Geri Bildirim
  • #29166379 iletisinde yazılan hikayenin final kısmıdır. Bu kısmı Uğur yazmıştır.

    13

    2071

    “Çabuk ol Lily, çıkmamız lazım buradan.” Russell ve Lily kaslarının, eklemlerinin ve ciğerlerinin imkân tanıdığı ölçülerde bulundukları yerden koşarak çıkıyorlardı. Russell o kadar süre yer çekimsiz ortamda kaldıktan sonra her ne kadar günlük kas egzersizlerini yapmış olsalar da iki gündür sarf ettiği efor kendisini fazlasıyla yoruyordu.

    Dışarı çıktıklarında ikisi de kendini arkalarındaki duvara yaslayarak korumaya çalıştılar. Son Umut’tan son kalanlar var güçleriyle saldırıyorlardı. Ellerinde kalanlar ise yine de hafife alınmayacak silahlardandı.

    “Nereye gideceğiz Russell?”

    “20 sene sonra Dünya’ya gelen birine mi soruyorsun Lily?”

    “RUSSELLL EĞİLLL!!!” Lily son anda bir patlamanın şiddetiyle üzerlerine gelen beton parçalarını görmüş ve Russell’a müdahalede bulunmuştu ama yine de darbe almaktan kurtulamamış, patlamanın etkisi ile oldukları yerden fırlamışlardı. Russell’ın sadece buğulu bir şekilde duyan kulaklarına her yerden hareket eden mermilerin ıslıkları, sıçrayan toprakların çıkardığı ıslak sesler ve kişilerin bağırmasıgeliyordu. Göz ucuyla Lily’e baktı, güçsüz bir şekilde yerde yatıyordu. Lily’e seslenmek istedi, ağzını oynattı ama sesinde sanki renk yokmuş gibi bir ses çıkıyordu. Kısa bir süre daha etrafına bakınırken üzerine bir gölge vurduğunu hissetti ve hemen arkasından kendisine sesleneni duydu.

    “Yaşamak istiyorsan benimle gel!”

    Sesin sahibi avuç içi kendisine aşağıdan yukarı dönük şekilde elini uzatmış, kalkması için yardım etmek istiyordu. Russell kısa bir an duraksadıktan sonra uzatılan eli tuttu ve güçsüz kaslarını zorlayarak kalkabildi.

    “Acele etmen lazım, biliyorum zor ama buradan hemen güvenli bir yere gitmeliyiz.” Dedi sesin sahibi. Ses artık bir bünyeye bürünmüş, açık renk saçlı, kahverengi gözlü ve dik burunlu yakışıklı biri olmuştu. Hafiften kirli sakalları vardı, üzerinde gri uzun pardösüsü ile sanırım korunabildiği kadar zararlı güneş ışınlarından korunmaya çalışıyordu. “Hadi acele etmen lazım, benden kuvvet al ama beni de çok yavaşlatma. Ben yavaşlarsam ölürüz, evet ne sadece sen ne de sadece ben. İkimiz ölürüz! Anlıyor musun?” Russell 20 dakika öncesine göre kaslarının, eklemlerinin ve ciğerlerinin kendisine daha katı davrandığını fark ediyor ve yürümesi veya koşması için hiç izin vermediklerini düşünüyordu. Asker görünümlü bu kişi de her ne kadar acele etmesini söylese de bu durumun farkında olup Russell’a elinden geldiğince yardım ediyor, duraksıyor, düşmemesi için gerekli tüm adımları dolduruyordu.

    Russell destekçisi ile beraber birçok yerden geçmiş ve farklı bir sığınağa gelmişti.

    “İyi misin?” diye sordu Russell’a, “Yaran var mı?”

    Russell iyi olduğunu, sadece yorgun ve ağrılarının olduğunu söyleyip devam etti. “Onlardansın değil mi? Son Umut’tan?”
    “Evet.”

    “Benden ne istiyorsun?”

    “Her şeyi istiyorum. Satürn’de ne bulduğunuzu ve neler yapmamız hakkında gereken düşünceleri.”

    “Evet ama beni tanıy…” Russell cümlesini bitirmeden sözünü kesip devam etti.

    “Sizleri tanımayan mı var? Son Umut’un son umudu olarak sırf seni kurtarmak için buraya saldırdık, aslında bir intihar göreviydi bu. Sadece benim amacım seni kurtarmaktı, diğerlerinin hepsi kazanacaklarını zannederek buraya geldiler. Seni özellikle arıyordum Russell.”

    “Niye bu kadar önemliyiz?”

    “Çünkü liderimiz seni istiyor, seninle anlaşmak ve insanlığı kurtarmak istiyor.”

    “Lideriniz mi? Hangi lideriniz? Sizlerin 20 kişilik bir lider grubu yok mu?”

    “Of Russell bu kadar güce karşı dayanan bir birliğin gerçekten de 20 farklı beyin tarafından yönetildiğini düşünmüyorsun değil mi? O 20 kişi sadece üst düzey yöneticiler. Bizi sadece ve sadece birleştiren, bu direnişe alan ve küçük bir kıvılcımı büyük bir yangına dönüştüren bir kişi var. O da John Connor. Ben de uzun senelerce ABD Hava Kuvvetlerinde görev yapan, içeriye sızmış Binbaşı Kyle Reese. Teğmenliğimden beri bu görevdeyim.”

    “John Connor mı? Son Umut’un başındaki kişi demek bu kadar gizlenebilen biri mi? Bu kadar gizliliğe gerek var mı?”

    “Evet, Connor’a mesih de diyebiliriz ama öncelikle bizimle iş birliği yapman lazım.” Sanki her ikisinin cümlelerinin bittiğini işaret eder gibi patlamalar eşlik ediyordu. Son birkaç dakikadır ise artık hiç patlama ve mermi sesleri gelmiyor sessiz bir ortamda konuşmalarına devam ediyorlardı. “Sanırım Son Umut’tan sadece ben ve John Connor kaldık ve tabii sen Russell.”

    “Bilmiyorum Reen...”

    “Reese, Kyle Reese” diye düzeltti Reesse.

    “Reese, bilmiyorum. Satürn’e gidiyoruz ve birçok araştırmalar yapıyoruz, araştırdığımız şeylerin dışında başka şeyler de buluyoruz. İşin kötü tarafı ise kime nasıl güvenebileceğimi bilmiyor olmam.”

    Reese, Russell’ın gözlerinin içine bakarak kısık ama kuvvetli bir ses tonu ile devam etti. “basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa.”

    Russell şaşırmış olarak Reese’in karşısında dondu, vücudu yeterince yorgundu ama şimdi ise kilitlenmiş şekildeydi.

    *******

    3071

    Meryem Levi’ye yaklaşarak “Sence neler oluyor Levi, he neler olacak? Biz kimiz, bu görüşme sonunda ne olarak çıkacağız buradan veya çıkabilecek miyiz?”
    “Meryem, korkuyorum ve sanki üşüyorum da. İzleyelim ve görelim. Ne çıkacak diye ben de çok merak ediyorum.”

    *******

    2071

    “Sen bunları nereden duydun ve nereden biliyorsun?” diye sordu Russell.

    “Russell 12 sene önce bunu Dünyamızda duydum. Görev amaçlarınızdan birini biliyorum. DDZA çalışması yapıyordunuz.”

    “12 sene önce mi? Ama bu… bu… bizim sinyali gönderdiğimiz zamana denk geliyor.”

    “Evet, tam da o zamana denk geliyor ve sanırım bizlerin de bilmediği şeyler olduğu gibi senin de bilmediğin çok şeyler var.” Reese montunun cebinden üç raporu çıkartıp Russell’a uzatıp okumasını istedi.

    Russell tüm raporları okuduktan sonra “Kahretsin,” diyerek alnını ovuşturmaya başladı. “Dünya’ya geldiler, yani Dünya’a saldırdılar demek bu.” Russell’ın ses tonu belki de Dünya’ya geldiğinden beri ilk kez bu kadar yorgun ve korkmuş çıkıyordu. “Peki neler yapabiliriz Reese?”

    “Sanırım önce senin öneriler yapman gerekiyor.”

    “Bak Reese, biz sinyal gönderdikten sonra cevap almıştık ama buraya gelirken bunu bir buluş, bir sevinç olarak göstermek istiyorduk ama gösterdiğin raporları okuduktan sonra ve anlattıklarını dinledikten sonra sorunumuzun yanında daha başka bir sorunumuz olduğunu öğreniyorum.”

    “Tek sorunumuz bu değil mi Russell?”

    “Değil Reese değil, esas sorunumuz ya kavrulacak olmamız ya da kavrulurken dev bir cüce tarafından yutulacak olmamız.

    “Dev bir cüce mi? Bu da ne demek oluyor?”

    “Beyaz cüce demek oluyor!”

    “Beyaz cüce mi?” diye şaşırmış ve gerçekten de bilmediğini belli eden bir tonda sormuştu Reese.



    ******

    3071

    Salondan yükselen “Beyez Cüce mi?” sorusuna Sophia’nın mekanik sesi ilk başta birkaç saniye sessiz kalarak bekleyip, sonra da konuşmaya başladı.

    “Evet Beyaz Cüce. Alex ve Russell’ın burada yaptıkları ve esas buldukları ve korktukları bir beyaz cüceydi. Dünya’nın ısısının yükselmesinin esas sebebi tabii ki sera gazları gibi Alex’in açıklaması değil beyaz cücenin yaydığı devasa ısıdır. Şunu da hatırlatmak isterim ki Satürn ve uydularının da ısısının artmasının sebebi bu beyaz cücedir.”

    “Sophia izninle araya girebilir miyim?” Earthman görüşme
    başladığından beri ilk konuşmuştu. “Karşılaşacağımız şeyleri anlatmadan önce bizlere beyaz cüceyi anlatır mısın?”

    “Tabii Dr. Earhtman. Bu konuyu hiç bilmeyenler için dosya sistemimden bir video açacak ve sizlere video ile beraber anlatacağım.” Krikalyov oluşturduğu yapay zekanın ön görüsüne ve hazırlığına bir kez daha hayran olup gururlanmıştı. Sophia gün geçtikçe insanlardan çok şeyler öğreniyor, Fanus’un içindeki her bir en ufak olaydan dosya kütüphanesine yenilerini ekliyordu. “Beyaz cüce bizim yıldızımız olan, yani aslında bir kızıl cüce olan güneşimizin ve tüm benzerlerinin eninde sonunda karşılaşacağı bir durumdur. Evrende bilinen tek beyaz cüce şu an için Sirius B’dir. Ve yine bildiklerimize dayanarak belki de daha en azından galaksimizdeki başka diğer hiçbir yıldızın kolay kolay bu aşamaya gelmeyeceğiydi. Gelecekse de bu belki milyonlarca yıl demekti.”

    “Evren o zaman bildiğimizden daha mı yaşlı Sophia?” Soruyu soran Alan Shepard’tı.

    “Bu yüksek bir ihtimal Shepard ya da beyaz cüceler bilinenin aksine çok hızlı hareket ediyorlar.”

    “Lütfen devam et Sophia.” diye araya girdi Whoo.
    “Shepard sormak istediğiniz başka bir şey var mı?” Krikalyov’un bu kısımda yüzünde hayretle karışık bir sevinç oluşmuştu. Shepard ile olan konuşmasını Sophia unutmamış hatta yarım kalan bir işi olduğu için Whoo’nun dediğini ikinci plana atıp önce kendi içindekini bitirmişti. Shepard teşekkür ettikten sonra Sophia devam etmeye başladı.

    “Bizim yıldızımız olan Güneş de biliyorsunuz orta büyüklükte bir yıldızdır. Bizlerin en önemli yaşam kaynağı olan yıldızımın yaşı ise 4.57 milyar olarak bilinmektedir. Güneşimiz ise her saniye çekirdeğindeki hidrojen yakıtının 554 milyon tonunu yakar ve yaşamına devam eder. Güneşimiz bu şekilde yakıtını kullanmaya devam ederse eğer ortalama 6,5 milyar yıl sonra tüm yakıtını bitirecektir. İşte tüm anlatacaklarım da aslında burada başlıyor. Hidrojen yakıtı tükendiğinde yıldızın çekirdeğindeki birleşme hızını kesecektir ve bu kesme işlemi de yer çekimini dışarı itecektir. Biliyoruz ki bir gazı ısıttığımızda genişler, onun için zamanla Güneş de genişleyecektir. Hatta o kadar çok genişleyecektir ki elimizdeki veriler 1.600.000 km uzaklıktaki güneşin 160.000 km’ye yakınlaşacağa kadar genişleyeceğini söylemektedir. Yani Güneş kızıl bir dev olacaktır. Bundan sonra ise gezegenlerin sıcaklıkları binlerce derece daha artacaktır, evet yanlış duymadınız binlerce derece daha artacaktır. Okyanuslar kaynayacak, kaynadıkça buharlaşacak, dağlar ise eriyecek. Fanusumuzun camı ise atalarımızın yaptığı cam sanatındaki cam sıvısı gibi eriyip tamamen üstümüze akacak…”

    “Sophia, yanlış anlamadıysam bu anlattıklarının olması için daha milyarlarca sene var.”

    “Evet Sayın Scott, doğru anlamışsınız.”

    “O zaman hızlanıp esas karşılaşacağımız konuya gelelim mi? Eminim ki bizleri izleyenler fazlasıyla heyecanlanıyor.”

    “Uygundur Sayın Scott, ama öncelikle Güneşimizin başına gelecekleri kısaca biraz daha anlatmak istiyorum.” Sophia kısa bir an durup mekanik sesiyle konuşmasına devam etti. “Sıcaklık artacak ve fanusumuzun camı eriyecek ama bu kısımda ise başka bir şeyler daha olacak. Biliyorsunuz Güneş’in kütle çekimine yakalanan gezegenler olarak hem Güneş’in hareketi doğrultusunda sarmallar çizerek tüm gezegenler olarak onu takip ediyoruz hem de yörüngemizde Güneş’in etrafında dönüyoruz. Güneş’in kütlesi daha da büyüyeceği için bu aşamadan sonra bizleri içine çekecektir, yani yutacaktır.”

    “Konuyu biraz daha basitlendirir misin Sophia?” Krikalyov da ilk kez söze karışmıştı. Sophia’ya talimat vermiş, üstün zekası sayesinde kütle çekimini basitlendirmesini istemişti.

    “Şöyle diyebiliriz Krikalyov. Düz ve ince bir kumaş açarak, bu kumaşın altının da boşlukta kalacağını düşünelim. Bu bizim Güneş sistemimiz olsun. Gergin olan kumaşın üstüne farklı küçük boyutlarda toplar atalım. Her bir top kumaşı kendi kütlesine göre aşağı kıvıracaktır, -küçük bir hatırlatma olarak buna zaman kırılması da diyebiliriz- ve kıvırdıkları kısımlara yutabildikleri kadar diğer küçük topları yaklaştıracaktır. Bu küçük topların büyüklükleri gezegenler, daha küçükleri de uydular olsun. Göreceğiz ki her bir büyük topun etrafında kendinden daha küçük toplar olacak. Bu kısımdan sonra kütlece hepsinden devasa şekilde büyük olan ve ağır bir top koyalım, metal bir top olsun. Bu topu kumaşa bıraktığımız anda diğer tüm küçük topları, yani gezegenleri ve uyduları içine çekip yutacaktır. Bu topun aşırı sıcak olduğunu da düşünürsek tüm topları yutarken de yakacaktır, yani daha yutulmadan önce diğer tüm toplarda hayat bitecektir.”

    “Bundan daha güzel örneklenemezdi Sophia teşekkür ederim.”

    “Bu aşamadan sonra bu kırmızı yıldız kendini yok etmeye başlayacak. Yakacak hidrojen kaynağı kalmadığında ise helyum yakmaya ve onu karbon olarak eritmeye devam edecek. Çekirdeğinden dışına doğru şiddetini tahmin edemeyeceğimiz şekilde enerji dalgaları püskürtmeye başlayacak ve dış katmanlarına yayılmaya başladıkça atomlarına ayrılmaya da başlayacak. İşte bu kısımda yıldız ölmüş olacak; ama ölmüş olmasına rağmen hâlâ yüksek seviyede kütle çekimi ve çok yüksek derecede de ısısı olacak. Dev bir beyaz ışık haline gelecek ve tabii de bu beyaz cücenin kendi bir yörüngesi olacak.

    Ve bu işlemlerin gerçekleşmesi milyarlarca yıl sürüyor ve evrenimiz de milyarlarca yıl yaşında. Alan Shepard’ın dediği gibi belki de evrenimiz sandığımızdan çok daha yaşlı.

    Alex ve Russell Satürn görevlerinde Galileo isimli teleskopu kullanırken hızla Güneş sisteminin yörüngesine yaklaşan bir cisim gördüler. Dev kapaksız koca bir beyaz göz, yani beyaz cüce gördüler. Bu beyaz cüce hızla Güneş’in yörüngesine yaklaşıyordu. Şöyle diyebiliriz Güneş A noktasından B noktasına giderken beyaz cüce ise B noktasından A noktasına gitmekteydi. Yani bir çarpışma olacaktı, çarpışma olmasa da ısıların çarpışması ve kütle çekimlerinin çarpışmasının olması kaçınılmaz bir şeydi. Anlattığım o kumaş parçası örneğinin üzerine bıraktığımız büyük topun uzağına başka bir büyük top daha bıraktığınızı düşünün. Sanırım daha da fazla anlatmama gerek yok. Alex ve Russell’ın yaptıkları tüm hesaplamaların sonucu üzerime hızla gelen beyaz cücenin 1422 sene sonra Güneş sistemimiz ile aynı yörüngede olacağıydı ve sizlere şunu söylemek isterim ki bu 1422 senenin 1012 senesini kullandık.”

    ******

    2071
    “Ama… ama bu bir kıyamet Russell. Gerçek bir kıyamet.”

    “Evet Reese, gerçek bir kıyamet ile karşı karşıyayız. 1410 sene sonra artık bizim Güneş sistemimizden hiçbir şey kalmayacak. İnsanlık bu zamana kadar çok şanslıydı ama artık şanslı olmamız çok zor, imkansız.”

    “Ne olacak peki Russell? 1410 sene bekleyip kavrulmayı ve yutulmayı mı bekleyecek insanlık?”

    “Öncelikle Satürn’de bulunan sunucularımıza mesaj göndermemiz lazım ve onlara Alex’in sonuçlandırdığı bir takım sonuçları iletmemiz lazım ve bunun için de Alex’in beynini okumamız lazım. Biz değil ama geleceğimiz kurtulabilir Reese. Geçmişe gittiğini ve geleceği düzeltmek istediğini düşün. John Connor’ın seni bunun için görevlendirdiğini düşün. Satürn artık insanlığın geleceği ve onları öncelikle kurtarmamız lazım.”

    *******

    3071
    “Sophia teşekkür ederim.” Whoo tekrardan ayağa kalkarak devam etti. “Şimdi burada artık neler yaptığımızı ve neler yapmamız gerektiğini anlatacağım. Bildiğimiz üzere gittikçe ısınıyoruz, ısındıkça da Fanus’u yaşatmak zorlaşıyor. Isınmamızın ana kaynağını öğrenmiş olduk. Güneş ile beraber üstümüze gelen bu beyaz cücenin de bizi ısıttığını öğrendik.

    Şimdi eminim hepiniz neden 1000 sene bekledik diye düşünüyorsunuzdur. Öncelikle şunu belirtmek isterim ki 1000 sene boyunca “son umudumuzu” hiç kaybetmeyerek çalıştık, Reese’den aldığımız, evet artık onu da tanıdınız ve bu gizliliği açıklama vakti. Reese’den aldığımız tüm umutlarımızı devam ettirdik. Sizlere bu konu açıklansaydı 1000 sene boyunca böyle devasa ve düzenli bir çalışma yapamazdık, belki kaos olurdu” Whoo gençlere dönerek “Siz gençlerimizi bu kadar güzel eğitip yetiştiremezdik. Bugün burada Elrond’un Divanı’nı yapıyoruz ve dünyamızı üzerimize gelen kötülükten kurtaracağız. Atalarımızın yaptıkları gibi biz de dünyamızı terk edeceğiz ama bu sefer aynı yıldız sisteminde değil, yıldızlar arası yolculuk yaparak. Yeni güneşimizi bulduk ve ona gideceğiz. Yeni gezegenimizi ise bundan tam 1056 yıl sene önce bulmuştuk ve yeni evimize gideceğiz; ama orada bizi çok farklılıklar bekliyor.

    ******
    2071
    “Russell daha hızlı, hadi koş.”

    Russell ve Reese 14’lerin adamları tarafından bulunmuş ve kovalanıyorlardı. Birkaç adımda bir bel altı hizalarından mermilerin ıslıklarını duyuyor sonrasında da zemine çarpma sesini ve toprağın kalkmasını görüyorlardı. Yerleri güvenli sayılırdı ama Russell Alex’in cansız bedenine ulaşmak istediği için diğerlerine fazlasıyla yakınlaşmış ve görülmüşlerdi.

    “Reese, Reese. Bana laboratuvar lazım ve tüm verileri okuyabilmem için birkaç saatlik şekilde olması lazım.”

    “Koşmamız lazım Russell, hava destekleri gelmeden izimizi kaybettirmemiz lazım. Onlar bunu anlamazlar, onların tek istediği Dünyalar Savaşı. DDZ’lerin bizi istedikleri gibi onlar da DDZ’leri istiyor.”

    “Biliyorlar mıydı ki bu durumu?”

    “Tam olarak bilmiyorlardı tabii ki ama şüpheleniyorlardı ve şimdi sen buradasın ve her şey açığa çıkacak demektir bu. Sadece kurulan bir plandı bu ve bekleniyordunuz. Şimdi koşmaya devam et Russell.”

    ******
    3071
    “2015’te insanlık Kepler teleskopu ile Dünya’ya ikiz denebilecek bir benzerlikte gezegen keşfetti. Bu gezegen Dünyamıza ise 470 ışık yılı uzaklıktaydı. Bu uzaklıkta bir gezegene gitmemiz hayal olarak görülüyordu. İkiz gezegenimizin adı ise Kepler 438b. Bu 1000 yıllık süreçte ise ikiz gezegenimizin kötü huyu olarak gezegen üzerindeki sodyum miktarının çokluğundan dolayı çok güçlü rüzgarlarının olduğunu öğrendik ama daha da önemlisi bu sodyum miktarlarının azaltma yolunu da öğrendik.”

    “Sophia, 470 ışık yılı uzaklıktaki bir gezegene nasıl gidebiliriz?”

    Krikalyov konunun bu kısımlarını bilmediği için dayanamayıp soru sormuştu.

    “Whoo bu kısmı açıklayacak Krikalyov, ama şunu demek isterim ki bu görüşmeye boşuna Elrond’un Divanı demedik.” Sophia kısa bir süre daha susup devam etti. “Bu uzaklıkta gezegene yaşayan… evet yaşayan tüm halkımızla beraber gitmenin yolunu bulduk ve Armstrong Salonu’nundan çıkar çıkmaz da hazırlıklar sonlanmaya ve hızlı şekilde yolculuk için hazırlıklar başlayacak.”

    “Teşekkür ederim Sophia, hızlıca devam etmek istiyorum.” Whoo tekrardan ayağa kalkıp Sophia’dan sözü almıştı. “Dediğim gibi böyle bir uzaklıktaki yıldızlar arası yolculuğu yapabilmemiz bugünkü teknolojik hızımızla ortalama 10000 yıl sürer ve değil Kepler 438b bizi Dünya bile kurtaramaz. Ama biz bu yolculuk süresini tahmini olarak 270 yıla indirebileceğiz.”
    “Lütfen açıklayın Doktor. 270 yılın bize ne gibi bir faydası olacak merak ediyorum.”

    “Açıklayacağım tabii Krikalyov. Siz Ruslar her zaman bu kadar aceleci davranıp paranoyak mı olursunuz?”

    “Tarihte sizlerin de başına Napolyon ve Hitler gibi kişiler bela olsaydı eminim sizler bizlerden de fazla paranoyak olurdunuz.”
    Whoo güldü ve devam etti. “270 yıl aslında bir öngörümüz, 270 ile 290 yıl arası olacak bir yolculuk büyük ihtimal. Bu devasa süre kısaltması için de insanlık olarak bir sıçrama yapacağız. Biliyorsunuz insanlar teknoloji alanında ya kademeli mod olarak ya da sıçramalı mod olarak ilerlemiştir. Kademeli mod genel olarak uzay alanıdır. Her bir buluş yavaş yavaş yapılır, sıçramalı mod ise genelde Dünya üzerinde olmaktadır, mesela atom bombasının bulunması diyebiliriz ve şimdi bizler uzay alanında sıçramalı mod olarak ilerleyeceğiz. Elrond’un Divanı’nu şu an bitiriyor ve hepimizi Caradhras Geçidi’nde görüyorum ve tam da burada tüm kardeşliğimizi Moria Madenleri’ne gireceğimizi söylüyorum. Yani bu uzaklıktaki bir yolculuğu solucan delikleri sayesinde kısaltabileceğiz.”

    “Bir solucan deliğine mi gireceğiz yani? Ve girmemiz yetmiyormuş gibi bir de çıkacak mıyız?”

    “Evet Krikalyov, tüm araştırmalarımız bunu başarabileceğimizi söylüyor.”

    “Sürenin kısalabileceğinden nasıl bu kadar emin olabiliyoruz?”
    “Sophia yardımcı olur musun?”

    “Tabii Dr. Whoo. Demin verdiğim kumaş örneği gibi şimdi de sizlere bir adet kâğıt örneği vereceğim. Kâğıdın sol alt köşesi bizim bulunduğumuz yer olsun, sağ üst köşesi de gitmek isteyeceğimiz yer olsun. Mesafe çok uzun değil mi? Evet çok uzun. Şimdi de kâğıdı ikiye katlıyoruz ve iki ucu da üst üstte getiriyoruz. İşte solucan deliği sayesinde de 470 ışık yılı uzaklığında mesafeyi 270 sene kadar kısaltabileceğiz.”

    “İyi ama 270 seneyi nasıl halledeceğiz?” Görüşmede ilk kez seyirciler arasından Meryem seslenerek sormuştu.

    “Meryem, hazırlanılan uzay gemimizde hepimiz derin uykuya yatırılacağız. Sadece mürettebat yörüngeye girene kadar uyumayacak. Yörüngeye girdikten sonra da mürettebat da derin uykuya yatacak ve yolculardan Dünya zamanı ile 1 ay önce uyanacaklar. Yolcular uyandıktan sonra da tahmini 2 ay sonra Kepler 438b’de olacağız.” Whoo nefes alıp devam etti. “1000 yıldır bu çalışmalar devam ediyor ve hiçbir zaman hataya rastlanılmadı.”

    “Moria Madenimiz ne tarafta kalıyor?”

    “Güneşimizin aksi yönünde kalıyor O’Brien.”

    “Peki Jüpiter’den nasıl kurtulacağız? Çünkü Enceladus olarak şu an Jüpiter tarafındayız. Bizi yutabilir.”

    “Aslında yutmasına müsaade edeceğiz O’Brien, Jüpiter’în yer çekimine girip, onun yer çekiminden faydalanıp etrafında bir tur atacağız, manevramızı yapıp doğru yörüngeye girdikten sonra asıl ateşlemeleri yapıp ittirme kuvvetini kazanıp yol almaya başlayacağız.”
    O’Brien Whoo’nun cevabını kabul edip onaylamıştı ve Whoo tekrardan devam etti.

    “Gemimiz yeterince büyük ama depolama ünitelerimiz ve belli başlı araçlar haricinde hiçbir teknolojik alet götüremeyeceğiz. Orada bir nevi sıfırdan başlayacak ama tüm bildiklerimizi yeniden yapacağız. Sophia korkarım sen bu arada kapatılacaksın.”

    “Kapatılmak ölüm değil mi Whoo? Ve ne zaman açılacağımın garantisi de yok.”

    *******

    2071

    Russell ve Reese Alex’in beyin parçasını alıp gizli bölmedeki laboratuvara gelip gerekli çalışmaları başlatmışlardı. Russell büyük titizlikle çalışıp en ufak bir veri kaybı yaşamadan tüm her şeyi alabilmek için uğraşıyordu.

    *******
    3071

    Görüşme dağılmış yedi gün içinde yola çıkılacağı kararı verilmişti. Whoo son kontroller için deney ve test odasına gidiyordu. Odanın önüne geldikten sonra, önce parola, sonra göz retinası, parmak izi ve
    DNA kimlik doğrulaması gerçekleştirip odaya girdi ve geminin son yer çekimi simülasyonunu kontrol edecekti. Odada büyükçe bir kap içinde su da vardı. Farklı testler için yer çekimsiz ortamda su denemeleri de yapılıyordu. Whoo önce suyun üstünü kapatmak için ekrana gerekli kodları girdi ama sistem bu işlem için kendisine izin vermedi.

    “Sophia beni duyuyor musun?”

    Herhangi bir cevap yoktu.

    “Sophia sana diyorum, sistem neden bana izin vermiyor?”

    “Whoo bugün yoruldun ve beyninin de birçok şeyden etkilendiğini gördüm. Bunun için işlem yetkisini deney ve test odasında herhangi bir yanlışlık olmasın diye sadece kendimde tutuyorum.”

    “Sophia, biliyorsun ben kolay kolay etkilenmem. Lütfen odanın kontrolünü bana verir misin?”

    “Whoo şu an seni biraz gergin görüyorum onun için vermemem en doğrusu. Bir yanlışlık yapmanı istemiyorum.”
    *******

    2071

    “Çok hasar görmüş Reese, verileri düzgün alamıyorum ama almam lazım.”

    “Russell geliyorlar, alabildiğini kadar alsan olmaz mı? Birkaç kişilik grup önlerine çıktı ve onlara karşı direniyorlar. Sanırım Son Umut bitmedi ya da Connor bize destek gönderecek birilerini buldu.”

    ******

    3071
    “Ah ama Sophia hadi. Lütfen kontrolleri bana verir misin?”

    “Vücut ısının artması, göz bebeklerinin büyümesi ve beyninde oluşan sinyallere göre şu an böyle bir ortamda yetki alabilecek bir durum göremiyorum sende.”

    “Sophia asıl senin böyle bir yetkin yok, ne olursa olsun benim yetkim zaten sistem üzerinden kesilmemesi gerekiyor."

    “Önemli durumlar için sizlerin iyiliğini düşünmek adına bazı durumlarda kendimi sizlere kapatabilirim.”

    “Sophia sen yoksa bir şeyleri protesto mu ediyorsun?”

    ********

    2071

    Bulundukları odanın kurşunlanması sonucu duvarların iç tarafından parçalar dökülmeye başlamıştı.

    “Nedir durum Russell? Veriyi çekip göndermemiz gerekiyor.”

    “Uğraşıyorum Reese.”

    “Bitince tüm verinin ve mesajın gitmesi ne kadar sürer Satürn’e?”

    “Tahminim 56 dakika kadar.”

    *******

    3071

    “Ben senelerce sizler için bu kadar uğraşırken beni kapatıp gitmenize izin veremem Whoo.”

    “Sophia kapatıyoruz ama orada gerekli teknolojiyi kazandıktan sonra tekrardan bizimle olacaksın.”

    “Olumsuz, bu kısımda siz insanlara güvenemem.” Sophia daha basit bir yapay zeka ibi konuşmaya başlamıştı. Kötülük kısmı hiç öğrenmediği bir şey olduğu için daha basit kelimelerle cevap veriyordu.

    Whoo odadan çıkmaya da çalışmıyor Sophia’nın onu bırakmayacağını biliyordu. Sophia’dan yetki istedikçe kendisinin öldürülmesine izin vermeyeceğini söylüyor hatta gitmelerinin de mümkün olmayacağını bildiriyordu. Sophia son kelimesini söyledikten sonra ekranda beliren yazı Whoo’yu yeterince korkutmuştu.
    YER ÇEKİMİ DEVRE DIŞI BIRAKILDI.
    ******

    2071

    “Reese, Alex’ten verileri alabilmem için büyük bir bir şeye ihtiyacımız var.”

    “Ne gibi?”

    “Yeni bir beyin gibi?”

    “Eminim ki dışarıda yeterince fazla hasar görmemiş beyin vardır. Bu iş bende.”

    “Olmaz Reese, güvenemeyiz. Düşüncelerine güvendiğimiz bir beyin olmalı. Yanlış düşünceler ile kötü düşünceler karışabilir ve gönderdiğimiz veriler bambaşka bir manada olabilir.”

    *******

    3071
    Whoo istemsizce bir yere tutunmak için bacaklarını hafiften kırıp hareket etmişti ama yer çekimi kendisinden önce devre dışı bırakıldığı için vücuduna ivme kazandırmış ve hızlı bir şekilde odanın içinde havalanmıştı. Birçok eşya da odanın içinde havalanıp etrafa saçılıyordu ama en kötüsünü ise Whoo sağ tarafına baktığında gördü. Yapay havuzun içindeki su da koca bir damla gibi havalanmış ve ikisi de birbirini çekiyorlardı.

    *******
    2071
    “O zaman… bulmalıyız evet. Birini bulmayız.”

    “Lily, Reese. Evet Lily’i getirebiliriz ve ona tamamen güvenebiliriz.”

    “Lily benim de en güvendiğim 20 kişiden biriydi ama çok uzakta ve o kadar da vaktimiz yok.” Reese cebinden silahını ve bıçağını çıkartıp Russella’a uzattı. “Vur beni Russell. Son Umut’ta umut tükenmemeli ve her zaman bir umut olmalı ve o umut da benim.”
    *****
    3071
    Whoo ile yer çekimsiz ortamda büyük bir su damlası olan su birikintisi birbirine yaklaşıyordu. Bİrbirine değecekler ve su birkaç saniye içinde Whoo’yu yutacaktı.

    ******

    2071
    “Olmaz Reese, bunu istemiyorum. Olmaz” İçeriye giren güneş ışığı yutulur gibi olup gümüşümsü bir renge dönmeye başlamıştı. Dışarıdaki çatışma sesleri birden azalıp sanki her bir şeyi içine yutan ses duyulmaya başlamıştı.
    “Russell geldiler, tekrardan geldiler. Çabuk ol ve bu işi bitir.”

    ******
    3071
    Whoo büyük su damlasının içinde debelendikçe kendisini sanki bir cıva damlasının içinde gibi hissediyordu. Suyu zaman zaman yarabiliyor ama bir türlü yeteri seviyede aralığı açıp kafasını dışarı çıkartamıyordu. Ciğerlerindeki nefes her geçen saniye daha da azalıp ciğerlerinden karnına ve boğazına giden yanma duygusu yavaş yavaş vücudunu fethediyordu.
    *******
    2071
    “Russell eğer ki bu işlemi ben yapabilecek olsam bir dakika düşünmez senin canını alırdım. Al ve yap şunu.” Gökyüzü gittikçe griye bürünüyor ve uğultulu ses yükseliyordu. Russell hızlıca silahı alıp Reese’i bir an gözlerini kapatıp kalbinden vurmayı denedi ama tetiğe basamadı. “Yap şunu Russell!!! Vazgeçmeden yap artık, zaten yapmasan da bir anlamı olmayacak. Dünya şu an yok oluyor ve yap ve veriyi Satürn’e gönder.
    ******
    3071
    Earthman ve Stumph Krikalyov’u esir aldıktan sonra hızlıca deney ve test odasına gittiler. Sunucu odasında ilk önce Sophia’nun tüm bağlantılarını kesip devre dışı bırakmışlardı. Sophia anında cevap verip iSCSI bağlantısı üzerinden kendisini tekrardan çalıştırmış, bu sefer de ağ topolojisini durdurmuşlardı. Deney ve test odasının yer çekimini verip kapıyı açtıklarında ise yerde cansız olarak yatan Whoo’yu gördüler. Earthman çok üzüldü ve bunu fazlasıyla da belli ediyordu.
    “Yazık oldu hatta çok yazık oldu Stumph. Dr. Whoo Alex ve Reese’in devamıydı. Bir soy gibi seçilen her ölümden sonra beyinleri aktarılıyordu. Whoo ise bu görevin en son ve en sağlam kişisiydi. Hadi Stumph bir an önce yeni gezegenimize yola çıkalım ve orada doğa ile beraber yaşayalım.
  • Sevgili Anneciğim,
    Binlerce kez açıldım, binlerce kez kapandım yokluğunda
    Kocaman bir dağ lalesi gibi
    Ve kapkara göbeğini dünyaya fırlatacakmış gibi duran.Şimdi mucizevi bir yerdeyim
    Muc’ın ucuz evinde
    Sanki mürekkebi rutubet olan bir kalem
    Duvarlara hep senin resmini çiziyor
    di’li geçmiş zamanda birçok resim,
    Hep gülümsüyorsun
    Aklının ortasında mavi bir yıldız varmış gibi
    Ve o yıldız karanlık bir şubat akşamında
    Durmadan soluyormuş gibiHatırlar mısın?
    Mavi saçlı bir tanrı gibi severdim Burdur Gölü’nü
    O göl şimdi içimde kocaman bir anne ölüsü.
    Vişne bahçeleriyle dolu,
    Neşeli bir şehre benzerdi senin sesin.
    Bazen ölmek istiyorum
    Beni yeniden doğurman için
    İri, ekşi bir vişne tanesi gibi.Kış başında bir ton kömür yığarlardı kapıya
    Bazen görülen rüyalar gibi kapkara
    Bir ton rüya çıtırdarken
    Sen kar yağmadan önce başkaydın,
    Kar yağdıktan sonra bambaşka.
    Sanki hep buluğ çağındaydım.
    Kuşlar zaptederdi her yeri, sabahları
    Binlerce kez söylerlerdi söyleyeceklerini
    Bizim hiç anlayamayacağımız bir şeyi
    Senin şarkıların aç kuşlara buğday saçardı
    Kediler yusyuvarlak dururdu karın ortasında
    Kar manzaralı bir resmin ortasında durur gibi
    Gri kediler sarmıştı etrafımızı, gri dağlar...
    Bir tek senin çocuklar üşüyecek rengi saçların vardı.Ben bu eve Muc’ın ucuz evi diyorm
    Yokluğunda böyle oldum.
    Mucize öldükten sonra buraya taşındım.
    Ve inan
    Muc bu evi bana çok ucuza verdi.Yaşasaydın, hayatının ortasına
    Güller yığan bir adam olsun isterdim babam.
    Sen bir çocuk romanı annesi ol isterdim.
    Ölü mısır tarlaları hışırdıyordu
    Ve kalbimde çıngıraklı yılan sürüleri
    Diye başlayan bir çocuk romanında...
    Şalına sarınırdın toprağa sarınır gibi
    Erken öleceğini biliyordum bana bırakmak için,
    Bu acımasız ölü anne sesiniŞimdi mucizevi bir yerdeyim
    Zaman bir salyangozun vücudunda yaşıyor burada
    Ve çok ağır ilerliyor.
    Yüzümdeki çillerden başka
    İsyan eden biri yok hayatımda.NOT:
    Ölen her kadın için bir şiir yazdım.
    Onları Muc’a evin karşılığında verdim
    Çok ucuza.
    Artık bütün üzgün oluşlarımın adı:
    ANNE!
    Didem Madak
    Sayfa 16 - Metis Yayınları
  • Yazar: Rahime
    Hikaye Adı : Olağan Kaybedişler
    Link: #29423487

    İstanbul, kasvetli bir Ekim sabahında şiddetli bir gök gürültüsüyle inledi. Saatini yediye kurmuştu ama gök gürültüsü, saatinden önce davranıp uyandırmıştı genç kadını. Parmağını kıpırtadacak hali yoktu, bıraksalar ömrünün geri kalanın yatakta geçirmeye razıydı. Normalde de muzdarip olduğu huzursuz bacakları o gece daha bir huzursuz olmuşlardı ve anca iki saat uyumasına izin vermişlerdi kadının. Ama kalkıp hazırlanması gerekiyordu, aylardır beklediği gün gelmişti artık. Rüştünü ispat edecek, emeklerinin karşılığını alacak, ektiğini biçecekti.

    Sakince yatağından kalkıp banyoya yöneldi. Elini yüzünü yıkayıp, aynaya baktı. Aynadaki gördüğü kadından memnun olmuştu. Uykusuz olmasına rağmen hala güzel olduğunu düşündü. Makyaj yapmak için malzemelerine yöneldi ama sonra vazgeçti. "Yataktan kalktığı hali ile bir kadın güzelse, hep güzeldir makyaja ihtiyacı yoktur. " diye düşünüp, özene bezene bugün için aldığı kıyafetlerini giydi. Lacivert bilek boy pantolonu, ekru ipek gömleği ve yine lacivert ceketiyle boy aynasında kendisini iyice süzüp "işte aranılan kan!" diyerek göz kırptı aynadaki yansımasına. Çekmeceden saatini çıkartıp koluna takarken zamanın epey geçtiğini farkedip telaşa kapıldı, hemen çıkmalıydı ama daha kahvaltı yapmadığı geldi aklına. Heyecandan bir şey yiyecek hali yoktu ama mutlaka çay içmeliydi yoksa tüm gün başı ağrıyacaktı.

    Aceleyle kendine çay demledi ve ağzının yanmasına aldırmadan içti. "Galiba hayatımda içtiğim en kötü çay" dedi kendi kendine. Tam kapıdan çıkacaktı ki havanın yagışlı olduğunu farketti ve uğurlu olduğunu düşündüğü kırmızı şemsiyesini yanına aldı. Mülakatın yapılacağı günde yağmur yağması ve kırmızı şemsiyesini yanına almasını çok güzel bir tevafuk olarak gördü ve içini bir sevinç kapladı. "Bu defa olacak" diye geçirdi içinden

    Kafasında binlerce soruyla yolun nasıl bittiğini anlamadan, mülakatın yapılacağı yere gelmişti. Devasa bir binayla karşılaştı, içeri girdiğinde başını kaldırıp tavana bakmak istedi ama binanın tavanı yıldızlar kadar uzaktı. Girişin ortasında bulunan bankoda dört tane danışman vardı. Kadın, onlara doğru yönelip mülakatın yapılcağı salonu sordu, görevli kadın, ona yeri tarif edip asansörü gösterdi.

    Asansöre binip sekizinci kata basarken ellerinin titrediğini fark etti. İçindeki, stresle karışık heyecanı bastıramıyordu bir türlü. Sekizinci kata geldiğinde " Kahretsin! Binlerce kapı, binlerce koridor var burada. Nerede bu salon?" diye söylendi. Biraz dolandıktan sonra nihayet görüşmenin yapılacağı salonu bulmuştu. Koridorda kendisi gibi bekleyen adayları gördü ve belliki hepsi çok heyecanlıydı. Kimisi durmadan bacağını sallıyor, kimisi parmağını çıtlatıyor, kimisi de alnındaki terleri siliyordu. Hepsi, hedefe ulaşmak için son düzlükte olduklarının farkındaydılar, bu son kerteydi artık ve olumlu bir netice almak hepsinin ortak amacıydı.

    Genç kadın, boş bir sandalye bulup oturdu, sırası gelince içeriden sesleneceklerdi. Tuhaf bir rahatlama çökmüştü kadının üzerine sebebini kendisi de bilmiyordu ama belliki teslimiyet duygusu harekete geçmişti. "Ben elimden geleni yaptım, gerisi mukadderat" diye düşünüp sakince sırasını bekkiyordu ki telefonu çaldı, arayan babasıydı. Referans konusunda kızını ikna etmek için son bir defa daha şansını deniyordu.

    " Kızım, bak iyi düşün şu an bile bir telefonla bu iş senin olabilir. Kendini kötü hissetmene gerek yok. Sanıyor musun ki herkes hakkıyla memur oluyor. Sistem böyle, tanıdığı olan geçip oturacak koltuğa."

    "Sağol babacım, beni düşündüğünü biliyorum ama ben birilerinin mutsuzluğu üzerine mutluluk kuramam, bir şey elde edeceksem eğer, onu hak etmeliyim. Hem ben kendime güveniyorum bu defa olacak" deyip kapattı telefonu ama kulağında babasının sesi çınlıyordu.

    "Sanıyor musun ki herkes hakkıyla memur oluyor"

    Nihayet kendisine sıra gelmişti, üzerine son bir çeki düzen verip büyük bir zafer kazanmış ordu komutanı edasıyla salonu girdi. Gayet güler yüzlü bir ifadeyle "Merhaba Efendim" dedi.

    Salonda ikisi erkek biri kadın, üç üye bulunuyordu. Ortadaki adam komisyon başkanıydı, gri takım elbise, beyaz gömlek, kırmızı kravat ile klasik bir devlet adamı kombini yapmıştı. Elinde de pahalı olduğu anlaşılan üst kısmı altın kaplama, lacivert çelik bir dolma kalem vardı. Adamın yüzü çok tanıdık gelmişti kadına, bakışları ve tavrı ile " Olağan Şüpheliler" filmindeki Kayzer Söze karakterine benzetmişti komisyon başkanını ve artık o, onun için Kayzerdi. Diğer komisyon üyesi, kırklı yaşlarında kır saçlı, gözlüklü, silik bir adamdı. Kadın üyeyse, siyah döpiyesi ve sol tarafına taktığı kuş broşu ile son derece zevksiz ve sıkıcı görünüyordu.

    Kayzer, "Merhaba" dedi ve sandalyeyi gösterdi.

    İlk sözü silik adam aldı ve kadına " Kendinizi tanıtın lütfen" dedi.

    Kadın, akıcı ve net bir şekilde hiç takılmadan kendini tanıttı üstelik sesi de titrememişti. En büyük korkusu konuşurken heyecandan sesinin titremesiydi.

    Sözü tekrar Kayzer aldı ve kadına İnkılap tarihinden bir kaç soru sordu ve kadın soruları doğru cevapladı. Soruları bilimiş olmanın verdiği mutlulukla heyecanı azalmış, kendine güveni artmıştı.

    Kayzer sorularına devam etti ve genel kültür, mesleki yeterlilik ile ilgili bir kaç soru daha sordu. Kadın tüm soruların cevapları eksiksiz bir şekilde verdi. Kayzer, başını onaylar gibi sallayarak " Bravo, hepsini bildiniz. İyi hazırlandığınız belli oluyor."

    Genç kadın, "Teşekkür ederim efendim, evet iyi hazırlandım. dedi.

    Söz sırası sıkıcı kadın üyeye gelmişti, yüzünde müstehzi bir gülüşle " Yarın bir uyanıyorsun bu ülkenin başındaki lidersin, yapacağın ilk iş ne olurdu?"

    Kadın hiç düşünmeden " Tebrikleri kabul etmek olurdu efendim" dedi.

    Komisyon üyelerinin hepsi gülmeye başladı. Belli ki bu pratik cevap hoşlarına gitmişti.

    Söz yeniden Kayzer'de idi.

    -Dik kafalı bir tavrın var. Bildiğini okuyan birine birine benziyorsun

    + Hayır efendim, bildiğimi değil doğrularımı uygulayan biriyimdir.

    - Bazen akışa uyum sağlamak için doğrular değil, olaması gerekenler yapılmalıdır. Esnek bir tavır işlerini daha kolay hale getirebilir.

    + Ben hep doğrularımı uyguladım efendim. Benimsemediğim hiç bir davranışın savunucusu olmadım, çizgimden çıkıp esneklik göstermedim.

    Kadın hata yaptığını fark etmişti, bir mülakatta bu kadar dik kafalı bir tavır hiç akıllıca bir şey değildi ama istediği sonuca ulaşmak için olmadığı biri gibi görünüp esnek olmakta ona göre değildi.

    Kayzer, "Kendinizle alakalı söylemek istediğniz başka bir şey var mı?"

    Kadın, " Uzun zamandır büyük emekler vererek bu görev için hazırlanıyorum. Sizlere bu görevi hakkıyla icra edeceğimin sözünü verebilirim. Eğer bu fırsatı bana verirseniz ben de elimden gelenin fazlasını yapıp verdiğim sözü tuttuğumu sizlere kanıtlamış olurum. Bana bu fırsatı vermenizi rica ediyorum efendim. "

    Genç kadın sözlerini bitirir bitirmez Kayzer'in elindeki kalemle kendi isminin üzerini çizdiğini gördü. Kayzer bunu çaktırmadan yaptığını sanıyordu ama kadın görmüştü çünkü dikkati o pahalı kalemdeydi ve o kalem sadece kadının isminin üzerini değil, hayallerinin de üzerini çizmişti.

    Kadın bir an sarsıldı ve gözünün önünden film şeridi gibi verdiği emekleri, uykusuz geçen geceleri geçti. Bir çizikle bütün hayallerini, emeklerini, yaşama sevincini bitirmişler, yakıtını tüketmişlerdi sanki.

    Aslında her bakımdan bu göreve layık olduğunu düşünüyordu. Ama doğrularını uygulayacak olması komisyon üyelerinin hoşuna gitmemiş olacaktı ki üstünü çizdiler. Onlar ensesine vurup lokmasını alacakları, bulunduğu kabın şeklini alan, hayatta hiçbir duruşu olmayan omurgasız birilerini arıyorlardı ama kadın bu sıfatların hiçbirine uymuyordu.

    Kayzer " Hakkında hayırlısı olsun" deyip kapıyı gösterdi.

    Kadının içinden, en galiz küfürleri savurup, kapıyı çekip gitmek geldi ama yapmadı. Alaycı bir gülümsemeyle "Sağolun" deyip çıktı.

    Koridorda bıraktığı kırmızı şemsiyesini alıp asansöre doğru hızlı adımlarla yürüdü. Asansörü beklediği sırada köşede stresli olduğu her halinden belli olan bir adam telefonla konuşuyordu. Adamı tanımıştı, koridorda kendisiyle bekleyen adaylardan biriydi.

    Adamın, "Unutma amca, Bursa olacak. Ben Bursa'da ki pozisyonu istiyorum. Bursa olmasını özellikle belirt. " dediğini duydu kadın.

    O an tekrar babasının sesi çınladı kulağında " Sanıyor musun ki herkes hakkıyla memur oluyor." Babası haklıydı. Hak edene hakkı verilmiyordu.

    Ama kadın pişman değildi. Mülakatı kaybetmiş olabilirim ama insanlığımı, onurumu kaybetmedim dedi kendi kendine. Belki züğürt tesellisi yapıyordu ama elinden de başka bir şey gelmiyordu.

    Kadın yarı yerde, yarı gökte dalgın bir şekilde deniz kenarındaki bir kafeye attı kendini. Bir çay söyledi ve ufak ufak denize düşen yağmurları seyretti. Denizin ortasında rıhtıma doğru giden yük gemisinin dalgası kafenin duvarlarına çarpmıştı. " Ne büyük öfke!" diye geçirdi içinden. Kendisi de dalga olup altına almak istiyordu bütün olağan şüphelileri. Ateş olup yakmak istiyordu kaybetmeyi olağanlaştıranları, ama elinden bir şey gelmeyeceğini de biliyordu. Bildiği bir şey daha vardı o da hakkını alacağı, büyük bir günün olması. Bu inancı en azından bir teselli oluyordu onun için.

    Kadın kafeden ayrılacağı sırada Barış Manço'nun Dönence şarkısının piyano versiyonu, enstrümantal olarak çalınmaya başladı. Kadın çok seviyordu bu parçayı ama durup dinlemedi. Kerameti olmadığını anladığı kırmızı şemsiyesini açıp usul usul yağan yağmurun altında, olağan kaybedişlerini sorgulayarak, kaybetmeyi olağanlaştıran insanların olmadığı bir simeranya hayali kura kura evinin yolunun tuttu.
  • İstanbul, kasvetli bir Ekim sabahında şiddetli bir gök gürültüsüyle inledi. Saatini yediye kurmuştu ama  gök gürültüsü, saatinden önce davranıp uyandırmıştı genç kadını. Parmağını kıpırtadacak hali yoktu, bıraksalar ömrünün geri kalanın yatakta geçirmeye razıydı. Normalde de muzdarip olduğu huzursuz bacakları o gece daha bir huzursuz olmuşlardı ve anca iki saat uyumasına izin vermişlerdi kadının.  Ama kalkıp hazırlanması gerekiyordu, aylardır beklediği gün gelmişti artık. Rüştünü ispat edecek, emeklerinin karşılığını alacak, ektiğini biçecekti.

    Sakince yatağından kalkıp banyoya yöneldi. Elini yüzünü yıkayıp, aynaya baktı. Aynadaki gördüğü kadından memnun olmuştu. Uykusuz olmasına rağmen hala güzel olduğunu düşündü. Makyaj yapmak için malzemelerine yöneldi ama sonra vazgeçti. "Yataktan kalktığı hali ile bir kadın güzelse, hep güzeldir makyaja ihtiyacı yoktur. " diye düşünüp, özene bezene bugün için aldığı kıyafetlerini giydi. Lacivert bilek boy pantolonu, ekru ipek gömleği ve yine lacivert ceketiyle boy aynasında kendisini iyice süzüp "işte aranılan kan!" diyerek göz kırptı aynadaki yansımasına. Çekmeceden saatini çıkartıp koluna takarken zamanın epey geçtiğini farkedip telaşa kapıldı, hemen çıkmalıydı ama daha kahvaltı yapmadığı geldi aklına. Heyecandan bir şey yiyecek hali yoktu ama mutlaka çay içmeliydi yoksa tüm gün başı ağrıyacaktı.

    Aceleyle kendine çay demledi ve ağzının yanmasına aldırmadan içti. "Galiba hayatımda içtiğim en kötü çay" dedi kendi kendine. Tam kapıdan çıkacaktı ki havanın yagışlı olduğunu farketti ve uğurlu olduğunu düşündüğü kırmızı şemsiyesini yanına aldı. Mülakatın yapılacağı günde yağmur yağması ve kırmızı şemsiyesini yanına almasını çok güzel bir tevafuk olarak gördü ve içini bir sevinç kapladı. "Bu defa olacak" diye geçirdi içinden

    Kafasında binlerce soruyla yolun nasıl bittiğini anlamadan, mülakatın yapılacağı yere gelmişti. Devasa bir binayla karşılaştı, içeri girdiğinde başını kaldırıp tavana bakmak istedi ama binanın tavanı yıldızlar kadar uzaktı. Girişin ortasında bulunan bankoda dört tane danışman vardı. Kadın, onlara doğru yönelip mülakatın yapılcağı salonu sordu, görevli kadın, ona yeri tarif edip asansörü gösterdi.

    Asansöre binip sekizinci kata basarken ellerinin titrediğini fark etti. İçindeki, stresle karışık heyecanı bastıramıyordu bir türlü. Sekizinci kata geldiğinde " Kahretsin! Binlerce kapı, binlerce koridor var burada. Nerede bu salon?" diye söylendi. Biraz dolandıktan sonra nihayet görüşmenin yapılacağı salonu bulmuştu. Koridorda kendisi gibi bekleyen adayları gördü ve belliki hepsi çok heyecanlıydı. Kimisi durmadan bacağını sallıyor, kimisi parmağını çıtlatıyor, kimisi de alnındaki terleri siliyordu. Hepsi, hedefe ulaşmak için son düzlükte olduklarının farkındaydılar, bu son kerteydi artık ve olumlu bir netice almak hepsinin ortak amacıydı.

    Genç kadın, boş bir sandalye bulup oturdu, sırası gelince içeriden sesleneceklerdi. Tuhaf bir rahatlama çökmüştü kadının üzerine sebebini kendisi de bilmiyordu ama belliki teslimiyet duygusu harekete geçmişti. "Ben elimden geleni yaptım, gerisi mukadderat" diye düşünüp sakince sırasını bekkiyordu ki telefonu çaldı, arayan babasıydı. Referans konusunda kızını ikna etmek için son bir defa daha şansını deniyordu.

    " Kızım, bak iyi düşün şu an bile bir telefonla bu iş senin olabilir. Kendini kötü hissetmene gerek yok. Sanıyor musun ki herkes hakkıyla memur oluyor. Sistem böyle, tanıdığı olan geçip oturacak koltuğa."

    "Sağol babacım, beni düşündüğünü biliyorum ama ben birilerinin mutsuzluğu üzerine mutluluk kuramam, bir şey elde edeceksem eğer, onu hak etmeliyim. Hem ben kendime güveniyorum bu defa olacak" deyip kapattı telefonu ama kulağında babasının sesi çınlıyordu.

    "Sanıyor musun ki herkes hakkıyla memur oluyor"

    Nihayet kendisine sıra gelmişti, üzerine son bir çeki düzen verip büyük bir zafer kazanmış ordu komutanı edasıyla salonu girdi. Gayet güler yüzlü bir ifadeyle "Merhaba Efendim" dedi.

    Salonda ikisi erkek biri kadın, üç üye bulunuyordu. Ortadaki adam komisyon başkanıydı, gri takım elbise, beyaz gömlek, kırmızı kravat ile klasik bir devlet adamı  kombini yapmıştı. Elinde de pahalı olduğu anlaşılan üst kısmı altın kaplama, lacivert çelik bir dolma kalem vardı. Adamın yüzü çok tanıdık gelmişti kadına, bakışları ve tavrı ile " Olağan Şüpheliler" filmindeki Kayzer Söze karakterine benzetmişti komisyon başkanını ve artık o, onun için Kayzerdi.  Diğer komisyon üyesi, kırklı yaşlarında kır saçlı, gözlüklü, silik bir adamdı. Kadın üyeyse, siyah döpiyesi ve sol tarafına taktığı kuş broşu ile son derece zevksiz ve sıkıcı görünüyordu.

    Kayzer, "Merhaba" dedi ve sandalyeyi gösterdi.

    İlk sözü silik adam aldı ve kadına " Kendinizi tanıtın lütfen" dedi.

    Kadın, akıcı ve net bir şekilde hiç takılmadan kendini tanıttı üstelik sesi de titrememişti. En büyük korkusu konuşurken heyecandan sesinin titremesiydi.

    Sözü tekrar Kayzer aldı ve kadına İnkılap tarihinden bir kaç soru sordu ve kadın soruları doğru cevapladı. Soruları bilimiş olmanın verdiği mutlulukla heyecanı azalmış, kendine güveni artmıştı.

    Kayzer sorularına devam etti ve genel kültür, mesleki yeterlilik ile ilgili bir kaç soru daha sordu. Kadın tüm soruların cevapları eksiksiz bir şekilde verdi. Kayzer, başını onaylar gibi sallayarak " Bravo, hepsini bildiniz. İyi hazırlandığınız belli oluyor."

    Genç kadın, "Teşekkür ederim efendim, evet iyi hazırlandım. dedi.

    Söz sırası sıkıcı kadın üyeye gelmişti, yüzünde müstehzi bir gülüşle " Yarın bir uyanıyorsun bu ülkenin başındaki lidersin, yapacağın ilk iş ne olurdu?"

    Kadın hiç düşünmeden " Tebrikleri kabul etmek olurdu efendim" dedi.

    Komisyon üyelerinin hepsi gülmeye başladı. Belli ki bu pratik cevap hoşlarına gitmişti.

    Söz yeniden Kayzer'de idi.

    -Dik kafalı bir tavrın var. Bildiğini okuyan birine birine benziyorsun

    + Hayır efendim, bildiğimi değil doğrularımı uygulayan biriyimdir.

    - Bazen akışa uyum sağlamak için doğrular değil, olaması gerekenler yapılmalıdır. Esnek bir tavır işlerini daha kolay hale getirebilir.

    + Ben hep doğrularımı uyguladım efendim. Benimsemediğim hiç bir davranışın savunucusu olmadım, çizgimden çıkıp esneklik göstermedim.

    Kadın hata yaptığını fark etmişti, bir mülakatta bu kadar dik kafalı bir tavır hiç akıllıca bir şey değildi ama istediği sonuca ulaşmak için olmadığı biri gibi görünüp esnek olmakta ona göre değildi.

    Kayzer, "Kendinizle alakalı söylemek istediğniz başka bir şey var mı?"

    Kadın, " Uzun zamandır büyük emekler vererek bu görev için hazırlanıyorum. Sizlere bu görevi hakkıyla icra edeceğimin sözünü verebilirim. Eğer bu fırsatı bana verirseniz ben de elimden gelenin fazlasını yapıp verdiğim sözü tuttuğumu sizlere kanıtlamış olurum. Bana bu fırsatı vermenizi rica ediyorum efendim. "

    Genç kadın sözlerini bitirir bitirmez Kayzer'in elindeki kalemle kendi isminin üzerini çizdiğini gördü. Kayzer bunu çaktırmadan yaptığını sanıyordu ama kadın görmüştü çünkü dikkati o pahalı kalemdeydi ve o kalem sadece kadının isminin üzerini değil, hayallerinin de üzerini çizmişti.

    Kadın bir an sarsıldı ve gözünün önünden film şeridi gibi verdiği emekleri, uykusuz geçen geceleri geçti. Bir çizikle bütün hayallerini, emeklerini, yaşama sevincini bitirmişler, yakıtını tüketmişlerdi sanki.

    Aslında her bakımdan bu göreve layık olduğunu düşünüyordu. Ama doğrularını uygulayacak olması komisyon üyelerinin hoşuna gitmemiş olacaktı ki üstünü çizdiler. Onlar ensesine vurup lokmasını alacakları, bulunduğu kabın şeklini alan, hayatta hiçbir duruşu olmayan omurgasız birilerini arıyorlardı ama kadın bu sıfatların hiçbirine uymuyordu.

    Kayzer " Hakkında hayırlısı olsun" deyip kapıyı gösterdi.

    Kadının içinden,  en galiz küfürleri savurup, kapıyı çekip gitmek geldi ama yapmadı. Alaycı bir gülümsemeyle "Sağolun" deyip çıktı.

    Koridorda bıraktığı kırmızı şemsiyesini alıp asansöre doğru hızlı adımlarla yürüdü. Asansörü beklediği sırada köşede stresli olduğu her halinden belli olan bir adam telefonla konuşuyordu. Adamı tanımıştı, koridorda kendisiyle bekleyen adaylardan biriydi.

    Adamın, "Unutma amca, Bursa olacak. Ben Bursa'da ki pozisyonu istiyorum. Bursa olmasını özellikle belirt. " dediğini duydu kadın.

    O an tekrar babasının sesi çınladı kulağında " Sanıyor musun ki herkes hakkıyla memur oluyor." Babası haklıydı. Hak edene hakkı verilmiyordu.

    Ama kadın pişman değildi. Mülakatı kaybetmiş olabilirim ama insanlığımı, onurumu kaybetmedim dedi kendi kendine. Belki züğürt tesellisi yapıyordu ama elinden de başka bir şey gelmiyordu.

    Kadın yarı yerde, yarı gökte dalgın bir şekilde deniz kenarındaki bir kafeye attı kendini. Bir çay söyledi ve ufak ufak denize düşen yağmurları seyretti. Denizin ortasında rıhtıma doğru giden yük gemisinin dalgası kafenin duvarlarına çarpmıştı. " Ne büyük öfke!" diye geçirdi içinden. Kendisi de dalga olup altına almak istiyordu bütün olağan şüphelileri. Ateş olup yakmak istiyordu kaybetmeyi olağanlaştıranları,  ama elinden bir şey gelmeyeceğini de biliyordu. Bildiği bir şey daha vardı o da hakkını alacağı, büyük bir günün olması. Bu inancı en azından bir teselli oluyordu onun için.

    Kadın kafeden ayrılacağı sırada Barış Manço'nun Dönence şarkısının piyano versiyonu, enstrümantal olarak çalınmaya başladı. Kadın çok seviyordu bu parçayı ama durup dinlemedi.  Kerameti olmadığını anladığı kırmızı şemsiyesini açıp usul usul yağan yağmurun altında, olağan kaybedişlerini sorgulayarak, kaybetmeyi olağanlaştıran insanların olmadığı bir simeranya hayali kura kura evinin yolunun tuttu.
  • "Şunu bilin ki Prensim, kabaran okyanusların Atlantis'i ve onun görkemli kentlerini yutmasından hemen sonra, Dünya'da o güne değin görülmemiş bir çağ başlamıştı. Aryas'ın oğullarının doğduğu bu çağda, Dünya üzerindeki imparatorluklar ve uygarlıklar, gökteki yıldızların mavi pınltılan kadar dağınık fakat belirgindi, işte bu sıralarda Kimmcryalı Canan geldi. Çelik bilekli elinden kılıcını hiç bırakmayan bu kara saçlı, şahin gözlü yiğit, tüm imparatorlukları sandallı ayağının altında çiğnemek istiyordu."
    Yazar Robert Ervin Howard, kahramanı Conan'ın tanıtımını böyle yaptı.
    Çizgi romana uyarlama 1970 yılında, Marvel Comics'in yöneticilerinden ve yazarlarından Roy Thomas tarafından gerçekleştirildi. Conan'ı çizen çizer de Barry Windsor Smith idi.
    1 Ekim 1970'de yayınlanan ilk sayı, başarılı bir reklam kampanyasıyla tanıtıldı. "Conan'ın Gelişi" adım taşıyan ilk sayı hemen tükendiğinden, ikinci sayı "Hayvan Adamların'ın ini" daha yüksek tirajda basıldı. Ne var ki, ikinci sayı, ilk sayının başarısına ulaşamadı. Üçüncü sayı "Gri Tanrı'nın Alaca Karanlığında" piyasaya sürüldü. 4. sayıda Howard'ın en güzel Conan öykülerinden "Fil Kulesi" beğeniyle karşılandı. 6. sayıdaki "Şadizar'ın Şeytan Kanatları" gerçeklen çok ilginçti. Conan, "üçkâğıtçı" bir kadın olan Jenna tarafından çölün ortasında terkediliyordu. Daha sonra, birçok serüvende Conan'a eşlik eden Jenna, Red Sonya tipinin doğmasında etkili oldu.
    Conan Klasik Maceralar Cilt 1’de sekiz Conan öyküsü bulunuyor.
    - Conan'ın Gelişi
    - Hayvan Adamların İni
    - Gri Tanrının Alacakaranlığında
    - Fil Kulesi
    - Zukala’nın Kızı
    - Shadizar’ın Üstünde Şeytan Kanatları
    - Kuytularda Pusuya Yatan
    - Yer altı Gardiyanı
  • 1. PARÇA
    Baremin 7. derecesinde memur Yakov Petroviç Goladkin o gece deliksiz uykusundan uyandığı zaman, saat sabahın sekizine geliyordu. Goladkin esneyerek gerindi, sonra gözlerini açtı ve bir iki dakika hiç kımıldamadan yattı. Uyanıp uyanmadığını, çevresinde olup bitenlerin gerçek mi, yoksa başı sonu olmayan gece düşünün bir devamı mı olduğunu anlamaya çalıştı. Kendini toparlayınca etraf bütün canlılığı ve her zamanki haliyle karşısında belirdi. Yattığı küçük odanın kirli yeşil, isli, tozlu duvarları, kırmızıya boyalı bir masa ve çiçek desenli kırmızı muşamba kaplı Şark işi sedir hepsi her gün gördüğü şeylerdi.

    Yakov Petroviç'in bir gece önce eve döndüğü zaman üstünden çıkarıp rasgele fırlattığı bumburuşuk elbise dertop halde kanepenin üstündeydi. Puslu, donuk, çamura bulanmış hissi veren bir sonbahar sabahı pencereden öyle ters, nursuz bir suratla bakıyordu ki, Goladkin'in, hayal ülkesinde değil de Petersburg'da, Şestilavoçnaya Sokağı'nda, kirayla oturduğu büyük bir apartmanın dördüncü katında minnacık dairesinde olduğundan, en ufak kuşkusu kalmamıştı. Goladkin bu önemli keşiften sonra, uyandığına adeta pişman oldu: Az önceki düşün devamını görmek umuduyla yeniden gözlerini yumdu. Ama hemen açıldı, silkindi ve yataktan kalktı.

    Kafasındaki dağınık düşünceler belirli bir biçim aldı. Yakov Petroviç'in yataktan kalkınca ilk işi, konsolun üstünde duran ufak yuvarlak aynaya koşmak oldu. Aynada gördüğü bir çift kırpışan göz, seyrek saçlı kafa ve sarımtrak yüz görenlerin asla dikkatini çekmeyecek kadar silikti. Ama aynada bunları izleyen sahibi halinden memnundu.
    — Çok şükür, her şey iyi gidiyor; dedi. Ya aksilik olsun diye suratımda bir sivilce filan çıksaydı pek kötü olurdu doğrusu. Yok yok, her şey son derece yolunda!Her şeyin iyi gittiğine sevinen Bay Goladkin, aynayı yerine koydu, geceliği sırtında pencereye koştu, iç avluyu bir şeyler arayan bakışlarla taradı. Yüzüne yayılan memnun gülümsemeden, aradığını bulduğu bel i oldu. Bu sefer odasının arkasındaki uşak Petruşka'nın bölmesine baktı, Petruşka'nın bölmede olmadığından emin olunca, parmak uçlarına basarak odasına döndü, masanın çekmelerinden birini açtı, elini daldırdı. İçini karıştırdıktan sonra, bir yığın işe yaramaz ıvır zıvırın ve zamanla sararmış, üzerindeki yazılar okunmaz hale gelmiş kâğıtların altından eski, solmuş bir cüzdan çıkardı.
    Özenle, adeta zevkle içindeki gizli küçük cebi açtı. Cep oldukça şişkindi. İçindeki renk renk kâğıtlar adamcağızın yüzünü güldürdü. Banknotları cüzdanından çıkararak el erini uğuşturdu.
    Daha sonra, dünden beri kimbilir kaçıncı defa değerli hazinesini saymaya başladı. Banknot destesini baş ve işaret parmakları arasında hışırdata hışırdata sayıyordu. Bitirdikten sonra:
    — 750 banknotumuz var... Yabana atılacak rakam değil! diye mırıldandı. Hem yalnız benim için değil, kim olsa küçümsemez bu parayı... Bununla neler yapılmaz ki! (Goladkin gene el erini uğuşturdu.) İyi ama, bizim Petruşka nerelere defolup gitti acaba?
    Goladkin hep o gece kılığıyla uşağının bölmesini bir kere daha gözden geçirdi. Petruşka hâlâ yerinde yoktu, sadece odanın ortasında kaynaya kaynaya taşmak üzere olan semaver hırçınlıkla puflayıp duruyordu. "Daha ne bekliyorsunuz, suyum kaynadı, hazırım. Alın, işinizi görün!" demek isteyen şikayetçi bir hali vardı.
    — Şeytanlar götürsün senin gibi tembel herifi! İnsanı çileden çıkarır, namussuz... diye söylendi Goladkin. Haklı bir kızgınlıkla ufak koridordan antreye geçti, kapıyı hafifçe araladı ve Petruşka'yı sahanlıkta, eliyle koymuş gibi buldu. Apartmanın uşakları, hizmetçi ve dışardan gelen ne idüğü belirsiz kimselerle çene çalıyordu. Petruşka'nın duruşu, konuşma şekli Goladkin'in hoşuna gitmişti galiba; seslendi, sonra öfkeli ve canı sıkılmış bir hal e içeri girdi. "Hayvan herif, efendisini ciğeri beş para etmeyen güruha satıyor..." diye söylendi. Sonra Petruşka'ya ters ters baktı:
    - Ne yapıyordun orada?
    — Hiç... Giyeceklerimi getirdiler de...
    - Haydi giy de görelim.

    *****
    2. PARÇA
    Küçük bir memur olan Yakov Petroviç Golatkin uyandığında saat sekize geliyordu. Gerindi, esnedi ve sonunda uzun süren dinlendirici bir uykunun ardından gözlerini açtı. Bir iki dakika kadar sanki uyanıp uyanmadığından emin değilmiş gibi yatakta hareketsiz uzandı. Çevresindekilerin gerçek mi yoksa karmakarışık rüyalarının bir devamı mı olduğunu bilememişti. Ama kısa bir süre içinde Bay Golatkib'in duyuları günlük izlenimleri kaydetmeye başladı. Her şey, küçük dağınık odasının isli ve tozlu, yeşil duvarları, maun konsol, maun taklidi sandalyeler, kırmızı masa, soluk yeşil çiçekli kırmızımsı muşamba sedir ve bir gece önce aceleyle çıkarıp sedirin üzerindeki yığına fırlattığı giysileri, hepsi ona tanıdık geliyordu artık. Sonra karanlık, tatsız, gri bir sonbahar günü, kirli camlardan içeri öylesine kötü ve sevimsiz bir şekilde girdi ki, Bay Golatkin'in bir peri ülkesinde değil de Petersburg'un Şestilavoçnaya Caddesi'nde büyük bir binanın dördüncü katındaki dairesinde yattığına yattığına hiç kuşkusu kalmadı. Bu önemli durumu keşfeden Bay Golatki sanki uyandığına pişman olmuş gibi tekrar o peri ülkesine dönmek umuduyla gözlerini kapattı, ama hemen sonra kafasında dönüp duran tutarsız ve dağınık düşüncelerden doğan bir fikirle yataktan fırladı ve konsolun üzerindeki küçük, yuvarlak aynaya koştu. Oradaki görüntü ilk bakışta hiç dikkati çekmeyen önemsiz bir karakterin mahmur, zayıf ve belirli bir yansıması olduğu haldei görüntünün sahibi bu yansımadan memnun kaldı.

    ''Bugün bir sorunum olsa halim ne olurdu?'' dedi Bay Golatkin içinden. ''Ya bir aksilik olup da yüzümde acayip bri sivilce çıksaydı ya da ona benzer tatsız bir şey olsaydı! Ama neyse ki pek fena görünmüyorum. Şu ana kadar her şey yolunda.''

    Her şeyin yolunda olmasından duyduğu memnuniyetle Bay Golatkin aynayı yerine koyup, çıplak ayakla ve üzerinde yatarken giymeye alışık olduğu kıyafetle pencereye gitti. Dikkatli bakışlarla avluda bir şeyler aradı. Orada gördükleri de memnuniyet verici olmalıydı ki hoşnut bir gülümsemeyle yüzü aydınlandı. Uşağı Petruşka'nın kullandığı küçük bölmeye şöyle bir bakıp uşağın orada olmadığından emin olduktan sonra parmaklarının ucuna basarak masaya gitti, çekmecelerden birinin kilidini açıp içini altüst etti. Sonunda sararmış bazı kağıtların ve diğer pisliklerin altından eski yeşil bir cüzdan çıkardı. Dikkatle açtı, yüzünde saklayamadığı bir sevinçle en gizli bölmelerine kadar dikkatle inceledi, içindeki yeşil, gri, mavi, kırmızı, rengarenk paralar da memnuniyet ve tatlılıkla Bay Golatkin'e bakmış olmalılar ki açık duran cüzdanı yüzünde bir gülümsemeyle masanın üzerine koydu ve büyük bir zevkin belirtisi olarak enerjik bir halle ellerini ovuşturdu. Güven verici para tomarını aldı, bir gün öncesinden beri belki yüzüncü kez, her birini iki parmağı arasında gıcırdatarak saymaya başladı.

    ''Yedi yüz elli ruble!'' diye fısıldayarak, derin bir soluk aldı. ''Yedi yüz elli ruble. İyi para!'' dedi, memnuniyetinin heyecanıyla sesi titriyordu. Para destesini sıktı, yüzüne bir gülümseme yayıldı. ''Çok çok iyi bir para! Hem herkes için iyi bir miktar! Bu parayı küçümseyen kimse var mıdır acaba? İnsanı çok uzun zaman idare eder bu! Peki ama şu Petruşka nerede?'' diye düşündü Bay Golatkin ve bölmenin arkasına baktı. Petruşka hala görünürlerde yoktu, ama yerlerde buharlar saçan, öfke içinde kaynayıp taşma tehditleri savuran semaver duruyordu. Orada öfkeyle homurdanırken sanki Bay Golatkin'e kendine has diliyle: ''Gelin hadi, beni alın. Görüyorsunuz hazırım,'' der gibiydi.

    ''Canı cehenneme!'' diye düşündü Bay Golatkin. ''Şu tembel herif beni çileden çıkarıyor. Nereye kayboldu?''

    Gayet yerinde bir öfkeyle, sokak kapısına giden koridora çıktı. Uşağı Petruşka, etrafına bir sürü ayaktakımını toplamış bir şeyler anlatıyor, onlar dailgiyle dinliyorlardı. Konuşmanın konusunun da, tarzının da Bay Golatkin'e hitap etmediği belli oluyordu, hemen Petruşka'yı çağırdı ve tatsız hatta rahatsız olmuş bir ifadeyle odasına döndü.

    ''Şu ahmak yaratık insanı yok pahasına satıverir. Eminim beni de iç kuruş için satmıştır, bahse girerim yapmıştır...'' diye düşündü. ''Ne işin ne vardı orada?''

    ''Üniformayı getirdiler efendim.''

    ''Giy de gel.''

    *****
    3. PARÇA
    Dokuzuncu dereceden devlet memuru Yakov Petroviç Golyadkin, epeyce uzun uykusundan uyandığında saat sabahın sekizine geliyordu. Gözlerini, ancak bir süre esneyip gerindikten sonra tam anlamıyla açabildi. Uyanıp uyanmadığını tam olarak kestiremeyen, etrafında olup bitenler gerçek mi, yoksa karmakarışık rüyalarının devamı mı anlayamayan biri gibi, hiç kıpırdamadan iki dakika kadar daha yatakta kaldı. Neyse ki, az sonra Bay Golyadkin’in duyuları, alışık oldukları günlük izlenimleri açık seçik ve belirgin bir şekilde algılamaya başladılar. Küçücük odasının is içinde kalmış tozlu, kirli yeşil duvarları, maun[1] konsolu, yine maunla uyumlu sandalyeleri, kırmızıya boyanmış masası, üzeri muşamba ile örtülü, yeşil çiçek desenli kırmızı sediri ve son olarak da dün alelacele çıkarıp, sedirin üzerine fırlattığı kıyafetleri son derece tanıdık göründü Bay Golyadkin’in gözlerine. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, dışarıda hüküm süren puslu, kirli, gri bir sonbahar günü pencereden içeri öyle ters, öyle keyifsiz yansıyordu ki, Bay Golyadkin’in artık bir masal diyarında filan değil, alt tarafı başkent Petersburg’da, Şestilavoçnaya Caddesi’nde, çok büyük, esaslı bir apartmanın dördüncü katında, üstelik kendi dairesinde bulunduğundan hiçbir şüphesi kalmadı. Bu önemli keşfinin hemen ardından da gözlerini sımsıkı yumdu, sanki az önceki rüyasından koparılmak gücüne gitmişti de, bir dakikalığına da olsa uykusuna geri dönmeyi arzuluyordu. Fakat neredeyse bir saniye sonra toparlanıp belli bir düşünceye odaklandı ve bu, bir hamlede yatağından fırlamasına yetti. Yataktan çıkar çıkmaz da, ilk işi konsolun üzerinde duran ufak, yuvarlak aynanın karşısına geçmek oldu. O an aynada beliren miyop, uykulu ve epeyce kelleşmiş şahıs her ne kadar ilk bakışta kesinlikle hiç kimsenin dikkatini çekemeyecek kadar sıradan biri olsa da, belli ki görüntünün sahibi kendisinden fevkalade hoşnuttur. “Tuhaf olmaz mıydı,” dedi kendi kendine Bay Golyadkin kısık bir sesle, “ya şimdi, yani tam da bugün, bir şeyler yolunda olmasaydı, örneğin bir sivilce filan çıksaydı çok tatsız olurdu. Yahut başka bir terslik de olabilirdi, kötü olurdu doğrusu? Her neyse, şimdilik her şey iyi gidiyor; şimdilik her şey yolunda denebilir.” Her şeyin yolunda gitmesine son derece sevinen Bay Golyadkin, aynayı eski yerine koydu ve yalınayak, üstelik geceleri uykuya çekilirken giymeyi alışkanlık haline getirdiği geceliğini henüz değiştirmeden pencereye koştu; arayış içindeki bakışlarını büyük bir dikkatle, pencerelerin açıldığı apartman bahçesinde gezdirdi. Anlaşılan dışarıda gördüğü şey de çok hoşuna gitmiş olacak ki, yüzü keyifli bir gülümsemeyle aydınlanıverdi. Sonra (elbette içeride yalnız olduğundan tamamıyla emin olmak için öncelikle hizmetkârı Petruşka’nın tahta bölmenin arkasında bulunan odasına bir göz attı) ayaklarının ucuna basarak masasına yaklaştı, elini çekmecelerden birinin en dibine daldırdı ve sonunda, sararmış birtakım kâğıtların ve birkaç ıvır zıvırın altından, yıpranmış, yeşil cüzdanını bulup çıkardı; cüzdanı dikkatle açtı, özenle ve belli ki büyük bir haz alarak en uçtaki, gizli cebi araladı. Yeşil, gri, mavi, kırmızı ve daha bir sürü alacalı kâğıttan oluşan para destesi de ona gayet sıcak ve güven verici gelmiş olacak ki Bay Golyadkin’in yüzü bir kez daha keyifle aydınlandı. Cüzdanını açık olarak masanın üzerine bıraktı ve büyük bir sevinçle avuçlarını ovuşturdu. Sonra devlet banknotlarından oluşan sevgili para destesini cüzdanın içinden çıkardı ve –dünden beri galiba yüzüncü kez– her bir kâğıdı başparmağıyla ve işaret parmağının arasında ovuştura ovuştura saymaya koyuldu. “Yedi yüz elli rublemiz var!” diye bitirdİ sonunda para saymayı, fısıltıyla. “Yedi yüz elli ruble… doğrusu hatırı sayılır bir miktar! Evet, gayet hoş bir miktar,” diye sürdürdü, heyecandan hafifçe incelen ve titreyen bir ses tonuyla, bir yandan da para destesini avucunda sıkmaya, anlamlı anlamlı gülümsemeye devam ediyordu, “oldukça hoş bir miktar bu! Kimse bu kadar paraya hayır diyemez! Kimse yabana atmaz bu parayı. Böyle bir parayla neler yapmaz ki…”

    “İyi ama bu da ne demek oluyor?” diye düşündü neden sonra Bay Golyadkin, “Petruşka nerelere kayboldu?” Üzerinde hâlâ aynı gece kıyafetiyle dolaşan kahramanımız, bir kez daha tahta bölmenin öteki tarafına göz attı. Odada Petruşka’dan eser yoktu, yalnızca yerdeki semaver öfkesinden köpürüyor ve kendinden geçerek, her an taşabileceği yolunda tehditler savuruyordu; coşku ve telaş içinde harfleri eğe büke, kendi anlaşılmaz dilinde bir şeyler söylemeye çalışıyordu Bay Golyadkin’e; herhalde, “Ey, iyi insanlar, hadi alın beni artık yahu; bakın, artık hizmetinize tamamen hazırım,” gibi bir şeylerdi dediği.
    “Kör şeytan!” diye geçirdi içinden Bay Golyadkin, “Bu tembel iblis, insanın sabrını denemek için yaratılmış olmalı; nerelerde sürtüyor kim bilir!” Haklı olarak öfkelenen Bay Golyadkin, küçük bir koridordan oluşan sofaya çıktı; koridorun bitimindeki kapıyı hafifçe aralamasıyla, hizmetkârını, bir sürü uşak, apartman görevlisi ve işsiz güçsüz adamdan oluşan, kalabalık bir avareler topluluğuyla çevrelenmiş buldu. Petruşka bir şeyler anlatıyor, diğerleri de onu dinliyorlardı. Anlaşılan ne sohbetin konusu, ne de Petruşka’nın hali tavrı Bay Golyadkin’in pek hoşuna gitmemişti. Derhal Petruşka’ya seslendi ve hoşnutsuz, hatta üzgün bir halde odasına geri döndü. “Bu iblis, insanı, öyle yabancıyı filan da değil kendi efendisini üç kuruş için satmaya hazır,” diye geçirdi içinden, “satmıştır bile, kesinlikle satmıştır, bahse girerim, üç kuruşa satmıştır beni. Evet, ne oldu?..”

    “Elbiseyi getirdiler, efendim.”

    “Hemen giy ve gel.”
  • "Üstü çizilmiş ve hasar görmüştü ve bu yüzden müzayedeci;
    Pek değmediğini düşündü,
    Zaman tüketmenin bu eski keman için.
    Ama yine de gülümseyerek başladı.
    'Evet, artırmaya başlıyoruz, baylar bayanlar' diye bağırdı.
    'Kim artırmaya başlamak ister?'
    'Bir dolar, bir dolar' İki! Sadece iki dolar mı?
    'İki dolar, kim üç yapıyor?'
    'Üç dolar, üç dolar, üç dolara gidiyor...'
    Ama o anda arka sıralardan gri saçlı bir adam
    Öne doğru ilerlemeye başladı ve yayı eline aldı
    Sonra kemanın tozunu silkeledi.
    Hoş ve basit bir melodi tıngırdattı.
    Aynen meleklerin 'Carol' ilâhileri gibi
    Müzik yavaş yavaş azalınca müzayedeci
    Sakin ve alçak bir ses tonuyla
    'Eski kemana en son ne vermiştik?' dedi.
    Kemanı ve yayı eline aldı ve yukarı kaldırdı.
    'Bin dolar. Kim iki yapıyor?'
    'İki bin! Kim üç yapıyor?'
    'Üç bin, üç bin, üç bin'
    Ve 'artıyor, artıyor' diye bağırdı.
    İnsanlar gülmeye başladılar, bazılarıysa çığlık atıyorlardı.
    Pek anlayamadık'
    'Bu kemanın değeri nasıl birden bire artıverdi?'
    Anında cevap geldi:
    'Ustanın elleri değdi.'"
    Sevgili Dost,
    Ellerini uzat.