• İnanın bana, o zamanlar aşklar ömür boyu sürerdi. Bir kız, camdan el salladı mı, havalara uçardık. Bir gülücük, mahcup, kaçamak bir bakış, bir merhaba... yavru kuşlar gibi
    heyecanlanırdık. En büyük hazine kalbimizdeydi. Nasıl utangaçtık; gönül verdiğimiz kişiyi incitmekten de, onun karşısında küçük düşmekten de ödümüz kopardı. Karşılıksız aşklar, ebediyen saklanan sırlara dönüşürdü. Uzaktan sevmek diye de bir şey vardı. Yoksulduk. Canımıza yapışan, kemiğimizi çürüten fukaralığın üstüne kat kat, gıcır gıcır gurur kostümleri
    giyerdik. Fakir, ama onurluyduk. Çünkü tarihimiz bize kudretten, zenginlikten bahsediyordu. Edebiyat, bütün hücrelerimize azim aşılıyordu. Şarkılarda daima, taptaze bir umut çınlıyordu.
    Felekle kapışıyor, çaresizliğe meydan okuyor, yer sofralarında yürekten şükrediyorduk. 1970'lerde, Allah bizimleydi.
    Seyrettiğimiz filmlerdeki yetim çocukların, yoksul kızların, bahtsız annelerin, mazlum delikanlıların, yorgun babaların hallerine hüngür hüngür ağlardık.Haysiyet, namus, vicdan gibi kelimeler tedavülden kalkmamıştı. Komşuluk ölmemişti.
    Komşular sağdı. Zayıftık, fakat güçsüz değildik.
    Uzun yakalı dar gömlekler, İspanyol paça pantolonlar giyiyorduk. Saçlar kabarık, favoriler uzundu. Kocaman güneş gözlükleri takardık. Fotoğraflar silme siyah-beyazdı.Solcuyduk. Sovyetler Birliği dağılmamış, dimdik ayaktaydı. Sendikalar, grevler, 1 Mayıslar, boykotlar, kıran kırana kavgalar... Alınteri mukaddesti. Haklıydık, kazanacaktık. Faşizm kahrolsundu.
    Stres yoktu. Nostalji yoktu. Depresyon yoktu. Elvis, Yılmaz Güney, Marlon Brando, Orhan Gencebay, Baretta [Robert Blake], Kemal Tahir, Pink Floyd, Âşık Mahzuni, Bruce Lee, Tanju
    Okan, Charles Bronson, Bob Dylan, İsmet Özel, Muhammed Ali, Neşet Ertaş, Federico Fellini, Attilâ İlhan, Clint Eastwood, Oğuz Atay, John Lennon, Cüneyt Arkın... Hayat çok hızlıydı.
  • İnanın bana, o zamanlar aşklar ömür boyu sürerdi. Bir kız, camdan el salladı mı, havalara uçardık. Bir gülücük, mahcup, kaçamak bir bakış, bir merhaba... yavru kuşlar gibi
    heyecanlanırdık. En büyük hazine kalbimizdeydi. Nasıl utangaçtık; gönül verdiğimiz kişiyi incitmekten de, onun karşısında küçük düşmekten de ödümüz kopardı. Karşılıksız aşklar, ebediyen saklanan sırlara dönüşürdü. Uzaktan sevmek diye de bir şey vardı. Yoksulduk. Canımıza yapışan, kemiğimizi çürüten fukaralığın üstüne kat kat, gıcır gıcır gurur kostümleri
    giyerdik. Fakir, ama onurluyduk. Çünkü tarihimiz bize kudretten, zenginlikten bahsediyordu. Edebiyat, bütün hücrelerimize azim aşılıyordu. Şarkılarda daima, taptaze bir umut çınlıyordu.
    Felekle kapışıyor, çaresizliğe meydan okuyor, yer sofralarında yürekten şükrediyorduk. 1970'lerde, Allah bizimleydi.
    Seyrettiğimiz filmlerdeki yetim çocukların, yoksul kızların, bahtsız annelerin, mazlum delikanlıların, yorgun babaların hallerine hüngür hüngür ağlardık.Haysiyet, namus, vicdan gibi kelimeler tedavülden kalkmamıştı. Komşuluk ölmemişti.
    Komşular sağdı. Zayıftık, fakat güçsüz değildik.
    Uzun yakalı dar gömlekler, İspanyol paça pantolonlar giyiyorduk. Saçlar kabarık, favoriler uzundu. Kocaman güneş gözlükleri takardık. Fotoğraflar silme siyah-beyazdı.Solcuyduk. Sovyetler Birliği dağılmamış, dimdik ayaktaydı. Sendikalar, grevler, 1 Mayıslar, boykotlar, kıran kırana kavgalar... Alınteri mukaddesti. Haklıydık, kazanacaktık. Faşizm kahrolsundu.
    Stres yoktu. Nostalji yoktu. Depresyon yoktu. Elvis, Yılmaz Güney, Marlon Brando, Orhan Gencebay, Baretta [Robert Blake], Kemal Tahir, Pink Floyd, Âşık Mahzuni, Bruce Lee, Tanju
    Okan, Charles Bronson, Bob Dylan, İsmet Özel, Muhammed Ali, Neşet Ertaş, Federico Fellini, Attilâ İlhan, Clint Eastwood, Oğuz Atay, John Lennon, Cüneyt Arkın... Hayat çok hızlıydı.
  • Medeniyet, Koca Âkifin dediği gibi “tek dişi kalmış canavardan” farksız. Her gün harp tehlikesi... Her gün İktisadî buhranlar... Grevler, ihtilâller, intiharlar... Dünya yüzünden itimat kalkmış!... Kıt’alar kıt’alara, millet milletlere, insan insanlara girmiş!... Herkes herkese düşman! Kimse kimseye inanmıyor, itimat etmiyor!... Herkesten şikâyetçi... Devletler devletlerden, insanlar insanlardan, idare edilenler edenlerden, amirler memurlardan, memurlar amirlerden, iktidar muhalefetten, muhafelet iktidardan, kan kocasından, koca kansından, hoca talebesinden, talebe hocasından, babalar çocuklanndan, çocuklar babalanndan, ev sahibi kiracıdan, kiracı ev sahibinden, amele patrondan, patron ameleden... İlâahiri. Şikâyetçi... İşin en feci tarafı yirminci asır insanı kendinden şikâyetçi. Kendi kendisiyle çıkmaz içinde... Ne kadar zengin olursak olalım, ne kadar yükselmiş bulunursak bulunanım hepimiz hâlimizden şikâyetçiyiz... Şükür yok! Küfür çok!... Kanaat yok!... İhanet çok!... Aileler çekilmez bir gaile hâline gelmiş!..
  • Şu dünyanın hâline bir bakın! İnsanlar, milletler birbirine düşmüş, kıt’alar birbirine girmiş, her taraf kan kıyamet içinde... Yerlerden, göklerden, denizlerden belâ yağıyor! Medeniyim, üstün ırkım diye övünen, asırlarca şark milletlerini soyan, materyalist, emperyalist, gasıp, hırsız Avrupa, işlediği büyük günahın cezasını çekiyor. Buhranlar, hüsranlar, grevler, korkular içinde, harabeler arasında inim inim inliyor.
    Garp, Avrupa maddeye taptı, makineyi ilâhlaştırdı. Kendi yaptığına kendi taptı. “Kaybeden kazanacaktır” diyen İsa’nın ümmeti, doymak bilmez bir iştiha ile kazanç, servet, mal mülk hırsına kapıldı. Bu madde hırsı millileşti. Avrupa milletleri için gaye ve ideal hâline geldi. Bu insanlar, bu milletler, âlemlere hâkim olan Allah’ın varlığını unuttular. Allah’ın yerine, kendi ihtiraslarını, bu ihtirasları nefsinde en iyi, en kesif bir şekilde toplayan insanları ikame ettiler. Führerler, önderler, şefler, milyonlarca insanı nereye, niçin sualini bile sormaya fırsat vermeden ölümlere sürüklediler. Ve bugünkü dünyanın harabesini hazırladılar. “Bir yüzüne tokat vuran olursa öbür yüzünü de çevir, vursunlar” diyen İsa’nın büyük merhametini, yeryüzünden kaldırdılar, kalplerden sildiler, öldüler, öldürdüler... Devrimize atom devri diye kaside yazanlara, övenlere, övünenlere acıyorum. Evet atom devri... Bir bomba ile yüzbinlerce insanı havaya uçuruveren bir devir!.. Madde ve maddenin esrarını çözme babında alabildiğine ilerleyen Avrupa, garp tefekkürü, mana, ruh ve insanlık alanında iptidaî devirleri bile geride bırakacak bir vahşet devri yaşatmaktadır. Bu devir âlimlerle zalimlerin birleştiği bir devirdir.
  • 556 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Romanda, Fransa'daki maden işçilerinin yaşadıkları ağır sorunları ve ücretlerini artırmak için giriştikleri mücadeleleri, grevler ve çatışmalar yolu ile haklarını aramaları anlatılmıştır.okurken sanki yaşıyorsunuz...
  • Örneğin, hayatlarını 37 saatlik vardiyalarla mahveden yükle­yicileri, fabrikalardaki kadınları, çamaşırcıları, dizgicileri ya da zorlu, doğal olmayan koşullarda yaşayan, monoton, aptallaştıran ve köleliğe benzer işlerle uğraşan milyonlarca insanı görüyorsu­nuz ve doğal olarak soruyorsunuz: Bu insanları bu duruma ne getirdi? Ve bu durumdan nasıl kurtulabilirler? Ve bilim bu so­rulara şöyle yanıt veriyor: İnsanların bu durumda olmalarının sebebi, demiryolunun o şirkete ait olması, ipek fabrikasının o adama, bütün dökümhanelerin, fabrikaların, matbaaların ve ça­maşırhanelerin kapitalistlere ait olmasıdır. Ve bu durumu işçi­ler ancak sendikalar ve kooperatifler kurup, grevler düzenleyip ve devlette etkili olup patronların üzerinde baskı yaparak, önce daha kısa çalışma saatleri ve daha yüksek maaşlar elde etmeyle ve son olarak da üretim araçlarını ele geçirerek düzeltebilirler. Ve bundan sonra da her şey güzel olacaktır. Bu sırada ise, dü­zen bu şekilde devam etmelidir ve hiçbir şeyi değiştirmeye gerek yoktur.