• “....gerçek, karşısında insanların birbiriyle farklı düşüncelere sahip olamayacağı tek şeydir. Herkesin bilinçaltında ona hükmeden, yaşamayı her ne pahasına olursa olsun diğer bütün isteklerden üstün kılan bir güç vardır...”
    Jerzy Kosinski
    Sayfa 250 - E Yayınları
  • 348 syf.
    ·18 günde·7/10
    Bugün Tanpınar'ın öykülerinden ve öykücülüğünden söz edeceğim. Elbette yazdığı romanlarla öne çıkan, öyküleri ve şiirleri ise biraz bu romanların gölgesinde kalan fakat yine de çok yönlü olduğu, aşağı yukarı her edebi metne istidadı olduğu eserleriyle ortada olan bir yazardan söz ediyoruz. Böyle bir yazarın doğal olarak dili ustalıkla kullandığını; kurgu, anlatım ve özellikle kültürel altyapı açısından çok başarılı eserler verdiğini söyleyebiliriz. Şimdi Tanpınar'ın bu yönleriyle beraber onun öykücülüğüne ışık tutalım. (Bunu yaparken spoiler verebilirim)

    Edebiyatımızda bazı müstakil şahsiyetler vardır. Bunlar bulundukları dönemin edebi karakterinden ayrı yol izleyen, o karakteri oluşturan veya o karaktere ayrı bir içerik katan insanlardır. Bunu yapmaları için elbette belirli bir edebi düzeyde olmaları, yani edebiyatta bir nevi öncü olmaları gerekmektedir. Gerek şiir türünde, gerekse roman türünde varolan ''öncülerden'' bahsetmezsek olmaz: Şiirde bu isimlerden(tabii eski edebiyat için konuşmuyoruz) Tevfik Fikret, Ahmet Haşim, Abdülhak Hamit Tarhan, Yahya Kemal, Mehmet Akif, Nazım Hikmet gibi birçok ismi sıralayabiliriz. Bunlardan özellikle Nazım'ın serbest şiirin öncüsü addedilmesi, şiirde ahengi uyak ve ölçü olmadan sese dayalı bir sistemle oluşturması önemli. Özellikle Atilla İlhan gibi birçok şairimize de kaynaklık etmiş. Hamit zaten döneminin ''Şair-i Azam''ı olarak nitelendirilmiş, henüz yeni yeni oturan Türk şiirinde ''Makber'' gibi önemli bir şiiri yazarak bence yine büyük bir edebi sıçramaya imza atıyor. Sonra Fikret var. Devlet ve padişah baskısının büyük ölçüde sindirdiği Servetifünun'dan ayrı olarak yılmadan toplumsal şiir yazmış, çok da aydın bir insan. Özellikle ''Sis''te, ''Tarih-i Kadim''de bunu görüyoruz. Ahmet Haşim ve Yahya Kemal o kadar toplumsal yazmasalar da gene Milli edebiyat şiirinde saf şiir dediğimiz, büyük ölçüde sembolizmden etkilenen şiirin öncüsü oluyorlar. Dillerini her ne kadar sadeleştirmeseler, hece yerine aruzu kullansalar da onlar şiiri musikiye yaklaştırarak büyük bir sanat icra etmişler. Ahmet Haşim zaten şiirde tabiri caizse ''tek başına bir ordu''. Fecriaticiler dağılıyor, adam dağılmıyor. Anlayışını ve zevkini sürdürüyor. Yahya Kemal de öyle. Onda da şiirler sade, yalnız aruz ölçüsü bu sade şiire mükemmel uyuyor. Biraz da romandan bahsetmek istiyorum. Her ne kadar Ahmet Mithat gibi sorunlu eserler veren ama yine de pes etmeyen bir yazarımız olsa da romanımız ilk olgun serüvenini Halit Ziya'da verir. Mai ve Siyah'taki gerçeklik olgusu özellikle Türk romanında bence büyük bir çığırdır. Onun haricinde Hüseyin Rahmi Gürpınar gene bu müstakil şahsiyetlerdendir. Ahmet Mithat ekolünden gelmesine karşın realizmden ve natüralizmden etkilenir. Servetifünun'a katılmaz ama bir nevi sokağın dilini edebiyata mizahla taşıyarak Servetifünun'un gerçekliğini daha ötesine taşımıştır. Cumhuriyetten sonra da özellikle gelişen romanımız, yine bu örneklerdeki gibi müstakil şahsiyetlere rastlar. Oğuz Atay toplumculuğun edebiyatından bireysel bir çıkış yapmıştır, bu çıkışı edebi olarak değerli görmemek olmaz. Toplumculardan Yaşar Kemal, özellikle destansı ve milli unsurları epik bir söyleyişle karıştırarak dilimize büyük katkı yapmış, Vedat Türkali ise o zamana kadar ağırlıklı olarak köy hayatını ele alan toplumculuğa şehirlerdeki hayatı aktararak ve modern anlatım tekniklerini ekleyerek gene o edebi karaktere müstakil şahsiliğini katmıştır. Nitekim konumuz olan Tanpınar da cumhuriyet devrinin ilk yıllarında, milli edebiyatın revaçta olduğu Halide Edip'ler Yakup Kadri'ler döneminde bu edebiyattan bağımsız bir yol izler.

    Ben Tanpınar'ın yukarıda anlattığımız ''müstakil şahsiyetler'' bilinmeden net olarak anlaşılamayacağını düşünüyorum. Çünkü birer olgunluk aşaması olarak görülen her eseri okunduğunda, farklı bir edebiyat içeriyorsa kafaları karıştırabilir. Bu yüzden yukarıdaki uzun açıklamayı gerekli gördüm. ''Olgunluk aşaması'' diyorum çünkü Tanpınar kendisini hiçbir zaman net bir olgunluğa erişmemiş, ancak olgunluğun peşinde olan bir yazar olarak niteliyor. Bu da onun mükemmeliyetçi anlayışının ürünü olsa gerek ki eserlerinde yakaladığı edebiyat harikasının da başlıca sebeplerindendir. Nihayetinde bağımsız bir edebi çizgiyle yazan Tanpınar, henüz gençlik eserlerinde yukarıda bahsettiğim saf şiir anlayışının ve sembolizmin etkisinde kalır. Yahya Kemal'in öğrencisi olmasının da etkisi vardır bunda. Bununla bağlantılı olarak romanlarında realizmden kopmamak kaydıyla bazı metaforlar, soyut fantastiğe çok kaçmamak kaydıyla birtakım gizli mesajlar verdiği olmuştur(Saatleri Ayarlama Enstitüsü bunun gelişmiş bir örneğidir). Huzur'da yine realizmin psikolojik yönüyle bağlantılı olarak bireyin iç dünyası öne çıkar. Orada bir aydın hesaplaşması vardır, aşk ve ona eşlik eden İstanbul kültürü de romanın motifidir. Saatleri Ayarlama'da daha çok sembolik anlatımlar ağır basar. Huzur'da o kadar yoktur. Anlam kapalılığı burada bazı olaylar üzerinden Türk toplumunun aydınlan(ama)masını anlatır. Sahnenin Dışındakiler ise yine toplumsal, tarihsel bir olayın İstanbul ve milli mücadele nezdinde anlatılmasıdır. Tanpınar'ın kendisinin tam olgunluğa erişememiş gördüğü ama bizim şu anki duruma baktığımızda olgunluğun direği diyebileceğimiz eserlerdir hepsi de.

    Burada öykülerini konuşurken bu eserlerden de söz etmek gerek diye düşündüm. Zira onun öykülerinde -romanlarının gölgesinde kalsa bile- bu romanların ayak sesleri işitilir. Çok fazla öyküsü de olmayan Tanpınar, zaten yazdığı öyküler öykü tekniğinden uzak olmakla beraber, yer yer muhtevası anlamında büyük bir kültür deryasına sahiptir. Onun öykülerinden bazılarını beğenmedim ve -belki ilk gençlik eserlerinden dolayıdır- yetersiz buldum. Kırdığım puan o yüzden. Ancak bazı öyküleri de var ki dediğim gibi onlar her ne kadar öykü tekniğine biraz yabancı iseler de en az romanları kadar derindir. Bunlardan Abdullah Efendi'nin Rüyaları; romanlarını aşarak gelen sembolizm ve o yoğun sisli, fantastik dünyada çok zor anlaşılabilen, ayırt edilebilen kurgusuyla bireyci hikayenin döneminde en mühim örnekleri arasında sayılabilir. Tanpınar'ın bireyci yönüne katılamasam da bu bireyciliğin ona sağladığı yetkin analiz gücüne hayran oluyorum. O bireycilik, toplumculuğa ulaşmada Tanpınar için bir köprü görevi üstleniyor. Yani bireyci diye kendini toplumdan izole eden modernistlerin aksine o, bununla daha çok toplumu anlayabiliyor ki Saatleri Ayarlama'da da bunu görüyoruz. Neyse, Abdullah Efendi'ye dönelim. Abdullah Efendi bu hikayede gerçeklikten sıyrılmış ve gerçek ötesini görür hale gelmiştir. Arkadaşlarıyla meyhanede otururlarken yan masadaki güzel kadınla beraber gelen bu nevi olağanüstü maceraların başlangıcı önemlidir: ''Bu emniyetle sandalyesinde biraz yana doğru kayarak kadının ayaklarına doğru baktı ve işte o andan itibaren gecenin bütün füsunu kayboldu ve Abdullah Efendi, garip, hikayesi güç bir serencama daldı.''(syf. 14) Böylece yazar, hem ilerleyen sayfalardaki maceraların esas müsebbibi olan arzunun, iştihanın haberini gizlice vermiş olur hem de Abdullah'ın iç dünyasını didik didik etmeye başlar. Bu arzu, Abdullah'ı gerçeğin ötesine zorlamıştır. Ancak onun bilinçaltında bu gerçeküstüyle yüzleşmekten ürktüğü de görülür: ''Birdenbire Abdullah, kendisi için hayatın artık sırrı kalmadığını görerek korktu. Evet, o şimdi kendisini, her kapalı şeyin, mütebessim bir insan yüzü için olduğu gibi sımsıkı örtülmüş demir kapıların, hiçbir gediği olmayan yekpare duvarların arkasında olup biten hadiseleri gözlerinin önünden geçiyorlarmış gibi görebilecek bir kudrette buldu(...) O, doğrusu istenirse, bütün ömrünce bundan korkmuş, bir gün insanlar ve eşya ile olan münasebetlerinin, ihsasların sathi planından çok daha derin ve çok başka bir seviyeye çıkmasından, kainatı saran ve ona güzelliğini veren büyük sırrın, ortasından kesilmiş bir meyve gibi birdenbire bütün çıplaklığıyla apaçık görünmesinden, korkunç manzarasıyla onda her nevi yaşama zevkini bir anda, tıpkı bir nefeste söndürülen bir mum gibi söndürmesinden korkmuştu. İşte şimdi, o kadar ürktüğü ve bununla beraber beklediği saat gelip çatmıştı.''(syf. 15) Böylece Abdullah, birçok gelgitlerle beraber bu maceraya dalar. Yaşadığı maceraları konu uzayıp gittiği için anlatmayacağım. Ancak yazarın amacının burada Abdullah'ın nasıl bu hale geldiği, neden bu ruh hali içinde olduğu sorusunu sorgulatmak olduğu aşikardır. Aslında benzer bir şey Birinci İkramiye öyküsünde de vardır. Ancak o da Bir Yol öyküsündeki gibi basit kalmıştır. Bunun haricinde Erzurumlu Tahsin'de olduğu gibi, Erzurum'daki depremin toplumdaki yansımasını anlatarak yer yer bireycilikle toplumculuk arasında köprü kurduğu görülür. Evin Sahibi ya da Acıbadem'deki Köşk öyküleri de yazarın anı merkezli yazınının başarılı örneklerindendir ve hatta Acıbadem'deki Köşk öyküsü için denebilir ki, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün ayak sesleridir. ''Mucit'' Sani Bey'in köşk hayatına olan tesiri ve başına gelenler aynen Halit Ayarcı'dır. Kitaplarına girmemiş hikayeler de başarılıdır. Emirgan'da Akşam Saati öyküsünde, Sabri'nin anılarıyla beraber geri dönüş tekniği kullanılarak psikolojik tahlillere girişildiği gözden kaçmaz. En sonda, yer alan hikayelerin dışında bir de piyes vardır. Bu piyes de bence çok başarılıdır. Herhangi bir memleketin kralının, ölmek üzere iken konuşan hayvanların veda ziyareti yapması hem bize fablı hatırlatır, hem de o hayvanlar üzerinden gene kralın iç çözümlemesini yapar. Bunun yanında bir diğer önemli Yaz Yağmuru öyküsünde yine Abdullah Efendi'de olduğu gibi bireysel dalgalanmaların tasavvuru vardır. Yazın yağmurda evinin bahçesine sığınan genç kadınla tanışan Sabri'nin o kadınla olan muhabbeti ilerledikçe ona benzediğini farketmesi anlatılır.

    Tanpınar'ın edebiyatından ayıramayacağımız hikayelerden önemli gördüklerimi de anlattıktan sonra, incelemenin sonuna geldik. Ben bu öykülerden sonra yine Tanpınar'ın bireyin iç dünyası kategorisine sığmadığını, onun müstakil yazarlığını, romanlarında da esas dikkat edeceğimiz edebi kimliğini inşa ettiğini anlatmaya çalıştım. Evet o, öykülerinde bireysel çözümlemelere, psikolojik tahlillere gidebilir. Ancak unutulmamalı ki o bir öykü yazarı değil ve zaten yazdığı öykülerde başarılı bir öykücülük sergilemiyor. Öykü türü 40-50 sayfa olmaz. Öyküde kısa ve net anlatım vardır. Sabahattin Ali gibi 10 sayfada meseleyi çözersin. Bunu yapmak da ayrı ustalık ister. Romancılar ise bunun aksine sonlandırmaktan çok uzatmayı tercih ederler ki dediğimiz gibi Tanpınar da onlardandır. Bireyin iç dünyası da Tanpınar'da farklı bir mahiyet kazanır, çevreyle ve toplumla iç içe ele alınır. Bundan da yukarıda uzun uzun bahsettik. Modernizmle karıştırmayınız. Bu son eklemeleri ve uyarıları da yaptıktan sonra bir Tanpınar incelemesini daha bitiriyorum. İyi okumalar.
  • 152 syf.
    ·Puan vermedi
    İlk olgu: Çalışmalarımız birilerinin hoşuna gitmedi.

    Soru: Kimin?

    Gözlem: bir uzaylı beni ziyarete geldi.

    Kıyamette Bir Milyar Yıl İthaki Yayınlarının Bilimkurgu Klasikleri serisinin 2. kitabı AN ve BN kardeşlerin 1977 yayımlanan romanıdır. Eser yazarların sonsözünde de belirtikleri üzere romanın alt metninin kendisini kontrolsüzce gösterip durması nedeniyle dönemin üst otoriteleri tarafından rahatsız edici bulunmuş, eser yazarlar tarafından görece küçük değişiklikler yapılarak 1977 yılında sansürlenmiş şekliyle yayımlanmıştır. İthaki Yayınlarının yayımladığı, Hazal Yalın’ın çevirisini yaptığı bu kitap Türkiye’de Rusçadan Türkçe ‘ye eksiksiz olarak çevrilip, yayımlanan ilk kitaptır.

    Başta bir polisiye roman gibi başlar; ana karakterimiz astrofizikçi Dimitri Malyanov sıcak bir temmuz gününde evinde araştırması üzerinde çalışmaktadır. Eşini ve oğlunu evde çalışabilmek için eşinin annesinin yanına tatile göndermiştir. Ancak çalışması arka araya gelen yanlış telefon aramalarla bölünür. Sipariş etmediği halde içerisinde yiyecek ve içki bulunan teslimat alır. En ilginç olanı da elinde eşi tarafından yazılmış bir notla gelen ve eşinin ilkokulda yakın arkadaşı olduğunu söyleyen seksi bir kadının geceyi onun evinde geçireceğini söylemesidir. Bir yandan bu olaylar gerçekleşirken bir yandan da arkadaşları üzerinde çalıştığı araştırması hakkında sorular sormaya başlarlar. Bu onun için şaşırtıcıdır çünkü daha önce yaptığı işler üzerinde hiç ilgilenmeyen arkadaşları ısrarla ne üzerinde çalıştığını merak etmektedir. Ertesi gün kapısı bir kriminal dedektif tarafından çalınır. Dedektif, arkadaşı ve karşı komşusu olan Snegovoy’un dairesinde ölü bulduğunu, bu cinayete intihar süsü verildiğini ve kendisinin cinayet şüphelisi olduğunu söyler. Olanlar karşısında oldukça şaşkına dönen ana karakterimiz Malyanov ve arkadaşlarının hikayesi bu noktadan sonra başlar.

    Astrofizikçi Malyanov yakın arkadaşı biyolog Vayngarten vasıtası ile mühendis Zahar Gubar ve oryantalist Glukhov ile tanışır. Malyanov’un diğer bir komşusu matematikçi Veçerovski’ye giderek olayları tekrardan değerlendirirler. Bu isimler kendi alanlarında oldukça başarılı isimlerdir ve araştırmaları dünyayı değiştirecek niteliktedir. Ancak hepsinin ortak sorunu çalışmaya başladıkları an beklenmeyen olaylarla çalışmalarının bölünmesidir. Sanki bir güç tarafından çalışmalarına izin verilmemektedir. Karakterler kendi hikayelerini sırasıyla anlattıklarında gerçeğin farkına varırlar.

    Uzun zamandır dünya dışı bir uygarlık dünyada yapılan bilimsel çalışmaları takip etmektedir. Karakterlerimizin yaptıkları çalışmalar onlar için endişe verici bir noktaya geldiğinde, tesadüfi olaylarla bu araştırmaları durdurmaya çalışırlar. Ancak Vayngarten’ın hikayesinde olduğu gibi bu tesadüfi olaylar karakterlerimizi durdurmaya yetmediğinde, yaptıkları çalışmalarından vazgeçmeleri ve bu çalışmalarla ilgili bütün malzemeleri yok etmelerini önermeye ziyarete gelirler. Bunu neden veya niçin istediklerini açıklamazlar ancak her şeyin doğal süreçte ilerlemesi için gerekli tedbirleri aldıklarını söylerler. Eğer karakterlerimiz onların taleplerini yerine getirse insani doğalarından kaynaklanan anlaşılır arzularını tatmin etmek için ellerinden geleni yapacaklarını eğer taleplerini reddelerse de daha sert tedbirler alacaklarını söylerler.

    “Fantastik olayları fantastik olmayan varsayımlarla nasıl açıklarsın?”

    Entelijansiyan karakterlerimiz her ne kadar kendi hikayelerine inanmak isteseler de başlarına gelen fantastik olayları fantastik şekilde ifade etmenin -bilim insanı olarak- hayat görüşlerine ters düştüğünün farkındadırlar. Yaşanan bu olayları kendi çevrelerinde veya medyada dile getirmenin kendilerine büyük zararları olacağının; saygınlıklarını yitireceklerinin, bilim insanı olmaktan çıkacaklarının, artık ciddiye alınmayacaklarının bilirler. Bu anlamda yardım isteyecekleri, akıl danışabilecekleri kimseleri yoktur. Yazarların da belirtiği gibi karakterlerimiz artık “YALNIZDIR”. Başlarına ne geldiğinden daha önemlisi bundan sonra nasıl davranacaklarıdır. Bir seçim yapmaları gereklidir.

    “Eviniz yandığında ya da fırtınada yıkıldığında ya da sel alıp gittiğinde eve ne olduğunu değil, şimdi nerede yaşayacağımızı, nasıl yaşayacağımızı ve ondan sonra ne yapacağımızı düşünmelisiniz…”

    Görülenin aksine Kıyamette Bir Milyar Yıl romanı bilimkurgu öğelerinin hiçbirine yer vermeyen bir bilimkurgu klasiğidir. Uzaylılar tarafından organize edildiği düşünülen, birbirinin peşi arkası gelişen, gerçek üstü olayları gayet bilimsel çerçevede açıklama çabası peşinde olan karakterlerin hikayesi, kendilerini sorguladıkları gibi alttan alta dönemi ve insan psikolojisinin eleştirisini de ortaya koyar. Uzaylıların ne oldukları, nerden geldikleri, neler yaptıkları, uzaylıların tasvirleri verilmez. Vayngarten kendisini uzaylıların ziyaret etiğini söylemektedir ancak gelen kişi kızıl saçlı diye tarif ettiği bir insandır. Kitapta size birtakım olaylar anlatılarak görmenizin istendiği verilmiştir. Bunların doğruluğu da sorgulanmaz dikkat çekilen nokta bundan sonra karakterlerimizin ne yapacağı sonra ne olacağıdır. Polisiye hikâye olarak başlayan kitabımızın ilerleyen bölümlerinde bilimkurgu mu acabaları ile karakterlerimizin üzerinde baskı yaratılmıştır.

    Malyanov başına gelen ve onda baskı yaratan bu olaylara ısrarla yüksek bir uygarlığın neden olmuş olacağına inanmak isterken, Veçerovski ise baskı yaratanın ne olduğunu tanımlamanın önemli olmadığını baskı altına nasıl davranılacağının önemli olduğunu söyler. Veçerovski’ye göre Malyanov’un bu yönelimi tamamen insani bir bilinçtir; bilinçaltında insan kendi rahatsızlıklarını aşmaktan çok, bunlara neden olanı bulmamaktan rahatsızlık duyar. Malyanov’un durumunda “kendi rahatsızlığı, düşmanını bulamamaktan duyduğu rahatsızlıktan daha azdır.” Oysa ortada artık ne dost ne de düşman vardır. Olan olması gerektiği için olmuştur. Hepsi doğal bir örüntüdür.

    Strugatski kardeşler bu doğal örüntüyü “Homeostatik Kâinat” anlayışı ile açıklarlar. Homeostetik Kâinat anlayışında “yapının korunumu esastır”. Evrende madde ve enerjinin korunumu yasaları söz konusudur. Evrende bulunan enerji ne yok edilebilir ne de yoktan var edilebilir. Aynı şekilde maddeye uygulanan işlemler ne olursa olsun sistemde var olan madde miktarı hep aynı olacaktır. Bu Homeostatik Kâinat anlayışının birer parçasıdır. Ancak entropi yasasına göre de evren sürekli bir düzensizliğe yönelme peşindedir. Bu durum Homeostatik Kâinat anlayışı ile çelişiyor gibi gözükse de akılın aralıksız yeniden üretimi yasası ile dengelenmektedir. Yani evren her an kendini kaosa sürüklerse de sürekli üreten insan akılı bu kaosa karşı tedbirler bulabilmektedir.

    Eğer sadece entropi yasası mevcut olsaydı kâinatın yapısı bozulur sürekli bir kaos ortamı söz konusu olurdu, sadece aklın sürekli yeniden üretimi yasası mevcut olsaydı da doğanın doğasını değiştirmeye yönelen baskın bir akıl olurdu. Sürekli oyunun kurallarının değiştiği bir oyun içerisinde yaşamak gibi olurdur. İşte Homeostatik Kâinatın özü de “entropi ile aklın gelişimi arasındaki bu dengeyi sürekli kılmaktır. Bu nedenle yüksek bir uygarlık mevcut değildir. Yaşanılan olaylarda homeostatik kâinatın insanlığın yüksek bir uygarlığa evirilmesi tehdide karşı gösterdiği tepkiden başka bir şey değildir. Kâinatın kendini savunmasıdır.” Yani bütün bu yaşananlar karakterimizin araştırmaları bir milyar yıl sonra kıyamette neden olmasın diye yaşanmaktadır.

    Tam burada karakterlerimizin bu yapacakları seçime gelirsek bu seçim; kitabın sonunda öğrendiğimiz gibi kâinatın savunması ile savaşarak ölmek yahut vazgeçmektir. Çünkü kâinat savunmasında oldukça sağlam kozlara sahiptir. İnsanı, insandan daha iyi tanımaktadır. Onu arzuları ile tatmin edemeyeceğini anladığı anda sevdiklerini elinden alma imkanına sahip olduğunu bize açıkça göstermektedir.

    Arzularımızın karşı konulamaz şekilde tatmin edilmesi söz konusu olduğunda ya da toplum tarafından sapkınlıklarımızla yargılanacağımızı anladığımız zaman ya da sadece korkuyorsak ya da belki en anlaşılır olanı sevdiklerimizin hayatı söz konusu olduğunda hangi seçim en anlaşılır olanıdır? Yok canım olur mu öyle şey tabii ki “Kâinatla” kanımızın son damlasına kadar savaşacağız!

    Kâinat söz konusu olduğunda nasıl savaşabilirsin ki? Strugatski kardeşlerin de dediği gibi karakterlerimiz uydurma olmayan içimizden insanlardır. Onlara hangi yılda hangi şartlarda olursak olalım rastlayabiliriz. Belki onlardan biri olabiliriz. Veçerovski’nin de dediği gibi üzerimizde hissettiğimiz sanki sadece bizim başımıza geliyormuş gibi hissettiğimiz baskılar aslında bize özgü değildir. Başımıza gelen felaketler de sadece bize özgü değildir. Belki de zamanla bu baskı ile yaşamayı öğrenecek hatta onu bize zarar vermeyecek şekilde yönlendirebileceğiz. Eğer teslim olmaz ve anlar, anlar ve teslim olmazsak bir milyar yılda çok hem de çok şeyler olur.

    “Ayaklarının üzerinde ölmek, diz çökerek yaşamaktan daha iyidir."
  • 211 syf.
    ·19 günde·Puan vermedi
    Kitap hakkında konuşmadan önce beni Hesse amcanın etkinliğine davet edip Demian kitabını hediye eden Goca Angaralı, Çocukların beyinlerini yakan dersin öğretmen adayı, Atlara fısıldayan ve Pozitifliği ile insanların içini ısıtan Beyza ‘ya teşekkür ederim. O olmasa bu kitabı büyük olasılıkla en az 1 yıldan önce tanışmazdım. Değişik değişik karakterlerle tanıştırarak öğrencilerinden önce beynimi yaktığı için kınayacağım ama kış ayında olduğumuz için ve ısı boşuna gitmediği için kınamıyorum. :P :D Şimdi gelelim kitap hakkında konuşmaya. Bu kitabı başlamadan önce Bozkırkurdu ile kendimden bol parça bulduğum için gönlüme taht kuran kitabı, Siddhartha ile hayatın anlam arayışını aramak için oradan oraya koşturan siddhartha ile beraber koştuğum doğu mistik yolcuğumun kitabı, Knulp ile hayatımda çok takdir ettiğim kitap karakterlerden biri Knulp’un köksüz yaşamına kısa bir bakış attığım kitabı ile birlikte 3 kitabı ile muhabbetim olduğu yazardır Hermann Hesse amca. Demian ile birlikte okuduğum 4 kitapta benim için öncelikli kitap sıralaması yaparsam yukarıdaki belirttiğim Bozkırkurdu birinciliğini koruyor. İkinciliği Demian kapıyor. Demian gelmesi ile üçüncülüğe düşen Knulp ve dördüncülük ile siddhartha kapatıyor şimdilik. Genel olarak kitapları hakkındaki düşüncem toplum ile uyum sağlayamayan, içsel yalnızlığı ile bunalım içinde olan, duygusal arayıştaki zeki insanların yaşamlarını anlatıyor okuduğum 4 kitabında.

    Kitap hakkında genel konuşacak olursam. Dili genel anlamda büyüleyici bir dili var. Bu kitap diğerlerine göre daha akıcı ama ikili konuşmalarda derin sorgulamalar olduğu için biraz yoruyor, kurgusu genel olarak tatmin edici bulsam da bazı noktaları geçmesi beni rahatsız etti. Örnek verecek olursam aile bağlarının kopması kısmı çok hızlı gelişti. Kardeşi ile bağı tanımlaması ile kopmasında geçen süre mantığıma ters düştü. Demian ile kurulan bağ kuvvetli olmasına rağmen, zamansal kopmalar zihnimi tatmin etmedi gibi. Konu bakımında ise 8 yaşındaki Emil Sinclair’in yaptığı yanlışın iç dünyasında büyüterek çıkılmaz duruma geldiğinde bir arkadaşının yardımı ile hafif düzlüğe çıkması ama arkadaşının toplumsal standart düşüncelerden aykırı düşünceleri ile zihnini yoğrulması ile topluma yabancılaşması, ondan sonra zihinsel araf kalmasıyla sürüklediği inişli çıkışlı hayatını anlatan bir kitap. Bundan sonrası bende kitabın neler hissettirdikleri ve kaç boyutlu olacağını bilmediğim ama bol boyutlu olacağını kesin gözüyle baktığım zevk kaçıranlarla doludur. Ondan yakın zamanda okuyacaklar ve fil hafızalı insan olup zevk kaçıran sevmeyen okurlara son uyarımdır. Kulağımı boşuna çınlatmayın. :D

    Kitabın başındaki girişteki ,her insanın hayatı özeldir, kısmı bende yaşama hakkının kutsallığını getirdi. Hem doğadan hem de insanların yapısından örneklerle belirteceğim yaşama hakkının kutsallığı düşüncesinin yapay olduğunu düşünüyorum. Doğa olarak bakarsak avcının ve avın hedefi daima yavru ya da en zayıf türdür. Bu durum avcının durumu içinde geçerlidir hatta erkek hayvanların gen aktarımı veya diğer avcıların rekabeti azaltmak için sadece öldürülüp orada bırakılır. Bütün hayvanlarda bir başka geçerli olan durum ise beslenmedeki eşitsizlik ve kardeş katli de geçerlidir. Kabil’den önce nice hayvan oyun oynarken ya da yuvada alan darlığından öldürdü. Bu konuda isteyen herkesle örneklerle tartışabilirim. Göbeğim ve siz ikiniz ben tek bile olur. :P :D İnsana gelecek olursak başlı başına kölelik tarihi var. Kölenin işe yarar olduğu sürece yaşadığı, ağır cezalarla ile işkencelerle birçok insan öldü. Sadece bu değil ekonomik yönden güçlü olanların yaptığı sapkınlıklardan dolayı ölenleri veya basit kavgalardan ve kıza kadına tecavüz edip üstüne namusu kirlendi diye öldürmeye töre kılıfına örttüklerini saymıyorum bile. Bu örnekler genel ve spesifik olarak attırılabilir. Birinin vücut eksikliğine veya kötü durumuna kendimde yok diye şükür etmek zihinsel olarak yukarıdakileri ufak benzerlik görüyorum çünkü bana dokunmayan yılan yaşasın mantığı bu durumlara getiriyor. Böyle düşünmeme rağmen av avcı sistemi olmayan bir dünya sisteminde, belli bir düzeye kadar eşit öğrenme ve kişiliğin özelliklerine ve yeteneğine göre yönlendirilmiş bir insanlık tarihi olsa dünyanın ve insanlık tarihinin, insanlığın, bilimin, sanatın ve teknolojinin nereye geleceğini çok merak ediyorum. Bu merakıma dokundu ilk kısım.

    Gelelim devamında karakterimize karşı düşüncelerime kendisi tabiri ile ilk dünyadaki hali ruhu saf, temiz ve ailesi tarafından korunaklı bir hayatında yaşayan, hayal gücü yüksek ve zekası ortalama ama gelişebilecek birisi, bu kısımdaki kardeşleri ile ilişkisi tanımı ve bağı beni kıskançlığa itti. Bu dünyada merak ettiğim ve asla deneyimleyemeyeceğim kadınların kadınsal sistemlerinden dolayı fizyolojik çektiği acılarının psikolojik etkisini ve kendi karnında yaşam üreten doğal döngüyü yani hamileliği(Doğum sancı acısını ve yapay erkeklerin doğum yapmaları asıl durumu öğretmeyeceğini düşündüğüm için niyetim yok ama çatlaklıkta ve merakta sınır tanımadığım için büyük olasılıkla doğum sanıcısı acısını deneyimlerim. :D Diğeri için çocuğu umursamazsam yapabilirim ama yapay annelik içgüdüm engel oluyor. :P :D) ile doğal kardeş kavramını hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Ama erkek ve kız kardeş, abi, abla, tek yumurta ikizi, kız ve erkek çift yumurta ikizi kardeşliklerin bir, iki, üç ve dört kardeş tüm varyasyonlarını(Beş ve üzeri kardeşte mirasta kayıp olduğu için istemem. :D On bir futbola yetenekli erkek kardeşe(Kadınların futbolda pek para yok. Tek derdim ilerideki çocuğum amca ben bir şirket kuracağım bir milyon dolar ateşlese diyebilecek bir amcası olması. On bir ise evet olasılığının artması için. :P :D) hayır demezdim. :P :D) da merak edeceğim(Bu varyasyonların matematiksel formülünü çıkaracaktım ama üşendim. :D) için gene tatmin olmazdım kardeşim olsa hatta o zaman en çok tek çocuğu bile merak ederdim. :D Eyy paralel evrendeki benler bir durum mektubu gönderseniz de merakımı gidersenize bea. :P

    Neyse karakterimizin durumu böyle devam ederken birden arkadaşları ile kaynaşma arzusu veya bir gruba ait olma içgüdüsüyle yaşamın dayanılmaz çekiciliği ile sosyal sistemlerin açığı(Bug’u) olan serseriliğin toplumdaki gizli saygınlığa sığınarak gruba kabul edilme çabasıyla ortaya bir vandallık hikayesi atmasıyla hayatının birinci dünyasının kapanmasına neden olay zincirine neden olur. Burada kilit nokta insanlarından biri olan Franz Kromer ile tanışır. Kromer hakkında söz etmek gerekirse serseri, zeki ve kötü niyetli birisi. Kromer hakkında daha fazla konuşmak isterdim ama iyilik ve kötülük hakkında düşüncelerim tam net olmadığı için boşa ahkam kesmek olacağından es geçiyorum. Kromer hakkında detayları öbür taraf varsa ve Hesse amca ile eş keza karşılaşırsak başının etini yiyeceğim öğrenmek için. :D Sinclair gerçekçi olsun diye kurduğu hikayedeki yerde gerçekten öyle bir olay olup öyle bir ödül olduğunu merak ediyorum. Zeki kötü insanın anlık kurduğu plan olasılığı bana ağır basıyor ama bu dönem için bile hırsızlık yaygın iken o zamanda daha rahat olduğu için gerçekte olabilir bilemedim. Bence Kromer anlattığı hikayeye inanmaz ve iyice kabullenmesi için sürekli onaylaması ve yemin etmesi için sıkıştırır. En son iyice benimsedikten sonra ince bir zeka 10 Frank itirafından dolayı zaten kazandım ama sen verirsen polis veya annen öğrenmez kendi yalanına hapseder Sinclair’i. Burada koruma altında yaşayışının verdiği hata yapınca cezanın ne kadar olacağını bilememe ve ailesinin gözünden düşüp sevilmeyeceği düşünceleriyle aklında olayı çıkılmaz noktaya sokar ve hayatında ilk büyük fiili hatayı yapar kendi kumbarasını soyup Kromer’in sesini kısa süreli kesmek için. Bu noktadan sonra ikinci hayatı başlamış olur. Bir yandan kendi yalanının hapsinde kumbarası ile hizmetçinin gereksinimlerini alması için verilen paranın para üstünü çalmaya başlayarak ve Kromer’in kendi üstündeki iktidarı ile istemediği şeyleri yaparak kendi iç eziyetini katlar. Kar topu gibi büyüyen olaylar aile bağını koparmaya yüz tutar. Burada kardeşlerinin ilgisizliği çok ilgincime gitti. Kardeşlerinin ruhsal eziyetini hiç umursamamaları ilk başta belirttiği bağın tek taraflı olduğunu düşündürdü. İlk bir iki gün içerisinde neyin var kardeşim diye sorsalar Sinclair’in döküleceğini düşünüyorum. Hesse amca keşke kardeşleri hakkında daha geniş bir bilgi verseydi de yorumlama olasılığımız olsaydı. Hesse amcanın bir tane daha başının etini yiyeceğim nokta buldum. :D Bu suçluluk duygusu okul hayatında zaten yüzeysel ve kabul edilmek isteği ile dolu arkadaşlıklarını kopardı ve iletişim kurma isteğini ortadan kaldırdı.

    Sinclair’in hayatı eziyetlerle geçerken hayatının kilit noktalarından biri olan Demian şehirlerine taşınır annesiyle. Demian hakkında kısaca konuşursak dünyaya bakış açısı farklı, çok zeki, duruşu ve kişiliği ile insanların yanaşmaya çekindiği biri(Bende bozkırkurdu kitabındaki ana karakteri çağrıştırdı. İç dünyası ile daha barışık bir hali gibi geldi.). Demian’nın okula gelmesi varlıklı olmasından büyük bir ilgiye neden olur ama duruşu ve kişiliğinden dolayı okuldaki öğrenciler dalga geçmeye ve öğretmenleri ondan uzak durmasına neden olur. Bunun sebebi insanların genelinin anlayamadığı veya tanımlayamadığı şeylerden içgüdüsel olarak korkmasıdır. Sinclair de yukarıdaki nedenden dolayı çekinir ama Demian gözlemlerinden kurtulamaz. Demian bir gün ,ilerde de nedenini belirteceği, Sinclair ile birlikte eve doğru yürümeyi teklif eder. Bu teklif Sinclair’in zihin dünyasının unutulmaz bir iz bırakan Habil ile Kabil olayının Demian yorumudur. Demian’nın yorumu şöyle; aslında Kabil’in anındaki nişan hep var olduğu ve onun için herkesin ondan korktuğu veya çekindiği için uzak durduğu hatta öyle fiziksel bir nişanın bile olmadığı, Habil’in kardeşi olup olmamasının bir önemi olmadığı zayıf bir insanı öldürdüğü için insanlar tamamen korkuya kapıldığı gibi özetlenebilir. Bu bakış açısı bana ilginç geldi. Öykülerde gerçeklik payını hesaba katarsak Hesse amca’nın yorumu daha mantıklı geldi. Habil ile Kabil olayını hakkında düşüncelerim olayın eksik tarafları olduğu ve mantıksal olarak kabul etmediğim kısımlar var. Demian’ı 2-3 yıl sonra tekrar döndüğümde ilk başta Habil ile Kabil olayını okumaya düşünüyorum ve tavsiye ederim. Bu ilk muhabbet Demian’nın zihinsel sorgulama sürecini ve zekasının gelişmesinde önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Babasının sığ ve dar açıklamasının da katkısı su götürmez. Bu kadar etkilemesinin bir nedeniyse kafasında dönüp duran kendine ettiği eziyetten farklı bir düşünceye sarılması bana kalırsa. Bir günlük Kromer kafasından çıksa da hala gerçek bir sorun halinde duruyor. En son çağırdığında eziyetini kardeşini asılmak için beraber getirmesini söyleyerek eziyeti en üst noktaya getiriyor. Çünkü Kromer’in kötü niyetini anlıyor ve kardeş bağlarının kopma derecesinde olduğunu bildiği için kardeşinin durumu sorgulayacağını sırrının açığa çıkacağından korkuyor(Son kısım benim yorumumdur.). Kromer’i ikna edemeyip kara kara düşünerek eve giderken Demian ile karşılaşıyor ve sırrının ortaya çıkacağını korktuğu için kaçmaya kalkıyor. Burada tesadüfen karşılaştıklarını düşünmüyorum. Demian arkadaşının bir derdi olduğunu bildiğini düşünüyorum. Bunu çözmek içinde takip edip konuşma bitince derdine derman olmak için konuşmak istiyor. Demian Sinclair’in hal ve tavırlarından Kromer ile sorunu olduğunu çözüyor ve sorunu yüzleşerek çözmesini istiyor. Sonradan Sinclair’in kendi başına çıkamayacağını düşündüğü için kendi çözeceğini söyleyip ayrılıyorlar. Bu olayda dikkatimi çeken Demian tamamen duygusuz mantıkla Kromer’i öldürme teklifi ve teklifinin nedenini düz mantıkla acıkması. Burada arkadaşını şoklayarak durumu dikkati düşünmesi için yorumlanabilir ama belirli bir zekanın üstünde insanın problemi kökten çözmek için böyle duygusuz teklif yapacağını düşünüyorum. Demian’nın Kabil yanının azımsanmayacak kadar olduğunu düşünüyorum. Diğer dikkatimi çeken ise Demian Sinclair’in hatasını hakkında kendisini yargılamayacağını ve yorum yapmayacağını belirtse de Sinclair bir türlü açıklamaya yanaşmaması. Demian’nın yargılamayacağı içten bilse de gene de yargılayıp ondan uzaklaşacağı korkusunu yenemiyor. Sinclair’in çok ciddi bir özgüven sorunu var. Bunun nedeninin ailesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Sinclair’in bu durumun arkadaşı ile arasında açıklığa neden olacağını bildiği halde yapması da garip gelmişti.

    Demian sözleri ile rahatlayan kahramanımız ailesine açıklıyor ve fazla bir tepki almıyor ama aralarındaki Sinclair tarafındaki bağ bir türlü düzelmeyecek kadar hasar alıyor. Burada aileyi eleştirme aklımdan geçiyor ama o zamanın şartları ve aile bilinci orta seviye aile için yüksek olduğunu düşünmek yanlış geliyor. Annem İstanbul’daki bir Fransız okulunda hemşirelik okumasına rağmen bende ciddi hatalar yapmasını göz önene alırsak garipsememek gerekir. Kromer ile ondan sonraki gün karşılaştığındaki tepkisi dolayı Demian nasıl bir yöntemle ikna ettiği çok merak ettim ama Hesse amca bu konuya değinmemiş. Öbür tarafta sorgun artıyor eyy Hesse amca kork benden. :P :D Bundan sonra Sinclair’in rahatlama ve Demian ile arasındaki sırdan dolayı aralarının açılması beni rahatsız etti. Sinclair’in karakter yönünden çok zayıf olduğunu böylece iyice ikna oldum. Sinclair yavrucuğum annen sana hiç yürek yedirmedi mi. Karakter dağıtılırken vefa konusu gelince ayak yolunda mı gizlendin gibi sorular oluştu kafamda. :D Gerçi vefa kısmı çok zayıf değil. Aklından çıksa da bilinçaltından hiçbir zaman kaybolmuyor. Buradan gelelim dini görüşü yüzünden baskıdan dolayı zorunlu olarak bir cemaate girme hissetmeye. Bu yüzden dinlerin bilinçsizce veya bilinçli bir şekilde baskı altına alma özelliğini sevmiyorum. Ölüm korkusu yaşatarak, farklı bir din görüşü olduğu için küçümsemek, farklı bir dinde olduğu için eşitsiz bir uygulama uygulamak gibi durumlar dinlerin zayıf taraflarının olduğu düşüncesi oluşturuyor. Keşke dinler söylediğim yöntemlerle yayılmasa da fikir ve akılın düzeyli bir şekilde tartışılıp saygılı bir şekilde anlaşıp anlaşamama ile gelişse. Gerçekten tanrı varsa ve onun gönderdiği din varsa beni mantık yönünden etkilemesi lazım bütün insanlara gönderildiğini ikna ediyorsa. Mustafa hariç herkese yolladım derse onu bile kabul ederim sıkıntı yok. :D Konfirmasyon törenini baskılardan dolayı iki yıl geç göndermesi Sinclair’in laneti mi yoksa bir nimet mi ciddi merak ediyorum. Eğer göndermeseydi eninde sonunda normal bir arkadaş edinebilir miydi ve iç burhanlarını giderebilir miydi? Bu paralel evren sorgulamak gereksiz çünkü o zaman Sinclair tanıdığımız Sinclair olmazdı. Kahrolsun bağzı meraklar der romana dönerim. :D

    Bu Konfirmasyon töreninde Demian’nın Sinclair’i ürkütmeden akıl dolu yaklaşmasını çok taktir ettim. Kişiliğiyle resmen kendini davet ettirdi. Buradan sonra Sinclair’in beynini Deima’nın kendi düşünceleri ile inşa etmesi ve farklı bir seviyeye çekmesi ile geçer. Bu törenden sonra artık Sinclair karakterini büyük bir çoğunlukla bozkırkurdu kitabındaki ana karakter Harry amcaya benzetiyorum. Bu kısımda etkilendiğim Sherlock Holmes tarzı düşünme ile insanların ne yapacağını kestirmesi ve az çok manipüle edebilmesi. Farklı düşünmelerin önemli olduğu düşündüğüm için böyle şeyleri pek merak etmiyorum ama Holmes gibi dikkatle inceleyip elde edilen verilerden doğru sonuçlar çıkarmaya isterdim. Gerçi o zaman Holmes’in kibri benim yanımda önemsiz bir durum olurdu. :P :D Burada birde Sinclair’in evinin önündeki posta kutusunun üstündeki kuş heykeli tasvirleri ilgimi çekti. Burada Demian’nın o heykel ile ilgilenmesi bana Eski Roma’nın görkemli zamanındaki sembolün öneminden dolayı olduğunu düşündürdü. Bir ara kartal’a benzettiği söylediğini hatırlıyorum ondan böyle düşünmüş olabilirim. Bundan sonra Sinclair ile Demian arasına ayrılık girdi. Bu ayrılık öncekinden farklı olacak çünkü artık Sinclair zihinsel olarak bağlandı ki ayrı olsalar bile zihinsel olarak kopamaz. Bu ayrılık Sinclair’e pek yaramaz. Burada Sinclair’in mektuplarına cevap vermemesi Demian’nın bende biraz hayal kırıklığına uğrattı. Bu kadar etkisi altına aldıktan sonra sebebini bildirmeden kendinden uzak tutması Sinclair yanından büyük bir haksızlık.

    Sinclair başka şehirdeki liseye gitmesiyle yalnızlık burhanları içinde geçirirken bir başka kritik noktaya adım atar. Kendi şehrindeki bir lisede olsa nelere bulaşırdı diye bir düşünce geldi aklıma. Gene kahrolsun bağzı meraklar kısmı oluştu. :D Bu adımı Heinrich Heine adlı pansiyondaki en büyük çocuğun meyhaneye davet edip şarap içelim demesiyle başlıyor. Heine hakkında konuşmaya gerek görmüyorum çünkü ara ve pek önemli karakter olmadığını Sinclair’in hayatına çok kısa sürede girip çıkmasından anlaşılıyor. Buradaki kilit nokta alkolün verdiği yetki ile düşüncelerinde Deiman’dan başka konuşmadığı konuları Heine’e boşaltıyor. Bu kısımda Heine tepkilerinden pek anlamadığı düşündüm. Sonra kendi anladığı konulara çektiğini gördüğüm için böyle düşünüyorum. Oradan her yaştan erkeğin içgüdüsel olarak yöneldiği konuya kadın ve cinsellik konusuna geçiliyor. Şu ana kadar bu konuda baya deneyimli ve deneyimsiz birçok erkek arkadaşımla konuşmaların bir şekilde buraya gitmesinin nedenini merak ederim. Bu kadar baskın bir içgüdü olması garip geliyor. Birkaç kız arkadaşım bu konulardan açık açık konuşması ve kızların da bu konular hakkında çok konuştuğunu duymakta garip gelmişti. Gerçi kızların konuşmaları daha duygusal erkeklerin konuşması daha hayvansal olduğunu göz ardı edemem. Burada Sinclair’in en büyük hatası cinselliğin kutsallaştırması nedeni ise kendimden biliyorum. Hangi konuda olursa olsun her şeyin fazlası zarar olduğu genellemesinin tek doğru genelleme olduğunu düşündürüyor. Burada diğer dikkatimi çeken Kırtasiyeci kadın Jaggelt hakkında söylentinin direk gerçek olarak alması ve bir ara karşılaştıklarında aklına gelip utanması. İnsanların anlatılan şeylerin direk doğru kabul edip benimsemesi garip geliyor. Özellikle cinsellik konusunda yaftalamalar konusunda. İnsanların doğasında karşı tarafı direk referans olarak alma doğru kabul etme var sanırım. Akşamları kabaca gün değerlendirmesi yaptığımda es keza fark ettiklerimden biliyorum. Ne kadar farkında olursan ol etkilenmek kaçınılmaz geliyor. Bu insanın inanma içgüdüsü olarak yorumluyorum ve gerçekten ateist olanları bu konuda içten kutluyorum.

    Romana geri dönersek meyhaneden sonra sonra alkolün Sinclair’in üstündeki yıkıcı etkisine rağmen benimsemesi ve bu etkisini görmezden gelmesi, zayıf karakterdeki ve iradesiz insanların alkolden uzak tutmak ve ruhsal kargaşada alkolün çözüm olarak görülmesinin mantıksız bir hareket olarak olan düşüncemi destekliyor. Atatürk’ün durmak bilmeyen zihnini rahatlatması ve uyumasını sağladığı gibi arada freni patlayan beynimi rahatlattığı için alkolü seviyorum. Her gün içilmesi ve sarhoş olmak için içilmesi son derece mantıksız zaten belli bir zamandan sonra etkisi kaybediyor ve kolonya içmeye kadar giden mantıksız olay zincirine neden oluyor. Yani ağzı ile içmeyeni eşek sudan gelesiye kadar dövülmesini insanlık görevi olarak görüyorum. :D Burada dikkatimi çeken bir diğer nokta farklı bakış açısının çok çabuk milleti sıktığı ve serseri hikayelerinin ve tavırların milletin genelinin saygı duyulması. Sinclair burada bir tık ileri gidip gerçekten serseri oluyor.

    Bir diğer dikkatimi çeken hocaların nedenini niçin konusunda düşünmektense ceza ve dışlamalarla serseriliğe itmesi ve okuldan atmak tehdidi ve niyeti ile çözüm konusunda saçma bir çözüm ve problemi topluma ötele niyeti. Empatisiz nasihatlerle ve geçmişte denenmiş ama çözüm olmamış çözümlere başvurmalar gibi bu çözümsüzlüğün devam etmesi garip geliyor. Kendi hayatımda örnek verecek olursam. İlkokuldan beri hiçbir zaman dersler ilgimi çekmedi ve karnemde ilkokulda bile 3-4 notları doluydu. Beden dersini bile sevmezdim şişman olduğum için o bile 3 olurdu. :D Hiçbir hoca, ailem ve bol bir şekilde öğretmen olan ve en az %90’ı üniversite mevzunu akrabalarım neden böyle oluyor, sorun nerede demedi. Bu arada boş çocukta değildim. Tübitak yayınlarını çok severdim. Tübitak çocuk dergisini 1-2 yıl aksatmadan aldığımızı hatırlıyorum. Depremler, Vücudumuz Tanıyalım, Makinalar ve Uçaklar kitaplarım olduğunu ve ismini şuan hatırlamadığım bir iki böyle kitabımın olduğunu hatırlıyorum. Hiçbir şeyi benimsememe özelliğim ve eşyalara karşı ilgisizliğimden olayı kayboldu hepsi. Sanırım üretim hatası olduğumda kabul edebilirim. :D Dinazorlar hakkında aşırı bir merakım vardı. Satrancı bilgisayardan öğrendim ve bir yıla varmadan babamı sürekli yenmeye başladım. Burada hevesim kırılması için arada yenilmeler değildi. Tam hatırlamasam da ortaokula gelmeden satrançta turnuvalara gitmemle oluşan ukd(ulusal katsayı derecesi) oluştu ve ukd puanım ortalamanın üstünde idi. Ailemin en büyük hatalarından biride profesyonel bir takıma kayıt ettirmemesi. Oysaki Gençlik ve Spor Müdürü ile arası iyiydi ve Gençlik ve Spor Müdürü satranç turnuvalarına özel bir ilgi gösteriyordu. Ortaokulda satranç seçmelerinde birinci gelip lisanlı bir oyuncu bile olmuştum(Bu kısım pek bir önemi yok aslında. Okulda pekiyi oyuncu yoktu. Bir tek çok iyiyim diye böbürdenen çocukla bir maç yaptığımı ve yendiğimi. Hırsla bir maç daha istediğini ve o maçta da yendiğimi hatırlıyorum. O zamanlar pek insafsızdım. :D) .Bütün eğitim hayatım boyunca matematik, geometri ve fizik(onlar 5 oluyordu. Oda hocaya sevmezsem 3 veya 4’de düşüyordu. Lise ikide iki dönemde 5 tane sözlü notu 100 almama ve tam adını hatırlamadığım bir konuda farklı yönden çözmediğim için 100’ümü vermeyen fizik dersinde iki dönem ortalamam 4 düşmüştü. kendi cevap kağıdına 70 veren fizik öğretmenimdi. Kendi yazısını tanıyamamıştı. Biri adını yazmamış diye çemkirirken sınıfın yazılı kağıdı tam olduğunu gördü ve gayri ihtiyari cevap anahtarımmış dedi.) dışında genelde notlarım 2-3-4 arasında gezindi. Çok nadir arada 5’e yükseliyordu. :D Lisede geometricim işlem yapmadan çözüyorum diye 3 düşürmüştü(Benim çözdüğümü adı gibi biliyordu.) ve kopyaya aşırı hassas olduğu için g’ye kadar grup yapmıştı. Tek hatası en arkaya beni koymasıydı. Etrafımdaki 5 kişiyi dersten geçmesini neden olmuştum. :D Onlarda işlemi yapıp kendimde yapmayarak garip bir salaklığım vardı. :D Birde hayatımda liseye kadar 3 okul 4 sınıf öğretmeni orta okuldan lise son ve sistemin değişik mat2 ve Fen2 birden başıma getirmesi ve pek parlak öğrenci olmayışımdan dolayı +2 dershane ve hatırladığım kadarıyla 7 farklı dershane, 3-4 farklı İngilizce kursu, 2-3 yıl etüt merkezi ve 2 yıl bol bol özel ders öğretmeni ile normal bir öğrencinin 3-4 katı öğretmenle tanıştım. Birçok öğretmenim hayatımda etkisiz elemandı. Birkaçı ciddi olarak hakkımı yedi. Okul puanım 68’dı ve o öğretmenlerim hakkımı yemese idi en kötü olasılıkla 69 olurdu(Kabul ediyorum berbat bir öğrenci idim ama yukarıdaki olay gibi birkaç olayım daha var.). 0.7 puanla gazi üniversite makine mühendisliğine giremedim. Biliyorum çok fazla detaya boğdum ama hayatımda bir öğretmenimi çok büyük olumlu katkısı var onu belirtmeden geçemeyeceğim. Orta okul öğretmenim Zerrin Etyemez Türkçe öğretmenime teşekkür ederim. İlkokul 2 sınıfta bilgisayarım oldu ve önceden kuzenimin bilgisayarı olduğu 4-5 yaşı arasında bilgisayar oyunu ile tanışmışlığım vardı. Oyunlar yüzünden zamanla kitaptan kopmuştum. Tekrar kitaplara ilgi duymama vesile oldu. Son ilginç bir anekdot ekleyeceğim. Lafı fazla uzattığım için dövmek isteyenlere kapım açık sadece görünen yerlere vurmayın. :D Ders aralarında öğrenciler hakkında konuşurken konu bana gelmiş. Zerrin öğretmenim benim hakkımda vasat bir öğrenci olduğumu söylemiş. Bunun üzerine Arzu(Hayatımda sevdiğim öğretmenlerimden biri olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.) öğretmenim maalesef adını hatırlayamadığım fen bilgisi öğretmenim ciddi bir şekilde itiraz etmişler. Ondan sonra bende ilgilenmeye başladığını söylemişti öğretmenim sonradan. Bu olay sadece benim için değil tanıdığım akrabalar çocukları içinde geçerli. İkisi de öğretmen olan tanıdıklarda durum farklı değildi. Sanırım Türkiye’nin eğitim sisteminin kötü olmasının en büyük nedeni olumsuz bir olayın nedenini düşünmektense kaderi böyleymiş deyip geçmek. Kalabalık sınıflar olduğu içinde çok yüklenmek de doğru değil öğretmenlere kabul ediyorum.

    Bu arada nerede kalmıştım. Daha karpuz kesecektik demi. :D Sinclair’in bu serseri yaşam ucuz olmadığı için giderek borç batağına batması ile devam ediyor roman. İnsanların borç vermesi bir yandan kötü bir olay olduğunu fark ettim. Tabii kritik bir hastalıkta tedavi ücretine yardım gibi önemli konularda dışındakini diyorum. Ülkelerin veya insanların yaptığı borç para almalarının tek farkı resmi durum olmaması. Borç alıp ödemeye gelince çirkefleşmek veya yüzsüzleşmek gibi insanların dışında geleceğinden çalmaktır böyle gereksiz harcamalar. Hatta Ülke veya insan fark etmez çok fazla ileri gittiğinden borçlanma torununun torunu bile olumsuz etkileniyor. Bu da hak yemenin en iğrenci bana göre çünkü borcunu ödemeyerek o ülkenin veya insanların hakkının yemenin devamında vatandaşlarının veya ailesinin hakkını yiyorsun hem de kendi çocuğunun hakkını yiyorsun. Tabii ülke olayından birçok farklı parametreler var ve zengin ülkelerin kazançlarında çok büyük haksızlıklar var ama neticeyi değiştirmiyor. O yönden Sinclair’a karşı bir soğuma hissettim. Hayatın getirdikleri ile böyle bir noktaya gelmesi bu konuda düşüncemi çok yumuşatmıyor. Babası durumu öğrenip oğlu ile konuşmaya gelmesi ve diyalogları da ilginç gelmişti. İlk başta yumuşak konuşarak ikna etmesi sonradan tehdit ederek durumu düzeltmeye çalışması da son derece saçma gelmişti(Yumuşak konuşma kısmı tam çağrıştırmadı. Uydurma olasılığım var. :D). Öncelikle duygusal olarak davrandığını her zamanki gibi neden veya niçin sorusunu düşünmeden bodoslama daldığını çağrıştırdı. Yumuşak konuşma ile sert konuşma gibi iki uç nokta için saygınlığını kaybetmiş biri yapıyorsa etkisi olmaz. Bunun öz baban olması sonucu etkilemez. Orta yolu bulmak empati yaparak konuşmak gerekir. Tabii baba olmadığın için bol keseden atıyorsun diyebilirsiniz. İncelemeyi boş vermişler sallıyorum işte. :P :D Kronolojik sıra ile gitmeye çalışıyorum ama şuan bakmayı üşendiğim için sapmış olabilirim. Tembellik başa bela. :D

    Merakımı uyandıran bir diğer olay ise tatilde ailesi ile geçirişindeki ilişkileri ve Demian ile karşılaşmasındaki ilişkileri. Ailesi ile geçirdiği tatillerde birbirleri ile kopuşlarındaki çaresiz kabullenme olayı beni etkiledi. Kardeşleri hakkında ağır eleştiri yapmayı düşündüm ama kardeşimin olmama ile elimde kendim deneyimlediğim verinin olmayışı ve çevremdeki insanların kardeşleri hakkında olumlu veya olumsuz eleştiri yapacak kadar bilgim olmadığı için birde kardeşlik konusunda mangalardan edindiğim gözlemlerin, arkadaşlıktan edindiğim veriler gibi ütopik ve gerçekten uzaktan yakından alakası olmayacak bir veri gibi olacağı için vazgeçtim. Yalnız Hesse amcayı yakalarsam kardeşleri hakkında neden bu kadar az işlediği hakkında bir güzel çemkireceğim. Eyy Hesse amca elimden çekeceğin var duy beni. :P :D Burada anne için gerçekten üzüldüm. Aşamayacağı bir bariyer oluştu ve çaresizce kabullendi gibi geldi. Bu bana çocuğunu yaşarken kaybetmek gibi geliyor. Bunu yoksa ölüncedeki acı daha ağır merak ediyorum ama iki durumu da annelerin yaşamamasını dilerim.

    Demian ile yaşadığı karşılaşmaya gelince. Sinclair haklı bulduğun bir kini var. Kendini reşit olarak kabul edeceği düşündüğü meyhaneye davet etmesi çocukça geldi yalnız. Tabii Demian tepkisi ile belirtmese daha iyi olurdu. Demian önceki davranışından dolayı burada haksız konumda şuan. Sinclair ile Demian arasındaki konuşma ise sensizde efsaneyim tarzı hareketleri Sinclair’in kuyruk acısının fazla olduğunu gösterdi. Hafif uyarıları ile Demian burada da sınıfta kaldı. Arkadaşını bence biraz sert sarsacak konuşma yapması gerekiyordu. Gerçi sonradan itiraf ediyor kendi yolunu bulacağı ile ilgili ama bana samimi gelmedi. Üzgünüm Demian şuan bizimle değilsin. :P

    Buradan sonra en enteresan kilit noktası ise sadece duruşu ve güzelliği ile Sinclair’in hayatını değiştiren bir karakter geliyor. Bu hatunun gerçek ismi bilinmiyor çünkü kendisinden çok çağrışıma önem veriyor. Bu kısım için bana çağrışım önemli ayakları yapıyor ama bence içgüven eksikliğinden dolayı yanaşamıyor. Bizde yedik. :P :D Merak ettiğim bir konu o kişi ile tanışsa zihninde oluşturduğu kişi olsa veya olmasadaki paralel hayatları merak ediyorum. Sinclair bu hatuna Beatrice adı takıyor. Burada hatırladığım kadarıyla Dante’nin karakterinin çağrışım yaptığı tablodan esinlenerek takması çok ince bir dokunuş gibi geldi. Burada tasvirlerini hatırlamıyorum. Bende iz bırakmamış bu kısım. Bu simgesel olayın serseriliği bitirmesi ve belirli bir hedefe yönlendirmesi ilginç buldum. Burada bir şeye bağlanma isteğini gösteriyor. Kendi yolunu kendi bulamayanlardan biri Sinclair. Bu kısımda beni rahatsız eden bir nokta vardı ama hatırlayamadım. Beynim büyük birader ile birleşti komplo kuruyor. Eyy beyin biliyorum göbeğim aklını çelmeyi çalışıyor kanma bu oyunlara. :P :D Burada dikkatimi çeken Beatrice’nin tasvirleri bir zaman sonra Demian yapısı ile harman etmesi ve gelecekte öğreneceğimiz gibi Demian’nın annesine çok benzemesi. Burada Demian ile tanıştığından beri bir merak içerisinde olduğunu düşündüm ve sonradan aklıma evlerine hiç gitmediğini söylediği aklıma geldi. Orada sitem olduğunu fark etmemiştim. Buna ailesinden koptuktan sonra yeni bir anne figürü olarak içgüdüsel olarak benimsediğini düşünüyorum. Sonradan cinsellik arzusu oluşması ile sevgili düşüncesine girmeye başlaması farklı geldi. Bunu babası ölünce annesine sahip çıkma psikolojisi ile babası figürüne geçmesi gibi geldi(Bu gerçek bir olay bir dergide okumuştum. Hatta annesi ile evlenmek isteyenler olduğunu da okumuştum.).

    Bir diğer konu ise evinin önündeki kutunun resmini yapıp göndermesi ve Demian’dan geri dönüş için ilginç bir not bırakması kitabına. Burada notu kendisi mi bıraktı yoksa bir arkadaşına mı bıraktırdı merak etmiştim ve her iki olayda neden temas kurmadığını anlam veremedim çünkü Sinclair’in büyük bir bunalım içinde olduğunu biliyor. Üstünde güçlü bir etkisi olduğu için yolunu kendi bulmasını tercih ettiğinden dolayı yorumlanabilir ama not ile zaten belli bir yöne çekiyor. Eyy Demian beyin kıvrımları ile ne derdin var da böyle gizemli davranıyorsun. Sayende hunimin boyutları uzaydan gözükecek. :P :D Bu notun doğu mistiğinin din öğretilerin biri olan Abraxas yönlendiğini kısaca söyleceğim. Bu kısım bir araştırmam gerekiyor ve yoğun bir zamanımda denk geldiği için bir dahaki okuma araştıracağım. Birde hayatında kilit noktalarından biri olan Pistorius’un konuşmaları referansını kullanabilirim ama aklımda başka düşünceler döndüğü tam benimseyemedim.

    Sinclair gezinirken şans eseri Pistorius’un kilisede çaldığı org’un müziğini duyar. İlk başta pek önemsemez ama sonradan Bach’in aynı parçasını çaldığını fark edince dinlemek ister. İlk başta kiliseye girmek ister ama kilitli olduğu için dışarıda dinlemeye başlar. Burada fark etmeye başlar Pistorius’un nişanı olduğuna bence. Kiliseden çıktıktan sonra takip etmeye başlar. Pistorius meyhanede oturduğunda hiçbir tereddüt etmeden karşısına oturur. Bizim pısırık birden aslan yürek kesilir. Burada Sinclair evrim geçirir. Bu zamana kadar hep başkaları yanaşması ile arkadaş edinirken ilk kez kendi birine yanaşır. Kitapta şaşırdığım kısımdan biri oldu bu tavrı. Burada Pistorius olumsuz tepki verir ama bu olumsuz durum Abraxas kelimesi geçmesi ile hava birden değişir. O ortamda konuşmak istemez ve sonra konuşmayı önerir ve birşeyler yemesini ister. O zaman farklı bir kişilik olduğunu kesin kanıt getirmiş gibi geldi Pistorius’un. Bu kısımda garip gelen her şey iyi giderken birden Sinclair’in garip bir şekilde Pistorius’un en zayıf yerinden vurması Sinclair’in. Belirli bir düzene girince içgüdüsel olarak rahatsız oluyor gibi geldi. Kaos durumunu bilinçaltında sevdiğini ve özlem çektiğini düşünüyorum. Bu bölümü bir daha okuduktan sonra detaylı bir şekilde ele alınmasını hak ettiği için yarım yamalak bahsetmeyi düşünmüyorum. Bundan sonra merak ettiğim yüklü borcu ne yapıldığı. Düzeldikten sonra ailesi tarafından kapatıldı mı yoksa hasır altı yaptı mı? Burada açıklık beni rahatsız etti. Hiçbir vicdan azabı çekmemesi Sinclair karşı hoşnutsuzluğu mu arttırdı. Eğer ailesi borcunu ödedikten sonra tatil gezisini çıkartıyorsa orta halden daha zengin bir olduğunu düşünmeme neden oldu. Başka ki orta halli bir aile olduğunu düşündürmüştü. Bu belirsizlikte çok hoşuma gitmedi. Gerçi kendi hüsnü kuruntum olabilir emin değilim.

    Tatile çıkmadan Sinclair’in Demian takıntısı devam ettiğini büyüdüğü şehirde Demian ve annesinin yaşadığı eve giderek görüyoruz. Burada artık evin sahibi yaşlı kadın kalıyor. Burada merak ettiğim yaşlı ev sahibinde Demian ve annesine karşı insanları adeta büyüleyen dayanılmaz çekiciliğinden dolayı mı yoksa geri dönerlerse veririm dolayı mı albümlerini sakladığı. Hesse amca Sinclair’in takıntısını arttırmak içinde ara bir karakter yaratmış olabilir. Burada ufak bir sır perdesi var. Albümden Demian’nın annesini görünce adeta beyninden vurulmuşa döner çünkü Beatrice ve Demian’nın harmanlamış zihnindeki kişiyi görür. Buraları sonradan fark ettiğim Hesse amca’nın doğu mistiğinin hayranlığının üst sınırı olabilir. Bunu sonradan açıklayacağım. Demian’nın annesinin resmini gördükten sonra tatili zehir olacaktır Sinclair’in çünkü gezeceği şehirlerin bir önemi kalmamıştır. Sadece Demian’nın annesine rastlamak umuduyla şehirden şehre atlamaya başlar. Her kadını Demian’nın annesini aramak için çok dikkatli bakarken Sinclair’in tabiri ile bir yosma dikkatini çeker ama Sinclair dünyadaki diğer kadınlar önemli değildir. Burada Sinclair’in artık tamamen simgeler ve zihinsel dünyaya hapis olduğunu söylebiliriz. Burada bence ilk girişi Demian’a değil Kromer’a borçludur. Kromer Sinclair’in açığını yakalamayıp ailesinden koparmasaydı Sinclair nişanı hiç oluşmayabilirdi veya Demian’nın dikkatini çekecek kadar parlak olmayabilirdi. Burada Sinclair’in rüyasında Demian’nın annesini görüp beyhude bir uğraş olduğunu anlamasıyla yaptığının delilik olduğunu anlar ve geziyi bitirir. Burada da gelecek bölüme selam çaktı gibi geldi Hesse amca.

    Bundan sonra H. Üniversitesine yazılır ve gittiğinde hayal kırıklığına uğrar. Derslerin ve öğrencilerin boşluğu ve monotonluğunu direk dikkatini çeker. Burada benzer bir durumu bende yaşadım. Girdiğim senede sınıf arkadaşların bilgisayar dersinde ikilik sayı sistemini ve uygulamadaki excel’i fizikte vektörleri bölüm sonu canavarı gibi zorlu göründü için birde hocaların bunları detaylı anlattığı için lisedeki gibi yatarak okulu bitireceğim gafletine bulundum. Meğer isem devamı bölümlerde önemli derslerde varmış ve zihinden yaptığında veya işlem hatası yaptığında sorunun 0’dan fazla etmediğini beşinci yılımda öğrendim. :D Birde okuldan soğumama katkısı olan 2. veya 3. haftada ayrı ayrı 5 ile 10 dakika arası bölüm başkanın odasında iki fırça yediğimden öğrendim. :D Olay söyle gelişti. Fizik dersinde baktım liseden pek bir farkı yok. Hocanın yanına gittim ve hocam neden laboratuvar dersimiz yok dedim. Bunun üzerine bölüm başkanı ile konuş bunu bizim bölümde laboratuvar var dedi(Bize istisnasız hep fen edebiyattan geldi ortak derslerde ve paü’de okuyan bilir o damlama yöntemi ile mezun olunur. Birde nedense bizim fakülteye fazladan bir takıntıları vardı. Hatırladığım 10 kişiden fazlası genelde geçemezdi.). Bende bu lafın gazıyla bölüm başkanının yanına gittim. Kapıyı çalıp müsait misiniz dedikten sonra kafa işareti ile girdim. Sonradan düşününce fark ettim pek benle konuşmak istemediğini yüzü aklıma gelince. :D Dik dik bakarken önündeki koltuğa oturmuş bulundum. İlk fırçamın nedeni buydu. 5 ile 10 dakika arası fırça kaydı. Üniversitede oturmanın zararlı bir şey olduğunu orada öğrendim. :D Ondan sonra sabaha kadar ayakta dikecek olsa da otur demedikten sonra hoca dikilmesini öğrendim. :D Neyse sonra aklına geldi neden geldiğimi sormak. Neden fizikte laboratuvar yok dediğimde başladı ikinci fırçaya ve yaklaşık aynı süre sürdü birinci fırça ile. Orada sudan çıkmış balık gibi dinlerken “Size pratik uygulama ne gerek var. Teorik uygulama yeter” dediği garip geldiği için unutamadım. Sonradan öğrendiğim para yüzünden arada top gibi oynanmışım. Laboratuvar olursa bizim Fen-Edebiyat Bölümü öğrencisi gibi kayıt gözekecekmişiz fizik hocalarının kesesine ödenek verilecekmiş. Tabii böyle olunca bizim bölümden kesinti olacakmış. Bunu öğrendikten sonra ikisinde de nefret ettim ve ikisinin verdiği derslerden hiç geçemedim. :D Yani dağ dağa küsmüş dağ çokta tın demiş olayı oldu. Bu olayın tek zararı bana olduğunu ise 7. yılımda öğrendim. Bazı şeyleri kavrama da biraz gerizekalıyım. :D

    Sinclair gelecek olursak okuldan özgür takılmaya başlar ve Nietzsche’nin kitapları takılır. Keşke kitapların isimlerini ekleseydi de Hesse amcanın Nietzsche amcadan hangi kitaplarından etkilendiğini kitabından öğrenseydik. Bu kısımdan da elimden kurtulamazsın Hesse amca duy sesimi. :D Özgürce şehri gezinirken birden tanıdık ses duyar. Demian tekrar sahneye çıkacağının işaretidir ama ara karakter olan Japon öğrenciyi eklemek ve gene doğu mistiğine selam çakmak için Sinclair pısırık moda geçer sadece takip eder. Japon elemandan ayrıldıktan sonra Sinclair mod değişikliği yapar ama Demian zaten senin takip ettiğini hissettim deyip artistik yapar. Burada aklımda böyle kalmış ama gördüğünü söyledi gibi bir şey çaktı zihnimde velakin benimkisi daha artistik olduğu için burnu havada Demian’a yakıştığı için böyle bırakıyorum. :P Orada muhabbetlerini tam hatırlamıyorum ama annem seni merak ediyor bize gelsene diyerek az daha eşekler cennetine gönderecekti Demian Sinclair’i. :D İnsan yavaş yavaş verir haberi veya birkaç gün Sinclair’i çağırmayarak kudurtur ama bu kadar işkence yeter diye düşünür herhalde Demian. :D

    Sinclair dünyası gene değişeceği ondan sonraki tepkilerinde belli olur çünkü önceki takıntılı zamanında uykusuz içinde geçen günlerde bulma umudu düşükken. Yarın gidip görmenin heyecanına rağmen derin bir uyku geçirir ve hayatındaki en önemli gün gibi betimlemeler yapar. Neyse akşam olup gittiğinde ilk girişte kendi resmiyle karşılaşır ve resmini huşu içinde bakarken Demian’nın annesi gelir ve kırk yıllık ahbapları imiş gibi Sinclair ile muhabbet eder ve kendisine sayısı az olan dostlarının seslendiği Bayan Eva demesini ister. Burada bu kadın gibi güçlü karakterin çevirmenin bayan kelimesi kullanılması hoşuma gitmedi. Orijinal halini koruyup Mrs. Eva deseydi veya Google amcanın çevirisinde ikinci anlamı hanım kelimesini kullansa daha şık olurdu diye düşünüyorum. Ben hanım kelimesini kullanacağım. Buradaki hızlı samimiyet bence Sinclair için iyi olmaz çünkü zaten çevresi ile olan kopukluğun bitme şansı bile kalmaz. Hanım Eva çok kunduz bir karakter olduğunu şimdi fark ettim. İleride göreceğiniz gibi Sinclair uydusu olmasını daha başında garantileyen hamleyi hemen yapmış. Eyy Sinclair Hanım Eva ile aramızı girdiğin için seni düelloya davet ediyorum. :P Şaka şaka sanal karaktere bağlanacak kadar delirmedim. :D Hanım Eva Demian’nı görmesi için bahçeye yollamasıyla burada japon karakterin Demian’nın vücut yapısının nedenini açıklamak için yaratıldığını görüyoruz çünkü Demian boks antrenman yaparken görüyoruz. Dünyanın en zor sporlarından birini 3-4 ay deneyimleyen ve bu işkenceyi yakında tekrar başlayacağımdan biliyorum. :D Uzun süreli yapan insanların boks torbalarından çıkardıkları sesler kulağımda olduğu için gücünün de kaynağını öğrenmiş oluyoruz. Siz siz olun hafif salınma hareketi eden ve düzgün bir şekilde gardını alan bir rakip gördüğünüzde gözünüzü hastanede açmamak için çark etmenin yolunu bulun. :D Demian ile buluşunca annesinin adını öğrenmesini şaşıran ve ilk tanışan insanların ender olarak adını öğrendiğini söyler. Sinclair hadi çok şanslısın gerçi bu romanda ben olsam Hanım Eva benden başkasına gözü görmeyeceği ve seni sallamayacağı için orada olmamamdan dolayı daha şanslısın kerata. :P :D Bu kısımdan sonrasında bir iki olay dışında pek sevmedim çünkü doğu mistiğine boğmuş gibi geldi ve telapatiyi az daha buluyordu Sinclair. :D Burada düşünce olarak çelişkili bir düşünce yapısına sahibim. Her insanın zihinsel yapıda farklı frekans ve güçte elektrik alan yaydığını ve yakın frekans veya güç yayan kişilerin farkında olmadan çektiğini. Birde düşünmeyi kelime olarak yapıldığında her harf karakterin farklı bir frekans yaydığı için düzgün bir çevirici ile bir insanın düşüncelerini okunabileceğini düşünüyorum. Hatta bu konu üzerinde çalışmaların belirli bir aşama kaydettiği hatırlıyor gibiyim ama bilim kurgu diziler ve filmler çok izlediğim için oradan da aklımda kalmış olabilir emin değilim(Çalışmalar yapıldığını eminim ama belirli bir aşama kaydettiği konusunda emin değilim.). Bunu insanın zihninde doğru bir çevirici olacağı konusunda emin değilim. Çok isteyip de olan şeylerin rastlantısal olduğunu düşünüyorum ama zihinsel yayılan enerjinin kozmik enerji ile iş birliği yapabileceği veya karşı tarafın elektrik alanını etkileyip yönlendirebileceği olasılığını da ihmal edemem. İnsanın evriminin devam ettiğini ve ileride makinelerin yardımı ile sayborg yapısına gelince gerçekleşme olasılığını yüksek görüyorum ama emin değilim.

    Burada kıskandığım olay zihinsel olarak uçuk insanların geçmiş dönemlerde yaşayan insanların dilinden yazılan kitapların Hanım Eva, Demian ve Sinclair’a çevirmesi ve nezih bir şekilde tartışmaları. Bu durumu hazırlayan Hanım Eva’nın annem veya aile dostumuz veya eşim olmasını çok isterdim. İnanın herhangi biri olması yeterli benim için Sinclair gibi sapık değilim. :P :D Demian’nın böyle zihinsel yapıya sahip olmasının nedeni bu olduğunu düşünüyorum. Zaten annesine duyduğu derin saygıdan bunu anlayabiliyoruz. Garip bulduğum bir olay ise Hanım Eva ile Sinclair arasındaki ilişkinin karmaşıklığı. Sinclair son evriminden sonra zeki ve uçuk insan olduğunu kabul ediyorum ama Hanım Eva gibi sürekli böyle insanları yanına çeken birisinin Sinclair gibi yeni yetmeden etkileneceğini düşünmek mantıksız geliyor. Tamam burada yükte hafif pahada ağır olan kıskançlığım var olduğunu kabul ediyorum ama bu kıskançlığını integral ile toplarsak ihmal edilebilir seviye de olduğunu düşünüyorum. :P :D Birde böyle tavırlarını tek Sinclair üzerinde olduğunu düşünmüyorum. Burada Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabındaki Tomas karakterine benzettim biraz. Hayatı oyun gibi gördüğünü düşünüyorum Hanım Eva’nın ama saf bir temiz duygularla görüyor. Sinclair zehirleyebilirsiniz Demian asabilirsiniz ama Hanım Eva’ya yedirtmem. :P :D Birde Demian’nın savaşı gördüğüne dair düşüncesi pek aklım ermedi ama meditasyon ile kozmik enerji ile frekans tutma olasılığı düşündüğüm için eleştirmiyorum. Meditasyon kısmı da yukardaki düşünceme benzer. Kitabın son kısımdaki Sinclair ile Demian sahnesi ise kitabın gerçekçi yapısını çok yumuşattığını ve Siddhartha kitabına benzerliğini ciddi bir şekilde arttırdığını. Gerçi bu yapısı Bozkırkurdu kurdu için söyleyebilirim ama ot çektiği için çok rahatsız etmedi. Bu kitapta çok fazla mistik bir yapıya sahip olduğunu için efsanevi kitap kategorisine girmiyor benim için ama çok değerli bir kitap ileride efsanevi kitaplığımın hemen altında olan önemli kitap olarak duracaktır. Bu kitabı bana hediye eden ve beynimi düşüncelere boğan geleceğin beyin yakan çılgın öğretmeni olacak Beyza tekrar teşekkür ederim. Böyle giderse beni Budist yapacak kendisi. :P :D
    Kendime Not = İleride tekrar kitabı okuyup yorumuma bakarsam düşen cümlelerimi kaldırmamı uçan cümleleri sakin ol iyi çocuk diye sakinleştirerek alçaltıp çatlaklık kapasitemi çok belli etmememi salık veririm. :P :D Birde yoruma hak eden cümleleri de incelemeye katıp okuyanı eziyetimi tabana çıkarıp sonuna da Darth Vader amca temalı kötü adam gülüş ses kaydını koymayı unutma. :D
  • Freud içgüdülerin asla ortadan kaldırılmadıklarını ileri sürer; içgüdüler yok edilemezler ancak "bastırılabilir" ve bilinçaltına sürülebilirler. Onları bu zindanda tutan şey, grup tarafından uygulanan baskıların ve taleplerin içselleştirilmiş bilgisi olan süperegodur. Süperego, Freud tarafından bir benzetme ile, bastırılan içgüdüleri -bilinçaltını-daimi zaptürapt altında tutmak için toplumun muzaffer ordusu tarafından "fethedilmiş şehirde bırakılan askeri birlik" ola rak anlatılmıştır. Ego bu yüzden iki güç -bilinçaltına itilmiş ancak yine de kudretli ve asi duran içgüdüler ile dürtüleri bilinçaltında tutmak ve kapatıldıkları yerden kaçmalarını engellemek için egoyu bastıran süperego arasında sürekli askıda durur.
    Zygmunt Bauman
    Sayfa 40 - Ayrıntı Yayınları
  • 263 syf.
    ·12 günde·8/10
    Freud, Freud, Freud.Yüzyılın en önemli bilim adamlarından biri olmasına karşın tüm sorunların, davranışların kökenini cinselliğe bağlaması nedeniyle eleştirilmiştir. Cinselliği sadece bedensel bir faaliyete indirgeyen sığ beyinler maalesef Freud'u anlayamamışlardır.Cinsel dürtüleri, kuvvetli bir yaşam motivasyonu, harekete geçiren güç (libido olarak tanımlar).Bir canlının en önemli özelliği doğup, büyüyüp, üremesi ve ölmesi değil midir?Tabi ki en gerçek duygumuz cinsel dürtülerimizdir. Neden cinsellik tüm dini inançlar ve toplumsal yaşamda tabu olarak nitelendirilir, öfke ifade eden küfürler anaya yapılan belaltı tehditler içerir.Neden kişi cinsel ilişki ihtiyacı duyar biyolojik olarak bundan haz duyar?

    Cinsel dürtülerimiz toplummsal yaşam içinde farklı şekillerde yansıtılabilir. Öfkeye, hırsa, açgözlülüğe vs kimliğine bürünebilir yada savunma mekanizmaları ile çarpıtılabilir. İnsan istekler geliştirir ve bunlar üzerinden doyuma hazza ulaşmak ister. Doyurulamayan istekler, bastırılan duygular vs. bunlar bilinçaltında birikip kişide gerilim yaratır.Bunlar bir şekilde bilince aktarılıp yatıştırılmalıdır.Psikanalizin amacı, bilinçaltında sıkışıp kalan ( bir mağma gibi volkan gibi düşünün) duygu ve düşünceleri, kontrollü bir şekilde bilince çekip boşaltmayı amaçlar.( sekste boşalmakta kısmen aynı etkiyi yaratıyor muhtemelen)Freud bilinçaltında ki dürtülere ulaşmak için rüyalar-dil sürçmeleri-ilk anılar- unutma yada bastırmalar-çağrışımları gözlemlemiştir.

    Freud a göre ruh id- ego ve superego üçlüsünden oluşur. Id ruhun haz odaklı, saldırgan vahşi , hayvanca tarafıdır. Superego ise toplumun ahlaki ve sosyal baskı oluşturan tarafıdır( vicdan da superegonun bir parçasıdır). Ego ise id, ego, superego ve dış dünyaya karşı savaşarak, üç uç kısmın çatışmasınaa karşın herbirini dengelemeye, yönetmeye çalışır. Sağlıklı benlik geliştiren kişi işteklerini iç ve dış engellemelere karşın azimle gerçekleştiren kişidir. Birey eğer id ve superego arasında yoğun bir çatışma yaşıyor ve bunu dengeleyemiyorsa nevrozlar oluşur. Şımartılan çocuk id'i fazlasıyla yüceltilmiş olduğu için narsist kişilik geliştirecektir. Superegosu aileden gelen aşırı baskı ile yükseltilmiş kişi isteklerini bastıracak ve bastırılan arzular nevrozlara sebep olacaktır.

    Bu dahi adama inanılmaz bir hayranlık duymama rağmen kendisi kadınlardan hiç haz etmez. Penis e sahip olmadıkları için kıskançlık içinde olduklarını, sevmekten çok sevilmek için yaratılmış, toplumsal ilgisi az, güvenilmez olduklarını söylemiştir.
  • 176 syf.
    ·Beğendi·8/10
    İNSAN DOĞASI ÜZERİNE KURAMLAR

    1-PLATON , bilindiği üzere Sokrates'in öğrencisidir. Platonun dörtlü kuramına göre insan ruhunun üç ögesi bulunur; AKIL-TİN-İŞTAH. İnsan için ideal olan bu üç öge arasında aklın denetiminde kurulan uyumdur.Platon bu uyuma adalet demiştir. Bu üç öğeden hangisinin baskın olacağına göre farklı insan karakterleri gelişir.Mesela akıl üstünse kişi bilgi, iştah üstünse kazanç peşindedir.Platon Devlet adlı kitabında insan ve toplum için idealleri tanımladığı formlardan bahseder.Bu değişmez hakiki formların bilgisine ancak filozoflar ulaşabilir.Platon'a göre ruh ölümsüzdür.
    Platon bireyden ziyade devlet ve toplum üzerine odaklanmıştır.Çünkü ancak adil ve doğru bir gerçek devlet yapısının, yetkin ve mutlu bireyler üreteceğine inanır. Demokrasiyi eleştirir. Demokratik sistemlerde zeka önemli olmadığını, tutkulu, rekabetçi, açgözlü, para hırsı olan insanların başarılı olacağını belirtir.Platon her bireye eşit söz hakkı verilmesini gülünç bulur. Böyle toplumlarda sahtekar yöneticiler mutlak güç kazanır ve bu gücü korumak için vicdansızca her şeyi yapar.Onun idealize ettiği devlette filozoflar yöneticidir. Diğer sınıf asker ,polis gibi yöneticilere hizmet eden kişilerden oluşurken 3.sınıf ise işçi ve zanaatkarlardan oluşur.Adil bir toplum için her sınıf,kişi kendi işine bakmalı ve başkasına karışmamalıdır.

    2. MARX(Komünizm); Hukuk ve felsefe eğitimi alan Marx'a göre insan doğası, toplumsal ilişkilerin bütünüdür.Ekonomik koşullar arasındaki dengesizlik bireysel mutsuzluğun sebebidir. Kapitalist toplumun şartları kişinin karakterinin gelişmesine izin vermez.Aksine kişiyi kendine yabancılaştırır. Marx Tanrı'nın varlığını yadsır.Hatta Din in insanların kapitalist toplumlarca sömürülmesi için uydurulmuş bir afyon olduğunu belirtir.
    Marx yapıtlarında tarihsel gelişimden bahseder(bir tür toplumsal evrimleşme), her sistemin miadını doldurduğunda yıkılacağını yerine yeni ve daha iyi olanın gelişeceğini savunur. Bu nedenle sosyalizm'in daha gelişmiş ve tatmin edici bir sistem olarak dünyaya egemen olması için bir an önce -Devrim-olmalı diyerek halkı örgütler.

    3-DARWIN (Evrim); Bütün canlılar ortak bir atadan türemiştir.İçinde bulundukları ortama ayak uydurabilme, uyum sağlayabilme yetilerine paralel olarak türlerin bazıları varlığını sürdürebilmiş, bazıları yok olmuştur( doğal seleksiyon).Yani evrim teorisine göre yeryüzü ve insan kendiliğinden biyolojik olarak evrimleşmiştir.

    4-FREUD (psikanaliz); İnsan ruhunun id-ego-superego gibi katmanları olduğunu belirtir.Bilinç ve bilinçaltı kavramlarını ortaya atan kişidir. İd doğrudan tatmin arayan yaşam ve ölüm içgüdülerini içerir.İd kavramı Platon'un iştah kavramına benzerlik gösterir.Superego ise çocuklukta kazanılan toplumsal normları içerir. Ego nun görevi ise id ve superego arasında denge kurarak kişinin arzularını tatmin edebilmesini sağlamak tır.Çocuğun cinsel gelişim evresinde ilk beş yılın çok önemli olduğunun , bu süreç başarılı geçmezse nevrozların başgöstereceğini belirtir.Freud'un düşünceleri epeyce kapsamlı olduğundan mümkün olduğunca özetlemeye çalışıyorum. Sonuç olarak Freud, nevrozlardan, bireyin mutsuzluğundan toplumu sorumlu tutar. Eğer kişi istekleri ve toplumun koşulları,baskıları arasında çatışma yaşarsa isteklerini yada düşüncelerini bastırmak zorunda kalır ki, bastırılan düşünce yada istekler bilinçaltında varlığını sürdürür ancak farklı bir kimliğe bürünerek bilinçte de olumsuz şekillerde kendini belli eder. Psikanaliz, çağrışım yöntemiyle nevroza neden olan şeyi bilinçten bilinçaltına çıkararak, o düşüncenin kişi üzerindeki etkisini indirgemeyi hedefler.

    5. SARTRE ( Varoluşçuluk) : Varoluşçuluk doğrudan bireyi ve bireysel özgürlüğü merkeze alır. Her insanın amacını, değerlerini, yaşam biçimini kendisinin seçme özgürlüğüne sahip olduğuna inanır.''Tanrı öldü'' diyerek bi anlamda evrende yalnız olduğumuzu, bizi düşünen, denetleyen bir gücün olmadığını, bu nedenle kolaya kaçmadan, sorumluluk alarak gerçekçi, seçimler yapmamız gerektiğini savunur.Tanrı ve denetlenme inancının insanı pasif duruma düşürdüğü nü ima eder.Her insan kendini seçer, seçmelidir, kendi karakterini ve değerlerini oluşturmalıdır. Genel ahlak diye bir şey yoktur.Seçimler vardır. Ahlak, seçimlerimizin sadece bizi değil tüm insanlığı bağlayacağı düşüncesiyle sorumlu davranmaktır.

    6. DİN (Tanrıcılık) İnsan ve evren, Tanrı tarafından Tanrı'nın imgesinde yaratıldı.İnsanoğlu, kendisine bahşedilenler için Tanrı'ya şükretmelidir, yaşam amacını ancak Tanrı'yı sevdiği ve ona hizmet ettiği sürece gerçekleştirir.İnsanlığın en büyük sorunu Tanrı'yı unutmuş ,ona hizmet etmekten vazgeçmiş olmasıdır.Din'in soyut ve sonsuz güç(Tanrı) üzerinden sağlamış olduğu güç toplumları uzunca bir süre uyutmuştur.