• Paranın sahtesi olduğu gibi, gözyaşının da sahtesi olur. Samimi göz yaşları inci gibi değerli iken, sahte olanları kalp para gibi kıymetsizdir.

    İşte Hz. Yusuf’un kardeşlerinin gözyaşları...

    “Ve akşam, ağlayarak babalarına geldiler...” [Yusuf, 16]
    Şadi Eren
    Sayfa 115 - Selsebil Yayınları
  • Bayramda Eskişehir'deydim. Akrabalarımızla bayramlaşmak üzere eski mahalleye, Kurtuluş Mahallesi'ne gittik, çocukluğumu yaşadığım yere. 19 Mayıs Ortaokulu'ndan bir sınıf arkadaşımla karşılaştım. Birkaç öğretmeni, bazı arkadaşları ve anıları hatırladık birlikte. Sonra Gül öğretmeni hatırlattı arkadaşım, benim hiç unutmadığım Fransızca öğretmenimizi bir daha görüp görmediğimi sordu bana, hayır, görmemiştim...
    19 Mayıs Ortaokulu, 1968-1970 yılları, Fransızca sınıfı. Ortaokulun ikinci yılında yeni bir Fransızca öğretmeni gelmişti, Gazi Eğitim mezunuydu, Sivas'tan tayin olmuştu Eskişehir'e, Maarif Koleji'ne İngilizce öğretmeni olarak gelen eşi Selçuk beyle birlikte. Gençti, 23-24 yaşında olmalı. Uzun siyah saçlı, kara gözlü, o yılların solcu entelektüelleri gibi basma elbiseler giyen, heybe çantalar taşıyan, makyajı, süsü olmayan, esmer güzeli bir kadındı, büyüyünce Latin bir güzellik olarak hatırladım onu. Avşa Adası'ndandı, bize o yılların Avşa'sını bir düş adası gibi özlemle anlatırdı. Taşralıydık ama denizi özleyen çocuklardan sayılmazdık, 
    ne de olsa içinde ırmak taşıyan bir şehirde oturuyorduk. Denizden çok adayı sevmek belki o günlerden kalmıştır bana, elbet Gül öğretmenin adasından ve ona duyduğumuz sevgiden... 
    Bazı çocuklara ada kalır!
    Şahin en yakın arkadaşımdı, birlikte ders çalışır, birlikte kitap alır, değiştirerek okurduk, okulun duvar gazetesi 'Ekin'i de birlikte çıkarırdık. Gül öğretmen en çok ikimizi mi severdi bilmiyorum ama, biz onu Fransızcadan da çok severdik. Fransızca sözlülerinde de ikimiz yarışırdık, bazen Şahin 10 alırdı, ben 9, bazen de tersi olurdu. Gül öğretmen, şiire, edebiyata, Öztürkçeye düşkünlüğümü bildiğinden, beni Maarif Koleji'ndeki Türk Dil Kurumu söyleşilerine götürürdü. Evimiz okula yakındı, bazen de ders çıkışı bize gelir, Nazlı babaannemin şimdi o dumanı burnumda tüten tarhana çorbasından içer, kendini Sivas'taymış gibi hissettiğini söylerdi. Bazen de o bizi evine davet ederdi, kitaplığında kendimizden geçerdik, Şahin'le bana armağan ettiği kitapları soluk soluğa okurduk. Eşi de İngilizceden kitaplar çevirir, Türk Dili dergisinde şiirler yayımlardı.
    Sonra 'âlem değişiverdi...' Gül öğretmen ya yurtdışına ya da başka bir şehre gitti, ayrılık her zaman yabancı bir şehirdir, ortaokul bitti, Şahin İstanbul'a göç etti, babasının 'işsizlik' görevi dolayısıyla, benim de onca sevdiğim Eskişehir birden gözümden düştü, yabancı bir şehir oluverdi, liseye başladım, bir sömestr okuyabildim, 1971 karanlığıydı, Ankara'ya sürgün gittim. Şahin, İstanbul'da liseyi bitirip Şirket-i Hayriye'de işe başladığı ilk ayın sonunda, ilk maaşını aldığı bayram arifesinde bir tren kazasında öldü. Her şey yarım kaldı, Fransızca da, arkadaşlık da!
    5-6 yıl önce bir şiir yazmıştım, adı 'Yağmur ve Fransızca', o eski Eskişehir'e, Şahin'e, Gül öğretmene, Fransızcaya dair bir şiir

    eski arkadaşlıklar resimliydi
    ‘canım arkadaşıma cansız hatıra’
    fotoğraflar siyah-beyaz, hatırası derindi
    bir gözü tenhaydı şahin’in bir gözü kalabalık
    arkadaşı gibi gözü var mı insanın
    nasıl olsa dünyaya aynı gözle bakacaktık
    ben senin tenha gözün olacaktım hem
    tek başıma en kalabalık arkadaşın
    yarım bir çocuk olarak beni
    bu dünyaya erkenden bırakmasaydın


    insan arkadaşına benzer
    ve iyidir benzemesi
    arkadaşlığın da eski bir şehre
    hele usul sesliyse şehir, trenler de
    bölmemişse henüz arkadaşlığın sesini
    ben benzemenin iyi olduğu şehirlerden
    yani benzediğim ne varsa eskiden
    yavaş akan bir şehir, sakin kitaplar,
    su aziz ve biz büyüdükçe yeşil
    bir nehir, kuşları bile dalında yerli
    bir şehirden birden kanatsız uçtum
    kayıp ikizlerle dolu bir şehre düştüm
    baktım herkes benzersizin peşinde
    herkes kayıp arayan yok kendini
    anladım beyhûdeymiş benzerimi aramak
    eski arkadaşlıkların payına bir damla bile
    gözyaşının düşmediği şehirde


    biz iki çocuktuk, şimdi çok eski
    isimler gibi hatırda dursa da dile gelmeyen
    şiirler gibi kimse anlamayacaktı zaten
    bizim birbirimizden ne anladığımızı

    biz iki çocuktuk ve kelimeler
    yeniydi, dilimizi yakıyordu,
    büyüktü, çocuk ruhumuzu dağlıyordu
    sokaktan nereye kaçsak
    filmlere, kitaplara, evlere
    gözün suçu hızla ağırlaşıyordu

    biz iki çocuktuk, iki arkadaş
    birbirimizden başka kahramanımız yoktu
    gözlerimiz arkadaşlıkla dolu dolu
    çıkıyorduk filmlerden, romanlardan da
    sessizce yürüyorduk birbirimize çıkan
    içimizdeki en uzun yolu

    biz iki çocuktuk gülün gözünde
    kim daha çok yağacak! nefes nefese,
    fransızca karatahtada rouge et noir, pencerede
    türkçe bir bulut öyle mavi öyle saf
    ikimizin de aklında gülden aferin almak
    aferin çocuklar, aferin sevinçli bulut
    böyle derdi gazi eğitim’den gül hoca:
    dil bir buluttur, yağdıkça şiir olur...

    bu şiiri yazarsam sanki o bulutun gözlerinden
    yaşlar boşanacak gibi mutluluk ve kederden
    sanki, sanki diye bir mevsimmiş anılar
    gibi diye bir günmüş çocuk ömrümüz
    birbirine baka baka mavi iki bulutmuşuz da biz
    çıkmazmış ikimizden mavi bir yağmur
    ve mavi bir umutsuzluktan kararırmış hayatımızdaki gül
    kararmış bir gül yağmurda heves bırakmaz
    heves yarım kalırsa mavi de yarım
    yağmur yarım kalırsa fransızca da yarım

    iki çocuktan hangi bahçeye kalsa gül yarım
    yarım gülden kalan şiir başka gülde açılmaz

    “kimsenin gözlerinde böyle bir kalp görmedim
    aradım da bir daha kimsede o kadar
    göz o kadar siyah ve öyle bordo
    bir gül ki yarısı bile kelimeleri yakar
    o kelimeler ki söylenmemiştir daha
    ve şımartmamıştır bir şiiri henüz
    çünkü ben bir buluttum öldüğümde
    yağmur olacak kadar kelime yoktu elimde
    yazda haylaz, güzde gazel, yolda avare
    değildi bize benzerdi kelimelerimiz
    aynı evdeydik sanki, kelimeler de annemiz
    dünya gurbetinden dönenler söylüyor şimdi
    arkadaşım yağmur olmuş: unutulmamak ne iyi
    ve ne güzel türkçe gibi mavi bir şiir yazmak,
    yağmurda bir gülü fransızca hatırlamak
    ıl pleu sur la rose... sur la rose... rose...

    iki bulut bir gül olduk hemen dağıldık
    bulut öldü, gül karardı, yağmuru bıraktık
    yapayalnız gurbete, bilmem bu zalimliği
    yağmura nasıl yaptık: ona kaldı yarım
    bıraktığımız her şeyden yarım hatıra,
    yarım gül, yarım şiir ve yarım arkadaşlık...”

    yağmur gibi fransızca konuşacaktık
    bulut gibi türkçe ağlayacaktık
    biz, iki çocuk kalacaktık, büyürsek
    dokunur diye gözlerimiz o güle
    konuşmadık
    ağlamadık
    dokunmadık
    biz, iki çocuk...
    kalmadık!


    keşke burada olsaydın
    keşke burada olsaydım


    Haydar Ergülen
  • Hiç bir alfabe,insanın duygularını anlatacak kadar harfi bardındırmaz içinde. ''N'olsun işte'' der susarsın. ''İyilik işte der, anlatamazsın kötü olduğunu.
    Tamda böyle bir hayatın içinde bulunduğumuz, aslında içinde yaşadıklarımızı bir kitap haline getir deselerdi çıkabilecek sonucun da bu kitapdan başkası olmayacağını bilmek ayrı bir haz vermekte. içinde çokça ayrılık birazda mutlu olma Sebebi barındıran aslında mutlulukla ayrılığı en çokda hüznü bir kefeye koyma ihtimali bile bulamayanların hüznünü saklayacakları nice yer olduğunu belli etmekte.
    Onca yaşanmışlıklara Rağmen sadece ''Gidiyorum'' kelimesine karşılık alınmış bir '' Tamam '', ayrılığın belkide en ruhsuz evresi olmuştur. Yada,
    Ayrılmak isteyen birinin saydığı onca nedenden sonra Sevdiğinin gözlerinin içine bakıp bir şans daha versen bize sorusuna karşılık verilen ''Değil bir şans ben sana canımı bile veririm'' cümlesinde ayrılığın aslında ne kadar aşktan uzak olduğunu anlatmakta.
    Aşk denilen duygunun adını duymuşluğum vardı ve nihayet ''sen'' diye görünmüştü aşk,yüzükoyun vurulmuştum.
    Bana biçilen rolde yaşamaya çalışırken hayatımı ''Beni artık sen yaz '' diye eline tutuşturmuş gibiydin kalemimi
    '' Sen yaz beni,yeni biz isimle çağır beni,diline hangi isim yakışıyorsa, o olsun ismim'' der gibi.

    Belkide biraz da bu hayatta pek bulamayacağımız Muzaffer Abiler gibi bir hayat yaşama derdine düşmekti en çok yaşamak. Kendi giydiği paltosunu çıkartıp İhtiyacı olana verdikten sonra, kendi kendine ben yarın yenisini bulabilirim belki ama o bulabilirmiydi ? diye sormasıydı onu bu hayatta yaşanır kılan.
    Belkide 6 yaşında hasta annesi ile pazarlardan dökülen meyve sebzeleri toplamaya giden Emir gibi bakmalıydık hayata. Annesinin, pazardan dökülen çürük domatesleri elmaları toplarken eline aldığı Elmayı tam ısıracakken annesinin yıkamadan yeme sözünü dinleyen Emir olabilmek. Babam cennette ne yapiyor anne Sorusuna verilecek bir cevap bulamayan annenin çaresizliği, ben çok uslu bir çocuk oldum dimi anne hiç kimsenin camını kırmadım demesine karşılık ne cam kır ne can işte ozaman iyi bir çocuk olursun demesiydi...

    Nice hayatlar içinde barındırdığı nice güzel,acıklı hikayeler.Gözyaşının her çeşidiyle mutluluğun her çeşidiyle acının her çeşidiyle imtihan halinde olan insanın kendi payına düşeni kaderine yazılana razı gelmesiydi asıl yaşamak.

    Ne olursa olsun hiç birşeye geç kalmayın yazarın dili ile 'kimseyi çok sevmeyin' çünkü yaşamak gibi ölümde hak Kavuşmak gibi ayrılıkta hak. Ederi kadar sevin yeteri kadar biriktirmeyin heybenizde aşkı o gün ne kadar sevgiye aşka ihtiyacınız varsa o an yaşayın. ne sözleriniz kalsın dilinizin ardında yarına söylenecek nede söyleyemedikleriniz. Söyleyin belki yarın olur ama siz olmazsınız. Belki yarın olur ama söyleyecek birini bulamazsınız.
    Geç kalmamak dileği ile
    Geç bırakmamak dileği ile
    Geç Yaşamamak dileği ile...
  • Gözyaşlarımdan birinin dili olsaydı , derdi ki : "sonunda Özgürüm..."
  • Yeni Kitabı “Kul”, 1 Mart’ta vitrinlerde yer alan Seray Şahiner, bu kitabı için ilk imza günü ve kitap sohbetini Gaziantep’de gerçekleştirmeye karar verince, kitabı satın almak ve sohbete yetiştirmek için okumak farz olmuştu.

    Bu kitabı edinene kadar, aynı hafta içinde Seray Şahiner’in “Hanımların Dikkatine” kitabını ve beraberinde Ot Dergisindeki bazı yazılarını da okudum. Kısacası içinde bulunduğum haftanın Seray Şahiner Haftası’na dönüştüğünü söylemek mümkün.

    “Kul”, tek bir karakter üzerine yoğunlaşan ve bir Seray Şahiner geleneği olarak bu karakterin kadın olduğu bir kitap. Can Yayınları kitabın arka kapağında kitabı roman olarak değerlendirse de, hikâye ile roman arasındaki çizgide gidip gelen bir eser “Kul”. Bir diğer Seray Şahiner geleneği olarak hikâye Samatya’da geçiyor.

    Kadınların çıkmaz sokaklarını işleyen Seray Şahiner, tek yöne kapalı olan bir çıkmaz sokağın da ötesine geçip, hiçbir çıkışı olmayan bir boşluğa düşen bir kadını hikâye etmiş. Koca bir dünyada, kendi boşluğunun içinde çırpınan, kocası tarafından terk edilmiş kadınla beraber, biz okurlar da çırpınırken buluyoruz kendimizi.

    Mizahı, gözyaşının parıltısı olarak kullanan Seray Şahiner, bu eserinde de, hüzünlenirken, dudak uçlarını gülümseten dilini tüm hikâyeye yaymış. Apartman temizlikçisi Mercan’ın, medyadan topluma salınan rüzgârlara kapılıp, kendi ayakları üzerinden duran kadın olmak için, bir yanıyla komik ama esasen trajik girişimlerini izlerken, ardından medyanın bu sahte rüzgârından daha güçlü olan, inancın derin akıntılara kapılışını gözlemliyoruz. Onunla beraber cami, kilise ve cemevlerini geziyoruz.

    Seray Şahiner’in “Hanımların Dikkatine” kitabında, bu ülkenin eğitimli kadınlarının çıkmaz sokaklarını ve ilişkilerini erkeklerin belirlediği kurallar içinde oynama hallerini gözlemlemiştim. “Kul” da ise, kuralı belirleyen erkeğin denklemden çekildiği anda, kadının kaderinin çok da değişmeğini fark ediyoruz. Bu noktada kadının toplumsal sorunlarını çözümlemek için erkeklerle mi hesaplaşmalı, yoksa ilk olarak kendisi ile mi sorusu zihnimde yeşerdi.

    Elbette, “Kul”daki kadın karakterin, toplumsal düzendeki en dipteki kadınlardan birisi olması, erkeksiz bir düzende de kendi özgürlüğünü kuramamasına ve kocasına yeniden sahip olmaktan başka bir hayal kuramamasına neden oluyor. Ancak “Hanımların Dikkatine” kitabında da eğitimli kadınların, son sahnede, erkeklere karşı özgürleşme hayallerinin bir telefon mesajı sesi ile nasıl tarumar olduğunu görmüştüm.

    Seray Şahiner, erkekler karşısında dik durabilen değil, fazla bağımlı ve ipleri kaptırmış kadın tiplerini eserlerine konu edinmeyi seviyor. Bunu bir toplumsal sorun olarak algılayıp, bu soruna parmak basmak istemesi elbette doğal ve takdir edilesi bir durum. Ama açıkçası, bu soruna ve tespite eşlik eden, çözüm üreten veya çıkış yolu öneren karakterlere de eserlerinde yer vermesini isterdim. O zaman bu eserler fazla mı öğretici, didaktik ve eklektik eserler olurdu ve yazarımız bu çekincelerle, gerçeğin hüznünün ve acısının doğasını bozmak istemedi, bilemiyorum. Ama Seray Şahiner’in kitaplarını okuduğumda, kadınlar adına çıkış yolu bulamadığım, hüzünlü ve karamsar kitaplar okuduğumu söyleyebilirim.

    Eserlerde bu dokuyu bozan şey ise Şahiner’in mizahi dili. En acı durumun içinden bile insanı gülümseten bir nokta yakalayabiliyor. Elbette okur olarak, o mizahi dokunuşa bizim güldüğümüzü ama o mizahın karakterin hüzünlü durumunu değiştirmediğini fark edip, tekrar hikâyenin karamsarlığının içine gömülüyoruz.

    Şahiner’in eserlerinde, yaşanan mekânların gündemi olan kentsel dönüşüm gelişmeleri, mekânın geleneksel dokusunun yıkılıp, yeni bir sosyal doku oluşması da ciddi bir fon oluşturuyor. Bunun, toplumun gelir seviyesi adına, en dezavantajlı gruplarının üzerinde yarattığı baskı da, özellikle “Kul” kitabında açıkca hissediliyor.

    “Kul”un Seray Şahiner’in yazarlığı adına önemli bir aşama olduğunu düşündüm. Hikâyeden romana giden yolda önemli bir gelişme bence. Ustalık eserlerine yaklaşan bir yol güzergâhı üzerindeki bir eser.
  • Ortadoğu coğrafyasında bir türlü dinmeyen acının, kanın, gözyaşının ve acıların Hüseyin ile Meleknaz'ın yaşadıkları üzerinde anlatan bir roman. Ezidi olan Meleknaz'ın kitaptaki ifade ile "insanlık ağacının kırılan dalının" yaşadığı coğrafyadan savrulup Mardin'deki bir kampa gelişi ve burada Hüseyin ile tanışması ve gelişen olaylar anlatılıyor. Kitapta anlatılanlar son dönemde hepimizin tanık olduğu Suriye'deki savaş, insanların köklerinden kopup Türkiye'ye sığınmaları, Avrupa'nın ve Amerika'nın bu savaşta her ne kadar sorumlu olsalar da sorumsuz davranıp mülteci sorununa duyarsızlıkları ve bizim büyük huzursuzluğumuz ele alınıyor. Bu coğrafyada hüznün, acının ve huzursuzluğun bir j kader olduğunu yüzümüze vuran kitap roman dili anlamında zayıf kalmış. Yine de okunmalı...