• Mısralarımda yok benim
    gözyaşlarının tadı,
  • HER KITABIMIN SON SÖZÜ

    Sen sanma ki san' atın
    damağında tadı var
    acı bır hıyar
    lezzeti gibi..
    Misralarimda yok benim
    gözyaşlarınin tadı,
    Şiirlerim içilmez
    Ingiliz tuzu gibi..
    19..
  • Kendi kanının ve gözyaşlarının tadı da olsa, yalnız iç taşından ve sana susuzluğu hediye ettiği için methiyeler düz hayata. Zira susuzluk olmasaydı, şarkıların ve gelgitlerin olmadığı susuz kalmış bir deniz kıyısından başka bir şey olmazdı kalbin.
  • Parmakları arasında yön bulan kalem, yavaşça geziniyordu saman rengi kağıdın üstünde. Odanın soluk ışığı dışarıya çıkmak istermiş gibi kesik kesik yanıyor, etrafı bir aydınlığa bir karanlığa boyuyordu. Mutfaktaki bozuk musluktan akan soğuk su damlaları belli bir ritim oluşturmuş, adeta genç adama ninni oluyorlardı. Adamın bakışları eski bir anıyı getirmiş olacaktıki önüne, takılıp kalmıştı kendi elyazısının üstünde.
    Kirpikleri ıslaktı, bu odanın kesik ışıklarında bile belli oluyordu. Kalın dudakları kurumuş, çenesinin altında sakalları çıkmaya başlamıştı. Saçları karışmıştı ve elmacık kemikleri çıkık yüzünün rengi solgundu. Bir damla daha yaş düştü genç adamın gözlerinden, ince bir yol çizerek ilerledi pürüzlü yüzünde ve dudaklarının kenarında bitirdi yolculuğunu.
    Şimdi nasıl gülecekti bu adam?
    Dudağının her üste doğru kıvrılışında, gözyaşlarının tuzlu tadı bulaşmayacak mıydı gülüşüne?
    Yine anılar bir film şeridiymişçesine geçerken o koyu kahve gözlerinin önünden, bir kahkahası daha bölünmeyecek miydi hüznüyle?
    Kaderinin bu olduğuna inandı adam. Alışmıştıda zaten artık. Alışınca her şey daha bir kolaydı. Içinde küçük bir erkek çocuğunun hıçkırarak ağladığını biliyordu mesela. Sevdiği kadının bir gözyaşına bile muhtaç olduğunu biliyordu. Bulsa kurutur, saklardı ya, ne fayda... Ölmek istedi adam. Yeniden ve yeniden sevdiğine ölmek. Onun gülüşünde tatmak ölümü, azrailin adımlarına ayak uydurup dans etmek istedi. Eriyip sevdiğinede karışmak istedi de, olmuyordu işte her istenen. 'Öpsen geçecek' dediğin bir yara gibi kalıyordu içinde...
    -HATİCER🙇😌

    (Böyle şeyler yazmaya devam etmelimiyim sizcee??)
  • Güvercin Gerdanlığı
    "Çiçeğin açması da bir tür şiir belki - Bilmiyorum"

    Sorular Kitabı

    Neler daha ağırdır sırtımızda
    acılarımız ya da anılarımız mı?

    Söyle bana, gül, çırılçıplak mısın
    hep böyle mi giyinirsin yoksa?

    Neden çocuklarıyla gezmeye
    gitmez dev uçaklar?

    Neden öğretmiyoruz helikopterlere
    güneşten bal süzmeyi?

    Öldüğümde farkına varmadan
    kime sorarım sonra zamanı?

    Nereden aldı Fransa’da bahar
    bu kadar çok yaprağını?

    Neden saklıyor dersin ağaçlar
    bütün görkemini köklerinin?

    Yağmurun altında duran bir trenden
    hüzünlü daha ne var ki hem dünyada?

    Nedendir intiharı yaprakların
    duyar duymaz sarardıklarını?

    Ne olur dersin kırlangıçlara
    geç geldiklerinde okula?

    Ne söylerler dizelerime dair
    hiç dokunamayanlar kanıma?

    Daha ne kadar konuşacak diğerleri
    hem biz konuştuk mu ki?

    Kaç yaşında kasım ayı?

    Neyin hesabını ödüyor sonbahar
    onca sarı banknotla?

    Nasıl paylaşıyorlar güneşi dostça
    portakal ağacında portakallar?

    Neden bir mor hüzne bürünür yeryüzü
    sökün ederse menekşeler topraktan?

    Neden gülüyor sürülmüş tarlalar
    solgun gözyaşlarına gökyüzünün?

    Neden güler ki karpuz ansızın
    bağrına saplanınca bir bıçak?

    Kehribar taşının içinde
    gözyaşları mı var denizkızlarının?

    Nerededir denizin merkezi
    neden oraya gitmiyor dalgalar?

    Sorabilir miyim kitabıma
    ben mi yazdım onu gerçekten?

    Bir gün kaç haftadır
    ve bir ay kaç yıl baktın mı?

    Dört, herkes için dört mü?
    Eşit mi bütün yediler?

    Bir tutuklunun düşlediğiyle
    seni aydınlatan ışık aynı mı?

    Düşündün mü hiç, nasıldır
    hastaların nisan rengi?

    Neden soyunur ağaçlar
    beklemek için karı?

    Neden böylesine sert
    kirazın tatlı yüreciği?

    Öleceğinden mi, yoksa
    yaşayacağından mı daha?

    Neden anımsamaz yaşlı insanlar
    borçlarıyla yara izlerini?

    Onun, o gerçek kokusu mu onun
    o insanı şaşırtan genç kızın?

    Hiçbir şeyi anlamıyor artık yoksullar
    artık yoksul olmadıklarını da, neden?

    Nerde, nerde bulurum ben o
    düşlerinde çalan çanı?

    Doğru mu yasın geniş ve
    karasevdanınsa dar kalçalı olduğu?

    Ne aradığımı bu dünyada
    kime sorabilirim, var mı bilen?

    Neden karşı çıkıyorum istençlerime
    neden bir yerde durmuyorum?

    Neden yuvarlanıp gidiyorum böyle tekersiz
    neden uçup gidiyorum kolsuz kanatsız?

    Ve nedir beni böyle yollara düşüren
    kemiklerim memlekette, Şili’deyken?

    Pablo Neruda adını taşımaktan saçma
    başka bir şey olabilir mi bu dünyada?

    Siyah gözyaşları mıydı dökülenler
    ağladıkça Baudelaire?

    Çöldeki yolcuya güneş
    neden öyle kötü bir arkadaştır?

    Ve neden bu kadar cana yakın
    hastane bahçelerinde güneş?

    Artık maziye karışmış erdemlerimden
    yeni bir elbise yaptırabilir miyim kendime?

    Neden en güzel ırmaklar oraya
    Fransa’ya gidiyorlar akmaya?

    Neden gün olmaz gayrı
    Che’nin gecesinden sonra Bolivya’da?

    Ve kıyılmış yüreğin
    katillerini mi arıyor orda?

    Sürgün günlerinin kara üzümünde
    gözyaşlarının tadı mı var başlangıçta?

    Solgun iki ışık arasında
    bir tünel mi yaşamımız acaba?

    Yoksa iki üçgen arasında
    Solgun bir ışık mı daha çok?

    Ya da bir balık mı yaşamımız
    kuş olmaya hüküm giymiş?

    Hiçlikten mi oluşur ölüm
    yoksa tehlikeli maddelerden mi?

    Senin kurtların birer parçası mı
    artık kelebeklerin ya da itlerin?

    Çekoslovaklar mı dirilir külünden
    yoksa kaplumbağalar mı günün birinde?

    Senin de ağzın öpecek mi gelecekte
    başka dudaklarla karanfilleri?

    Sen de biliyor musun ölüm nerden
    aşağıdan mı gelir, yukardan mı?

    Mikroplardan, ya duvarlardan mı
    savaşlardan, yoksa kıştan mı?

    Görmüyor musun çiçek açışını elmanın
    ölebilmek için yalnız elmalar içinde?

    Ağlamıyor musun kahkahalarla
    bakarken unuttuklarımızla dolu şişelere?

    Nasıl adlandırılır hüznü
    yapayalnız bir koyunun?

    Neler olur güvercinlikte
    şarkı söylemeyi öğrenirse güvercinler?

    Hakaret mi etmiş olur arılara
    bal yaparsa sinekler eğer?

    Biraz önce başlayan bahara dair
    yeni ne anlatıyor yapraklar?

    Nerede yaşar yapraklar kışın
    köklerin yanında mı gizlice?

    Neler öğrendi ağaç topraktan
    ki konuşuyor şimdi gökle?

    Kim daha çok acı çeker, bekleyen mi
    yoksa hiç beklememiş olan mı bir insanı?

    Kimdi o seven kadın
    düşte, uyurken sen?

    Nereye gider düşlenmiş şeyler
    başkalarının düşlerine girmeye mi?

    Ve düşlerinde yaşayan baban
    yeniden mi ölür, uyandığında sen?

    Neden bu kadar zaman büyüdük
    ayrılmak için birbirimizden?

    Neden ölmedik ki ikimiz de
    çocukluğum ölüverdiğinde?

    Ve çekip gidecekse bu can tenden
    neden böyle sadık bana iskeletim?

    Ve aralıkla ocak arasındaki
    ayın adı nedir sahi?

    Neye göre numaralandı
    on iki tanesi bir salkımın?

    Neden verilmedi bize uzun
    uzayan, bir yıl süren aylar?

    Çıldırtmadı mı seni ilkyaz
    çiçek açmamış öpücükleriyle?

    Görürsem denizi bir daha eğer
    görür o da beni değil mi?

    Neden bana sorar ki dalgalar
    benim onlara sorduklarımı?

    Neden böyle umarsız atılışlarla hâlâ
    çözülüp gidiyorlar kayalara çarparak?

    Yorulmazlar mı kumsala yıllar yılı
    ilan-ı aşk etmekten?

    Uslu durması için denizi
    kim ikna edebilir kim?

    Çıplak denizle gökyüzü arasında
    bir karar vermeli miyim bu sabah?

    Ve neden bürünmüş böyle erkenden
    sisten giysilere gökyüzü?

    Gözlerimle de görür mü acaba
    benim zavallı şiirlerim?

    Acı çekecek, kokacak mıyım şimdiki gibi
    ben, o yıkık adam, eğer ölürsem?

    Nasıl anlaşır kuşlarla insan
    dillerinin çevirisi üzerine?

    Ondan daha ağır kaldığımı
    nasıl anlatırım kaplumbağaya?

    Nasıl sorabilirim bir pireye
    yüksek atlamadaki derecesini?

    Ve nasıl teşekkür etmeliyim, deyin
    koktukları için karanfillere?

    İyiliğin kendisi mi gerçekten
    yoksa maskesi mi yalnız öğrenilen?

    Ve hiç mi sürünmüyor arada bir
    bir sözcük, yılan olarak?

    Çıtırdamaz mı kalbinde hiç
    bir isim, portakalı andırarak?

    Hangi dilde yağan yağmur bu
    hüzne alışık kentlerin üstüne?

    Var mı çakal sözcüğündeki hecelerden
    daha keskin iki diş?

    Sevebilir misin beni alfabe
    ve öpebilir misin ey zamir?

    Bir mezar yeri mi bir sözlük
    yoksa kapalı bir bal kovanı mı?

    Ve hangi pencereye dayanmış da
    bakıyorum habire gömülen zamana?

    Nedir adı tayfunun
    durulduğunda?

    Hangi yıldızlarla göz kırpışıp duruyor
    hiçbir yere varamayan şu ırmaklar?

    Hangi işi yaparken Hitler
    kan ve ter döker cehennemde?

    Duvarları mı, cesetleri mi boyar?
    Gaz kokuyor mu diye koklar mı ölülerini?

    Yanıp kül olmuş çocukların
    külünü mü yer?

    Huniyle mi içer kanı yoksa
    öldükten sonra?

    Ya da altın dişler mi çakarlar ağzına
    başkalarından sökerek koparılmış?

    Tatlıysa bütün ırmakların suyu
    nereden gelir denizin tuzu?

    Kim daha çok etkiler toprağı
    insan mı, güneş mi?

    Çamları mı, yoksa kozalağı mı
    hangisini çok sever toprak?

    Orkideyi mi, başağı mı
    hangisini daha çok tutar o?

    Pablo Neruda / Sorular Kitabı / Broy Yayınevi
    Çevirenler: Acem Özler-Jörg Spötter-Şahap Eraslan
  • Bir kalp neyle yönetilir ? Sevmekle mi ? Bu hiç de kesin değil.Aşk acısının ne olduğu bilinebilir,aşkın ne olduğu bilinemez.Aşk bu durumda,yoksunluk,özlem,boş kalmış ellerdir.Coşku duyamıyorum;bana iç sıkıntısı kalıyor.Cennet olduğu sanılan bir cehennem.Oysa,bu bir cehennem.Beni boşluğa terk eden yaşam ve aşk diyorum.Hareket,zorlama,ayrılık ,içimde paramparça olmuş bu ışıksız kalp,gözyaşlarının tuzlu tadı.