• Herkes Ve Hiç Kimse İçin Bir Kitap

    Zerdüşt beni tekrardan, uyandırdı derin uykumdan.. Aradan dört yıl geçti, dört yıl önce bu kitabı ilk elime aldığımda, itiraf etmek gerekirse baya ağır gelmişti o zaman, belkide doğru zamanı beklemeliydim. Zerdüşt şair midir? Gezgin midir? Derviş midir? Deli midir?
    Gibi soruların cevabını bulamadan kapatmıştım kapağını kitabın. Aslında dili ağır değil, anlatımı ağır sadece, eserde anlaşılır ve şiirsel bir dil mevcut. Fakat nedense o günden sonra dönmedim artık kitaba. Bundan yaklaşık iki hafta önce elime geçti tekrardan, ve okuma şansını yakaladım yeniden. İlk sayfalarında yine okumakta zorlandım. Sıķıcı gelmeye başladı.. Fakat sayfalar ilerledikçe hem yazarın üslubuna alıştım hem de metin örgüsüne. Her cümle kendi içinde yoruma açık, ve içinde binlerce anlam barındıran, kıssadan hisse gibi..
    Anlattığı her şeyi doğru bulmakla beraber, acımasız bir şekilde hazmedebiliyor insan. Hayatın ve ruhun kıyısında, çokca gelgitlere şahit olan, kalıplaşmış düşüncelere keskin izler bırakan bir eser. Ve çağın ilerisinde olan düşünceli bir kitap.
    Nietzsche, felsefe alanında yalnızca metnin içeriğiyle değil, uslûbu ya da söylemiyle de yakından ilgilenmiş, yeni düşünceleri yeni söyleyişlerle dile getirme prensibiyle hareket etmiştir. Böyle Buyurdu Zerdüşt, bu anlamda felsefeye yeni bir içerik katkısından ibaret olmayıp yeni bir söylemsellik de getirmiştir.


    Friedrcih Nietzsche  (d. 15 Ekim 1844 - ö. 25 Ağustos 1900) ahlâk ve değerler sisteminin kuruluşuna yönelik bir temel çerçevesinde çağının kültür, din ve felsefe görüşlerini eleştiren nihilist Alman düşünür, filolog.
    "Güç istenci" "bengidönüş" "üstinsan" gibi fikirlerle tanınan, Alman filozof "Friedrich Nietzsche'nin" bu eseri 1883-1884 yılları arasında üç bölüm olarak yazılmış ve 1885'te dördüncü bölüm eklenmiştir.

    Nietzsche'nin peygamberinin adı Antik Pers peygamberi Zarathuştra'dır. Onun bir diğer adı da Zerdüşt'tür. Kitap Zerdüşt'ün 30 yaşında dağlarda yaşamaya gittiğini anlatarak başlar. On yıl boyunca dağdaki yalnızlığından hoşnut olan Zerdüşt, bir sabah uyanıp dağda tek başına biriktirdiği bilgelikten bunaldığını fark eder ve bunun üzerine bilgeliğini insanlığın kalanıyla paylaşmak için pazar yerine inmeye karar verir. Nietzsche bu eserinde Zerdüşt'ü kendine sözcü olarak seçmiş, ve anlatacaklarını onun buyruğuyla kaleme almıştır.
    Zerdüşt
    _______
    Ortadoğu’nun en eski inanışlarından birisi olan Zerdüştlüğün kurucusu Zarathustra’nın (Zerdüşt) hayatı hakkında birçok farklı görüş ve tarihsel bilgi mevcuttur. Özellikle de yaşadığı zaman dilimi konusunda bir belirsizlik söz konusudur. Antik Yunanlılar, oldukça şüphe uyandıran bir tarih vererek, Zerdüşt’ün felsefeci Platon’dan 6 bin yıl önce yaşadığını öne sürer. Birçok bilim insanı, M.Ö. 6’ıncı yüzyılın başlarında (doğumu M.Ö. 638 olarak kabul edilir) yaşadığına ve İran’da bulunan Rey kentinde doğduğuna inanır. Bazı akademisyenler, metinlerde kullandığı yazınsal dili baz alarak, Zerdüşt’ün M.Ö. 14’üncü veya 13’üncü yüzyılda yaşamış olduğunu kabul eder.
    https://www.gazeteduvar.com.tr/...orum-zerdust-kimdir/

    Peki nedir bu "Üstinsan"

    Nietzche, durmadan anlatıyor, durmadan kavga ediyor, insanlığın yarattığı zavallı, avam, dayanılmaz her türlü küçük düşünce”yi red ediyor, yıkıyor, parçalıyor.
    Çünkü bir amacı var tüm hayatın, “Üstinsan” olmak!
    Nietzsche'nin iç dünyasındaki olması gereken insan tiplemesidir üst insan. Ama ne yazıkki o dahil hepimiz de biliyoruz ki, ne o çağlarda ne de içinde bulunduğumuz çağda o erdemde insanlar hiç olmadı ve olmayacak. Zaten Nıetzsche'de bu dünyanın insanı olmadı hiçbir zaman.
    Kavram tam olarak anlaşılmamış ve Nietzsche felsefesindeki önemi de belirlenememiştir. 
    Nietzsche'ye göre mevcut ahlak yapısı köle ahlakı ile şekillenmiştir. Eşitlik kavramına karşı çıkar. İnsanın gerçek doğası olan “güçlü olma isteği” ihmal edilmektedir. Ahlak güçlü olmaya göre yeniden tanımlanmalıdır.
    Ona göre üstinsan, insanoğlunun amacıdır. İnsan aşılması gereken bir varlıktır. Her varlık kendisinden üstün bir şey yaratmıştır. İnsanın da kendisini aşması gerektigini belirtir.

    "Güç istenci" bu kavram, Nietzsche’ye Schopenhauer'dan miras kalmıştır. Tüm evrenin, insan dahil “tek bir istenç” tarafından yönetilmesi!
    Güç İstenci, evrenin her türlü devinimindeki en temel istenç olmakla beraber, tüm değişim ve dönüşümler, bu istencin farklı kisvelere bürünmüş halidir. Her detayda bu istencin izlerini yakalamak mümkündür. Kısaca ona göre insanlar arasında bir güç hiyerarşisi vardır. Bu hiyerarşi, gücü isteme bazındadır. Bu sebeple daha az güçlüler, güçlülere hizmet eder, fakat bu hizmetteki amaç daha güçlü olabilmektir.

    "Bengi dönüş" Nietzsche'nin bengi dönüş ve üstinsan görüşleri birbirinin tamamlayıcısı durumundadır. Nietzsche bengi dönüş görüşü ile insanın dünyaya tekrar tekrar geleceğini savunur. Nietzsche'ye göre; "insan tüm yaşamı durmadan döndürülen bir kum saatidir". Sonsuz dönüşteki tehlike, insanın üstinsan olmak için üstesinden geldiği bütün sorunların yeniden ortaya çıkmaları ve yeniden üstesinden gelme zorunluluğudur. Üstinsana ulaşmada insanın önündeki en büyük engeli Tanrı olarak görmektedir.

    Nietzsche "Tanrı öldü" derken aslında "Tanrı yok" dememektedir. Burada Tanrı'nın ölümü Tanrı'nın kendi benliğine tüketilmesine değil. Onu öldüren insana işaret eder. Ona göre Tanrı insanlara olan merhameti yüzünden ölmüştür. Mesele basit bir ateizm değildir, ateizm bir inanç Tanrının ölümü ise bir olaydır. Tanrı öldü derken Avrupa kültürü ve uygarlığının geri döndürülemez biçimde değiştiren tarihsel olayı kasteder. Bu bir dünya hayat yorumunun değişimidir. Tanrının ölümü ne dünya ne insan eylemine bir ereksellik(amaç, gaye, maksat) atfedilemeyeceğini belirtir. Tanrının ölümünden sonrası daha büyük sıkıntıdır. Nietzsche acıyı bertaraf etmek yerine olumlamanın yanında bizzat düşüncenin de acı olduğunu olumlamamızı söyler.


    Martin Heidegger, Nietzsche’nin Tanrı öldü sözünü, felsefi açıdan Batı metafiziğinin sorgulanması ve yeni bir yöne girmesi olarak değerlendirmiştir. Buna göre Nietzsche batı felsefesi geleneği içinde bir kırılma noktasıdır.
    Nietzsche sürü kendini feda ederek üst insanı belirleyecektir der. Üst insan benim diyebilen, kendi gözleriyle gördüğü gerçekliği belirleyen insan olarak görülmektedir. Bütün varlığın temelinde daha güçlü olmaya yönelik irade vardır. Nietzsche’ye göre, insanoğlu sadece kendini korumak ve yaşamak istemez aksine asıl isteği daha da güçlü olmaktır.
    Nietzsche bu kitap hakkında bir öngörüde bulunup, bunun anlaşilabilmesi için, bir asır geçmesini ifade etmiştir. 19. yy'da yayınlanan bu kitap ancak 20 yy'da popülarite kazanıp okunmaya ve anlasılmaya başlanmıstır gerçekten.
    Nietzsche’ye göre, insan, ilk olarak hayvan’la üst-insan arasında kalmış bir varlıktır ve ikinci olarak bu nedenle alt edilmesi gerken bir şeydir.Bunu bu şekilde Zerdüşt’te birçok ifade etmektedir. Bunun anlamı, Nietzsche’nin düşüncesine göre insan’ın eksikli yani tamamlanmamış bir varlık olmasıdır.


    Sonuç olarak;
    Kitabı tekrar elime aldığımda üzerinde düşünerek, ve sindire sindire okuyarak bir hafta gibi bir sürede bitirdim. İncelemeyi şimdi neden yaptım derseniz ki demezsiniz, o yüzden cavap vermeyede gerek yok bu soruya. :)))Anlayacağınız canım sıkıldıkça inceleme yapıp, tekrar siliyorum. Her neyse..
    Bazı kitaplar vardır dönüp dönüp, tekrar okur insan, bu kitapda onlardan biri. Yani hayatınız her döneminde okuyabileceginiz, başucu bir eser. Her gece bir sayfa okuyup, derin bir uykuya dalabilirsiniz.
    Zaman zaman akla fikre ihtiyacınız oldukça bir kılavuz gibi kullanmak için, yolunuzu bulmak, zihninizdeki zincirleri kırmak, içinizdeki gerçek “ben”e ulaşmak için her bir sözü her bir hikayeyi satır satır yeniden okuyor, oku oku bitiremiyorsunuz.
    Kitap aynı zaman da bilgeliğini harmanladığı ve bütün görüşlerinin tek bir çatı altında topladığını iddia ettiği kitabıdır. Yani Nietzsche yi tam okuyup anlayabilmek için, onun sadece bir eserini okumak elbette yetersiz olacaktır. Zira okuduğunuz her cümle sizi ters köşeye yatırabilir. Bu kitabı ilk defa okuyacaklar için şunu söyleyebilirim ki, bir çırpıda okunup bitirelecek bir kitap değil. Yani bodozlama daldınız mı, Nietzsche'nin derin ve karanlık sularına! Sizi Tanrı bile kurtaramaz.

    Herkese keyifli okumalar.
  • Kant istedi ama olmadı, çünkü akıl tek ve asıl güç değildi; Nietzche'nin güç istenci de herşeyi denetlenmenin imkansızlığı karşısında başarılı olamadı:ideolojiler doğdu, ama yaşayamadılar. Günümüz post modernleri, birer düşünce göçerleriydi, savaş alanını terkettiler
  • Yeni ontoloji ve fenomoloji alanlarında çalışmalar yapmış, ünlü filozof Nicolai Hartmann'ın öğrencisi olmuş ve onun fikirlerini Türkiye'de tanıtmış profesör Takiyettin Mengüşoğlu Türkiye'de felsefe alanında önemli bir isimdir. Onun fikirlerini merak ettiğim için bu kitabı aldım ve kitabın önemli bir kısmını okudum. Şimdi sırasıyla bazı fikirlerine değinmek ve kendi görüşlerimi bildirmek istiyorum.

    1) Mengüşoğlu Descartes'ın insanı beden ve ruh olarak ikiye bölen anlayışına karşıdır. Ona göre insan biyopsişik bir varlıktır ve bir bütündür. Ondaki biyolojik ve psikolojik yönler birbirinden ayrılamaz. Onun savundugu antropolojinin yaklaşımı bu yöndedir. Kant insanı ontolojik olarak bir bütün olarak gördüğü ve insanın otonomisini savunduğu için antropolojinin kurucusu sayılmalıdır. Mengüşoğlu Kant'ın fikirlerine büyük önem atfetmektedir. Yazarı etkileyen bir diğer önemli filozof da Nietzsche'dir. İlk kez Nietzsche'nin değerler alanına bir açıklık kazandırdığını ve değer kavramını somut bir şekilde dile getirdiğini savunur. Nietzche'nin değerler kuramı bilindiği üzere tüm değerleri ters yüz eden bir kuramdır ve güç istenci üzerine inşa edilmiştir. Her ne kadar üniversite yıllarımda oldukça çekici bulmuş olsam da şimdi Nietzsche'nin ahlak felsefesini en hafif tabirle acımasız bulduğumu söylemeliyim.

    2) Mengüşoğlu'na göre bilim ve felsefe dinin, din de bilim ve felsefenin alanına karışmamalıdır. Bu da benim görüşüme göre felsefenin metafizikten tamamen el çekmesi ile gerçekleşebilir. Zaten Mengüşoğlü felsefenin varolan şeylerin yani fenomenlerin peşini bırakmaması, kendisini kavram analizine kaptırmaması gerektigini söyler. Yazarın tüm bu düşüncelerinden hareketle felsefenin ilgi alanından metafiziği çıkarmak istediği sonucuna vardım. Benim için ise felsefenin en önemli görevi insanın metafiziksel sorularına yanıtlar bulması olduğu için Mengüşoğlu'nun felsefesi benim felsefe anlayışımla uyuşmamaktadır.

    3) Mengüşoğluna göre insan disharmonik (uyumsuz) bir varlıktır. Eğer insan harmonik (uyumlu) bir varlık olsaydı ya tümüyle iyi ya da tümüyle kötü bir varlık olup insan olma özelliğini kaybederdi. Yani insan olmanın özünde uyumsuzluk vardır. İnsan iki kutuplu(bipolar) olmak zorundadır. Mengüşoglu'na göre insan uyumsuz bir varlık olmasaydı devlete de gerek olmazdı. Bu düşüncelere tümüyle katılıyorum.

    4) Mengüşoğlu'na göre her devlet için uygulanabilecek ideal bir devlet teorisi yoktur çünkü devletler de insanlar gibi biriciktir ve birbirlerinden farklı karakterlere sahiptirler. Devletlerin ortak yönü ise devletlerin araç değerler yani çıkarlara dayanan değerler tarafından yönetilmesidir. Mengüşoğlu'na göre eğer politikada yüksek değerlerden bahsediliyorsa bu ancak araçsal değerleri örtülemek için yapılmaktadır. Buradaki tüm görüşlere katılıyorum.

    5) Mengüşoğlu'na göre sanat gelmekte olanı önceden yaşar ve kavrar. Sanatçı bu yüzden her zaman çağının ilerisindedir. Ona göre peygamberlerin sanatçı yönü gelişmiştir. Mengüşoğlu sanat sanat içindir anlayışına karşı çıkar. Sanat da tıpkı bilim ve felsefe gibi insan içindir. Sanat bir yapıp-etmedir ve her yapıp-etme gibi değerler tarafından yönetilir.

    6) Yazara göre insan özgür bir varlıktır ama her insan aynı ölçüde özgür değildir. İnsan araçsal değerlere değil de yüksek değerlere uygun davrandıkça özgürleşecektir. Bu ise Kant'ın da belirttiği gibi ancak eğitimle mümķündür. Yani eğitim insanı özgür kılmaktadır. Bu da benim canı yürekten katıldığım bir düşüncedir.

    Yukarıda İnsan Felsefesi kitabından okuduklarımdan anladığım kadarıyla Mengüşoğlu'nun felsefe anlayışını dile getirmeye çalıştım. Onun felsefesi hakkında derinlemesine bilgi sahibi olmadığım için hatalar yapmış olabilirim. Takdir okuyucunundur.
  • İncelemeye direk bir alıntıyla başlayalım.
    <<Herkese hitap eden kitaplar daima pis kokan kitaplardır: küçük insan kokusu sinmiştir üzerlerine. Halkın yiyip içtiği, hatta ibadet ettiği yer pis kokar. Temiz hava solumak isteyen, kiliseye gitmemeli.>>

    Bu aforizmadan da anlaşılacağı üzere Nietzche kitaplarını: az sayıda insana -benim anladığım- felsefeyle uğraşan kişilere yazar. Bundan dolayı da her cümlesini anlamak için bir ömür gerekebilir. Bundan hareketle bu kitap ve Nietzshe felsefesi etrafında anladığım kadar yazmak istiyorum.

    Kitabın önsözü, diğer bölümler hakkında sizi neyi beklediğinin kısa bir özeti aslında. Avrupa, medeniyet, filozoflar, erdemler, etik değerler, köleler ve efendiler hakkında bir kitap. Kitabın amacı, okurların hayatını değiştirerek, değerlerin yeniden değerlendirilmesini sağlamak.

    Yazara göre, yaşamı değersiz bir yer olarak gören düşünce Platona kadar uzanır.
    <<Doğrusu Platon‟un yaptığı gibi ruhtan ve iyiden söz etmek, hakikati baş aşağı çevirmek, onu kafa üstü tutmak ve bütün yaşamının temel koşulu olan gerçek görüşünün kendisini yadsımak demek oluyor; evet şimdi bir doktor gibi soralım: Geçmişin en sevgili ürünü başına bu bela hastalık nasıl geldi? Yoksa şu kötü Sokrates mi çarkına okudu onun? Gerçekten Sokrates gençliği kötü yola iten biri miydi? Ama Platon‟a karşı savaş ya da halk için daha basit söylersek, bin yıllık Hristiyan – kilise baskısına karşı savaş – çünkü Hristiyanlık halkın Platonculuğudur. Avrupa‟da yeryüzünde daha önce eşi görülmemiş bir ruh gerginliği yaratmış bulunuyor.>>

    İlk bölüm okuması zor da olsa zevkli bir bölümdü. Nietzsce’nin felsefe üzerine okudukları, bildikleri ve filozoflar hakkındaki düşüncelerini buluyoruz. Hakiki dünya ile görünür dünya arasındaki ikiliğe vurgu yapılıyor. Metafiziğe karşı geliştirdiği düşünceleri bu bölümde buluruz.

    <<Metafizikçilerin temel inancı, değerlerin zıtlığına duyulan inançtır.>> Bilişsel özelliklerimiz artığından itibaren dünyayı hep iyi ve kötü olarak algılıyoruz. Bu karşıtlık örneklerini çoğaltabiliriz: güzel,çirkin; yararlı ve zararlı gibi.. Bu kitabın ismi zaten kitabın yapmak istediğini açığa çıkarıyor “İyinin ve Kötünün Ötesinde” düşünebilme. “Geleceğin felsefesine giriş”. Peki bunu nasıl sağlayacağız? “Değerleri yeniden değerlendirerek” yani başkalarının güç istencine tabi olarak yaşamak yerine kendi değerlerimizi oluşturmalıyız. Kitabın son bölümlerinde etraflıca değindiği gibi burada kastettiği “idealizm çukuru” dur. Kilisenin bizim doğamıza set çıkarak oluşturduğu kurallar yanında demokrasi, sosyalizm, anarşizm, faşizm gibi ideolojilerde bizim oluşumumuza set çeker. Hepsinin ortak amacı <<insanı bir sürü hayvanına>> çevirmektir.

    Felsefesinin en önemli konularından biri olan “Güç İstenci” ne giriş yapılıyor. Özellikle “Darwinizm” dünya görüşünü paylaştığını düşüyorum. <<Herkes dünyanın güç ve arzudan ibaret olduğu düşüncesiyle yüzleşmek zorundadır>> Güç İstenci hakkında daha ayrıntılı yazıları vardır.
    Bu kitabın temelini ise Efendi ve Köle ahlakının oluşturuyor. Biraz anlatmaya çalışayım.
    Köle Ahlakı: başkalarının erdem kabul ettiği değerleri olduğu gibi alan yani verili bir ahlak anlayışıdır. Bu kişiler kinli, zayıf karakterli insanlardır. Kendi dışındaki insanlara odaklanırlar. Yani sürekli bir kıyas içindedirler. Hayatta yaptıkları şeylerin beğenilmesi endişesi içindedirler. Sayıları kesinlikle fazladır ve “efendilerden” de zekidirler. Bu zeki olma durumları, efendilerin oluşturduğu kendi ahlaklarını değersizleştirme çabası içinde olmalarından kaynaklanır.

    Efendi Ahlakı: kendi değerlerini yaratan, kişinin kendisine odaklandığı bir ahlak anlayışıdır. Efendiler, kendilerine güvenen, güçlü kişilerdir, özgür tinlilerdir.

    <<Kölelerin bakışı güçlülerin erdemlerine yetersizdir: kuşkulu ve güvensizdir, orada saygı duyulan her türlü “iyiye” karşı güvensizlikle incelmiştir,- oradaki mutluluğun sahici olmadığına ikna edilebilir. Bunun tersine, varoluşun acılarını hafifletmeye hizmet eden özellikler öne çıkartılacak ve ışığa boğulacaktır: merhamet, iyilik seven, yardımseven el, sıcak kalp, sabır, çalışkanlık, tevazu, nezaket, saygı görür burada.-, çünkü bunlar varoluşun basıncına dayanmak için en yararlı nitelikler ve handiyse yegâne araçlardır>>

    Şimdi kitabın ben de hissettirdiklerini anlatmak istiyorum: Bir sürü insanı olmadığımı düşünürken benim savunduğum değerlerin de ‘verili’ bir değerler sistemi içinde olduğumu anladığımdan dolayı Nietzsce’ye göre bariz bir ‘sürü' insanıyım. <<Merhamet, acınan kişi üzerinde iktidar uygulamasıdır.>> Şeklindeki erdem olarak nitelendirilen değerlere saldırışları son derece kışkırtıcı. Kitabı okurken sürekli bir sorgulama hissi yaşadım. Kendi hayatımı yaşamıyormuş gibi geldi. Ama bu bir depresyon haline sevk etme şeklinde değil daha çok bir uyanma şeklinde gerçekleşti. Dostoyevski okurken de böyle hissediyordum. Ama olay örgüsü bulunmayan bu aforizmalar bir tokat etkisi yaratıyor.
    Sorgulamalı okumalar.