi. Dediler ki: «–Biz, beşikteki bir sabî ile nasıl konuşuruz?»” (Meryem, 29)

    Allâh’ın istikbâlde elçisi olacak olan Hazret-i Îsâ, Cenâb-ı Hakk’ın verdiği konuşma kâbiliyeti ile dile geldi ve daha beşikte iken şöyle dedi:

    “–Ben, Allâh’ın (seçilmiş bir) kuluyum! O, bana Kitâb’ı verdi ve beni peygamber yaptı!” (Meryem, 30)

    “Nerede olursam olayım, O beni mübârek kıldı. Yaşa­dığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti.” (Meryem, 31)

    “Beni anneme saygılı kıldı; beni bedbaht bir zorba yapmadı.” (Meryem, 32)

    “Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün selâmet banadır.” (Meryem, 33)

    Hazret-i Îsâ’nın daha beşikte iken böyle konuşması, çevresinde büyük bir hayret uyandırdı. Hazret-i Meryem, tenzîh ve tebrie edildi.

    İşte Hazret-i Meryem, münkir halkın kendisine sorduğu «–Bu çocuğu nereden aldın?» suâline karşı dâimâ cevap olarak bu şekilde çocuğunu gösterir ve «–Çocuk söylesin!» der, Îsâ -aleyhisselâm- da daha bebek iken:

    “–Benim annem namuslu, iffetli bir kadındır. Ey câhiller! İffet ve hayâ âbidesi olan annemi ayıplamayın! Biliniz ki Allâh Teâlâ, beni babasız olarak dünyâya getirmiştir. Bu, Allâh’ın bir mûcizesidir!” derdi.

    Bunun üzerine birçok kimse:

    “–Bu, Allâh’ın apaçık bir mûcizesidir. Yoksa yeni doğmuş hiçbir çocuk daha beşikte iken konuşamaz. Hakîkaten bu, Allâh tarafındandır; Cenâb-ı Hakk’ın azametini gösteren bir hâdisedir.” dediler.

    Bir kısmı ise yine de hâinliklerinden dönmediler. Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “İşte, hakkında şüphe ettikleri Meryem oğlu Îsâ -hak söz olarak- budur!” (Meryem, 34)

    Âyette Îsâ -aleyhisselâm-’ın “hak söz” olarak ifâde edilmesi, O’nun «Kün! = Ol!» emrinin eseri olmasındandır. Bu hakîkat, başka âyet-i kerîmelerde de anlatılır:

    “Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem’i de hatırla!) Biz O’na rûhumuzdan üfledik; O’nu ve oğlunu cümle âlem için ib­ret kıldık.” (el-Enbiyâ, 91)

    “İffetini korumuş olan İmrân kızı Meryem’i de (Allâh ör­nek gösterdi). Biz O’na rûhumuzdan üfledik ve O, Rabbinin sözlerini ve kitaplarını tasdîk etti. O, gönülden itaat eden­lerdendi.” (et-Tahrîm, 12)

    HZ. ZEKERİYA'YA ATILAN İFTİRA VE ŞEHADETİ
    Hazret-i Îsâ’nın bebek iken konuşması, birçok iftirâları bas­tırmıştı. Ancak kısa bir müddet sonra tekrar fitne ve iftirâlar baş­ladı. Gâfil kavim:

    “–Babasız çocuk mu olurmuş?!” dediler.

    Sonra da:

    “–Yapsa yapsa bu zinâyı Zekeriyyâ yapmıştır!” diyerek Zekeriyyâ -aleyhisselâm- Beyt-i Makdis’te yalnız kaldığı bir sırada:

    “–Sen Meryem’le zinâ ettin!” diye bühtanda bulundular ve üzerine hücûm ettiler.

    Zekeriyyâ -aleyhisselâm-, onların şerrinden korunmak için bir ağacın kovuğuna saklandı. Şeytan, insan kılığında oraya ge­lip Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’ı arayan bedbahtlara, O’nun saklan­dığı ağacı göstererek:

    “–Şu ağacı testereyle ikiye ayırın! Bir şey kaybetmezsiniz! Zekeriyyâ onun içindedir!” dedi.

    Bedbahtlar, hemen ağacı kesmeye koyuldular. Testere Ze­keriyyâ -aleyhisselâm-’ın başını yarmaya başladığı zaman maz­lum peygamber «âhh!» diyecek oldu, fakat:

    “–Ey Zekeriyyâ! Şikâyette bulunma!” diye bir nidâ geldi.

    Zekeriyyâ -aleyhisselâm- da büyük bir tevekkül ve sabır için­de testereyle ikiye bölünerek şehîd oldu. İnd-i ilâhîde yüce mer­tebelere ulaştı.

    Bu sırada Hazret-i Meryem’in önceden nişanlısı olan Yûsuf-i Neccâr da aynı iftirâya uğramıştır.

    HZ. İSA VE MERYEM ALLAH'IN KORUMASINDALAR
    Zekeriyyâ -aleyhisselâm-’ı şehîd eden bedbaht yahûdîlerin, Hazret-i Meryem’e ve oğlu Hazret-i Îsâ’ya da bir zarar vermeme­leri için Cenâb-ı Hak, onları hıfz-ı emânına almayı murâd etti:

    “Meryem oğlunu ve annesini de (kudretimize) bir alâmet kıldık. Onları, yerleşmeye elverişli, suyu bulunan bir tepeye yerleştirdik.” (el-Mü’minûn, 50)

    Bu yerin Mısır’da olduğu rivâyeti vardır. Hazret-i Meryem ve Hazret-i Îsâ, orada on iki sene kaldı ve bu zaman zarfında fevka­lâde hâdiseler meydana geldi:

    Birgün, kaldıkları evde ağa’nın bir miktar parası kaybolmuş­tu. O evde düşkünler ve fakirler vardı. Ağa, bu parayı kimin aldı­ğını anlayamadı. Herkes töhmet altında kalmıştı. Bu durum, Hazret-i Meryem’e çok ağır geldi. Orada ikâmet edenler arasın­da bir kör ve bir kötürüm bulunuyordu. Hazret-i Îsâ, annesinin üzülmesi karşısında bu iki kişiye:

    “–Parayı sakladığınız yerden çıkartın!” dedi.

    Onlar da bu açık mûcize karşısında aldıkları parayı mecbû­ren getirdiler. Bu hâdiseden sonra Hazret-i Îsâ’nın îtibârı halk nezdinde iyi­ce yükseldi.

    HZ. İSA'NIN (A.S) PEYGAMBERLİĞİ
    Hazret-i Îsâ, Mısır’da on iki sene kaldıktan sonra Kudüs’e dönüp “Nâsıra” kasabasına yerleşti. Hristiyanlara bu sebeple “Nasrânî” denilmektedir.

    Hazret-i Îsâ’ya otuz yaşında peygamberlik verildi. O da he­men vazîfesini yapmaya, insanları tevhîde çağırmaya başladı.

    Allâh Teâlâ buyurur:

    “And olsun ki Biz, Nûh’u ve İbrâhîm’i gönderdik. Pey­gamberliği de Kitâb’ı da onların soyuna verdik. Onlardan (in­sanlardan) kimi doğru yoldadır; içlerinden birçoğu da yoldan çıkmışlardır.” (el-Hadîd, 26)

    Kur’ân-ı Kerîm’de ismi geçen dört büyük kitabın, bunların soyundan gelen peygamberlere indirildiği anlaşılmaktadır.

    “Sonra bunların izinden ardarda peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu Îsâ’yı da arkalarından gönderdik. O’na İncîl’i verdik; O’na tâbî olanların kalblerine şefkat ve merhamet vermiştik. Uydurdukları ruhbanlığa gelince, onu Biz yazmadık. Fakat kendileri Allâh rızâsını kazanmak için (böyle) yaptılar. Ama buna da gereği gibi uymadılar. Biz de onlardan îmân edenlere mükâfatlarını verdik. İçlerinden ço­ğu da yoldan çıkmışlardır.” (el-Hadîd, 27)

    Ruhbanlık, hristiyanların sonradan ortaya çıkardığı bir anla­yış ve yaşayış tarzıdır. Rivâyetlere göre Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’dan sonra mü’minler, inkârcı zorbalarca yok edilmeye çalı­şılmış, girişilen üç savaşta mü’minler ağır kayıplar vermişler, sağ kalan îmân ehli, kendilerinin de ölümü hâlinde dîne dâvet edecek kimsenin kalmayacağı endişesiyle savaş yapmama kararı al­mış, sâdece ibâdetle meşgul olmaya başlamışlardı. İşte bu sû­retle fitneden kaçarak, dinlerinde ihlâs ve samîmiyet gösteren bu insanlar, dünyânın bütün zevklerinden, fazla yiyip içmekten ve evlenmekten vazgeçmişler; dağlar, mağaralar, oyuklar ve hücrelerde ibâdetle meşgul olmuşlardır. Ama birçoğu buna riâyet etmeyerek, Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ın dînini inkâr ettiler; hü­kümdarlarının dînine girdiler; teslîs akîdesini ortaya attılar; bi’set gerçekleştiğinde de Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i inkâr ettiler ve benzeri sapıklıklara düştüler.

    HZ. İSA'NIN (A.S) TEBLİĞİ VE PEYGAMBERİMİZİ MÜJDELEMESİ
    Îsâ -aleyhisselâm-, dînini teblîğe devâm ediyordu. Fakat in­sanların birçoğu küfründe inat hâlindeydi.

    Îsâ -aleyhisselâm- birçok mûcizeler gösterdi. Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-’a verilen Tevrât’ı tasdîk ettiğini, ancak yüce Allâh’ın bazı hükümleri değiştirdiğini teblîğ etti:

    “(Îsâ dedi ki:) «–Benden önce gelen Tevrât’ı doğrulayıcı olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri de helâl kılmam için gönderildim. Size Rabbinizden bir mûcize getirdim. O hâlde Allâh’tan korkun, bana da itaat edin!”

    “Allâh, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyle ise O’na kulluk edin! İşte doğru yol budur.” (Âl-i İmrân, 50-51)

    “Hatırla ki, Meryem oğlu Îsâ: «–Ey İsrâîloğulları! Ben si­ze Allâh’ın elçisiyim; benden önce gelen Tevrât’ı doğrulayı­cı ve benden sonra gelecek Ahmed adında bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim!» demişti. Fakat O, kendilerine açık deliller getirince: «–Bu apaçık bir büyüdür!» dediler.” (es-Saff, 6)

    Yuhanna İncîli’nin 14. bölümünde Îsâ -aleyhisselâm-’ın şöy­le dediği rivâyet edilir:

    “–Ben Peder’e ibâdet edeceğim ve O size başka bir tesellî edici (Faraklit) gönderecek ki, O sizinle ebediyyen kalabilir.” (Yuhanna, 14/16-17)

    Ve 16. bölümünde de demiştir ki:

    “Size gerçeği söylüyorum, benim gidişim sizin yararınızadır. Gitmezsem, yardımcı (tesellîci, Faraklit) size gelmez. Ama gidersem, O’nu size gönderirim. Size daha çok söyleyeceklerim var, ama şimdi bunlara dayanamazsınız. Ne var ki O, yâni «Gerçeğin Rûhu» gelince, sizi gerçeğe yöneltecek. Çünkü O, kendiliğinden konuşmayacak, yalnız duyduklarını söyleyecek ve gelecekte olacakları size bildirecek.” (Yuhanna 16/7-9, 12-13)

    Faraklit Nedir?
    “Faraklit” kelimesi, “hamd”e tekâbül eden bir kelimedir. Bazı hristiyanlar bunu “muhallıs” (kurtarıcı) olarak açıklamışlar; ba­zıları da “hammâd” ve “hamîd” diye tefsîr etmişlerdir. Bu da gösteriyor ki “Faraklit” kelimesinin, Ahmed ve Muhammed mâ­nâsına uygun olarak asıl isme işâret ettiği açık bir şekilde anla­şılmaktadır.

    Barnabas İncîli 39. Bâb’da da şöyle bir bahis vardır:

    “–Söylediğin Mesîh’in ismi nedir ve O’nun geldiğini nasıl an­layacağız?” diyen havârîlerine Hazret-i Îsâ şöyle dedi:

    “–Mesîh’in (Rasûl’ün) adı, hayran olmağa değer güzellikte­dir. Cenâb-ı Hak, O’nun nûrunu yarattığı zaman, O’na bu ismi verdi ve O’nu semâvî ihtişâmı içine koydu. Sonra:

    «–Senin hatırın için Ben, cenneti, dünyâyı ve birçok mah­lûku yarattım. Bunların hepsini Sana hediye ediyorum. Sen’i takdîr eden, Ben’den nîmet bulacak; Sen’i inkâr eden, tarafımdan lânet olunacaktır. Ben Sen’i dünyâya Ben’im Rasûlüm olarak gönde­receğim. Sen’in sözün sırf hakîkat olacaktır. Yer ve gök ortadan kalkabilir, fakat Sen’in îmânın dâimâ ebedî olacaktır.» buyurdu.

    O’nun ismi Ahmed’dir.”

    Bunun üzerine Îsâ -aleyhisselâm-’ın civârında toplanmış o­lan mü’minler, hemen seslerini yükselterek:

    “–Ey Ahmed! Dünyâyı kurtarmak için çabuk gel!” diye niyaz­da bulundular. (Benzer ifâdeler için Barnabas İncîli’nin 41 ve 97. bâblarına da bakılabilir.)

    HZ. İSA (A.S) VE 12 HAVARİSİ
    Münkirlerin Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’a gayz ve kinleri git­tikçe artmıştı. Bunu farkeden Îsâ -aleyhisselâm-, kendisine ina­nanların arasından seçtiği on iki mü’mine, yâni havârîlerine:

    “–Allâh -celle celâlühû-’nun dînine hizmette ve onu muhâfa­zada kim benim yardımcım olacak?” diye sordu.

    Havârîlerin hepsi birden:

    “–Biz Sana yardımcılarız. Her şeyimiz ile Allâh’ın yoluna yar­dımcı olacağız. Çünkü biz, O’nun dînine gönül verdik. Sen şâhid ol ki, biz, Sen’in dînine bağlı gerçek müslümanlarız!” dediler.

    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Îsâ, onlar (bedbaht insanlar)daki inkârcılığı sezince: «–Allâh yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?» dedi. Havârîler: «–Biz, Allâh yolunun yardımcılarıyız; Allâh’a inan­dık! Şâhid ol ki, bizler müslümanlarız!» cevâbını verdiler.” (Âl-i İmrân, 52)

    “Ey îmân edenler! Allâh’ın yardımcıları olun! Nitekim Meryem oğlu Îsâ havârîlere: «–Allâh’a (giden yolda) benim yardımcılarım kimlerdir?» demişti. Havârîler de: «–Allâh (yo­lunun) yardımcıları biziz!» demişlerdi. İsrâîloğulları’ndan bir zümre inanmış, bir zümre de inkâr etmişti. Nihayet Biz, inananları, düşmanlarına karşı destekledik; böylece üstün geldiler.” (es-Saff, 14)

    “Havârî” kelimesi, Arapça’ya Habeşçe’den geçmiş olup aslı “havâryâ”dır ve “yardımcı” mânâsı taşımaktadır. Ayrıca “seçkin insan” anlamına da gelmektedir.

    Havârîler de, Îsâ -aleyhisselâm-’a herkesten önce îmân eden ve O’na yardımcı olan on iki ihlâslı ve temiz mü’mine verilen isimdir. Bunlara “ensârullâh” da denmiştir. Havârîler, Hristiyanlığın yayılması için Îsâ -aleyhisselâm- tarafından seçilmişlerdir. Meşhur Barnabas İncîli’ni yazan Barnabas da bunlardandır.

    Semâdan Sofra İnmesi (Mâide)
    Havârîler, Hazret-i Îsâ’dan, semâdan sofra inmesi için duâ etmesini istediler. Îsâ -aleyhisselâm-

    “–Allâh’ın kudretinden şüphe mi ediyorsunuz? Böyle bir şey istemeye nasıl cesâret ediyorsunuz?” diye sordu.

    Havârîler:

    “–Başka bir maksadımız yoktur. Allâh -celle celâlühû-’nun lutfuna nâil olmak ve daha da mutmain olmak için böyle bir sof­ra istedik!” dediler.

    Îsâ -aleyhisselâm-, gusledip iki rek’at namaz kıldı. Üzerine tezellül için eski bir elbise giyip Allâh’a ilticâ etti. Bu sofra ve onun ihsân gününün bir bayram olmasını Cenâb-ı Hak’tan niyâz etti.

    Bu duâ makbûl oldu ve “mâide” (sofra) indi. Üzerinde kebap olmuş bir balık vardı. Balığın baş tarafında tuz, kuyruk tarafında sirke mevcuttu ve sofra yeşilliklerle donatılmıştı. Ekmek üzerin­de de zeytin, bal, peynir vs. vardı.

    Havârîler bu sefer:

    “–Ey Allâh’ın peygamberi! Bu mûcize içinde de bir mûcize göster!” dediler.

    Îsâ -aleyhisselâm- sofradaki balığa:

    “–Ey balık! Kâinâtın Rabbinin izni ile diril!” dedi.

    Balık canlandı. Havârîleri bir korku sardı. Îsâ -aleyhisselâm- bu defa:

    “–Ey balık! Rabbimin izni ile eski hâline dön!” buyurdu.

    Balık önceki hâline döndü. Havârîler, Hazret-i Îsâ’ya:

    “–Ey Rûhullâh! Önce Siz yiyin!” dediler.

    Îsâ -aleyhisselâm- ise:

    “–Hayır! Kimler istedi ise onlar yesin!” buyurdu.

    Havârîlerde bir korku meydana geldi. Bunun üzerine Îsâ -aleyhisselâm-

    “–Fakir ve hastalar gelsin, onlar yesin!” diye emretti.

    Hemen fakir ve hastalara haber verdiler. Bin üç yüz kişi geldi ve bu sofradan yedi. Buna rağmen balık bitmedi. Bütün yiyenler şifâ buldu; yemeyenler de pişman oldular.

    Havarilerin Bitmeyen İstekleri ve Hz. İsa'nın (a.s) Duası
    Diğer bir rivâyete göre Îsâ -aleyhisselâm-, havârîlere otuz gün oruç tutmalarını emretmişti. Onlar, oruçlarını tamamlayınca, yaptıkları bu ibâdetin kabûl olup olmadığı husûsunda mutmain olmak için gökten bir sofra inmesini, o günün bayram olmasını ve sofranın da zengin-fakir herkese yetmesini Hazret-i Îsâ’dan taleb ettiler.

    Îsâ -aleyhisselâm-, onların, böyle bir talebin şükrünü yerine getiremeyeceklerinden endişe etti. Kendilerine nasihatte bulun­du. Bu isteklerinden men etmeye çalıştı.

    Fakat havârîler arzularından vazgeçmeyince, Îsâ -aleyhis­selâm- seccâdesine geçti, onlar da arkada saf tuttular. Rûhullâh, Cenâb-ı Hakk’a niyâz ile ağlamaya başladı. İlticâsı biterken Allâh’ın bir lutfu olarak gökten mâide (sofra) geldi. Onu, sa­rıklı iki kimse taşıyordu. Îsâ -aleyhisselâm-, bu sofranın rahmet olması; azâb olmaması için duâ etti.

    Gökten inen sofra yaklaştı, Îsâ -aleyhisselâm-’ın önünde durdu. Hazret-i Rûhullâh:

    diyerek sofranın örtüsünü kaldırdı. Üzerinde yedi balık, yedi pi­de, sirke, nar ve çeşitli meyveler vardı.

    Sofra, gün aşırı inmeye başladı. Bu, kırk gün devâm etti. Mâide, kuşluk vakti iner, zengin-fakir herkes yer ve öğle vakti se­mâya çekilirdi ve bu esnâda gölgesi yere düşerdi.

    Daha sonra, «Zenginler ve sağlamlar yemesin!» diye vahiy geldi. Bu emir, kalbi bozuk olan zengin ve sağlamların ağırı­na gitti. Nefislerine tâbî olarak sofradan mahrum bırakıldıklarına kızdılar ve:

    “–Siz bu sofrayı hak mı kabûl ediyorsunuz?” diye alaya başladılar.

    Bunlar otuz veya üç yüz otuz kişiydi ki, gazab-ı ilâhîye dûçâr olarak bir gecede domuz hâline döndürüldüler. Hak Teâlâ’nın bildirdiği azâba uğradılar. Diğer insanlar da, bunların hâlini görüp korktular. Îsâ -aleyhisselâm-’a sığındılar.

    Domuz hâline gelenler, Îsâ -aleyhisselâm-’ı görünce derman dilerlerdi. Etrafında dolaşarak bunu ifâde edici hareketler yapar­lardı. Îsâ -aleyhisselâm-, bunlara isimleri ile hitâb edince ağlar­lar; başları ile işâret edip imdâd isterlerdi. Ancak çok büyük bir is­yâna düştükleri için, bu azâbı hak etmişlerdi ve üç gün sonra da tamâmen helâk oldular. Leşleri de kayboldu.

    Rivâyete göre Îsâ -aleyhisselâm-, yanından bir domuz ge­çerken «Selâmet ol!» diyordu. Etrâfındakiler:

    “–İlâhî azâba dûçâr oldukları hâlde, niçin böyle buyuruyor­sunuz?” diye sordular.

    Îsâ -aleyhisselâm- da:

    “–Ağzımı kötüye alıştırmamak için!” buyurdu.

    Gökten İnen Sofra (Maide) Kur'an'da Nasıl Geçiyor?
    Sofra indirilmesi hâdisesi, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifâde buyrulur:

    “Hani havârîler: «–Ey Meryem oğlu Îsâ! Rabbin bize gökten, donatılmış bir sofra indirebilir mi?» demişlerdi. O (da): «–Îmân etmiş kimseler iseniz, Allâh’tan korkun!» ce­vâbını vermişti.”

    “(Fakat) onlar: «–Ondan yiyelim, kalblerimiz mutmain ol­sun! Bize doğru söylediğini bilelim ve onu gözleriyle gör­müş şâhidler olalım istiyoruz!» demişlerdi.”

    “(Bunun üzerine) Meryem oğlu Îsâ şöyle dedi: «–Ey Rabbimiz! Bize gökten bir sofra indir ki, bizim için, geçmiş ve geleceklerimiz için bayram ve Sen’den bir âyet (mûcize) ol­sun! Bizi rızıklandır; zâten Sen, rızık verenlerin en hayırlısısın.»”

    “Allâh da şöyle buyurdu: «–Ben onu size şüphesiz in­direceğim; ama bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, kâinatta hiçbir kimseye etmediğim azâbı, ona edeceğim!»” (el-Mâide, 112-115)

    Âyet-i kerîmelerden de anlaşıldığı gibi, havârîlerin mâide ta­lebi, kalblerinin mutmain olması içindi. Yoksa şüpheleri olduğu için değildi. Onlar, ilâhî bir mûcize manzarası seyretmek istiyor­lardı. Ancak bu taleb, büyük bir mes’ûliyeti de peşinden getirdiği için Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–Eğer mü’min iseniz Allâh’tan korkun!” buyurmuştu.

    Burada iki husus vardır:

    Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-: “–Mûcizenin mâhiyetini tâyin ederek iste­mekte Allâh’tan korkun!” buyurdu. Çünkü mûcizeyi kendi arzusu istikâmetinde istemek, cürüm ve haddi aşmaktır. Bir nevî cür’ettir ve bu kadar mûcize görmüş iken tekrar tekrar mûcize taleb et­mek, yersiz bir istektir. Bu da, îmân eden bir kula yakışmaz. Teslîmiyeti zedeler.
    Diğer taraftan Îsâ -aleyhisselâm-: “–Eğer mü’min iseniz Allâh’tan korkun!” demekle onlara, isteklerinin meydana gel­mesi için takvâyı emretmektedir.
    Ammâr bin Yâsir -radıyallâhu anh-’tan gelen bir hadîs-i şerîfte şöyle rivâyet edilir:

    “Sofra gökten inerdi. Üzerinde ekmek ve et bulunurdu. Yi­yenlere; hıyânet etmemeleri, alıp saklamamaları ve ertesi gün için (yemek üzere) ayırmamaları emrolundu. (Fakat) onlar, (bu emri) dinlemeyip hıyânet ettiler. (Sofradaki yiyecekleri) aldılar ve sakladılar. Bunun üzerine maymunlar ve domuzlar hâline döndü­rüldüler.” (Tirmizî, Tefsîr, 5/3061)

    Havârîlerin ve Îsâ -aleyhisselâm-’ın Nusaybin’e Gitmeleri
    Selmân-ı Fârisî -radıyallâhu anh-’tan şöyle rivâyet edilir:

    Îsâ -aleyhisselâm-, Nusaybin’de kibir ve zulüm ile mâruf bir hükümdarı îmâna dâvet etmeye memur edildi. Kendisinden ön­ce oraya birkaç havârîsini göndermeyi düşündü:

    “–Kim gidecek?” diye sordu.

    Ya’kûb:

    “–Ben gideceğim.” dedi.

    Ona Tevman ve Şem’un da iltihâk etti. Şem’un, Hazret-i Îsâ’ya:

    “–Ey Rûhullâh! İzninizle ben de gideceğim, ancak dara dü­şüp de sizi çağırırsam, nazar ve yardımlarınızı üzerimizden ek­sik etmeyiniz!” diye ricâda bulundu.

    Üçü birlikte yola çıktılar. Şem’un şehrin dışında kaldı:

    “–Yar­dım isterseniz ben gelirim.” dedi.

    Ya’kûb ve Tevman şehre girdiler. Halkı toplayıp tevhîd akî­desine dâvet ettiler. Halk, Hazret-i Meryem ve Îsâ -aleyhisselâm- hakkındaki sû-i zanlara inanmış oldukları için bu dâvete red ile mukâbelede bulundular. Hattâ onları lânetlediler. Sonra Tevman’ı hü­kümdara götürdüler. Hükümdar, onun ellerini ve ayaklarını kes­tirdi. Gözlerine de mil çektirip zindana attırdı.

    Bu arada Şem’un, hâlini gizleyerek şehre girdi. Hükümdâra yaklaştı. Güzel bir dostluk kurdu ve onun sohbet arkadaşların­dan oldu. Birgün Şem’un, Tevman’a bir şeyler sormak istediğini söyleyerek hükümdardan müsâade istedi. İkisi de birbirlerini ta­nımıyor gibi yaptılar.

    Şem’un:

    “–Ey kişi! Sözün nedir?” diye sordu.

    Tevman:

    “–Îsâ -aleyhisselâm- Allâh’ın kulu ve Rasûlü’dür.” dedi.

    Sonra konuşmaları şöyle devâm etti:

    “–Sözünün doğruluğuna delîlin nedir?”

    “–Her hastalığa şifâ olmaktadır.”

    “–Bunu tabipler de yapar. Başka delîlin var mı?”

    “–Halkın, evlerinde ne yiyip ne sakladıklarını bilir.”

    “–Bunu kâhinler de bilir. Başka?”

    “–Çamurdan kuş yapıp uçurtur.”

    “–Bunu sihirbazlar da yapar. Başka?”

    “–Ölüleri diriltir!..”

    “–İşte bu, insanüstü bir şeydir. O hâlde Îsâ’yı çağıralım. Hakîka­ten ölüleri diriltir ise O’na îmân edelim!”

    Hükümdar, Şem’un’un bu sözlerini hoş karşıladı. Hemen ha­ber ulaştırdılar ve bu dâvet üzerine Îsâ -aleyhisselâm- Nusay­bin’e geldi. Şem’un’u hiç tanımıyor gibi yaptı.

    Şem’un hükümdâra:

    “–İsterseniz O’nu Tevman’la deneyelim.” dedi.

    Tevman’ı getirdiler. Îsâ -aleyhisselâm- Tevman’ın ayaklarını ve kollarını sıvazlayınca vücûdu yine eski hâline geldi. Daha sonra gözlerini de eliyle sildi; onlar da iyileşti.

    Şem’un hükümdâra bakıp:

    “–İşte bu gerçekten peygamberliğe bir delildir.” dedi.

    Daha sonra Şem’un:

    “–Ey Îsâ! Meclisimizde bulunanlar bu gece evlerinde ne ye­diler? Ne sakladılar?” diye sordu.

    Îsâ -aleyhisselâm-, hepsini bir bir söyledi.

    Çamurdan yarasa yapmasını teklîf etti. Onu da yapıp uçur­du. Hastalar için şifâ talebinde bulundu. Bütün hastalar şifâya kavuştular. Bir ölü diriltmesini istedi. Üstelik diriltilecek şahıs da Nûh -aleyhisselâm-’ın oğlu Sâm olarak tâyin edildi. Îsâ -aleyhisselâm-, Allâh’ın izni ile Sâm bin Nûh’u da diriltti. Sâm’a:

    “–Öldüğün zaman böyle yaşlı mı idin?” dediler.

    O da:

    “–Hayır! Kıyâmet koptu zannettim!..” dedi.

    Ardından Sâm bin Nûh, Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ın pey­gamberliğini tasdîk ederek, tekrar vefât etti.

    Bu kadar çok ve açık mûcizeler karşısında hükümdar ve as­kerleri hep birlikte îmân ettiler.

    Buradan anlaşılmaktadır ki, bir müslümanın akıl ve idrâk sâ­hibi olması ve firâsetli hareket etmesi gerekir. Zîrâ her doğru her yerde söylenmez; zamanı beklenir, zemîni hazırlanır.

    Habibi Neccar'ın Hikayesi
    Îsâ -aleyhisselâm-, Antakya taraflarına iki havârî gönderdi. Bunlar, insanları putperestlikten vazgeçip îmâna gelmeye dâvet ettiler. Ancak orada putperest bir kral vardı ve bu iki havârîyi ya­kalatıp hapse attırdı.

    Bunun üzerine Îsâ -aleyhisselâm-, havârîlerin reisi olan Şem’un’u oraya gönderdi.

    Şem’un, ilk önce kralla yakınlık kurdu. Kral ve etrâfı üzerinde oluşturduğu müsbet tesirini ve nüfûzunu iyice kemâle erdirdikten sonra da onları güzel bir usûlle îmâna dâvet etti. Kral ve etrâfı bu dâvetten mutmain olup îmân ettiler. Fakat halk îmân etmedi.

    Halkın bu îtirazlarını duyan Habîbü’n-Neccâr isminde bir şahıs, şehrin uzağındaki evinden koşarak onların arasına girdi. Bu elçilerin bildirdiklerine kendisinin inandığını söyleyerek herke­si îmâna çağırdı. Ancak gâfil halk, onu dinlemedikleri gibi iyice taşmış bulunan öfkelerine tâbî olarak Habîbü’n-Neccâr’ı oracık­ta şehîd ettiler.

    Bu hâdise Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirilir:

    “Onlara, şu şehir halkını misâl getir! Hani onlara elçiler gelmişti.” (Yâsîn, 13)

    “İşte o zaman Biz, onlara iki elçi göndermiştik. Onları yalanladılar. Bunun üzerine üçüncü bir elçi gönderdik. On­lar: «–Biz size gönderilmiş elçileriz!» dediler.” (Yâsîn, 14)

    “Elçilere dediler ki: «–Siz de ancak bizim gibi birer in­sansınız. Rahmân, herhangi bir şey indirmedi. Siz ancak ya­lan söylüyorsunuz!»” (Yâsîn, 15)

    “(Elçiler) dediler ki: «–Rabbimiz biliyor; biz gerçekten si­ze gönderilmiş elçileriz.»” (Yâsîn, 16)

    “«–Bizim vazîfemiz, açık bir şekilde Allâh’ın buyrukları­nı size teblîğ etmekten başka bir şey değildir!» dediler.” (Yâsîn, 17)

    “(Fakat gâfil halk:) «–Doğrusu siz, bize uğursuz geldiniz. Eğer bu işten vazgeçmezseniz, and olsun sizi taşlarız. Ve bizden size mutlakâ fenâ bir kötülük dokunur.» dediler.” (Yâsîn, 18)

    “Elçiler şöyle cevap verdi: «–Sizin uğursuzluğunuz si­zinle beraberdir. Size nasihat ediliyorsa, bu uğursuzluk mu­dur? Bilâkis, siz aşırı giden bir milletsiniz!»” (Yâsîn, 19)

    “Derken şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi: «–Ey kavmim! Bu elçilere uyunuz!» dedi.” (Yâsîn, 20)

    “Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbî olun; çünkü onlar, hidâyete ermiş kimselerdir.»” (Yâsîn, 21)

    Bu tavsiyesinden dolayı, adama dönerek:

    «–Vay sen de mi onların dînindensin?!» dediler. Bunun üzerine adam şöyle dedi:

    “–Bana ne olmuş ki, beni yaratana ibâdet etmeyecekmişim! Hâlbuki, hepiniz O’na döndürüleceksiniz.” (Yâsîn, 22)

    “O’ndan başka ilâhlar mı edineyim? O çok esirgeyici Allâh, eğer bana bir zarar dilerse, onların (putların) şefâati ba­na hiçbir fayda vermez; beni kurtaramazlar.” (Yâsîn, 23)

    “İşte o zaman ben apaçık bir sapıklığın içine gömülmüş olurum.” (Yâsîn, 24)

    “Şüphesiz ben, Rabbinize inandım; beni dinleyin!” (Yâsîn, 25)

    Ancak azgın ve bedbaht güruh, bu sözleri dinlemeyip o zâtı taş yağmuruna tuttu. Habîbü’n-Neccâr tam öleceği esnâda ona:

    “«–Gir cennete!» denildi. (O da bunun üzerine) dedi ki: «–Keşke, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikrâma mazhar olanlardan kıldığını kavmim bilseydi!»” (Yâsîn, 26-27)

    Ebû Mücâhid Hazretleri buyurur ki:

    “Mahlûkatın en ahmağı nefistir. Çünkü hep kendi aleyhine olan şeyleri ister.”

    Nitekim bedbaht ahâlî, Habîbü’n-Neccâr’ın yüce dâvetini ka­bûl etmemişler, ayrıca nefsânî arzularına uymadığı için onu uğur­suzlukla ithâm etmişlerdi. Hâlbuki Habîbü’n-Neccâr, onların dün­yâ ve âhiret selâmetini istemişti. Fakat onlar, nefsâniyetlerine tâbî olarak îmâna gelmediler ve âhiretlerini helâk ettiler.

    İSA ALEYHİSSELAMIN GÖĞE YÜKSELİŞİ
    Mûsâ -aleyhisselâm-’a gönderilen dinde Benî İsrâîl gevşek­lik göstermiş, pek çok îtirazlarda bulunmuş ve doğru yoldan tamâmen ayrılmışlardı. Bundan sonra gelen nebîler, kendilerini dâimâ îkâz ettilerse de, bu azgın millet, yine de uslanmayıp şid­dete dahî başvurdular; hattâ peygamberleri katletmeye kadar aşırıya gidip peygamber kâtili oldular.

    İşte bu kavim, Îsâ -aleyhisselâm-’ın zuhûrunda dağınık du­rumdaydı. Bir kurtarıcı bekliyorlardı. Bekledikleri peygamberin, mücâdeleci, tuttuğunu koparan ve çok şiddetli bir kimse olması­nı istiyorlardı. Çünkü o peygamber, kendilerini esâretten kurtarıp büyük menfaatlere kavuşturmalı idi.

    Bunun içindir ki Îsâ -aleyhisselâm-, onları hidâyete dâvet ile gönderildiğinde, yahûdîler onu çok yumuşak buldular. Ve kendi­sine inanmak istemediler.

    Ancak Îsâ -aleyhisselâm-, her şeye rağmen sabır göstere­rek yeryüzünde sulh ve selâmet hislerini yerleştirmeye, insanla­rın aralarını düzeltip onları barıştırmaya gayret gösterdi. Yahûdîleri içinde bulundukları sapık yoldan kurtarmaya çalıştı. Fakat elleri peygamber kanlarına bulanmış azgın yahûdîler, bu dâvetten rahatsız oldular. Netîcede Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ı öldürme­ye karar verdiler. Hem Îsâ -aleyhisselâm-’a, hem de etrâfındaki­lere zulmetmeye başladılar.

    Öyle ki, mâruz kaldıkları zulümler karşısında havârîlerden Yudas, Ishar ve Yot (Yehûdâ) irtidâd etti. Üstelik içlerinden Yehûdâ, Zekeriyyâ ve Yahyâ -aleyhimesselâm-’ı öldüren cânî yahûdîlere Îsâ -aleyhisselâm-’ın bulunduğu yeri haber verdi. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın gazabına uğrayanlardan oldu ve yaptığının cezâsı ola­rak, cânî yahûdîlere Îsâ -aleyhisselâm- sûretinde gösterildi ve çar­mıha o gerildi. Îsâ -aleyhisselâm- ise, göğe ref’ edildi.

    İsa Aleyhisselamın Göğe Yükselişi Hakkındaki Farklı Görüşler
    Îsâ -aleyhisselâm-’ın semâya ref’i hakkında farklı görüşler vardır:

    İbn-i Abbâs -radıyallâhu anhümâ-’dan gelen rivâyete göre, yahûdîlerden bir cemâat, Îsâ -aleyhisselâm- ve annesi Hazret-i Meryem’e dil uzattılar. Hazret-i Îsâ da ellerini kaldırdı ve:

    “–Yâ Rabbî! Sen beni «Kün! = Ol!» kelimesi ile halk ettin. Bana ve anneme dil uzatanlara lânet et!” diye duâ etti.

    Allâh Teâlâ, bu duâyı kabûl buyurarak, iftirâ ve alay eden­leri maymun ve domuza çevirdi.

    İşte bu hâdiseden sonra yahûdîler, Îsâ -aleyhisselâm-’ı kat­letmeye karar verdiler. Havârîlerden Yehûdâ’ya birkaç kuruş pa­ra vererek ondan Hazret-i Îsâ’nın yerini öğrendiler. Fakat Cebrâîl -aleyhisselâm-, Rûhullâh’ın yanından hiç ayrılmıyor, O’nu koru­yordu. Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “...Biz Meryem oğlu Îsâ’ya açık mûcizeler verdik ve O’nu Rûhu’l-Kudüs ile güçlendirdik...” (el-Bakara, 253)

    Nihâyet Îsâ -aleyhisselâm-, Allâh tarafından semâya kaldı­rıldı. O sırada otuz üç yaşındaydı.

    Yahûdîler, Hazret-i Îsâ’nın kaldığı eve girince Cenâb-ı Hak, Yehûdâ’yı Îsâ -aleyhisselâm- şeklinde temessül ettirdi de Rûhullâh’ın yerine Yehûdâ’yı öldürdüler. Allâh Teâlâ buyurur:

    “İnkâr etmelerinden ve Meryem’in üzerine büyük bir iftirâ atmalarından ve «–Allâh elçisi Meryem oğlu Îsâ’yı öldürdük!» de­meleri yüzünden (onları lânetledik). Hâlbuki O’nu ne öldür­düler; ne de astılar. Fakat (öldürdükleri) onlara Îsâ gibi gös­terildi. O’nun hakkında ihtilâfa düşenler, bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler. Bu hususta zanna uymak dışın­da hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak O’nu öl­dürmediler.” (en-Nisâ, 156-157)

    “Bilâkis Allâh, O’nu (Îsâ’yı) kendi nezdine kaldırmıştır. Allâh izzet ve hikmet sâhibidir.” (en-Nisâ, 158)

    Allâh, Îsâ -aleyhisselâm-’ı yahûdîlerden muhâfaza etmiş O’­nu öldürmelerine mânî olmuştur. Bu kesindir. O’nu kendi katına kaldırmış bulunduğu da şüphesizdir. Ancak bunun şekli ve za­manı husûsunda değişik rivâyetler vardır. Ekseriyete göre Allâh -celle celâlühû-, Îsâ -aleyhisselâm-’ı, kudretiyle mânevî semâlardaki husûsî mevkiine kaldırmıştır. Kıyâmetten önce tekrar dün­yâya gönderecektir. O zaman bütün hristiyanlar, müslüman ola­cak ve dünyâda tek din olarak İslâm kalacaktır.

    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “(Yahûdîler) tuzak kurdular; Allâh da onların tuzaklarını bozdu. Allâh, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” (Âl-i İmrân, 54)

    “Allâh buyurmuştu ki: «–Ey Îsâ! Şüphesiz ki Sen’i öldürecek olan (onlar değil) Ben’im; Sen’i nezdime yükseltecek, Sen’i küfredenlerin içinden tertemiz (kurtarıp) çıkara­cak ve Sana tâbî olanları kıyâmet gününe kadar küfredenle­rin üstünde tutacak da (Ben’im). Sonra dönüşünüz (de) yalnız Bana (olacak)tır. İşte (o zaman) aranızda, hakkında ihtilâf et­mekte olduğunuz şeylerin hükmünü Ben vereceğim.” (Âl-i İmrân, 55)

    “İnkâr edenler var ya, onları dünyâ ve âhirette şiddet­li bir azâba çarptıracağım; onların hiçbir yardımcıları da ol­mayacak!” (Âl-i İmrân, 56)

    “Îmân edip sâlih amel işleyenlere gelince, Allâh onların mükâfatlarını eksiksiz verecektir. Allâh zâlimleri sevmez.” (Âl-i İmrân, 57)

    İsa Aleyhisselam'ın Göğe Yükselişinden Sonra Hristiyanlar
    Îsâ -aleyhisselâm- semâya ref’ edildikten sonra hristiyanlar, yetmiş iki fırkaya bölündüler. Teslîs akîdesi ortaya çıktı. Hristiyanların Ya’kûbiyye fırkası:

    “Allâh, Îsâ’ya hulûl etti. O’nun bedeninde şekillendi ve O’nun şeklinde göründü. Yâni Allâh, Îsâ’dır...” dediler.

    Bu görüş, Hind felsefesinden gelmektedir. Kudüs, Hind me­deniyeti ile Roma’nın dâimâ tesiri altındaydı. Hind felsefesine göre Allâh, dünyâya indi; bir anne ve babadan doğmuş olan “Krişna”ya hulûl etti. Bu şekilde Krişna, yaratıcı oldu; Allâh oldu.

    Oysa Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

    “And olsun ki, «–Allâh, kesinlikle Meryem oğlu Mesîh’tir!» diyenler, kâfir olmuşlardır. Hâlbuki Mesîh: «–Ey İsrâîloğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allâh’a kulluk ediniz! Biliniz ki, kim Allâh’a ortak koşarsa, muhakkak Allâh ona cenneti ha­ram kılar; artık onun yeri ateştir ve zâlimler için yardımcılar yoktur!» demişti.” (el-Mâide, 72)

    “Meryem oğlu Mesîh, ancak bir rasûldür. Ondan önce de (birçok) rasûller gelip geçmiştir. Anası da çok doğru bir kadındır. Her ikisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara delilleri na­sıl açıklıyoruz; sonra bak, nasıl (haktan) yüz çeviriyorlar.” (el-Mâide, 75)

    Bu âyet-i kerîmelerde Cenâb-ı Hak, tamâmen şirkten ibâret olan teslîs akîdesinin bâtıllığını ifâde buyurmaktadır.

    Îsa -aleyhisselâm-’ın Göğe Kaldırılmasından Sonra Teşekkül Eden Yetmiş İki Fırka
    Îsa -aleyhisselâm-’ın göğe kaldırılmasından sonra teşekkül eden yetmiş iki fırka, ana hatlarıyla üç kısma ayrılır:

    “Îsâ aramızda Allâh idi, şimdi gitti.” diyenler;
    “Îsâ Allâh’ın oğlu idi, şimdi gitti.” diyenler ve;
    “Îsâ -aleyhisselâm-, Allâh’ın kulu ve Rasûlü’dür. Allâh -celle celâlühû-, O’nu semâya ref’ etmek sûretiyle kendisine ikramda bulunmuştur.” diyenler.
    İlk iki grup küfre ve dalâlete düşenler, üçüncü grup ise ger­çekten îmân edenlerdir.

    Hz. İsa'nın (a.s) Ardından Havarileri ve Yehuda'nın Ölümü
    Yahûdîler, Hazret-i Îsâ’nın ardından da havârîlere olan ezi­yetlerine devâm ettiler. Gerçek havârîler ise, bütün işkence ve cefâlara karşı büyük bir sabır ile tahammül gösteriyorlardı.

    Bunlardan biri olan Barnabas, Îsâ -aleyhisselâm-’ın son günleri hakkında İncîl’inin 221 ve 222. bâblarında şu bilgileri veriyor:

    Roma askerleri, Hazret-i Îsâ’yı yakalamak için eve girdikleri vakit, Cenâb-ı Hakk’ın emri ile dört büyük melek onu pencereden çıkararak semâya ref’ ettiler. Romalı askerler:

    “–Sen Îsâ’sın!” diye Yehûdâ’yı yakaladılar ve onu bütün yalvarmala­rına rağmen çarmıha gerip öldürdüler.

    Daha sonra Îsâ -aleyhisselâm-, annesi Meryem’e ve havârî­lerine göründü. Hazret-i Meryem’e:

    “–Anneciğim, görüyorsun ki ben asılmadım. Benim yerime Yehûdâ çarmıha gerilip asıldı. Şeytandan sakının; çünkü o, dün­yâyı süslü göstererek sizi aldatmaya çalışacak.” dedi.

    Sonra inananların muhâfaza edilmesi için Cenâb-ı Hakk’a duâ etti. Ardından havârîlerine döndü:

    “–Allâh -celle celâlühû-’nun nîmet ve rahmeti sizinle olsun!” dedi.

    Bu sözlerinin ardından dört büyük melek, O’nu tekrar semâ­ya kaldırdılar.

    HZ. İSA ALEYHİSSELAM GÖĞE YÜKSELTİLDİKTEN 40 SENE SONRA

    Îsâ -aleyhisselâm-, semâya çıkarıldıktan kırk sene sonra (M.S. 70 yıllarında) Romalılar, kumandan Titus önderliğinde Kudüs’ü yağmaladılar. Yahûdîlerin bir kısmını öldürürken, bir kısmını da esir aldılar. Tevrât ve diğer kitapların hepsini yaktılar. Kudüs’ü harâbeye çevirip Süleyman Mâbedi’ni yıktılar. Mâbedden geriye sadece bir duvar kaldı. Yahûdîler bugün “Ağlama Duvarı” (Batı Duvarı) olarak bilinen bu kalıntının önünde o günlerin anısına ağlayıp gözyaşı dökerler. Bundan sonra yahûdîler toparlanamadı, hor ve hakir olarak yaşadılar.

    Havârîler, Yehûdâ mürted olunca yerine Matthias’ı seçtiler. Etrâfa dağılıp Îsevîliği yaymaya başladılar.

    Îsevîlik yayılmağa başlayınca yahûdîler; Romalılar, Yunanlılar ve putperestlerle birleşip bu dînin karşısına çıktılar. Hristiyanlığı benimseyen ilk yahûdîleri, sirklerde arslanlara parçalattılar. Çok büyük zulüm ve işkenceler yaptılar.

    Ashâb-ı Uhdûd Örneği
    Yahûdî Zûnuvas ve adamları, Yahûdîliği kabûl etmeyen Necran hristiyanlarını, hendek içinde tutuşturulmuş bir ateşe atarak yakıyor ve yanmakta olan insanları seyrediyorlardı. Bu­na rağmen Îsâ -aleyhisselâm-’ın sâdık mü’minleri, inançlarından vazgeçmiyor ve dâvâları uğruna korkusuzca ölüme gidiyorlardı. “Ashâb-ı Uhdûd” diye anılan bu mü’minler hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulmaktadır:

    “Burçlara sâhip gökyüzüne, geleceği bildirilmiş olan güne, (o günde) şâhidlik edene ve edilene and olsun ki, ateş­le dolu hendeğe atılanlar, (yakılarak) öldürüldü. Onlar (yakan­lar) da başlarına oturmuşlar, mü’minlere yapmakta oldukları işkenceyi seyrediyorlardı.” (el-Burûc, 1-7)

    “İsa Allah’ın Oğludur!” Dediler (Haşa)

    Bu vahşet ve zulümlerle de yetinmediler. Hristiyanlığı kökünden yık­manın plânlarını yaptılar. Bolüs (Pavlos) adlı bir yahûdî, kendi yalanlarını da katarak muhtelif risâleler yazdı. Kendisini Îsevî gibi gös­tererek:

    “–Îsâ Allâh’ın oğludur!” dedi.

    Şarabın ve domuzun helâl olduğunu, Cumartesi gününün yasaklarına uymanın ve sünnet olmanın gereksiz olduğunu söyledi. Böylece Hazret-i Mûsâ’nın şerîatinde bulunan emir ve nehiylere uymaya gerek olmadığını bildirdi. Sâdece îmânın yeterli olduğunu, amele gerek kalmadığını söyledi. Halbuki Hazret-i Îsâ, Hazret-i Mûsâ’nın şerîati üzere amel etmişti. Nitekim İncîl’de Hazret-i Îsâ’ya izâfe edilen bir sözde:

    “Sanmayın ki ben şerîati veya peygamberleri yıkmaya geldim. Ben yıkmaya değil, fakat tamamlamaya geldim.” (Matta, 5/17) ifâdeleri yer almaktadır.

    Yasakları Meşrulaştıranlar "Pavlos ve Arkadaşları"
    Bundan dolayı Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-, hayâtı boyunca Yahûdî mâbedlerinde ibâdet etmiş, sünnet olmuş, şarap içmekten, domuz eti yemekten sakınmış ve sakındırmıştır. Pavlos ve arkadaşları ise, ne Hazret-i Îsâ ne de Allâh Teâlâ kendilerine böyle bir yetki vermediği hâlde bu yasakları meşrûlaştırarak dîni tahrîf etmişler ve Hristiyanlığı nefsânî arzularına göre şekillendirmeye çalışmışlardır.

    Pavlos: “Allâh birdir, sıfatı üçtür.” diyordu. Dîni, Eflâtun’un felsefesi ile te’lif ediyordu. Eflâtun’un felsefesi kısaca şudur:

    Görünmeyen yaratıcı ilâh,
    İlâhın görünen ve bilinen veziri, yardımcısı olan logos (mantık),
    Görünen ve bilinen kâinât.
    Pavlos da, Hristiyanlığın ulûhiyet inancını şu şekilde düzenledi:

    Allâh,
    Oğlu Îsâ,
    Rûhu’l-Kudüs.
    Böylece Hristiyanlığa bugünkü teslis inancı girmiş oldu.

    Hristiyanlık Kaça Ayrıldı?
    O zamanki şartlar da buna müsâit idi. Zîrâ halk, taassupları sebebiyle Yahûdîlik’ten hoşlanmıyordu. Bu yeni teslîs inancını ise atalarından devraldıkları çok tanrılı inanca daha yakın buluyorlardı.

    Bundan sonra hristiyanlar ikiye ayrıldı:

    Bolüsçüler (Pavlosçular): Kendilerine inanan krallar oldu. Bu sebeple kuvvetlendiler.
    Îsâ -aleyhisselâm-’ın semâya ref’ edilmesinden sonra Hristiyanlığı seçen Pavlos, bu yeni dîni, aslî inancından uzaklaştırarak teslîse dayalı bir inanç sistemine dönüştürdü. Daha sonra bugünkü İncîl’lerin önemli bir kısmını oluşturan ve ilk dört İncîl’e de kaynaklık edecek olan 14 değişik risâle yazdı. Bunlar, Hristiyan kutsal metinlerinde dört İncîl gibi önemlidir.

    Barnabasçılar “–Îsâ -aleyhisselâm- insandır; bir peygamberdir. Ona aslâ tapılmaz.” diyorlardı. Ayrıca havârî Ya’kûb’un başkanlığındaki Ebiyonitler de bu gruba dâhil olup aynı inancı savunuyorlardı. Bunlar, kendilerini destekleyen krallar olmadığı için zayıf duruma düştüler.
    Diğer taraftan Pavlosçuların düşmanca tavırları her geçen gün artmakta ve Barnabasçılar’ı eritmekteydi. Buna ilâveten, 325 târihinde Kostantin tarafından toplanan konsülden müteşek­kil papazlar hey’eti, Barnabas İncîli’ni geçersiz saydılar ve birçok İncîl’lerden birbirine yakın dört İncîl’i geçerli kabûl ettiler. Bunlar, Luka, Yuhanna, Markos ve Matta’dır. Bu dört İncîl’in dışında kalan İncîl’ler imhâ edildi. Bunların dışındaki İncîl’ler resmî kilise tarafından sahte sayıldı.

    Artık sadece dört bozuk İncîl resmen yazılıp okunmaya baş­landı. Böylece diğerleriyle birlikte Barnabas da -en güvenilir İncîl olmasına rağmen- ortadan kalkmış oldu. Gerçekten Barnabas, havârîlerin en eskilerindendi. Îsâ -aleyhisselâm’dan görüp işit­tiklerini doğru olarak yazmıştı. Ancak bu durum, yahûdî Pavlos’un ve onun tâkipçilerinin işine gelme­miş, bu sebeple Barnabas’ı safdışı etmişlerdi. Öyle ki, Îsâ -aley­hisselâm-’ın semâya kaldırılmasından otuz sene sonra Kıbrıs’ta şehîd olan Barnabas’ı, bugünkü hristiyanlar da İznik Konsülü’ndeki kararı nazar-ı îtibâra alarak havârîlerden saymazlar. Onun ye­rine Thomas’ı havârî kabûl ederler.

    Barnabas’tan sonra Aryüs isimli bir papaz, Pavlosçularla mücâdeleye girdi. Fakat afaroz edildi. O da Mısır’a gitti. Tevhîd inancını yayarken öldürüldü.

    Aryüs’ün Hristiyanlığa yönelttiği tenkitlere resmî kilisenin verdiği cevaplar, târih boyunca hristiyanları tatmin etme başarısını gösterememiştir. Benzer tenkitler, hristiyan târihinde uygun zemin bulduğu her dönemde yeniden ortaya çıkmış ve resmî kilisenin otoritesinin ve onun kabûl ettiği inancın sarsılmasına sebep olmuştur. İşte hristiyan din adamları, bu tenkitlere cevap vermek, hristiyan birliğini sağlamak, en önemlisi de hristiyan esaslarını tespit etmek için birçok konsül düzenlemiş ve bu toplantılarda değişik kararlar almışlardır.

    Meselâ ilk konsül 325’te İznik’te yapılmış, bu konsülde, Îsâ’nın tanrılığı îlân edilmiş, 381’deki İstanbul Konsülü’nde ise Kutsal Rûh’un da tanrılığı kabûl edilerek teslîs tamamlanmıştır. 431 Efes Konsülü’nde Meryem’in Tanrı’nın anası olduğu inancı benimsenirken, 451’deki Kadıköy Konsülü’nde Îsâ’nın tabiatı ile ilgili görüşler tartışılmış ve kiliseler arasında bölünmeler yaşanmıştır. Yine 869’da İstanbul’da yapılan 8. Konsül’de Kutsal Rûh’un kimden çıktığı tartışması başlatılmıştır. Bu uzun tartışmalar sonucu 1054 yılında Hristiyanlık, Katolik (Roma) ve Ortodoks (İstanbul) olmak üzere iki büyük mezhebe bölünmüştür. 16. yüzyılda ise baskıcı ve skolastik Katolikliğe bir tepki olarak Protestanlık mezhebi doğmuştur.

    Bütün hristiyanları ilgilendiren, aynı zamanda dînin esâsını teşkil eden en temel prensiplerin ve aslî inançların, çok sonraları bizzat insanlar tarafından tespit edilmeye çalışılmış olması, o dînin ne kadar tahrîfe uğradığını ve aslının bozulduğunu açıkça göstermektedir. Üstelik bu konsüllerde alınan kararlar, kimi zaman birbirlerini nakzetmektedir. Dünyâda, üzerinde bu kadar oynanan ve her defasında yeni bir şeyler eksiltilip eklenen bir başka din görülemez.

    Çok İncil Yazılmasının Sebepleri Nelerdir?

    Tahrîf edilmiş Hristiyanlık’taki teslîs akîdesine göre; Allâh, Allâh’ın oğlu Hazret-i Mesîh (Îsâ) ve Rûhu’l-Kudüs vardır. Bu inanca sâhip birçok papaz da, Rûhu’l-Kudüs’ün kendilerine vahiy getirdiğini söyleyerek rastgele İncîl yazmışlardır. Rûhu’l-Kudüs, Cebrâîl’dir ya da insanın kalbine sünûhât veren mânevî güçtür, gibi karmaşık bir ifâde ile ortaya konmaktadır. Tam olarak bir îzâhı yoktur. Nitekim günümüzde dahî, bu şekilde İncîl yazanlar bu­lunmaktadır.

    İSA ALEYHİSSELAM YERYÜZÜNE İNECEK Mİ?
    Îsâ -aleyhisselâm-, kıyâmete yakın semâdan yere inecektir. Bu hususta birçok hadîs-i şerif bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:

    “Şüphesiz ki O (Îsâ), kıyâmetin (ne zaman kopacağının) ilmidir (bilgisidir). Ondan hiç şüphe etmeyin ve bana tâbî olun; çün­kü bu dosdoğru bir yoldur.” (ez-Zuhruf, 61)

    Bu âyette Hazret-i Îsâ’nın kıyâmet için bir bilgi olduğu beyân edilerek âhir zamanda O’nun tekrar dünyâya döneceğine işâret edilmektedir. Nitekim âyetteki “ilim” kelimesi, işâret mânâsına gelen «alem» şeklinde de okunmuştur.

    Hz. İsa (a.s) Yeryüzüne İndiğinde Ne İle Hükmedecek?
    Îsâ -aleyhisselâm-, yeryüzüne indiğinde Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şerîati ile hükmedecektir.

    O, Mehdî -aleyhisselâm- ile birlikte olacak ve Mehdî, Deccal’i yeryüzünden kaldıracaktır. Mehdî -aleyhisselâm-, Hâşimî soyundan gelecek ve hilâfeti Îsâ -aleyhisselâm-’a devredecektir.

    Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurmuşlardır ki:

    “Ömrüm uzarsa, Îsâ ile buluşmak isterim. Şâyet ömrüm ve­fâ etmezse, içinizden kim O’nunla buluşursa, O’na benden se­lâm söylesin.” (İbn-i Hanbel, II, 298)

    Hazret-i Îsâ’nın yeryüzüne nüzûlü, bütün insanlık için bir rah­met vesîlesi olacaktır. Hadîs-i şerîfte buyrulur:

    “Hazret-i Îsâ, üzerinde kızıl toprak renginde iki elbise olduğu hâlde iner; salîbi (haçı) kırar, hınzırı öldürür, cizyeyi kaldırır, in­sanları İslâm’a çağırır. Allâh, onun zamanında İslâm hâriç bütün dinleri ortadan kaldırır. Yeryüzüne emniyet gelir. (Bunun bereketiyle) arslanlar develerle otlar. Çocuklar, yılanlarla oynar.” (Bkz. İbn-i Mâce, Fiten, 33, nmr, 4077)

    Bir başka hadîs-i şerîf de şöyledir:

    “Nefsim kudret elinde olan Zât-ı Zü’l-Celâl’e yemîn ederim ki, Meryem oğlu Îsâ’nın, aranıza (İslâm şerîati ile hükmedecek) adâletli bir hâkim olarak ineceği, istavrozları (haçları) kırıp, hın­zırları öldüreceği, cizyeyi (ehl-i kitâbdan) kaldıracağı (yâni ehl-i kitâbın da müslüman olup Yahûdîlik ve Hristiyanlığın kalkacağı) vakit yakındır. O zaman mal öylesine artar ki, kimse onu kabûl etmez; tek bir secde, dünyâ ve içindekilerin tamâmından daha hayırlı olur.”

    Bu hadîs-i şerîfi rivâyet eden Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-, rivâyetinin sonunda der ki:

    “Dilerseniz şu âyeti okuyun: «Ehl-i kitâbdan her biri, ölü­münden önce O’na muhakkak îmân edecektir. Kıyâmet gü­nünde O, onlara şâhid olacaktır.» (en-Nisâ, 159)” (Buhârî, Büyû 102, Enbiyâ 49; Müslim, Îmân 242)

    İsa Aleyhisselam'ın Mucizeleri
    Îsâ -aleyhisselâm- Allâh’ın izni ile;

    1- Ölüleri diriltirdi.

    2- Hastaları iyileştirirdi.

    3- Yenilen şeyleri ve evlerde saklanılanları bilirdi.

    4- Çamurdan kuş yapıp uçururdu.

    5- Kendisine gökten mâide inmişti.

    6- Uyku hâlinde iken bile etrafında söylenen ve yapılanları duyar ve bilirdi.

    7- Ne zaman arzulasa, gökten yemek ve meyve gelirdi.

    8- Uzak ve gizli olarak söylenilenleri de duyardı.

    Melekler, Hazret-i Meryem’e Îsâ -aleyhisselâm-’ı müjdele­diklerinde şöyle demişlerdi:

    “(Îsâ) İsrâîloğulları’na bir elçi olacak (ve onlara diyecek ki:) Size Rabbinizden mûcize getirdim; size çamurdan kuş sûreti yapar, ona üflerim ve Allâh’ın izniyle o kuş oluverir. Yi­ne Allâh’ın izni ile körü ve alacalıyı iyileştirir, ölüleri dirilti­rim. Ayrıca evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanan kimseler iseniz, bunda sizin için bir ib­ret vardır!” (Âl-i İmrân, 49)
  • “İnsanlar senin kalbini kırmışsa üzülme! Rahman(cc) ‘Ben kırık kalplerdeyim’ buyurmadı mı? O halde ne diye üzülürsün ey can? Gündüz gibi ışıyıp durmak istiyorsan; Gece gibi kapkaranlık nefsini yak!.. ’Derdim var’ diyorsun; Dert insanı Hakk’a götüren Burak’tır; sen bunu bilmiyorsun. Sanma ki dert sadece sende var. Şunu bil ki; Sendeki derdi nimet sayanlar da var. Umudunu yıkma; Yusuf’u hatırla. Dert nerede ise deva oraya gider. Yoksulluk nerede ise nimet oraya gider. Soru nerede ise cevap oraya verilir. Gemi nerede ise su oradadır. Suyu ara, susuzluğu elde et de sular alttan da yerden de fışkırmaya başlasın. Dünya malı Allah’ın tebessümüdür: ona bak! Ama sarhoş olma…

    Lâ tahzen! Irmağa deniz, denize okyanus sığmaz.. ‘Aşık’ olmayana anlatsan da ‘Ben’, ‘Sen’ anlamaz. ‘Hakk’a ulaşmak için yoldur’ desen kimse inanmaz… Gönlünde zerre-i miskal şems olmayan; Yanmaz, yanamaz… Ayağın kırıldı diye üzülme! Allah senden aldığı ayak yerine belki sana kanat verecek. Kuyu dibinde kaldın diye üzülme! Yusuf kuyudan çıktı da Mısır’a sultan oldu, unutma! İstediğin bir şey; olursa bir hayır, olmazsa bin hayır ara… Geçmiş ve gelecek insana göredir. Yoksa hakikat âlemi birdir. Bu âlem bir rüyadır. Zanna kapılma ey can! Rüyada elin kesilse de korkma, elin yerindedir. Dünya bir rüya ise, başına gelen felaketler de geçicidir. Neden çok üzülürsün ki? Herşey üstüne gelip seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vazgeçme: Çünkü orası gidişatın değişeceği yerdir. Bu âlemin, bu kâinatın kitabı sensin: Aç da kendini oku ey can! Kâinatın en uzak köşesi, senin içinde ufak bir nokta… Ama sen bunun farkında bile değilsin. Derdin ne olursa olsun korkma! Yeter ki umudun Allah olsun… Herkes bir şeye güvenirken; Senin güvencen de Allah olsun. Hiçbir günah, Allah’ın yüce merhametinden büyük değildir ama; Sen yine de günah işlememeye bak!

    Lâ tahzen! Derdin ne olursa olsun bir abdest al, nefes gibi… Ve bir seccade ser odanın bir köşesine, otur ve ağla, dilersen hiç konuşma… O seni ve dertlerini senden daha iyi biliyor unutma. Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır. Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar. Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozu kovmaktır. Allah tozunu alıyor diye, niye kederlenirsin ey can!?

    Lâ tahzen! Bir şey olmuyorsa: Ya daha iyisi olacağı için, ya da gerçekten olmaması gerektiği için olmuyordur. Şu uçan kuşlara bak! Ne ekerler, ne biçerler… Onların rızkını düşünen Allah; Seni mi ihmal edecek sanırsın! Yeter ki sen istemeyi bil… Belalar sağanak yağmurlar gibi yağar. Ancak başını ona tutabilenler aşk kaydına geçerler. Belâ yolunda muayyen bir menzildir âşık. Her nereden gam kervanı gelse de.. Aşk derdinde olan kişi; Baş derdinde değildir… Yapılma, yıkılmadadır; Topluluk, dağınıklıkta; Düzeltme, kırılmada; Murat, muratsızlıktadır; Varlık, yoklukta gizlidir… Ne kötüdür insanın aklıyla yüreği arasında çaresiz kalması. Ne kötüdür zamanın bir an kadar yakın, bir asır kadar uzak olması. Ve bilir misin? Ne acıdır insanın bildiğini anlatamaması.. ’Ben’ deyip susması… ’Sen’ deyip ağlamaklı olması… Eğer sen Hak yolunda yürürsen, senin yolunu açar, kolaylaştırırlar. Eğer Hakk’ın varlığında yok olursan, seni gerçek varlığa döndürürler. Benlikten kurtulursan o kadar büyürsün ki âleme sığmazsın. İşte o zaman seni sana, sensiz gösterirler. Sevginin diğer bir adı da sabırdır: Açlığa sabredersin adı ‘oruç’ olur. Acıya sabredersin adı ‘metanet’ olur. İnsanlara sabredersin adı ‘hoşgörü’ olur. Dileğe sabredersin adı ‘dua’ olur. Duygulara sabredersin adı ‘gözyaşı’ olur. Özleme sabredersin adı ‘hasret’ olur. Sevgiye sabredersin adı ‘Aşk’ olur…

    Ne istersem ben Mevlâ’dan isterim. Verirse yüceliğidir. Vermezse imtihanımdır… Allah’tan bir şey istersen: Kapı açılır, sen yeterki vurmayı bil!… Ne zaman dersen bilemem ama, açılmaz diye umutsuz olma, yeterki o kapıda durmayı bil…!”
    (Hz.Mevlana Celaleddin Rumi)
  •  

    Sorularla Risale

    ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

    3. BÖLÜM
    RİSALE-İ NUR’UN ÖNEMİNİ KAVRAMA

    1. İhtiyacınız olduğuna inanın ve dert edinin!

    Hepimize her gün 24 saatlik zaman verilir. Sabahın ilk ışıklarıyla emanet aldığımız bu hazineyi ertesi günün sabahına kadar kullanırız. Rabbimiz, günlük sermaye konusunda eşit davranmıştır hepimize. Hiç kimsenin daha az veya daha fazla süresi yoktur.

    Bu süreyi bizce önemli ve değerli uğraşlarla doldururuz. Sizin için en büyük mesele ne ise onun için çırpınırsınız gün boyu. Neyi dert edinmişseniz onda yoğunlaşırsınız. Sizi peşinden koşturan hedefiniz ne kadar önemli ve değerliyse o kadar fedakârlıkta ve feragatta bulunursunuz.

    Eğer üniversitede okumayı kafanıza koymuşsanız gece gündüz çalışmayı, yüzlerce gece uykusuz sabahlamayı göze alacaksınız. Sizin için para kazanma vazgeçilmezse ağır hastayken bile yatağı değil, iş yerini tercih edeceksiniz. Emekli oluncaya kadar bir gün bile işe geç kalmayan ya da gelmemezlik yapmayan insanların var olduğunu duymuşsunuzdur.

    Bunları şaka mı sanırsınız? Hayır! Evlâdı için canını fedadan çekinmeyen anne, üniversite için can atan öğrenci, işinden vazgeçmeyen iş adamı hep neyi dert edindiğini gösterir davranışlarıyla...

    Üstünkörü okumak yetmez!

    Peki, sonsuz ahiret hayatına bedel bir damla serap hükmünde olan dünya hayatının hedefleri bizi böylesine dertlendirirse, ebedî saadeti kazanmanın anahtarı olan imanı sağlam elde etme gayretleri bizi bizden almalı değil midir?
    Manevî bir binayı ve ulvî bir bir ağacı temsil eden insanın temeli ve kökleri hükmünde olan “iman” gerçeği tam ve mükemmel elde edilmezse ne din yaşanır, ne de sonsuz mutluluk kazanılır. Yaratılış itibarıyla sonsuza âşık ve sonsuz mutluluğu isteyen insanın en büyük meselesi, en büyük derdi ve en büyük davası, “Kur’an’ın istediği iman”ı kazanmaktır.

    İşte baştan sona tahkikî iman dersleri olan Risale-i Nur’u okuma ve anlama meselesini dert edinmeden ona tam zaman ayıramazsınız, anlamak için çırpınamazsınız. “Dostlar alış verişte görsün” izlenimi veren “üstünkörü göz gezdirmek”, “teberrüken okumak”, “günde birkaç sayfayla yetinmek”, bizleri “Biliyorum” gafletine sokan yetersiz çabalardır.

    Oysa onu okumanın aşkıyla deli divane olmak, onu anlamanın ateşiyle yanıp tutuşmak gerekir. Onu niçin büyük bir şevkle okumak ve anlamak zorunda olduğumuzun gerekçelerinden en önemlilerini sıralayalım.


    2. En büyük davayı kazanacaksınız

    Risale-i Nur’un müellifi Bediüzzaman Hazretleri, 1939 yılında Kastamonu’da sürgün yaşamaktadır. O yıl İkinci Dünya Savaşı başlamıştır. Bütün dünya heyecanla savaşı izlemekte, gazeteler ve radyolar bu ilgi çekici olayı haber vermektedir. Hatta bazı dindar kimseler, camiyi ve cemaati bırakmış, radyo dinlemekle meşguldür.

    Bediüzzaman ise hiç merak etmemiş, hiç kimseye bir şey sormamıştır. O sıralarda kendisine hizmet etmekte olan talebeleri Mehmed Feyzi ve Çaycı Emin, bu ilgisizliğine şaşırırlar. Niye 50 gündür hiç sormadığını, hâlbuki bu savaşın İslâm’ın geleceğiyle ilgili olduğunu belirterek, “Onunla meşgul olmanın zararı mı var? Ondan daha büyük bir hadise mi var?” derler.
    On Birinci Şua’nın Dördüncü Meselesinde geçen bu soruya verilen cevap müthiştir. Bediüzzaman’ın ilk cümlesi, “Ömür sermayesi pek azdır, lüzumlu vazifeler ise pek çoktur” şeklindedir. Bu cümle, gaflet uykusundaki insanın beynine bir balyoz gibi inmektedir.

    İman elde edilmezse dava kaybedilir

    İnsanın kendi küçük dünyasında “en büyük, en mühim ve sürekli” bir vazife vardır. Çünkü herkesin, özellikle Müslüman’ın başına, “iman karşılığında ebedî Cenneti kazanmak veya kaybetmek davası” açılmıştır. Eğer iman belgesini sağlam elde edemezse, bu davayı kaybedecektir.

    İşin acı yanı, Bediüzzaman’ın keşfine göre, bir yerde 40 kişi ölmüş, ancak bunların sadece birkaçı imanla kabre girmiş, diğerleri kaybetmişler.
    Düşünün: Sonsuz mutluluğu kazanmak için verilen ömür sermayesini lüzumlu vazifelerle doldurmak yerine gelip geçici hayat için harcıyorsunuz. Sonunda iman vesikasını sağlam elde edemiyorsunuz. “Bu kaybedilen davanın yerini, bütün dünya saltanatı verilse doldurabilir mi?”

    Bütün dünya bizim olsa, tüm karaların ve denizlerin hâkimi olsak, hatta bin yıl mutlu bir hayat yaşasak, imanın yerini tutabilir mi? Elbette ki tutamaz. Çünkü dünyanın bin sene en mutlu hayatı, Cennette bir saat yaşamaya bile denk değildir.

    Bütün dünya böyle ise, dünyanın küçük işleri, iman dersini hakkıyla öğrenmemize nasıl engel olabilir?

    Müslüman’ın sorumluluğu daha büyük

    Üstelik bu dava, özellikle Müslümanların başına açılmış. Çünkü kendisine İslâm ulaşmamış kimse, sadece Allah’a inansa kendini kurtarır. Müslüman ise, “tam inanmak, tam teslim olmak ve tam yaşamak” zorundadır.
    Hele bir de bu Müslüman, ümmet-i Muhammed’i (a.s.m.) selâmet sahiline çıkarmakla görevli ise... Risale-i Nur gibi bir iman hazinesini tanıyorsa... İşte onun sorumluluğunu ölçemeyiz bile!

    Eğer bu durumdaysanız, sanki Nurları henüz tanımış gibi, sanki bu hazineyi yeni keşfetmiş gibi silkinmeniz, yeni bir ceht ve gayrete girmeniz, yepyeni bir hizmet şuuruyla donanmanız gerekir.

    Zaten öyle olanların Rabbim şevk ve gayretini daim etsin, bize de dua etsinler. Tavsiyemiz, nefsim gibi gaflet gemisinde rahat yatarken Cennet rüyaları görenler için...


    3. Şeytanın tuzağından kurtulacaksınız

    Bütün ömrünüzü iman ve ibadetle geçirmiş olabilirsiniz. Allah’ı sevmiş, hep O’nu anmış, hep O’nun rızasını düşünmüş olabilirsiniz. Bunlar yetmiyor büyük imtihanı kazanıp sonsuz mutluluğa kavuşmaya...

    Ruhlar âleminden başlayıp anne karnından dünyaya, oradan kabre ve ahirete doğru uzanan yolda bir dizi tuzak, bir dizi engel var. Hepsinden başarıyla geçmek, son hedefinize varmak zorundasınız.

    İşte bu tuzaklardan en önemlisi, “imanla kabre girmek”tir. İslâm’ı çok iyi yaşayan Allah dostları, son nefeslerini verinceye kadar “hüsn-ü hatime” için dua etmişler, hep “iyi son” dilemişlerdir. Bir kimse gitmek istediği şehre kalkan tren için bilet alır ve yolculuğun sonuna kadar tren içindeki kurallara uyabilir. Ama son anda hoşuna giden bir istasyonda trenden inmemesi gerekiyor ki, istediği şehre varabilsin. Yoksa yolculuk boyu çektiği acıların, sıkıntıların, uyduğu kuralların hiçbir önemi yoktur.

    Bir insan ne kadar imanlı ve iyi olursa olsun son anda Allah’a olan inancını, ümidini, bağlılığını yitirirse, sonsuz mutluluk değil, sonsuz hüsran kazanır.

    Sekeratta şeytan aldatmak ister

    İşte bu çetin imtihandan bütün Allah dostları tir tir titremişler, son anda imanla çene kapayabilmek için gözyaşı dökmüşler, gece gündüz yalvarmışlardır.
    Çünkü sekerat anında şeytan gelir ve insanın aklına şüpheler atar, insanın imanını çalmak için çırpınır. Eğer kişinin sağlam bir imanı yoksa son anda aldanır ve hayatta iken canı gibi sevdiği imanını kaybeder.

    Oysa Bediüzzaman’ın dediği gibi, ilme’l-yakînden ayne’l-yakîne ve hakka’l-yakîne yükselen tahkikî iman kişinin aklına, kalbine, ruhuna ve bütün duygularına öyle bir yerleşir ki şeytan onu aldatamaz ve imanını çalamaz.
    Düşünün: Bir ömür boyu iman ve ibadeti sevdiğini ve onu korumak için çırpındığını sanan bir Müslüman’ın ölüm anında imanını kaybetmesi kadar acı bir olay olabilir mi?

    İşte Risale-i Nur’u üstünkörü değil, çöldeki susuz insanın buz gibi suya yapışması gibi okumaya bu bakımdan da şiddetle ihtiyacımız var. Balıkların su içinde olduğu hâlde onun kıymetini bilmeyip ancak çıktıktan sonra fark etmeleri gibi, iman ve Kur’an derslerinin yanı başında, hatta içinde olan kimseler ondan kana kana içmezse ahirette uyanmak çok geç olur. Rabbim bizi böyle gaflete düşmekten korusun.

    İmanla yaşayan imanla ölür

    Şeytanın ölüm anındaki tuzağından başka “kabir, hesap, mizan, sırat” engelleri var. Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşrolursunuz” buyuruyor.

    Eğer işiniz gücünüz, aklınız fikriniz iman dersleriyle dolmuş, ibadet aşkıyla yoğrulmuş, hizmet şevkiyle yanıp tutuşuyorsa, müjde size! Çünkü “Allah Allah!” diye can vereceksiniz, iman tahsilinize tıpkı Denizli hapsinde risale yazarken şehit olan Hafız Ali (r.a.) gibi kabirde devam edeceksiniz, orada başta Peygamberimiz (a.s.m.) olmak üzere tüm İslâm büyükleriyle ve tüm sevdiklerinizle birlikte olacaksınız...

    Söyleyin, bundan daha büyük saadet olur mu? Bediüzzaman, toprak altındaki hayatı gördüğünü söylüyor. Başka birçok veli, kabirdeki müminlerin bizden daha mutlu ve rahat bir şekilde yaşadıklarını müjdeliyorlar. Biz bunları görmüş gibi inanıyoruz. Onlar gibi olmak için de, iman ve Kur’an dersleriyle en yüksek seviyede meşgul olmalıyız.


    4. Hesabınız kolay, mizanınız ağır olacak

    Kur’an, yaptığımız zerre kadar iyilik ve kötülüğün mutlaka hesabını vereceğimizi belirtiyor. Her şey en ince ayrıntısına kadar sorulacak. Buna karşı da, kâmil bir iman kazanıp, her an Allah’ın huzurunda olduğumuz şuuruyla yaşayıp, bütün davranışlarımıza ve sözlerimize dikkat etmemiz gerekmez mi?
    O haşir âlemi ki müthiş bir âlem. Kıyame Suresinde denildiği gibi, “insanların anasından babasından, eşinden çocuğundan kaçtığı” bir âlem. Yüce Nebinin (a.s.m.)beyanıyla, “güneşin tepemize indiği, herkesin günahına göre ter denizinde yüzdüğü” bir âlem...

    İşte o en sıkıntılı bir anda imdadımıza koşacak olan yine imanımız, imanımız, imanımızdır. Onu güçlendirmek ve en mükemmel hâle getirmek için gözümüzü yoruncaya kadar okusak, beynimizi zorlayacak seviyede düşünsek ne kaybederiz? Hiçbir şey kaybetmeyiz.

    Kaldı ki, ne gözümüzü, ne aklımızı kaybetmeden “bir iman çağlayanı” olan Risale-i Nur’u her gün muntazam okuyarak sağlam bir imanı kazanabiliriz.

    “Hayrola, Sıratı mı geçtin?”

    Bir de Sırat Köprüsünü düşünün. Mahiyeti bilinmediğinden “kıldan ince kılıçtan keskin” diye anılan, altında Cehennem ve ilerisinde Cennet bulunan bu engeli aşmadan Cennete gireceğinizi mi sanırsınız?
    Bu öyle bir meseledir ki, ehl-i kemal zatlar, kahkahayla gülen insanlara, “Hayrola, nedir bu neşen? Sıratı mı geçtin?” diyerek uyarırlarmış. Çünkü orayı geçmeden, tam rahatlık ve tam huzur duyamayız. Orayı geçmenin yolu da sağlam bir iman kazanmak, her gün iman ve tefekkürle meşgul olmak, başta namaz ve diğer ibadetleri hakkıyla yapmaktır. Çünkü namaz, Sıratta burak olacaktır.

    İşte, Risale-i Nur’u okuyup anlamayı kendimize en büyük bir mesele ve en önemli bir dert edinmemiz için yığınla sebep var.

    5. Cehennemden kurtulacaksınız

    Bu eserlerde anlatılan gerçek imanı ve esma-i hüsna bilgisini hakkıyla elde edip imanla kabre girerseniz, inşallah Cehennemden kurtulacaksınız. Diyebiliriz ki, “insanlığın en mühim meselesi, Cehennemden kurtulmak meselesidir.” Onun dışında insanlığın büyük zannettiği her mesele küçüktür.
    Bir insan Cehennemden kurtulmadıktan sonra dünyanın hâkimi bile olsa neye yarar? Sanki bir hayal ülkesinde yaşıyormuş gibi bol imkânlar içinde geçen sorumsuz ve inançsız bir hayatın neticesi sonsuz azap olursa, nasıl içimiz rahat eder, nasıl huzur duyabiliriz?

    Cehennemden kurtulmak için öylesine ateşli bir gayret ve coşkulu bir çırpınma içine girmeliyiz ki, Rabbimizin bizi oraya bir saniye bile uğratmaması için elimizden geleni yapmalıyız.

    Yazık ki, bazı mü’minler, ümitsiz bir hava içinde, “Bizim günahımız çok, Cehennemden kurtulamayız. Hiç değilse Allah, bir süre yanıp da çıkanlardan eylesin” gibi yanlış bir dua ediyorlar.

    Allah’ın rahmetini sınırlandırmayın

    Oysa Rabbimiz, meâlen, “Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz” buyuruyor. Bir hadis-i kudsîde, rahmetini yüze böldüğünü, birini dünyada tecelli ettirdiğini, doksan dokuzunu ahirete ayırdığını ifade eden Rabbimizin rahmetini niçin sınırlandırıyoruz? Onun sonsuz rahmetinden niye ümidimizi keselim? Mademki, Kendisini Erhamürrâhimîn olarak tanıtıyor; niçin “merhametlilerin en merhametlisi”nden ümidimizi keseceğiz ki? Hem Cehennemin bir saniyesine bile dayanabilecek miyiz ki, bir müddet yanmayı katlanılabilir görüyoruz?
    Orası öyle bir azap yeridir ki, İmam-ı Gazalî Hazretleri, “Cehennemde bir gece kalmamak için, dünyanın bütün zevk ve rahatı terk edilse değer” buyuruyor; çünkü oradaki azabın acısı çok şiddetli...

    Yüce Peygamberimiz (a.s.m.), “Cehennemin en hafif azabı şudur ki, bir kimsenin ayağının altına bir kor parçası konur da onun şiddetinden beyni fokurdar” buyuruyor. Buna nasıl dayanabiliriz? Nasıl bu azabı, yıllarca, asırlarca, hele sonsuz olarak çekmeye karşı cür’etkâr ve korkusuz olabiliriz?
    Sağlam imanı elde etmek için çalışmamak, imanın gereği olan salih amelleri işlememek ve günahlardan kaçınmamak, “Cehenneme karşı korkusuz olmak” demektir. Bunun anlamı, bir bakıma, Allah’ın celâline karşı meydan okumaktır. İşte bu hataya düşmemek için, iman derslerinin her zaman ve her yerde gönüllü ve coşkun bir öğrencisi olmak gerekir.

    6. Şüpheleriniz yok olacak

    Risale-i Nur’u tam anlarsanız, imanınız taklitten tahkike çıkacak, ilme’l-yakînden ayne’l-yakîne, oradan da hakka’l-yakîne terakki edecektir; ibadette de ihsan makamına yükseleceksiniz, her an Allah’ın huzurunda bulunduğunuz şuuruyla hareket ederek, huzur-u daimîyi kazanacaksınız.

    Hakkal-yakîn, iman hakikatini tam hissetmek, zevk etmek ve yaşamaktır. Nasıl ki, mutfaktaki yemeğin varlığını üç yolla bilirsiniz. Birisi, onun kokusunu duyunca ne olduğunu anlamak; diğeri, gidip gözle görmektir. Üçüncüsü ise, bizzat yemek, onun tadına bakmak ve özelliklerini hissetmektir. Nasıl ki, sonuncusu en kuvvetli bilgi ise, hakkal-yakîn de, en kuvvetli iman mertebesidir.

    İhsan ise, Allah’ı görür gibi ibadet etmektir. Peygamberimiz (a.s.m.) bir hadislerinde bunu anlatırken, “İhsan, Allah’ı görür gibi ibadet etmektir. Her ne kadar sen Onu görmüyorsan da, O seni görüyor” buyurmuştur. Bu durumda ihsan, Allah’ın seni gördüğünü bilme şuurudur bir bakıma.

    Ben Rabbimle beraberdim

    Bir gün, Beyazid-i Bestamî Hazretleri namaz kılarken evine hırsız girmiş ve ne var ne yoksa her şeyi toplayıp gitmiş. “Nasıl olur da sen evde iken her şeyi alır gider? Hiçbir şey duymadın mı?” diye sormuşlar. “Ben o anda namaz kılıyordum. Rabbimle beraberdim. Hiçbir şey ne gördüm, ne duydum” demiş.
    İşte ihsan budur. Tıpkı Hz. Ali Efendimizin (r.a.) ayağına batan oku, namaza durduğu zaman çıkarmalarını istemesi gibi... Çünkü o anda kendinden geçiyor ve namaz ona, ameliyat anında kullanılan bir anestezi görevi görüyor. Dış âlemden kopup ulvî âlemlere dalıyor.

    Huzur-u daimî, “Ve Hüve meaküm eynemâ küntüm” âyetinin sırrına mazhar olmaktır. Yani, “Siz nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir.”

    Günün 24 saatinde, ne kadar mekân değiştiriyorsak değiştirelim, nereye gidersek gidelim, her yerde isim ve sıfatlarıyla hazır ve nâzır olan Rabbimiz bizimle beraberdir.

    Huzur-u daimîyi kazanmak

    “İmanın en mükemmeli, nerede olursan ol, Allah’ın seninle beraber olduğunu bilmendir” buyuran Peygamberimiz (a.s.m.), hem bu âyeti, hem de huzur-u daimîyi açıklamış oluyor.

    Huzur-u daimî, Allah’ın varlığını, isimlerini ve sıfatlarını öyle bir hissetmektir ki, her ânının Onun bir ihsanı ve her davranışının Onun kontrolü ve gözetiminde olduğunu bilmektir.

    Âyetlerde belirtilen, “Onun izni olmadan bir yaprak bile düşmez”, “O gönüllerinizdekini bilir”, “O, kişi ve kalbi arasına girer” gibi mânâlar, inandığımız, gönülden kabul ettiğimiz gerçeklerdir. Her mü’min bunu kabul ve tasdik eder. Ancak huzur-u daimî, her an bu gerçeklerin farkında olduğunu bilerek yaşamaktır.

    Allah’ın kendisini görüp gözettiğini, bütün isim ve sıfatlarıyla her yerde tecelli ettiğini, her şeyiyle Ona teslim olduğunu bilen ve her an bu gerçekleri hisseden bir insan, günah işleyebilir mi? Haksızlık yapıp yalan söyleyebilir mi? Huzur-u daimîyi bütün zerreleriyle hisseden bir mü’min, ezanlar asumanı çınlatırken namaza koşmak dışında bir başka işle meşgul olabilir mi? Hele ibadetlerini ihmal edebilir mi? Mümkün değil...

    Sultanlar Sultanının huzurunda
    Onun varlığı, her yerde hazır ve nazır olduğu, hayatının ve ölümünün, sevincinin ve üzüntüsünün ancak ve ancak Onun kudret ve iradesinde bulunduğunu tam kabul eden bir mü’min, Allah’ın emir ve yasaklarının dışına çıkamaz.
    İşte bu makama ulaşan maneviyat büyüklerinden Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin Efendi (k. s. ), hasta iken bile ayağını uzatmaktan kaçınır. Çünkü o, Allah’ın huzurundadır. Sultanlar Sultanının huzurunda ayak uzatılır mı? Etrafındakiler onu rahatlatmak için ayağını uzatırlar, hemen geri çeker ve “Beni günaha sokmayın” der.

    Bu yüce makamın yücelerinde olan Bediüzzaman Hazretleri, bir saniyesini bile boş geçirmeden ibadet eder, diz çökmekten ayakları yara olur. Talebesi Molla Resul böylesi takvayı aklına sığıştıramaz ve nazı geçtiği için şunları söylemekten kendini alamaz: “Biz de Allah’tan korkuyoruz, ama senin ödün patlıyor...”

    Bediüzzaman Hazretleri, huzur-u daimîyi anlatırken, bir Arap şaire ait olan şu ifadeyi sık sık zikreder: “Her şeyde Allah’ın birliğine delâlet eden bir âyet vardır.” Evet, huzur-u daimî, her şeyle Allah’ı bulmak ve bilmektir.

    İman, binanın temeli gibidir
    İşte her gün Risale-i Nur’la meşgul olarak böyle bir iman şuurunu kazanacaksınız. İmandaki bu yüce mertebeleri elde etmek için imanın mâhiyetini iyi bilmeniz gerekir.

    İman, bir binanın temeli veya bir ağacın kökü gibidir. Nasıl ki, ağacın kökündeki değişim ve gelişim dallarında ve meyvelerinde etkisini gösterir; imandaki terakki de insanın ibadetlerinde duyarlılığa, devama ve gelişmeye sebep olur. Bu iman, teknolojik alet ve makinelere hareket veren elektrik veya bedene canlılık kazandıran ruh gibi, fonksiyonel ve etkilidir.
    Hiç şüphesiz bahsini ettiğimiz, basmakalıp, üstünkörü, ruhsuz, cansız, etkisiz, kuru bir iman değildir. Kast ettiğimiz, Kur’an’da ve hadislerde anlatılan, başta Resulullah’ın (a.s.m.), ashabının ve maneviyat büyüklerinin yaşadığı coşkun, hareketli, muhteşem imandır. İşte bu imanı Yüce Rabbimiz, binlerce ayetle anlatıyor. Belki diyebiliriz ki, Kur’an’ın yarısı bu imanı anlatan ibretli âyetlerle doludur.

    Coşkun ve fonksiyonel iman
    Yoğun bir biçimde Kur’an’ın imanî ayetlerini açıklayan Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur’da anlattığı iman ise, Kur’an’ın istediği o coşkun ve fonksiyonel imandır. Bu iman, Rabbimizin sadece varlığını değil, aynı zamanda isim ve sıfatlarını, hattâ şuunatını ve tecellilerini bilmekle elde edilir. Çünkü Muhyiddin-i Arabî’nin dediği gibi, “Allah’ı bilmek, varlığını bilmekten başkadır.”

    “Allah bilgisi” diyebileceğimiz, mârifetullah, Onun sadece varlığına inanmakla meydana gelmez; Onun bütün isimlerini, sıfatlarını, şuunatını ve bunların zerreden kürelere kadar her şeyde, her varlıkta tecellilerini anbean, günbegün görmekle, bilmekle, inanmakla elde edilir. İnsan, kendi vücudunda, duygularında, âlemdeki bütün varlıklarda bu tecellileri defalarca görmeli, her fırsatta tefekkür etmeli, Rabbine olan bağlılığını her an tazelemelidir. Zaten Peygamberimizin (a.s.m.) bir hadislerinde, “Bir saat tefekkür, bir sene nafile ibâdetten hayırlıdır” demesi, bu sırra işarettir.

    Risaleler, tefekkür programıdır
    Tefekkür, uçsuz bucaksız, sınırsız, kuralsız bir kavramdır. Onu yapabilmek için bir kurallar silsilesi, bir program, bir rehber lâzımdır. İşte Risale-i Nur, bu programdır. Yoksa plânsız, programsız, kuralsız, hangi varlığın hangi cihetle Rabbimizin hangi isim ve sıfatına delâlet ettiğini bilemeyiz.

    Risale-i Nur, Kur’an’ın imanî âyetlerini anlatan muazzam bir programdır; bu programı ne kadar çok okuyup anlarsak o derece imanımız ziyadeleşir.

    İman, nazarımızı, zihnimizi, dikkatlerimizi, Allah’tan başkasından (masivadan) alıp Ona yöneltmektir. Ne kadar zihnimizi dağıtan masivadan yüzümüzü çevirip, ilgimizi Rabbimize yöneltirsek o kadar imanımız parlar. Bunun için de Risale-i Nur’u yoğun bir şekilde okumalısınız.

    Sathî, üstünkörü, alelusul meşguliyet, istediğimiz istifadeyi sağlamaz. İmanın bütün haşmetiyle hayatınıza hükmetmesini istiyorsanız, her gün ve yoğun bir şekilde meşguliyetten başka seçeneğiniz yoktur.

    İşte, Risale-i Nur’u anlayarak okuduğunuzda, imanınızı sarsacak ve tehlikeye atacak tuzaklardan kurtulacaksınız. Aklınıza iman hakkında hiçbir şüphe gelmeyecek. Bu müthiş bir kazanç!.. Belki Peygamberimizi (a.s.m.), bazı evliyaları veya melekleri uyanıkken göreceksiniz.

    Özellikle okuma programlarında bu tür harikalıklar oluyor. Çünkü iman şuuru müthiş inkişaf ediyor, zihinler bir noktaya odaklanıyor. Buraya kadar saydığımız avantajlar bile iman ve Kur’an tahsili için deli divane olmaya yetmez mi?

    7. Risale-i Nur okumakla muhteşem kazançlar elde edeceksiniz

    Bir eseri okumaya sizi teşvik eden nedir? Bir öğrenci niye sabahlara kadar ders çalışır? Neden üniversiteye girmek için gecenizi gündüzünüze katıp uykusuz kalırsınız?

    Parklarda, otobüslerde, hattâ fatura ödeme kuyruğunda bile kitap okuyan insanlar görürsünüz. Neyin peşindedirler acaba?

    Çünkü, okumakla büyük kazançlar elde edeceklerine inanmışlardır. Üniversite için yıllarca dershane peşinde koşturan öğrenci, iyi bir okul kazanıp güzide bir meslek sahibi olacaktır; kariyer edinecek, mesleğinde yükselecek, dünya hayatını başarılarla süsleyecektir. Sınıfını geçen, okulunu bitiren gencin kafasında geleceğe yönelik türlü türlü hedefler vardır.

    Ancak dünyayla ilgili kazançlarımızın hiçbirisi, Risale-i Nur okumakla elde edeceğimiz muhteşem kazançlara ulaşamaz. Bir eseri okumak için gösterilecek gayret, katlanılacak fedakârlık elde edilecek kazancın büyüklüğü oranında olacağına göre, risaleleri okumakla neler kazanacağımıza bakalım ve birkaç maddede ele alalım. Bu kazançlar öylesine büyük olmalı ki, onun değerini bilen binlerce insan, yazıldığı günden beri deliler gibi okuyor, gece gündüz ondan ayrılmıyor.

    8. Bir yılda âlim olacaksınız

    Risale-i Nur’un yazarı Bediüzzaman Hazretleri, “Bu eserleri bir yıl kabul ederek ve anlayarak okuyan, bu zamanın mühim ve hakikatli bir âlimi olabilir” demektedir. Süre çok kısa, hedef ise çok büyük... Bundan daha güzel bir müjde olabilir mi?


    “İman” ilmini tam elde etmek, dinimizi öğrenmek, günahlardan kaçınıp ibadetleri hakkıyla yerine getirmek, âlim olmaya bağlı... Rabbimiz, “Allah’tan hakkıyla korkan kimselerin ancak âlimler olduğunu” belirtiyor. Elbette bilmeyen yaşayamaz.

    Peygamberimiz (a.s.m.), âlimler için, “Uykusu bile ibadettir” buyuruyor. Daha ötesi var mı? Âlimin hiçbir eylem yapmadığı uykusu bile ibadet olarak kabul edilirse, diğer fiillerinin sevabını kim ölçebilir, Allah’tan başka?

    Ancak, bu büyük müjdenin böyle muhteşem avantajları yanında bize yüklediği küçük bir zahmeti var. O da, bu bir yıl içinde Risale-i Nur’la yoğun bir şekilde meşgul olmaktır. Bunun için risaleleri tam anlamak ve gönülden kabul etmek gerekir. Yoksa risaleleri ara sıra, hatırladıkça, teberrüken ve üstünkörü okumakla, değil bir sene, bin sene de okusanız âlim olamazsınız.

    Yanlış olan müjde değil, ilgisizliktir
    Nitekim bu eserlerle 20-30 yıldır meşgul olan, okuduğunu sanan nice insan, bir türlü âlim olamadığını görür. Yanlış olan, Bediüzzaman’ın müjdesi değil, onu ara sıra okuyup, anlama yolunda gereken gayreti göstermeyen kimsenin lâkayt ve sorumsuz davranış biçimidir.

    Oysa bu muhteşem sonuca ulaşmak için o bir yıl içinde en mühim ve en yoğun meşguliyetiniz, onu okumak ve anlamak olacaktır.

    Sözgelişi; sabah kalktığınızda tıpkı mesaiye gider gibi masanın başına geçecek, günlük işinizi yapar gibi en az 10 saat, belki 16 saat onunla meşgul olacaksınız. Bu kadar süreyi fazla büyük görmeyin. Elde edeceğiniz muhteşem kazanç karşılığında bu kadar bir gayret “hiç” hükmündedir.

    Böyle bir fedakârlığa girişebilir misiniz? Girişebilirsiniz... Yeter ki, delicesine isteyin ve kararlı olun. Çünkü elde edeceğiniz başarı, hiçbir şeyle kıyaslanmayacak kadar büyüktür.

    Böyle bir faaliyete giriştiğinizde risaleleri okumak ve anlamak için ciddî bir program yapmanız gerekecektir. Size tavsiye edeceğimiz örnek programı uygularken, bu kitabın üçüncü bölümünde yer alan “Risale-i Nur’u anlamak için nasıl bir teknik izlenmeli?” başlığı altındaki kuralları dikkate almalısınız.

    Nasıl âlim olabilirsiniz?
    Bu konuda çalışma yapmak isterseniz, şöyle bir program takip edebilirsiniz:
    Önce bir yılı dörde böleceksiniz. Her üç ayı, plânladığınız yoğun eğitimin bir dilimi olarak kabul edin.

    Birinci Dilim-İlk Üç Ay:
    Diyelim ki, günde 10 saatinizi feda etmeyi göze aldınız. Günde en az 200 sayfa risale okuyarak, bir ayda külliyatı aktaracaksınız. Bir ayı fazla kısa bulmayın. Çünkü 15 günde bu işi bitirenlerin olduğunu hatırlayın. İlk üç ayınız düz okumakla geçecek ve risaleleri en az üç kez aktaracaksınız. Böylece genel anlamda mantığına vâkıf olacak, kelimelerine alışacak, neyin nerede olduğunu öğreneceksiniz.

    İkinci Dilim-İkinci Üç Ay:
    İkinci üç ayda, elinize defter kalem alacak, kelime ve terkipleri yazarak, öğrenerek gideceksiniz. Hatta bilemediğiniz yerleri bilenlere soracaksınız. Bu şekilde tümünü en az iki kez aktaracaksınız.

    Üçüncü Dilim-Üçüncü Üç Ay:
    Anlaşılması zor olan ve tekrarı gereken yerlerde yoğunlaşacaksınız. Sözgelişi; Onuncu ve Yirmi İkinci Söz, Yirmi Dördüncü Mektup, Otuzuncu Lem’a, Yedinci Şuâ gibi bölümlerin derinliklerine inecek, yıllardır tanıyor olsanız bile fark etmediğiniz mânâ cevherlerini keşfedeceksiniz. Bu şekilde genel üzerinde çalışmak yerine, bölümler ve konular üzerinde çalışacaksınız.

    Dördüncü Dilim-Dördüncü Üç Ay:
    Bir önceki çalışmayı sürdürmekle beraber, meslek ve meşrebinde, âdap ve erkânında, ibadet ve evradında tam mesafe alacağınız, tam mücehhez olacağınız bir devre olacak. Bu devrede girift meseleler üzerine biraz daha eğilecek, belki genel bir tekrar yapacaksınız.

    Bir yılda 12 yıllık tahsil mümkün
    Bu her üç ay, eski medrese tahsilinin veya günümüz üniversitelerinin bir yılı mesabesindedir. Hatta bazı kabiliyeti gelişmiş insanlar için bir yılın her ayı bir yıllık eğitim değerindedir.

    Böylece bir yılda en az 4, en fazla 12 yıllık bir tahsil mertebesine ulaşacağınıza kesin inanın. Çünkü günümüz eğitiminin çoğu teneffüs, yoklama, sohbet, derse giriş, imtihan, tartışma, dersi kaynatma ve boş ders gibi fuzulî şeylerle doldurulmakta, zaman hebâ olup gitmektedir. Elbette bunların tümü boş değildir, ama tam verimli değerlendirilemediğinden vakit israfı çok olmaktadır.

    Kariyer yapmış, temayüz etmiş ilim adamlarına bakın... Eğitimlerini yerleşik üniversite kural ve uygulamalarıyla mı edinmişlerdir? Hayır! Orada işin anahtarını öğrenmişler, asıl çalışmalarını evlerinde, duvarlarını kitapla ördükleri özel kütüphanelerinde, masalarının başında ve bilgisayarlarının karşısında yapmışlardır.

    Siz de yaşınız, mesleğiniz, işiniz ne olursa olsun, böyle muhteşem bir hedef için program yapabilirsiniz. Dünyanın hiçbir güzelliği, hiçbir avantajı bu müthiş gayenin yerini tutamaz.

    Sezai Karakoç’un, “14 asırlık İslâm kültürünün özeti” diye nitelendirdiği Risale-i Nur, sizi de âlim yapar. Çünkü, zamanında girdiği bütün münazaralardan başarıyla çıkan ve bileğini hiç kimsenin bükemediği Bediüzzaman bile bu eserleri herkesten fazla okuyup istifade ediyorsa, hepimizin onu okuyup anlamaya canımız pahasına koşmamız gerekir.


    9. İmanınızı kurtaracak ve Cennete gireceksiniz

    İki dünyamızı da ışıklandıracak olan Kur’an’ın mükemmel bir tefsiri olan Risale-i Nur’u okuyup anlamakla imanınızı kurtaracak ve Cennete gireceksiniz. Bu müjdeden daha büyük ve daha mühim bir kazanç olamaz.

    Sonsuz mutluluk yurdu olan Cennet öyle muhteşem güzellikler barındırıyor ki, Peygamberimiz (a.s.m.) bunlar için “Ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne insanın gönlünden geçmiştir” buyuruyor. Demek ki, Cennetin güzellikleri, dünyadaki en harika güzelliklerle kıyaslanmayacak kadar benzersiz... Zaten Yirminci Mektupta, “dünyanın bin sene mes’udane hayatının, Cennetin bir saatlik hayatına kâfi gelmediği” belirtiliyor.

    Oysa bizler, dünyanın güzelliklerine bile vuruluyoruz. Düşünün ki, denize bakan görkemli bir köşkünüz var. İçinde dilediğiniz kadar hizmetçi, arzu ettiğiniz kadar araba, aklınıza gelen tüm yiyecek ve içecekler, dünyanın en güzel ve rağbet edilen zevkleri bulunuyor. Eğlenmeniz ve mutlu olmanız için en küçük bir ayrıntı bile düşünülmüş. Dilediğinizde en hızlı vasıtalarla dünyanın en güzide yerlerine gidebiliyor, istifade edebiliyorsunuz. Hiçbir hastalığınız, sıkıntınız, derdiniz yok. Bıkar mısınız?

    Cennet hayatının hayali bile güzel

    Bırakın böylesine benzeri olmayan bir mutluluk saltanatından bıkmayı; biz şu sıradan hayatımızın zevklerine bile dört elle sarılıyoruz! Oysa Cennet hayatı, hayal edebileceğimiz en güzel dünya hayatından bile tam 8 milyon 760 bin kattan daha da güzel... Çünkü, bin sene en mutlu dünya hayatı, Cennetin bir saatine kâfi gelmiyor ve bin senede tam 8 milyon 760 bin saat var.

    Cennetin ne harika bir mutluluk yurdu olduğunu anlamak için Kur’an’daki ve hadislerdeki Cennet tasvirlerini okuyun. Nasıl özlem duyarsınız... Taşı, ağacı, kuşu, canlı ve emir dinleyen bir saadet yurduna özlem duymamak mümkün mü?

    İşte, sağlam ve köklü bir iman, Rabbimizin en büyük nimeti olan Cenneti kazandırıyor. Bu sonsuz mutluluk için geceyi gündüze katarak iman derslerini mütalâa etmeye değmez mi?

    Hem sağlam bir imanı elde etmekle Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanacak ve cemâlini göreceksiniz. İşte burada söz biter, kalem durur, beyin çalışmaz... Çünkü, hoşnutluğunu kazanmaya çalıştığımız, öyle bir Zat ki, bizi yoktan var eden ve tutkun olduğumuz her şeyi bizim için yaratan Odur. Onu razı etmek demek, sevdiğimiz ve bizi mutlu edeceğine inandığımız her şeye sahip olmak demektir.

    Cemalullah, Cennetten de güzel

    Aklımıza gelen her şeyin sahibi O, her şeyin dizgini Onun elinde... İşte Onun rızasını kazanarak nefsimizi “nefs-i marzıyye”, yani “kendisinden razı olunan nefis” mertebesine çıkarmak öyle bir makamdır ve öyle bir mutluluktur ki, uğrunda her şey feda edilir, her sıkıntıya katlanılır.

    Düşünün: Her şeyin sahibinin, “Ey mutmain nefis! Sen Rabbinden razı, Rabbin senden razı olarak Rabbine dön. Razı olduğum kullarım arasına katıl ve Cennetime gir” sözüne muhatap olduğumuz gün, bizden daha mutlu kim olabilir?

    Onun rızası, kâmil bir iman, salih bir amel ve tam bir ihlâsla kazanılır. Bu üç önemli gayeyi elde etmek için Risale-i Nur’u düzenli ve devamlı okumak, hakkıyla anlamak gerekir.

    Onun hoşnutluğunu kazanıp Cennete giren kimseyi sınırsız zevkler ve mutluluklar bekliyor. Bunların en azametlisi, en haşmetlisi, en güzeli ise, Rabbimizin cemalini görmektir. Onu görmek ise, Cennette bin sene yaşamaktan daha güzel, daha lezzetli...

    Bütün güzellikler, Onun güzelliğinin gölgesi

    Elbette Onun güzelliğini anlatmaya hiçbir kimse güç yetiremez. Ancak şu kadarını düşünebiliriz: Gözümüzle gördüğümüz bütün güzellikler, Onun sonsuz güzelliğinin zayıf bir tecellisidir. Ağaçlarda, çiçeklerde, yıldızlarda, denizlerde, hayvanlarda ve insanlarda ne kadar güzellik varsa, O sonsuz güzellikten gelen parıltılar, belki gölgelerdir. Gölgesi bile bizim aklımızı başımızdan alırsa, ya Kendisi nasıldır, düşünebiliyor muyuz?

    İşte Yüce Peygamberimizin (a.s.m.) Allah yolunda her acıya katlanmasının, her işkenceye göğüs germesinin, herkesten fazla ibadet etmesinin bir sırrı budur. Çünkü onun gözleri, “Güzeller Güzelini” görmüş, cemal tecellisi olan Cenneti görmüş, celâl tecellisi olan Cehennemi görmüş; niye dünyanın basit güzelliklerine ve geçici zevklerine aldansın?

    Bizler her ne kadar gaybî âlemleri gözümüzle göremiyor isek de, aklımızla biliyoruz, kalbimizle hissediyoruz ve görür gibi inanıyoruz. O halde, Efendimizi (a.s.m.) örnek almak, onun kutlu ve mutlu yolunda her fedakârlığa katlanmak gerekir. İşte bu yüzden onun dâvâsını bu zamanda en güzel bir şekilde temsil eden Bediüzzaman Hazretlerinin eserlerini okumak ve anlamak, Cennet gibi güzel ve ebedî saadet gibi şirindir.


    10. Ahiret ortaklığı kuracaksınız

    Bediüzzaman Hazretleri, eserlerini okuyan, yaşayan ve hizmet edenler arasında manevî kazançlarda ortaklık bulunduğunu belirtir ve bunu “iştirak-i amal-i uhreviye” ifadesiyle anlatır.

    Nasıl ki, bulundukları odayı aydınlatmak isteyen adamlardan birisi lâmbanın şişesini, diğeri fitilini, başkası gaz yağını, öbürü kibriti getirse, hepsi de karanlıktan kurtulurlar. Halbuki kendi başlarına hareket etseler bu lâmbaya sahip olamazlar. Ortak hareket etmekle karanlıktan kurtuldukları gibi, birinin istifadesi de diğerine engel değildir.

    İşte “iştirak-i amal-i uhreviye” de böyledir. Bunun anlamı, “iman ve Kur’an hizmetinde olanların, ahiretle ilgili işlerde ortaklık kurmaları” dır.
    Herkes ibadet ve takvasıyla, hizmet ve gayretiyle bu manevî şirkete katkıda bulunuyor. Sonuçta hepsinin kazandığı toplam sevap, hizmetteki derecelerine ve takvadaki mertebelerine göre defterlerine yazılıyor.

    Böylece yalnız başına kazandığı sevaptan katbekat fazla bir sevap ve makam kazanıyor. Özellikle bu zamanda böylesine manevî ortaklığa ihtiyacımız var. Çünkü günahlar sel gibi hücum ediyor. Onlara karşı tek vücut olmak, bir değil, milyonlar dille dua ve istiğfar etmek gerekiyor. Bunlardan birisinin duası kabul olsa, hepsi kabul olmuş gibidir. Çünkü, her biri, bütün kardeşlerine dua ediyor. İşte bu ortaklığın şartı, Risale-i Nur’u anlayarak okumak ve onun hizmetinde bulunmaktır.

    11. Başkalarının imanına kuvvet vereceksiniz

    Yaşadığımız devir, iman hizmetinin zirveleştiği bir çağdır. Bu zamanın en büyük, en güzel, en faziletli, en vazgeçilmez hizmeti “iman hizmeti”dir.
    Risale-i Nur’un yazarı Bediüzzaman Hazretleri, imana ve Kur’an’a hizmet görevinin “bir ihsan-ı İlâhî” olarak talebelerinin omuzlarına konduğunu belirtir.

    Eğer siz, bu mukaddes ve ulvî vazifeyi omuzlamayı kabul etmişseniz, eğer saniyelerinizi iman ve Kur’an hizmetiyle süslemeyi ve ebedîleştirmeyi ideal edinmişseniz, bu uğurda her şeyi göze almak ve çalışıp çabalamak zorundasınız; başka kurtuluşunuz yok; bu hizmeti yapmaya mecbursunuz, mahkûmsunuz. Sizin sorumluluğunuz, başkalarına benzemez.

    Kaynağın başında bulunan kişi, başkaları susuzluktan can çekişirken rahat uyuyamaz, zevk ve sefaya dalamaz, kendisini başkaları gibi kabul edemez.

    Dünyevîleşmek en büyük engel
    Risale-i Nur’u anlamanın önündeki en büyük engellerden birisi, dünyevîleşmektir. Dünya rahatı, gelip geçici zevk ve keyifler, okuyup hizmet etmenin en büyük engelidir. Bu eserler dün hapishanelerin en ağır şartlarında okunup yazılıyordu. Eğer biz, sıcak koltuklarımıza oturup onları okuyup anlamak yerine, elimizde kumanda aletiyle televizyon kanallarını geziyorsak, ahiretteki hesabımızı zor vereceğiz demektir.

    Herkes sadece “yaptıkları ve yapmadıklarıyla” sorumlu olmayacak, aynı zamanda “yapabilme ve kaçınabilme” seviyesiyle orantılı bir şekilde hesap verecektir. Bunun için iman derslerini okurken, bir kişinin imanını kurtarmanın ne büyük bir şeref ve nimet olduğu bilinciyle hareket edeceksiniz.

    Peygamber Efendimiz (a.s.m.), “Bir kişinin imanını kurtarmak dünya ve içindekilerden hayırlıdır”, “Bir kişi senin vasıtanla imana girse, sahralar dolusu kırmızı koyundan hayırlıdır” buyurarak, iman hizmetinin önemini vurgulamıştır.

    Kimse kurtulmuş insan değildir

    Bir kişinin imanını kurtarmak dünya ve içindeki her şeyden daha hayırlıysa, kazanmak için ömür boyu çırpındığımız basit varlıkların ne değeri olabilir?
    Dünyadan hissemize düşen basit ve küçük mal ve mülk için ahiret hizmetimizi tehlikeye atmaya değer mi?

    Elbette değmez! Eğer bu eserleri tanıma bahtiyarlığına ermişseniz, sakın kendinizi “kurtulmuş insan” gibi görmeyiniz. Sizin sorumluluğunuz başkalarından çok farklıdır. Çünkü siz yolcu değil, mürettebatsınız. Bu yüzden farklısınız.

    Bediüzzaman’ı, bütün rahatı bırakıp zahmeti tercih etmeye götüren sebep nedir? Bunun altında yatan sır, nurlu hakîkatleri, sana, bana, ona ulaştırma azmidir.
    “Kur’an’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa Cenneti de istemem” diyen, o değil mi? “Milletimin îmânını selâmette görürsem Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım” fedakârlığının altında yatan sır başka ne olabilir?
    O, kendisi için yaşamadı, bizim için yaşadı; tıpkı diğer mâneviyat büyükleri gibi...

    İslâm, kahramanların omuzlarında yükseldi

    Eğer bir fikir uğruna hayatı hakîr gören milyonlarca kahraman olmasaydı, İslâm dâvâsı bugün olmayabilirdi. Allah bu yüce dâvâsını bu büyük insanların omuzlarında yükseltti.

    Mes’uliyet ve vazifenin takat getirmesi güç ağırlığı, sadece nebîlere ve velîlere has değildir. Kur’an’dan aynı dersi alan insanlar, sıradan bir mü’min gibi gözükseler bile, kabiliyetleri miktarınca mes’uliyetin ağırlığını hissederler.

    Onun gönlünde yanan, mes’uliyet ateşidir. Onun gecelerini uykusuz bırakan, mes’uliyet şuurudur. Onu durup dinlenmeden çalıştıran, aç susuz bırakan, mes’uliyetin her şeyin üzerindeki ağırlığıdır. Bizi, sizi, onları bir ideal uğrunda koşturan, bu sorumluluk değil midir?

    Ne diyor Asrın Bedîi, İhlâs Risâlesinde?
    “Ümmet-i Muhammedi (a.s.m.) sahil-i selâmete çıkaran sefine-i Rabbaniyede çalışan hademeleriz” demiyor mu? Bu hizmetin bir ihsan-ı İlâhî tarafından omzumuza konduğunu belirtmiyor mu?

    Mürettebat, sıradan insanlar gibi olamaz

    Geminin mürettebatı uyumaz, uyuyamaz. Herkesin rahat etmesi için o dâimâ uyanık olmalıdır. Başkaları belki gönlünce dinlenip eğlenebilir; ama başkaları için yaşayanlar, sıradan insanlar gibi olamazlar.

    Etrafımızda kimi insanlar görürüz... Başkaları rahatken onlar telâşlıdır, başkaları gezerken onlar çalışmaktadır. Onları her zaman bitip tükenmeyen bir meşguliyetin içinde görürüz. Çünkü, onlar sadece kendilerini değil, başkalarını da düşünmektedirler. Belki onlar düşündükleri insanlardan daha fazla onlara acımakta, onlar için çırpınmaktadırlar. Çünkü onların örneği Resulullah’tır (a.s.m.).

    Herkes uyurken sabaha kadar gözyaşı dökerek ümmeti için af ve mağfiret dileyen Resûlullah... Savaşta en önde, cihadda en başta, ıstırapta en yüksekte olan Resûlullah... Âlemlere rahmet olduğu için âlemi düşünen Resûlullah...

    İhsan şükür ister

    Onu rehber eden, elbette onu taklit edecek, ona benzemeye çalışacak; onun fedakârlığının, sorumluluk duygusunun, gayretinin hiç değilse bir zerresini göstermek için çırpınacak. Yoksa “ihsan-ı İlâhî tarafından omzuna konulmuş hizmetin” hesabını vermesi güçtür.

    İhsan şükür ister. İhsan, gereğiyle amel etmeyi gerektirir. Başkalarından farklı olarak bazı gerçekleri bilmek, Allah’ın bir lûtfudur. Ancak bu lûtfun şükrü, onu muhtaçlara ulaştırmaktır. Eğer bu yapılmazsa, eğer kişi “farklı” olduğunu fark etmezse, eğer kendini sıradan kabul ederse, onun hesabı ağırdır, onun neticesi acıdır. Ama, ihsana karşı şükürle, hizmeti başkasına ulaştırmakla mukabele ederse, karşılığı ebedî saâdettir.

    12. Risale-i Nur’u anlamak için Bediüzzaman’ı iyi tanıyın!

    Belki de bu, kimilerine hiç de aklî ve ilmî gelmeyecektir; “Bir eseri anlamak için onun yazarını tanımak niçin gereksin?” diye düşünenler olacaktır. Gerçekten de, Risale-i Nur’u anlamak için Bediüzzaman Hazretlerini tanımak ve sevmek, fazla aklî ve ilmî değildir. Ancak akıl ve ilimden çok, hâlî, vicdanî ve hissî bir gerçektir.

    Onu tanıyan, seven ve şevkle eserlerini okuyan birçok insan, fazla tahsilleri olmadığı halde, okumuş nice insanın bilemediği imanî gerçekleri öğrenmiş, çevrelerine ışık saçmışlardır. Risalelere sevgiyle sarılmışlar, onu anlamayı kendilerine dert edinmişlerdir.

    Evet, bir insan, tanıdığı ve sevdiği kimsenin yazısını, eserini daha bir arzuyla okur, ondan istifade eder; hissen hoşlanmadığı bir kimsenin eserlerine de soğuk ve uzak olur.

    Bu açıdan yaklaştığımızda, Bediüzzaman Hazretleri, bütün ruh u canımızla sevip sayacağımız bir ulu şahsiyettir.

    O, asrın söz sahibi, müceddididir

    Çünkü, onun ilimde, ahlâkta, takvada, ibadette, zikir ve taatta, hizmet ve mücadelede, sevk ve idarede emsali yoktur. İlmî seviyesi tartışılmazdır. Çağının bütün âlimleriyle münazara etmiş ve hepsinde galip gelmiştir.
    Takvada, ibadette o kadar ileridir ki, tüm sıkıntılara rağmen nafile dahi olsa namaz ve evradlarını terk etmemiştir. Bir taraftan ibadetin en yüksek mertebesinde iken, diğer tarafta da her türlü şer güçlerin engellerine karşı tarihte emsalsiz bir hizmeti organize etmiştir.

    Peygamberimizin (a.s.m.), “Âlimler, peygamberlerin varisleridir” hadisine lâyık olmuş, veraset-i nübüvvet makamında olan bir şahsiyettir. “Rüyada Bir Hitabe”de, geçen asırların mümessillerine niçin hesap vermiştir? Çünkü “asrın temsilcisi” seçilmiştir. Bir rüya-yı sadıkada meşhur Ağrı Dağı infilâk ederken, ona “İ’caz-ı Kur’an’ı beyan et” diyerek emreden mühim bir zat kimdir? Peygamberimizdir (a.s.m.). Büyük bir makamın görevlendirdiği şahıs, elbette büyüktür ve sevgiye lâyıktır.

    Gelecek nesillerin imanının kurtulması için 35 yıl sürgün hayatı yaşamış, 40 ay haps-i münferidde kalmış, 21 kez zehirlenmiş ve bunlar yetmiyormuş gibi, “Milletimin imanını selâmette görürsem Cehennemde yanmaya razıyım” diyecek kadar fedakârlık göstermiştir.

    Basit bir hastalığa yakalansak çalışamıyoruz. Nezle, grip gibi gelip geçici rahatsızlıklar, çoğu kez programımızı aksatıyor. O ise, talebelerinden Mustafa Sungur’a, “Bende 10 hastalık var. Bunlardan birisi sizde olsa ayağa kalkamazsınız” demiştir.

    Onca hastalık, yaşlılık, işkenceye rağmen, eser yazmaktan ve yaymaktan bir an geri durmamıştır.

    Onuncu Söz’ü 500 kere okumuş

    Bizim için her zaman istirahatini feda eden, bir an bile durmadan sürekli üreten bir kimseyi elbette gönülden sevmek ve uyarılarını dikkatle yerine getirmek gerekir.

    Bütün hayatını Kur’an’dan süzülen Risale-i Nur eserlerine vakfeden, “Bunlar benim değil, Kur’an’ın malıdır” diyerek kendisi bile sürekli okuyarak istifade eden bir zatın tavsiyelerini elbette can kulağıyla dinlemeniz, şevkle yerine getirmeniz icap eder.

    Kendisi yazdığı halde, Onuncu Sözü 500 kere okuması, onun risaleler hakkındaki nitelendirmelerinin ne kadar yerinde olduğunu gösterir.

    Onun manevî makamını, Kur’an’a ve İslâm’a olan hizmetini, şahsiyetini, meziyetlerini, faziletlerini anlatmakla bitiremeyiz. Baştan başa Risale-i Nur, sanki yazılı bir Bediüzzaman, kendisi de canlı bir Risale-i Nur’dur. Çünkü ne yazmışsa yaşamış, yaşamadığını da yazmamıştır.

    Tarihçe-i Hayat ve onu görenlerin hatıralarından derlenen Son Şahitler dizisi, onun özelliklerini ve büyüklüğünü anlatan eserlerdir. Koskoca ciltler dolduran bir meseleyi, bizim birkaç sayfada anlatmamız zaten düşünülemez.
    Ancak bir işaretle yetiniyoruz ve diyoruz ki: Onu tanımayı ve anlamayı da kendinize dert edinin. Onun nasıl manevî zirveleri tuttuğunu ve bizim henüz o zirvenin eteğinde bile olamadığımızı bilin. Onu hakkıyla tanıyıp sevin ki, eserlerindeki mânâ çiçekleri açılsın.

    13. Risale-i Nur’u anlamak için özelliklerini bilin!

    Öğrenmek istediğiniz bilim dalına olan ilgi ve sevginiz, o dalda elde edeceğiniz başarıyı etkiler. Ne kadar çok ilgi ve sevgi duyuyorsanız, o kadar çok istifade edersiniz.

    Kimi öğrenciler matematik dersinden nefret eder, ama bir başkası problem çözmeye bayılır! En zor matematik problemleriyle uğraşmak bir zevktir onun için... Bu yüzden o derste başarılıdır.

    Birçok ilim dalı insanları bir yönüyle ilgilendirir; ancak üzerinde durduğumuz “iman” ilmi, insanları kâinatın bütün varlıklarıyla birlikte ilgilendirir. İman, ibadet, ihlâs ve ahlâka dair bilgiler, insanı akıl, kalp, ruh ve diğer duygularıyla birlikte cezb eder. Çünkü iman, insanın bütün varlığını hareketlendiren, ışıklandıran, ona huzur ve sürur veren, onu mutlu eden bir güçtür.

    İşte Risale-i Nur, insanın en mühim meselesi olan “nereden gelip nereye gittiği ve niçin yaratıldığı” gerçeğine tatmin edici cevaplar verdiğinden, onu okumak, anlamak ve hayata geçirmek bambaşka bir zevktir.

    Risale-i Nur’un özelliklerini, meziyetlerini ve faziletlerini anlatmak için bir kitap yazmak bile yetmeyebilir. Bizim konumuz kısaca işaret ve hatırlatma olduğu için birkaç noktaya temasla yetineceğiz.

    Risale-i Nur nasıl yazılıyordu?

    Risale-i Nur’un en mühim özelliklerinden biri, bir insanın eseri değil, tam “bir ilham-ı İlâhî” olmasıdır. Bunun telifini anlatan Risale-i Nur’un ilk kâtiplerinden Şamlı Hafız Tevfik, Bediüzzaman Hazretlerinin sürekli ufuktaki bir noktaya bakarak söylediğini ve kendisinin de hızla yazdığını anlatıyor.
    Öyle ki, o kadar ağır ve ilmî meseleler, âdeta bir konuşma yapıyor gibi bir hızla yazılıyor. Demek ki, Bediüzzaman Hazretlerinin emsalsiz ilmi yanında Allah’ın da büyük bir lütfu ve ilhamı vardır.

    Hattâ İşarâtü’l-İ’caz, savaş meydanında, at sırtında yazılmıştır. Birçok ilim adamının çalışma masalarında okurken anlamakta zorlandıkları bir eserin, bilhassa sanki bir bilgisayar hesabı gerektiren huruf-u mukattaaya dair yazılan bölümlerin at sırtında yazılması, Üstadın harika ilmini, ihlâsını ve Cenab-ı Hakk’ın ikram ve ihsanını gösterir.

    Müellif yaşayarak yazıyordu
    Özellikle yazılan gerçeklerin yaşanarak kaydedildiğini düşünürsek, bu eserlerin kıymeti bir derece daha anlaşılır. Sözgelişi, Ayetü’l-Kübrayı yazarken kıtalarda, asırlarda, yıldızlarda geziyor.
    Üstad Hazretleri bir gün, Sungur ve Ceylân Ağabeyleri odasına çağırıyor ve, “Ayetü’l-Kübrada kıtalarda, asırlarda gezen cevval ruh kimdir, biliyor musunuz?” diye soruyor. Onlar da kendisini kast ederek, “Evet, biliyoruz Üstadım” cevabını veriyorlar.

    Demek ki, eserlerini yazarken, zaman ve mekânın dışına çıkıp konuyla ilgili âlemlere giriyor, göremediğimiz mânâ âlemlerinde ilhama mazhar oluyor. Bediüzzaman Hazretleri, eserlerinin birçok yerinde, “Sözler güzeldirler, fakat benim değildirler” diyerek, Cenab-ı Hakk’ın ikram ve ilhamına işaret ediyor.

    Kaynağın kudsiyeti önemli
    Bu hakikat, Risale-i Nur’u okuma ve anlamada nasıl bir etki meydana getirir? O yazsa ne olur, ilham-ı İlâhî olsa ne olur?

    Arada çok büyük bir fark vardır. İkinci şıkta, bu eserlerin bu asrın insanına Allah tarafından ihsan edilmiş bir kurtarıcı ve Kur’an’ın manevî bir mûcizesi gerçeği vardır. Elbette kaynağın kudsiyeti çok önemlidir. Bediüzzaman ise, Cenab-ı Hakk’ın bu asrın insanına bir kurtarıcı olarak gönderdiği bu harika tefsiri yazmaya ve yaymaya muvaffak olmuş, ilmiyle âmil, ihlâsıyla namdar muhteşem bir şahsiyettir.

    Onun eserleri yazarken nasıl bir ilhama mazhar olduğunu şu olayda da görüyoruz: Bir gün, Emirdağda iken, hizmetine geç gelen bir ağabeye, “Kardeşim, az önce gelseydiniz, yaptığımız ders Kader Risalesine iyi bir zeyl olurdu” diyor.

    Demek daha sonra yazamıyor; o kudsî kuşu avlayamıyor...

    Eseri severseniz, öğrenmeye çalışırsınız

    Ayrıca Risale-i Nur’un üslûbu, işleyiş tarzı, bakış açısı, temel mantığı muhteşem... Onu deli gibi sevmek, Zübeyir Ağabeyin müdâfaasında dediği gibi, “Kâğıt bulamazsak derimizi kâğıt, kanımızı mürekkep yapacağız” diyebilmek gerekir.

    Bir eseri sever ve kıymetini takdir ederseniz, onu okumak ve anlamak için can atarsınız; sevgi ve takdiriniz ölçüsünde katlanacağınız zahmet ve fedakârlık da artar.

    Risale-i Nur, imanımızı kurtarıp İslâm’ı yaşama şuuru kazandırdığı için, onu okuyup anlamayı ciddî bir iş kabul etmek, mutlaka halledilmesi gereken bir mesele ve bu meseleyi dert edinmek şarttır.

    Yoksa, “Gerçekten faydalı bir kitap... Ara sıra okumak gerekir. Bende de var. Hattâ eskiden çok okurdum” mantığı, ondan istifadeyi temin etmez.
    Bediüzzaman’ı iyi tanımak ve Risale-i Nur’un özelliklerini öğrenebilmek için Hizmet Rehberini tahlil ederek okumak gerekir. Eğer bu eserleri yeni bir heyecanla tekrar ele almak istiyorsanız, Hizmet Rehberini çok iyi müzakere etmelisiniz.

    Risale-i Nur’u ilk günkü heyecan ve tazeliğiyle sevmeniz, dört elle sarılmanız, okuyup anlamanız için özel plân ve programlar yapmanız gerekir. Bir sonraki bölümde böyle bir programın teknikleri üzerinde duracağız.
    OKUNMA: 17830
    Sorularla Risale
  • İnsanlar senin kalbini kırmışsa üzülme! Rahman(cc) ‘Ben kırık kalplerdeyim’ buyurmadı mı? O halde ne diye üzülürsün ey can? Gündüz gibi ışıyıp durmak istiyorsan; Gece gibi kapkaranlık nefsini yak!.. ’Derdim var’ diyorsun; Dert insanı Hakk’a götüren Burak’tır; sen bunu bilmiyorsun. Sanma ki dert sadece sende var. Şunu bil ki; Sendeki derdi nimet sayanlar da var. Umudunu yıkma; Yusuf’u hatırla. Dert nerede ise deva oraya gider. Yoksulluk nerede ise nimet oraya gider. Soru nerede ise cevap oraya verilir. Gemi nerede ise su oradadır. Suyu ara, susuzluğu elde et de sular alttan da yerden de fışkırmaya başlasın. Dünya malı Allah’ın tebessümüdür: ona bak! Ama sarhoş olma…

    Lâ tahzen! Irmağa deniz, denize okyanus sığmaz.. ‘Aşık’ olmayana anlatsan da ‘Ben’, ‘Sen’ anlamaz. ‘Hakk’a ulaşmak için yoldur’ desen kimse inanmaz… Gönlünde zerre-i miskal şems olmayan; Yanmaz, yanamaz… Ayağın kırıldı diye üzülme! Allah senden aldığı ayak yerine belki sana kanat verecek. Kuyu dibinde kaldın diye üzülme! Yusuf kuyudan çıktı da Mısır’a sultan oldu, unutma! İstediğin bir şey; olursa bir hayır, olmazsa bin hayır ara… Geçmiş ve gelecek insana göredir. Yoksa hakikat âlemi birdir. Bu âlem bir rüyadır. Zanna kapılma ey can! Rüyada elin kesilse de korkma, elin yerindedir. Dünya bir rüya ise, başına gelen felaketler de geçicidir. Neden çok üzülürsün ki? Herşey üstüne gelip seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vazgeçme: Çünkü orası gidişatın değişeceği yerdir. Bu âlemin, bu kâinatın kitabı sensin: Aç da kendini oku ey can! Kâinatın en uzak köşesi, senin içinde ufak bir nokta… Ama sen bunun farkında bile değilsin. Derdin ne olursa olsun korkma! Yeter ki umudun Allah olsun… Herkes bir şeye güvenirken; Senin güvencen de Allah olsun. Hiçbir günah, Allah’ın yüce merhametinden büyük değildir ama; Sen yine de günah işlememeye bak!

    Lâ tahzen! Derdin ne olursa olsun bir abdest al, nefes gibi… Ve bir seccade ser odanın bir köşesine, otur ve ağla, dilersen hiç konuşma… O seni ve dertlerini senden daha iyi biliyor unutma. Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır. Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar. Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozu kovmaktır. Allah tozunu alıyor diye, niye kederlenirsin ey can!?

    Lâ tahzen! Bir şey olmuyorsa: Ya daha iyisi olacağı için, ya da gerçekten olmaması gerektiği için olmuyordur. Şu uçan kuşlara bak! Ne ekerler, ne biçerler… Onların rızkını düşünen Allah; Seni mi ihmal edecek sanırsın! Yeter ki sen istemeyi bil… Belalar sağanak yağmurlar gibi yağar. Ancak başını ona tutabilenler aşk kaydına geçerler. Belâ yolunda muayyen bir menzildir âşık. Her nereden gam kervanı gelse de.. Aşk derdinde olan kişi; Baş derdinde değildir… Yapılma, yıkılmadadır; Topluluk, dağınıklıkta; Düzeltme, kırılmada; Murat, muratsızlıktadır; Varlık, yoklukta gizlidir… Ne kötüdür insanın aklıyla yüreği arasında çaresiz kalması. Ne kötüdür zamanın bir an kadar yakın, bir asır kadar uzak olması. Ve bilir misin? Ne acıdır insanın bildiğini anlatamaması.. ’Ben’ deyip susması… ’Sen’ deyip ağlamaklı olması… Eğer sen Hak yolunda yürürsen, senin yolunu açar, kolaylaştırırlar. Eğer Hakk’ın varlığında yok olursan, seni gerçek varlığa döndürürler. Benlikten kurtulursan o kadar büyürsün ki âleme sığmazsın. İşte o zaman seni sana, sensiz gösterirler. Sevginin diğer bir adı da sabırdır: Açlığa sabredersin adı ‘oruç’ olur. Acıya sabredersin adı ‘metanet’ olur. İnsanlara sabredersin adı ‘hoşgörü’ olur. Dileğe sabredersin adı ‘dua’ olur. Duygulara sabredersin adı ‘gözyaşı’ olur. Özleme sabredersin adı ‘hasret’ olur. Sevgiye sabredersin adı ‘Aşk’ olur…

    Ne istersem ben Mevlâ’dan isterim. Verirse yüceliğidir. Vermezse imtihanımdır… Allah’tan bir şey istersen: Kapı açılır, sen yeterki vurmayı bil!… Ne zaman dersen bilemem ama, açılmaz diye umutsuz olma, yeterki o kapıda durmayı bil…!”(Hz.Mevlana Celaleddin Rumi)
  • İnsanlar senin kalbini kırmışsa üzülme!

    Rahman: (c.c), “Ben kırık kalplerdeyim” buyurmadı mı?
    O halde ne diye üzülürsün ey can?
    Gündüz gibi ışıyıp durmak istiyorsan;
    Gece gibi kapkaranlık nefsini yak !..

    “Derdim var” diyorsun;
    Dert insanı Hak’ka götüren Burak’tır; sen bunu bilmiyorsun.
    Sanma ki dert sadece sende var.
    Şunu bil ki;
    Sendeki derdi nimet sayanlar da var.
    Umudunu yıkma; Yusuf’u hatırla.
    Dert nerede ise deva oraya gider.
    Yoksulluk nerede ise nimet oraya gider.
    Soru nerede ise cevap oraya verilir.
    Gemi nerede ise su oradadır.
    Suyu ara, susuzluğu elde et de sular alttan da yerden de fışkırmaya başlasın.
    Dünya malı Allah’ın tebessümüdür: ona bak! Ama sarhoş olma…

    Lâ tahzen! (Üzülme!

    Irmağa deniz, denize okyanus sığmaz. .
    “Aşık” olmayana anlatsan da “Ben” “Sen” anlamaz.
    Hakka ulaşmak için yoldur desen kimse inanmaz…
    Gönlünde zerre-i miskal şems olmayan;
    Yanmaz, yanamaz…

    Ayağın kırıldı diye üzülme!

    Allah senden aldığı ayak yerine belki sana kanat verecek.
    Kuyu dibinde kaldın diye üzülme!
    Yusuf kuyudan çıktı da Mısır’a sultan oldu, unutma!
    İstediğin Bir şey; Olursa Bir Hayır,
    Olmazsa Bin Hayır Ara…

    Geçmiş ve gelecek insana göredir. Yoksa hakikat âlemi birdir. Bu âlem bir rüyadır. Zanna kapılma ey can! Rüyada elin kesilse de korkma, elin yerindedir. Dünya bir rüya ise, başına gelen felaketler de geçicidir. Neden çok üzülürsün ki? Herşey üstüne gelip seni dayanamayacağın bir noktaya getirdiğinde sakın vaz geçme:
    – Çünkü orası gidişatın değişeceği yerdir.
    Bu âlemin, bu kâinatın kitabı sensin:
    Aç da kendini oku ey can!

    Kâinatın en uzak köşesi, senin içinde ufak bir nokta…
    Ama sen bunun farkında bile değilsin.
    Derdin ne olursa olsun korkma!
    Yeter ki umudun ALLAH olsun…
    Herkes bir şeye güvenirken;
    Senin güvencen de ALLAH olsun.
    Hiçbir günah, ALLAH’ın yüce merhametinden büyük değildir ama;
    Sen yine de günah işlememeye bak!

    Lâ tahzen! (Üzülme!)

    Derdin ne olursa olsun bir abdest al, nefes gibi…
    Ve bir seccade ser odanın bir kösesine, otur ve ağla ,
    Dilersen hiç konuşma…
    O seni ve dertlerini senden daha iyi biliyor unutma.
    Dua ederken O’na kırık bir gönülle el kaldır.
    Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar.
    Sopayla kilime vuranın gayesi, kilimi dövmek değil, tozu kovmaktır.
    Allah tozunu alıyor diye, niye kederlenirsin EY CAN!?

    Lâ tahzen! (Üzülme!)

    Bir şey olmuyorsa:
    Ya daha iyisi olacağı için,
    Ya da gerçekten olmaması gerektiği için olmuyordur.
    Şu uçan kuşlara bak! Ne ekerler, ne biçerler…
    Onların rızkını düşünen Allah; seni mi ihmal edecek sanırsın!
    Yeter ki sen istemeyi bil…

    Belalar sağanak yağmurlar gibi yağar.
    Ancak başını ona tutabilenler aşk kaydına geçerler.
    Belâ yolunda muayyen bir menzildir âşık.Her nereden gam kervanı gelse de.
    Aşk derdinde olan kişi;
    Baş derdinde değildir…

    Yapılma, yıkılmadadır;
    Topluluk, dağınıklıkta;
    Düzeltme, kırılmada;
    Murat, muratsızlıktadır;
    Varlık, yoklukta gizlidir…

    Ne kötüdür insanın aklıyla yüreği arasında çaresiz kalması.
    Ne kötüdür zamanın bir an kadar yakın,
    Bir asır kadar uzak olması.
    Ve bilir misin?
    Ne acıdır insanın bildiğini anlatamaması..
    “Ben”, deyip susması…
    “Sen”. deyip ağlamaklı olması…
    Eğer sen Hak yolunda yürürsen, senin yolunu açar, kolaylaştırırlar.
    Eğer Hakk”ın varlığında yok olursan, seni gerçek varlığa döndürürler.
    Benlikten kurtulursan o kadar büyürsün ki âleme sığmazsın.
    İşte o zaman seni sana, sensiz gösterirler.

    Sevginin diğer bir adı da sabırdır:

    Açlığa sabredersin adı “oruç” olur.
    Acıya sabredersin adı “metanet” olur.
    İnsanlara sabredersin adı “hoşgörü” olur.
    Dileğe sabredersin adı “dua” olur.
    Duygulara sabredersin adı “gözyaşı” olur.
    Özleme sabredersin adı “hasret” olur.
    Sevgiye sabredersin adı “AŞK” olur…

    Ne istersem ben Mevlâ’dan isterim.
    Verirse yüceliğidir. Vermezse İmtihanımdır…
    Allah’tan bir şey istersen:
    Kapı Açılır, sen Yeterki Vurmayı Bil !…
    Ne Zaman dersen bilemem ama,
    Açılmaz diye umutsuz olma,
    Yeterki O Kapıda Durmayı Bil…!