• Korkudan korkmaktan kurtulmanın doğal yolu, korkudan korkuyu yaratan toplumsal güce boyun eğmek, onun yandaşı olmak, korkudan korkuyu özümseyip içselleştirmektir. Böylece birey artık kendini efendi sanan uşaktır ve uşak uyum sağladığı efendisiyle özdeşleşmiştir; kendini özgür sanan köledir.
    Aziz Nesin
    Sayfa 22 - Nesin Yayınevi
  • "Biz insanlar arasındaki zayıflık
    böyledir. Çoğu kez güce boyun eğmek zorundayızdır..."
  • 90 syf.
    ·Puan vermedi
    sınıflar arasındaki çatışmanın nedenlerini, kârın nereden geldiğini, gelir dağılımı adaletsizliğinin nasıl oluştuğunu, devletin hangi nitelikte bir kurum olduğunu; özel mülkiyet sisteminin bir sınıfı nasıl yoksullaştırıp diğerini nasıl zengin yaptığını, dolayısıyla bir sınıfı nasıl egemen, diğerini itaatçi ettiğini; emperyalizm ve savaşın nedenlerini, tekelciliğin nasıl oluştuğunu, işçinin alacağı ücreti neyin belirlediğini, kapitalizm için kaçınılmaz olan kriz ve depresyonu oluşturan sebepleri, hayatımızı bir hayat olmaktan çıkaran kapitalist sistemin özel mülkiyete dayanan gücünün nasıl yaşayacağımıza dair ne derece inisiyatif sahibi olduğunu ve ezen ve ezilen kavramını ortadan çıkarmak için neden mücadele etmemiz gerektiğini ve sınıfsız bir toplum için, ezilensiz bir toplum için alternatif sosyalizm sisteminin sosyolojik evrimde, neden zamanı geldiğini görecek, bu ve bundan fazla soruya yanıt bulacaksınız yaklaşık 90 sayfa bir kitapta, elimden geldiğince özetlemeye çalıştım:

    üretimde gerçekleşmiş teknik gelişmeler, yoksulluğu ortadan kaldıracak kadar güçlüdür; fakat bunun önünde çok büyük bir engel bulunur: kapitalizm. bir sınıfın, diğer sınıf üzerinde egemenlik kurması.

    hepimiz yaşayabilmek için gereksindiklerimizin üretim ve dağıtımını yapmak zorundayızdır. dünyanın genelinde devletlerin üretim ve dağıtım konusunda izlediği siyaset kapitalizmdir. kapitalizm, özel mülkiyete dayanır. bu da, tükenmek bilmeyen kâr hırsı demektir. kâr sağlamak için olabildiğinde giderleri azaltmak gerekir. giderlerin önemli bir kısmı, emeğe ödenen ücrettir. işçileri fazla çalıştırıp olabildiğince az ücret ödemek, kapitalistin yararınadır. yaşayabilmek için doğru düzgün bir ücrete ihtiyacı olan işçi ile sermaye biriktirip daha çok kâr sağlamak isteyen kapitalistin arasında bıçakla gırtlak ilişkisi vardır. ancak biri diğerinin zararı pahasına başarıya ulaşabilir.

    işçi kendisi bir ücret karşılığında kapitaliste kirayarak ancak yaşamını devam ettirebilir. işçinin fazla çalışarak alacağı ücretin cömert olduğunu düşünebilirsiniz. ancak emek arzının sürekli olabilmesi için, kapitalist ancak işçiye temel ihtiyaçlarını karşıyabilecek kadar az ödeme yapar. işçi ücretlerinin işçinin ancak yaşayabileceği düzeye yönelme eğilimini tanımlar bu ekonomik yasa.

    kapitalistler, aralarındaki iktisadi rekabetin kârlarını azalttığını görüp birleşmişlerdir, böylece pazarın tümüne hakim olmuşlar, başka bir deyişle tekelleşmişlerdir.

    büyük ölçekli sanayi üretimi, işçinin ulus içerisinde tüketebileceğinden çok daha fazladır. az ödemeler yüzünden işçilerin satın alma güçleri standartın altındadır. bu durumda, kapitalistin elinde sermaye fazlalığı oluşur. bu sermaye fazlalığının elden çıkarılması gerekmektedir. kâr sağlamak için işçiye olabildiğince az ödeme yapmak zorundadır işveren. aynı zamanda, ürünlerini satmak için de, işçiye olabildiğince çok ödeme yapmak zorundadır. ikisini birlikte yapamayınca, düşük tüketim ve aşırı üretimin giderilebileceği, her mamulün kârla satılabileceği tek yol vardır: savaş !

    elindeki sermaye fazlalığını eritmek, büyük ölçekli sanayi üretimine hammadde bulmak ve pazar sorununu çözmek, emperyalizme neden olur. fazla sermayenin yatağını genişletmek için uluslarası sömürgeler kurmak gerekir. bu da, güçlü patlayıcılar, atom bombaları, sakat insanlar ve parçalanmış cesetler demektir. tekelci kapitalizm varlığını ancak savaşlarla sürdürebilir.

    böylece ulus içerisinde ve uluslararasında iki sınıfın varlığını görebiliriz. ezilen ve ezen, sömüren ve sömürülen, emir veren ve itaat eden.

    üretim araçlarının özel mülkiyeti, devletin gerekliliğini ortaya çıkarır. kapitalist sınıfın işçi sınıfını sömürebilmesi, sermaye ve güç ve mevkiyle cömertçe ödüllendirilebilmesi; işçi sınıfının ise çok çalışmasına karşın az bir miktar ücret alması ve yoksul yaşam koşulları içerisinde bulunması, itaat etmesi için bir kuruma ihtiyaç vardır. zengin azınlığın, yoksul çoğunluk üzerinde ekonomik egemenlik kurabilmesi ve bunu sürdürebilmesi için gereken bu kuruma devlet denir. devletin görevi, kapitalisti işçiye karşı korumak, ondan yana tavır almaktır. mülkiyete sahip olanları mülksüzler üzerinde efendi kılabilmek için devlet bir silahtır. böylece ekonomik olarak egemen olan sınıf, siyasal olarak da egemen olur. ve iki sınıf arasında sürüp giden bir çatışma doğar.

    son olarak, kitap içerisindeki "devlet" bölümünün tamamını sizinle paylaşmak isterim:

    "8.devlet

    üretim araçlarının özel mülkiyeti, özel türden bir mülkiyettir. bu mülkiyet, ona sahip olan sınıfa, sahip olmayan sınıf üzerinde bir güç verir. sahip olan sınıfın yalnızca çalışmadan yaşamasını sağlamakla kalmaz; aynı zamanda, sahip olmayanların çalışıp çalışmayacağı ve hangi koşullar altında çalışacaklarını belirleme olanağı verir. yani bir anlamda efendi ve hizmetçi ilişkisi kurar; kapitalist sınıf, emirler verirken ve böyle bir pozisyonu işgal ederken, işçi sınıfı ise bunları yerine getirme durumundadır. bu durumda, doğal olarak, iki sınıf arasında sürüp giden bir çatışma vardır.

    kapitalist sınıf, işçi sınıfını sömürerek, sermayeyle, güçle ve mevkiyle cömürtçe ödüllendirilmiş; işçi sınıfı ise, güvensiz ve yoksul yaşam koşulları için itilmiştir.

    bu durumda, mevcut mülkiyet ilişkisinin - azınlığın bu derece yararına, çoğunluğun bu derece zararına olan bu mülkiyet ilişkisinin- devamını sağlamak için bir yöntem bulunması gerekir. başka bir deyişle zengin azınlığın, çalışan çoğunluk üzerinde, toplumsal ve ekonomik egemenliğini sürdürmesini sağlayacak güce sahip bir kurumun varlığı zorunludur.

    böyle bir kurum vardır: bu, devlettir.

    kapitalist sınıfın işçi sınıfı üzerinde egemenlik kurmasını sağlayan bu özel mülkiyet ilişkilerini korumak ve sürdürmek devletin görevlerindendir.

    bir sınıfın ötekisini baskı altında tuttuğu sistemi yaşatmak, devletin işlevidir.

    üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olanlar ile olmayanlar arasındaki çatışmada mülk sahipleri, devletin varlığıyla, mülksüzlere karşı güçlü bir silah bulurlar.

    devletin, sınıflar üstü olduğuna, hükümetin zengin yoksul, yüksek alçak bütün halkı temsil ettiğine inanmaya zorlanıyoruz. aslında, kapitalist toplum, üretim araçlarının özel mülkiyetine dayandığından, özel mülkiyete karşı yapılacak her davranış, gerektiğinde şiddetin de kullanıldığı devlet direnciyle karşılaşacaktır.

    dolayısıyla, sınıflar varoldukça, devlet, sınıflar üstü olamaz. egemen sınıftan yana tavır almak zorundadır. devletin egemen güçlerinin bir silahı olduğunu, adam smith, daha 1776 yılında farketmişti. ünlü kitabı, the wealth of nations'da şöyle yazıyordu: "sivil hükümet, özel mülkiyetin güvenliğini korumak için kurulduğu sürece, aslında zenginin yoksula karşı veya biraz malı mülkü olanın olmayana karşı savunulması için kurulmuştur.

    ekonomik olarak egemen olan sınıf, (yani üretim araçlarına sahip olan sınıf) siyasal olarak da egemendir.

    birleşik devletler'deki gibi bir demokraside, halkın oylarıyla kendi adaylarını iş başına getirdiği doğrudur. demokrat x ile cumhuriyetçi y arasında bir seçme yapama hakları vardır. ancak bu seçim yapma hakkı, hiçbir zaman sınıf mücadelesinin bu yanında ya da diğer yanında yer alan bir adayın seçimi değildir. ana partilerin adayları arasında özel mülkiyet ilişkileri sistematiği konusundan çok, davranış farkı vardır.bunlar da hep ayrıntılar konusundadır; hemen hiç birisi, temel sorunlarla ilişkin değildir.

    işin aslına bakılırsa, işçiler için demokrat x ya da cumhuriyetçi y arasında bir seçim yapmak, kapitalist sınıfın hangi özel temsilcisinin, kongrede, kapitalist sınıfın yararına yasalar yapacağına ilişkin bir seçim yapma özgürlüğünden başka bir şey değildir.

    yasaları yapanlar ile yasaların kendi çıkarları için yapıldığı adamlar arasındaki bağ, öylesine sıkıdır ki, devlet ile egemen sınıf arasındaki ilişki konusunda hiçbir kuşkuya yer bırakmaz. ulusumuzun önde gelen liderlerinden birinin, ekonomik egemenliği elinde bulunduran sınıfın, siyasal egemenliği de elinde bulundurduğu düşüncesinde olduğu şu satırlarda açıkça görülür:

    "washington'a gidiyorsunuz ve hükümetinizle görüşmek istiyorsunuz. sizi nazikçe dinleseler de, asıl sözü geçenler, büyük bankerler, büyük üreticiler, büyük tüccarlar, demiryolu şirketleri ile deniz yolları şirketlerinin müdürleridir. birleşik devletler hükümetinin efendileri, birleşik devletler'in kapitalistleri ve üreticileridir."

    gerçeği ifade eden bu öszler, woodrow wilson'ın, 1913 yılında yazdığı bir kitaptan alınmıştır. yazar ne söylediğini bilecek durumdaydı; birleşik devletler'in başkanıydı.

    şu soru ortaya çıkıyor: devlet yapılanması, kapitalist sınıfın denetiminde ve onun çıkarına işlemekte ise, kapitalistlerin gücünü düzenlemek ve sınırlandırmak için hazırlanan yasalar, nasıl oluyor da yasalarda yer alabiliyor?

    örneğin böye şeyler, franklin d. roosevelt yönetimi sırasında olmuştur. ama neden?

    devlet, ancak zorlandığında, mülksüzler adına mülk sahiplerine karşı harekete geçer. şu veya bu çatışma noktasında boyun eğmek zorunda kalır, çünkü işçi sınıfından gelen baskı öylesine büyüktür ki, ödün vermek zorunda kalır; yoksa " yasa ve düzen " tehlikeye girdiği gibi, daha da kötüsü( egemen sınıf açısından daha kötüsü) devrim bile olabilir. ancak şurası unutulmamalıdır: böyle dönemlerde elde edilen bütün ödünler mevcut mülkiyet ilişkileri sınırında kalır. kapitalist sistemin ana örgüsü, hiç dokunulmadan mevcudiyetini korur. ödünler her zaman bu çerçeve içinde verilir. egemen sınıfın amacı bütünü korumak için bir noktada boyun eğmektir.

    başkan roosevelt döneminde işçi sınıfı tarafından elde edilen bütün kazanımlar ( ki bunlar epeyce fazlaydı), üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet sistemini değiştirmemiştir. bu kazanımlar bir sınıfın bir başkası tarafından devrilmesini sağlamamıştır. başkan roosevelt öldüğü zaman, işverenler de, işçiler de eski yerindeydiler.

    devlet, bir sınıfın öteki sınıf üzerinde egemenliğini kurmak ve sürdürmek için bir araç olduğuna göre , ezilen çoğunluk için gerçek özgürlük var olamaz. duruma ve koşullara bağlı olarak şu ya da bu derecede özgürlük verilecektir. böyle de olsa son tahlilde, "özgürlük" ve "devlet" sözcükleri, sınıflı bir toplumda bir araya gelemez.

    devlet, hükümeti denetimi altında bulunduran sınıfın kararlarını uygulamak için vardır. kapitalist toplumda devlet, kapitalist sınıfın kararlarını, gerekirse zor kullanarak yürütür. bu kararlar, işçi sınıfının, üretim araçlarını mülkiyetinde bulunduranların hizmetinde çalıştığı kapitalist sistemi sürdürmek için alınmıştır. "

    leo huberman, sosyalizmin alfabesi
  • Fikirlerim mutlaka beynime girer. Öyleyse kaynağını beynimden alan istencim nasıl özgür olabilir?
    Bu istencim özgür olmadığını çeşitli vesilelerle görüyorum; hastalığa yenik düştüğümde, tutkum aklımı başımdan aldığında, muhakemem önümde beliren nesneleri kavramaya yetmediğinde vs. Dolayısıyla, doğanın kanunları hep aynı kaldığına göre, irademin bana pek sıradan gelen durumlar karşısında, karşı konulmaz bir güce boyun eğmek zorunda kaldığım durumlardakinden daha özgür olmadığı açıktır.
  • DEVRİMCİ MACERACILIK / VİLADİMİR İLİÇ LENİN

    Rusya tarihinin dev adımlarla ilerlediği fırtınalı günlerde yaşıyoruz ve bazan her yıl, durgun geçen onlarca yıldan daha büyük önem taşıyor. Reform sonrası dönemin yarım yüzyıllık sonuçları toparlanıyor ve önümüzdeki uzun, çok uzun yıllarda bütün ülkenin kaderini belirleyecek sosyal ve siyasi yapının temel taşları döşeniyor. Devrimci hareket şaşırtıcı bir hızla gelişmeye devam ediyor; bu arada "bizim akımlarımız" da alışılmadık bir hızla olgunlaşıyor (ve solup gidiyor). Rusya gibi hızla gelişen kapitalist bir ülkenin sınıf sisteminde sımsıkı kök salmış akımlar çabucak kendi seviyelerini buluyor ve bağlı oldukları sınıflara yavaş yavaş yaklaşıyorlar. Bunun bir örneği de, Bay Struve'nin gösterdiği evrimdir; daha bir buçuk yıl önce devrimci işçiler ondan bir Marksistin maskesini düşürmesini istemişlerdi, oysa şimdi Bay Struve'nin kendisi yüzüne bu maskeyi geçirmeden, dünyaya bağlılıkları ve ağırbaşlı değerlendirmeleriyle gururlanan liberal toprakağalarının bir önderi (yoksa uşağı mı?) olarak ortaya çıkmış bulunuyor. Öte yandan, sadece aydınların belirsiz ve ara kesimleri tarafından savunulan görüşlerin geleneksel tutarsızlığını yansıtan akımlar, belli sınıflarla yakınlaşmak için, gürültülü bildiriler, olayların patırtısı arttıkça gürültüleri artan bildiriler yayınlamaya çalışıyorlar. "Hiç değilse, gürültü koparalim."[1] İşte, olayların girdabına yakalanmış ve ne teorik ilkeleri, ne de sosyal kökleri bulunan devrimci düşünceli birçok kimsenin sloganı budur. "Sosyalist-Devrimciler"de, çehreleri gittikçe berrak bir şekilde ortaya çıkan bu "gürültücü" akımlara mensupturlar. Proletaryanın, bu çehreyi daha yakından incelemesinin ve toplumun gerçekten devrimci sınıfıyla yakın bağIarı olmadan ayrı bir akım olarak varlıklarını sürdüremeyecekleri kafalarına dank ettikçe proletaryanın dostluğunu her zamankinden daha büyük bir ısrarla isteyen bu insanların gerçek niteliği hakkında berrak bir fikir sahibi olmasının tam zamanıdır. Sosyalist-Devrimclierin gerçek yüzünün açığa çıkarılmasında, üç durumun bize yardımı dokundu. Bunlardan birincisi, devrirnci Sosyal-Demokratlar ile "Marksizmin eleştirisi" bayrağı altında kafalarını uzatan oportünistler arasındaki bölünmedir. İkincisl, Balmaşov'un Sipyagin'i öldürmesi ve bazı devrimcilerin düşüncelerinde yeniden terörizme doğru bir dönüşün meydana gelmesidir. Üçüncü ve esas olarak da, iki cami arasında beynamaz ve hiçbir programı bulunmayan kimseleri ister istemez bir prograrn müsveddesiyle ortaya çıkmak zorunda bırakan, en son köylü hareketidir. Bir gazete makalesinde ancak ana noktaların kısa bir özetinin verilmesinin mümkün olduğunu, çok büyük bir ihtimalle bu meseleyi yeniden ele alacağımızı ve bir dergi makalesinde ya da broşürde daha ayrıntılı olarak ortaya koyacağımızı belirterek, bu üç durumu incelemeye devam edelim.[2] En sonunda Vestnik Russkoy Revolutsiy'in [3] 2. sayısında Sosyalist-Devrimciler bir teorik ilke açıklamasıyla ortaya çıkmaya karar verebildiler ve "Dünyanın Gelişimi ve Sosyalizmin Buhranı" adlı imzasız bir başyazı yayınladılar. Teori meselelerinde tam bir ilkesizlik ve yalpalama konusunda (ve ayrıca bunu parlak laflar ardına gizleme sanatı konusunda) açık bir fikir edinmek isteyen herkese bu yazıyı şiddetle tavsiye ederiz. Bu son derece kayda değer yazının bütün muhtevası, birkaç kelimeyle ifade edilebilir. Sosyalizm dünya çapında bir güç haline gelmiştir; ama artık sosyalizm (= Marksizm), devrimcilerin ("bağnazlar") oportünistlere ("eleştiriciler") karşı açtığı mücadele sonucunda bölünmektedir. Biz Sosyalist-Devrimciler "elbette" oportünizme hiçbir zaman yakınlık duymadık, ama bizi bir dogmadan kurtaran eleştiriden büyük sevinç duyuyoruz; biz de bu dogmanın revizyona tabi tutulması için uğraşıyoruz ve henüz eleştiri yoluyla (burjuva - oportünist eleştirisi hariç) ortaya koyacak hiçbir şeyimiz yoksa da, henüz kesinlikle hiçbir şeyi revizyona tabi tutmamışsak da, teoriden kurtutmuş olmamız bize yarar sağlamaktadır. Bu bize her şeyden fazla yarar sağlamaktadır, çünkü teoriden kurtulmuş insanlar olarak, genel birliği kararlılıkla savunuyor ve ilkeyle ilgili bütün teorik tartışmaları şiddetle mahkum ediyoruz. Vestnik Russkoy Revolutsiy (N° 2, s. 127) bütün ciddiyetiyle şunu ileri sürüyor: "Ciddi bir devrimci örgüt, her zaman bölünmeye yol açan tartışmalı sosyal teori meseleleri"ni çözmeye çalışmaktan vazgeçmelidir; ama bu elbette teorisyenleri kendi çözümlerini aramaktan alıkoymamalıdır." Ya da daha açık bir şekilde söyleyecek olursak: bırakın, yazarlar yazsın, okurlar da okusun[4] ve onlar bu işlerle uğraşırken, biz de geride kalan boşluğa kına yakalım. Hiç şüphesiz, bu sosyalizmden sapma teorisinin (doğru düzgün tartışmalar olduğu takdirde) ciddi bir tahliline girişmek gereksizdir. Kanımızca, sosyalizmin buhranı, ciddi sosyalistlerin en azından teoriye bir kat daha önem vermelerini, daha kararlı bir şekilde kesin tavır almalarını ve kendileri ile yalpalayan ve güvenilmez unsurlar arasında daha kesin bir sınır çizgisi çekmelerini zorunlu kılmaktadır. Oysa Sosyalist-Devrimcilere göre, eğer karışıklık ve bölünme gibi şeyler "Almanlar arasında bile" mümkün olabiliyorsa, biz Rusların nereye sürüklendiğimiz konusundaki bilgisizlığımizle övünmemiz bir tanrı buyruğudur. Bizce, teorinin olmayışı, devrimci bir akımın var olrna hakkını ortadan kaldırır ve onu eninde sonunda kaçınılmaz olarak siyasi iflasa mahkum eder. Sosyalist-Devrimcilere göre ise, teorinin olmayışı, "birlik için" en mükemmel ve en elverişli bir durumdur. Gördüğünüz gibi, Sosyalist-Devrimcilerle bir anlaşmaya varabilmemiz mümkün değildir, çünkü gerçekte tamamen farklı diller konuşuyoruz. Tek bir ümit var: kendisi de (yalnız daha ciddi olarak) dogmanın kaldırılmasından söz eden ve "bizim" işimizin bölünmek değil, birleşmek olduğunu (proletaryaya çağrıda bulunan her burjuvazinin işi budur) söyleyen Bay Struve, belki onların akıllarını başlarına getirebilir. Acaba Sosyalist-Devrimciler, Bay Struve'nin yardımıyla, sosyalizmden kurtulmak için birlik ve sosyalizmden kurtulmada birlik tavırlarının gerçekte ne demeye geldiğini hiç görmeyecekler mi? Şimdi de ikinci meseleye, terörizm meselesine geçelim. Sosyalist-Devrimciler, yararsızlığı Rusya devrimci hareketinin tecrübeleriyle ispatlanmış olan terörizmi savunurlarken, terörizmi sadece kitleler arasındaki çalışmaya bağlı olarak kabul ettiklerini, bu yüzden de Rusya Sosyal-Demokratlarının bu mücadele metodunun yararlılığını çürütmek için (kaldı ki, bu metodun yararlılığı uzun bir zamandır çürütülmüş bulunuyor) ileri sürdükleri görüşlerin kendileri için geçerli olmadığını iddia ederlerken, efkarlı görünüyorlar. Burada, onların "eleştiri"ye karşı tavırlarına çok benzeyen bir şey kendini yeniden belli ediyor. Sosyalist-Devrimciler, bir yandan biz oportünist değiliz diye haykırıyorlar, öte yandan da sırf oportünist eleştiri nedeniyle proleter sosyalizmi dogmasını rafa kaldırıyorlar. Sosyalist-Devrimciler bir yandan, biz teröristlerin hatalarını, tekrarlamıyoruz, dikkatleri kitieler arasında çalışmadan saptırmıyoruz, diye bizi temin ediyorlar; bir yandan da, Balmaşov'un Sipyagin'i öldürmesi gibisinden eylemleri Partiye hararetle tavsiye ediyorlar. Ama artık, bu eylemin kitlelerle uzaktan yakına hiçbir ilişkisi olmadığını ve böyle yürütüldüğü sürece olamayacağını; bu terörist eylemi yapan kişilerin kitlelerin belli bir eylemini ya da desteğini ne akıllarının ucundan geçirdiklerini, ne de, umduklarını herkes gayet iyi biliyor ve görüyor. Bütün saflıklarıyla Sosyalist-Devrimciler, ta başından beri, kendi sınıf mücadelesini veren devrimci sınıfın bir partisi olmak için en küçük bir çaba göstermeden kendilerini işçi sınıfı hareketinden uzak tutmuş olmaları ve hâlâ da uzak tutmaya devam etmeleri ile teröre eğilim göstermeleri arasında ister isternez sıkı bir bağ bulunduğunu bir türlü kavrayamıyorlar. Hararetli teminatlar, böylesine zorlu bir hazırlığı gerektiren şeyin değeri konusunda insanı çoğu zaman şüpheye ve tereddüde düşürür. Acaba verdikleri bu teminatlardan bıkkınlık getirmiyorlar mı? Sosyalist-Devrimcilerin ileri sürdükleri görüşleri okurken, hep şu sözler aklıma takılıyor: "biz terörizmi savunmakla, kitleler arasında ki çalışmayı gözardı etmiyoruz." Hem de bu teminat, kitleleri gerçekten seferber eden Sosyal-Demokrat işçi hareketinden daha şimdiden kopmuş olan ve şu ya da bu teori kırıntısına sarılarak kopmaya devarn eden kişilerden geliyor. "Sosyalist-Devrimcilerin partisinin" 3 Nisan 1902'de yayınladığı bildiri, yukarıda anlatılanlara mükemmel bir örnek teşkil edebilir. Bu bildiri, onların bugünkü önderlerine çok yakın, en gerçekçi ve en sağlam kaynaktır. Revolutsionaya Rossiya'nın[5] (n° 5, s. 24) [*] çok değerli tanıklığına bakılırsa, bu bildirideki "terörist mücadele meselesinin konuluşu", "Parti görüşleriyle tamamen uyuşmaktadır". 3 Nisan bildirisi, teröristlerin "en son" düşünce modelini övgüye değer bir şaşmazlıkla izliyor. İlk göze çarpan, şu sözler oluyor: "biz terörizmi, kitleler arasında çalışmanın yerine değil, aksine sırf bu çalışma için ve onunla birlikte savunuyoruz". Bu sözler özellikle göze çarpıyor, çünkü metnin geri kalan kısımlarından üç kere daha büyük harflerle dizilmişler (tabii bu, Revolutsionnaya Rossiya'nın sık sık başvurduğu bir marifettir). İşte bu kadar basit! "Yerine değil birlikte" sözlerini büyük dizeceksiniz ve Sosyal-Demokratların bütün iddiaları, tarihin bütün öğrettikleri yerle yeksan olacak. Ama bildiriyi sonuna kadar okuyun, o zaman iri harflerle dizilmiş teminatın, kitlelerin adını boş yere andığını göreceksiniz. Emekçi halkın karanlığın içinden çıkacağı ve güçlü halk dalgasının demir kapıları paramparça edeceği" günler "ne yazık ki!" (kelimesi kelimesine, "ne yazık ki!") henüz çok uzaklardadır ve gelecekte kurbanlar için çalacak çanları düşünmek ürküntü vericidir!" Bu sözler, "ne yazık ki, henüz çok uzaklardadır" sözleri, kitle hareketini asla kavramadıklarını ve kitle hareketine asla inanmadıklarını açıkça göstermiyor mu? Bu iddia, daha şimdiden harekete geçmeye başlayan emekçi halkla bile bile alay etmek olmuyor mu? Ve nihayet, bu bayat görüş aslında boş ve saçma olduğu ölçüde iyi savunulsaydı bile, ondan gene iri harflerle çıkan sonuç, terörizmin yararsızlığı olurdu, çünkü emekçi halk olmadan bütün bombalar güçsüzdür, hem de gerçekten güçsüzdür. Bir de şunu dinleyin: "İndirilen her terörist darbe, istibdadın gücünün bir parçasını koparıyor ve bütün bu gücü (!) özgürlük uğruna savaşanların safına aktarıyor(!)". "Ve eğer terörizm sistemli bir şekilde uygulanırsa (!), terazinin kefesinin en sonunda bizim tarafımıza ağır basacağı açıktır." Evet, gerçekten de burada herkesin apaçık görebileceği gibi, teröristlerin en büyük önyargılarından biri en kaba biçimiyle karşımızda duruyor; bizzat siyasi cinayet "güç aktarır"! Böylece, bir yandan güç aktarma teorisi, öte yandan da "yerine değil, birlikte"... Acaba bu teminatları tekrarlamaktan usanmıyorlar mı? Ama bu daha başlangıç. Esası şimdi geliyor. "Darbeyi kime indirmeliyiz?" diye soruyor Sosyalist-Devrimcilerin partisi ve cevabı kendisi veriyor: Çara değil, bakanlara indirmeliyiz; çünkü "çar işlerin aşırı gitmesine izin vermez" (Bunu nasıl keşfettiler acaba??), ve zaten "bu daha kolaydır" (tam tamına böyle diyorlar!): "Hiçbir bakan kendisini sarayda bir kalede olduğu gibi gizleyemez." Ve bu görüş Sosyalist-Devrimcilerin teorisinin modeli olarak ölümleştirilmeyi hak eden bir muhakemeyle sona eriyor. "İstibdadın, kalabalığa karşı koyacak askerleri, devrimci örgütlere karşı koyacak gizli ve üniformalı polisi vardır; ama ardı arası kesilmeden ve hatta birbirinden habersiz olarak [!!] saldırıya hazırlanan ve saldıran bireylere ya da küçük gruplara karşı onu kim koruyabilir?" (ne biçim bir "onu"dur bu? İstibdat mıdır? Yazar farkında olmadan, bir hedef olarak istibdadı, darbe indirilmesi daha kolay olan bir bakanla bir tutuyor!) "Kıvraklığa karşı hiçbir kuvvet sökmez. Dolayısıyla görevimiz açıktır: istibdadın her kudurgan zalimini, istibdadın bize bıraktığı [!] tek yolla, yani öldürerek yok, etmek." Artık, Sosyalist-Devrimciler, kitleler arasında çalışmayı rafa kaldırmadıkları ya da terörizmi savunmakla bu çalışmayı parçalamadıkları yolundaki teminatlarıyla sayfalar da doldursalar, onların bu laf yağmuru, bildiriden aktardığımız bölümün modern bir teröristin gerçek ruh halini yansıttığını örtbas edemez. Güç aktarma teorisi sadece geçmişin bütün tecrübesini değil, aynı zamanda bütün sağ-duyuyu da tepetaklak eden kıvraklık teorisinde doğal bütünleyicisini bulur. Devrimin tek "umudu" "kalabalıktır"; ancak bu kalabalığa önderlik edebilen (lafta değil, fiiliyatta) bir devrimci örgüt polise karşı savaşabilir; bütün bunlar bu işin alfabesidir ve bütün bunları ispat etmek zorunda kalmak utanç vericidir. Ancak her şeyi unutmuş ya da hiçbir şey öğrenmemiş kimseler "bunun tam tersi bir sonuca" vararak, istibdadın askerler tarafından kalabalıktan ve polis tarafından da devrimci örgütlerden "kurtarılabileceği", ama bakanları teker teker avlayan bireylerden hiçbir kurtuluşun olmadığı yolundaki saçma ve gülünç ahmaklığa erişebilirler!! Yanlışlığının mutlaka anlaşılacağına inandığımız bu saçma görüş hiç de garip değildir. Aksine, öğreticidir. Çünkü mantıksızlığı adım adım ispatlandığında, teröristlerin "ekonomistler"le paylaştıkları ("ekonomistler"in kaybolup gitmiş eski temsilcileriyle mi, diye sorulabilir) başlıca hatalarını ortaya çıkarmaktadır. Daha önce de birçok defa belirttiğimiz gibi, bu hata, hareketimizin temel zaafını kavrayamamalarından ibarettir. Hareketin son derece hızlı gelişmesi yüzünden önderler kitlelerin gerisinde kaldılar, devrimci örgütler proletaryanın devrimci faaliyetinin seviyesine ulaşamadılar, kitlelerin önünde yürümeyi ve onlara önderlik etmeyi başaramadılar. Hareketi birazcık tanıyan dürüst bir kimse, böyle bir zıtlığın varlığından şüphe edemez. Böyle olunca da, günümüz teröristlerinin gerçekten de aynı ahmaklığa, ama tam zıt yönde bir ahmaklığa varan içi dışına çevrilmiş "ekonomistler" oldukları açıktır. Devrimcilerin güçlerinin ve daha şimdiden harekete geçen kitlelere önderlik etme imkanlarının yetersiz olduğu bir zamanda, birbirini tanımayan bireyler ve grupların bakanları öldürmesini örgütlemek gibisinden terörist eylemlere başvurulması için çağrıda bulunmak, sadece kitleler arasındaki çalışmayı kösteklemekle kalmaz, aynı zamanda bu çalışmanın bütünüyle darmadağın olmasına yol açar. 3 Nisan bildirisinde şunlari okuyoruz: "Biz devrimciler çekingen kümeler halinde biraraya gelmeye alışkınızdır; ve hatta [burasına dikkat] son iki üç yıldır ortaya çıkan yeni cesaret ruhu, bireylerden çok kalabalığın heyecanını.yükseltmeye yaramıştır." Bu sözler, farkında olrnadan, bir gerçeği dile getiriyor. Ve terörizmin propagandalarına ezici darbeyi indiren de, işte bu gerçektir. Her aklı başında sosyalist bu gerçeğe bakarak, grup eylemini daha güclü, daha cesur ve daha ahenkli bir şekilde yürütmek gerektiği sonucunu çıkarır. Ama Sosyalist-Devrimciler şu sonucu çıkarıyorlar: "Vur, kıvrak birey, çünkü halkın kümeler halinde biraraya gelmesi ne yazık ki henüz çok uzaklardadır ve zaten bu kümenin karşısında askerler vardır." Bu, bütün düşünce tarzını gerçekten gösteriyor, beyler! Bildiri, kışkırtıcı terörizm teorisini de eksik etmemiş. Bize deniyor ki: "Bir kahramanın giriştiği tek tek çarpışmalar bizim mücadele ruhumuzu ve cesaretimizi yükseltiyor". Ama hepimizdeki mücadele ruhunu ve cesareti gerçekten yükselten biricik şeyin, kitle hareketinin yeni biçimleri ya da kitlelerin yeni yeni kesimlerinin bağımsız mücadeleye atılışı olduğunu hem geçmişten biliyor, hem de bugün gözlerimizle görüyoruz. Oysa tek tek çarpışmalar Balmaşov'lar tarafından yürütülen tek tek çarpışmalar olarak kaldıkları sürece, ilk başta anlık bir heyecan uyandıran bir etki yaratırlar, ama bu arada dolaylı olarak da, bir kayıtsızlığa ve gelecek sefere kadar pasif bir bekleyişe yol açarlar. Daha ilerde şöyle deniyor: "her terörizm alevi zihinleri aydınlatır." Ne yazık ki, terörizmi öğütleyen Sosyalist-Devrimcilerin partisi için biz bunun doğru olduğunu göremedik. Bir de önümüze, büyük iş, küçük iş teorisi getiriliyor. "Daha büyük güce daha fazla imkana ve daha büyük kararlılığa sahip olanlar küçük işlerle yetinmesinler, kendilerine iş bulsunlar ve kendilerini ona adasınlar — kitleler arasında terörizm propagandası [!], çapraşık terörist eylemlerin hazırlanması" [kıvraklık teorisi çoktan unutulmuş!]. Ne kadar da akıllara durgunluk veren bir zeka: yerini aşağılık Plehve'nin alacağı aşağılık Sipyagin'den öç almak uğruna bir devrimcinin hayatını feda etmek: buna büyük iş deniyor. Ama mesela, kitleleri silahlı bir gösteriye hazırlamak; bu da küçük iş oluyor. Bu husus Revolutsionnaya Rossiya'nin 8. sayısında açıklanmaktadır: "Belirsiz ve uzak bir geleceğin bir meselesi olarak" silahlı gösteriler hakkında "yazmak ve konuşmak kolaydır, ama şimdiye kadar bütün bu laflar teorik nitelikte olmaktan öteye gidememiştir." Sağlam bir sosyalist inancın zorunluluklarından ve her türden halk hareketinin ağır tecrübelerinden çok uzak olan bu adamların kullandığı dili biz iyi biliriz! Onlar, kısa sürede elde edilebilecek ve gürültü koparabilecek sonuçlar ile pratikliği birbirine karıştırırlar. Onların gözünde, sınıf tavrına sıkı sıkıya bağlı kalmayı ve hareketin kitle niteliğini korumayı istemek, "bulanık teori yürütmektir". Kesin olmak, onların gözünde, her düşünce karşısında kölece boyun eğmek ve... ve bu boyun eğişin sonucu olarak da her defasında kaçınılmaz bir şekilde çaresizliğe düşmektir. Gösteriler başlar başlamaz, bu gibilerin dudaklarından kanlı kelimelerin, sonun başlangıcı hakkında sözlerin döküldüğünü görürüz. Ama gösteriler durdu muydu, bunların kolları da çaresizce aşağı iner ve hemen bağırmaya başlarlar: "Halk, ne yazık ki, henüz çok uzaklarda"... Çarın uşakları yeni bir saldırıya geçtiler mi, bunlar hemen kendilerine, bu saldırıya mükemmel bir karşılık teşkil edecek "kesin" bir tedbir, derhal bir "güç aktarması" yaratacak bir tedbir gösterilmesini isterler ve bu aktarmayı sağlayacaklarını gururla vaadederler! Bu adamlar, işte bu güç "aktarması" vaadinin siyasi maceracılık olduğunu ve maceracılıklarının da ilkesizliklerinden kaynaklandığını kavrayamıyorlar. Sosyal-Demokratlar maceracılığa karşı her zaman uyarıda bulunacaklar ve kaçınılmaz olarak tam bir hüsranla sonuçlanan hayalleri amansızca teşhir edeceklerdir. Devrimci bir partinin ancak devrimci sınıfın hareketine fiilen rehberlik ettiği zaman adına layık olabileceğini akıldan çıkarmamalıyız. Gene, herhangi bir halk hareketinin sayısız biçimlere büründüğünü, durmadan yeni biçimler geliştirdiğini ve eski biçimleri ıskartaya çıkardığını, değişiklikler getirdiğini ya da eski ve yeni biçimlerin yeni bileşimlerini yarattığını hiç unutmamalıyız. Mücadelenin araçlarının ve metotlarının oluşturulması sürecine faal olarak katılmak, görevimizdir. Öğrenci hareketi şiddetlendiğinde, biz işçilere öğrencilerin yardımına koşmaları için çağrıda bulunmaya başladık (İskra, N° 2). Ama bunu, gösterilerin biçimlerini önceden kestirmeye kalkışmadan, bu gösterilerin derhal bir güç aktarmasıyla ve zihinlerin aydınlanmasıyla sonuçlanacağını ya da özel bir kıvraklığı vaadetmeden yaptık. Gösteriler güçlendiğinde, gösterilerin örgütlenmesi ve kitlelerin silahlandırılması için çağrıda bulunmaya başladık ve bir halk ayaklanması hazırlama görevini öne sürdük. Şiddet ve terörizmi ilke olarak asla reddetmeksizin, kitlelerin doğrudan katılışını sağlayabilecek ve bu katılışı teminat altına alabilecek şiddet biçimlerinin hazırlanması için çalışılmasını istedik. Bu görevin zorluklarına gözümüzü kapamıyoruz. Aksine, bu meselenin "belirsiz ve uzak bir geleceğe" ait olduğu yolundaki itirazlara aldırmadan, bu görevi yerine getirmek için kararlılıkla ve sebatla çalışacağız. Evet, beyler, biz hareketin sadece geçmişteki biçimlerini değil, gelecekteki biçimlerini de savunuyoruz. Biz, geçmişte mahkum edilmiş şeylerin "kolay" bir tekrarını değil, gelecek vaadeden uzun ve çetin bir çalışmayı tercih ediyoruz. Biz, malum dogmalara karşı lafta savaş açan, ama fiiliyatta güç aktarma, büyük iş, küçük iş ayırımı ve elbette, tek tek çarpışmalar teorileri gibi küflenmiş ve zararlı görüşleri savunanları her zaman teşhir edeceğiz. 3 Nisan bildirisi şöyle sona eriyor: "Eski çağlarda halk savaşları nasıl halk önderlerinin tek tek çarpışmaları şeklinde verildiyse, bugün de teröristler Rusya'nın özgürlüğünü istibdada karşı tek tek çarpışmalarla elde edeceklerdir." Böyle cümlelerin sadece tekrarlanmaları bile çürütülmeleri için yeterlidir. Devrimci çalışmasını proletaryanın sınıf mücadelesine gerçekten bağlı olarak yürüten herkes, proletaryanın (ve onu destekleyebilecek halk kesimlerinin) bir yığın acil ve doğrudan talebinin yerine getirilmeden öylece durduğunu çok iyi bilir, görür ve hisseder. Bilir ki, birçok yerde, geniş alanlarda, emekçi halk eyleme geçmek için hakikaten elinden geleni yapmakta, ama yayınların ve önderliğin yetersizliği ve devrimci örgütlerin güç ya da araçlardan yoksun oluşu yüzünden ernekçi halkın bu çabası boşa gitmektedir. Ve kendimizi, uzun zamandır Rusya devriminin başına bir uğursuzluk alameti gibi çöreklenmiş bulunan o aynı kısır döngünün içinde buluruz — bulduğumuzu görürüz. Bir yandan yeterince aydınlatılmamış ve örgütlendirilmemiş kalabalığın devrimci şevki boşa giderken, öte yandan da düzenli bir şekilde ilerleme ve kitlelerle el ele çalışma imkanına olan inancını kaybeden kıvrak bireylerin ateşlediği silahlardan yükselen dumanlar havada kaybolur gider. Ama işler gene de yoluna konulabilir, yoldaşlar! Gerçek bir davaya olan inancın kaybedilmesi, bir kural değil, ender bir istisnadır. Terörist eylemlere girişme eğilimi, geçici bir hevestir. Öyleyse, Sosyal-Demokratlar saflarını sıklaştırsınlar ve devrimcilerin militan örgütü ile Rusya proletaryasının kitle kahramanlığını tek bir bütün halinde birleştirsinler![6] İskra, N° 23 1 Ağustos 1902 Bütün Eserler, Cilt 6 Dipnotlar [*] Revolutsionnaya Rossiya'nın bu konuda da birtakım dolaplar çevirdiği doğrudur. Bir yandan, "tamamen uyuşmaktadır" demek, öte yandan da, "mübalağalar" hakkında imada bulunmak. Revolutsionnaya Rossiya, bu bildirinin "bir grup" Sosyalist-Devrimci tarafından yayayınlandığını açıklıyor. Gel gör ki, bildirinin altında şöyle bir not yer alıyor: "Sosyalist-Devrimci Parti tarafından yayınlanmıştır". Üstelik bildiride, aynı Revolutsionnaya Rossiya ibaresi yer alıyor. ("Haklarınızı mücadeleyle elde edeceksiniz"). Revolutsionnaya Rossiya'nın bu hassas noktaya dokunmasına katılıyoruz, ama böyle durumlarda saklambaç oynamanın da hiç iyi olmadığına inanıyoruz. Devrimci Sosyal-Demokrasi, "ekonomizm"in varlığını da aynı şekilde doğru bulmuyordu, ama herhangi bir kimseyi yanıltmak için en küçük bir çaba harcamaksızın "ekonomizm"i teşhir etmiştir. [1] Hiç değilse gürültü koparalım". Griboyedov'un ünlü komedisindeki kişilerden Repetilov'un sözleri. [2] Lenin'in bu niyeti gerçekleşmedi. Yazmayı düşündüğü broşür için esas malzemeler şunlardır: "Sosyalist-Devrimcilere Karşı Bir Makaleden Parça" (Aralık 1902), "Sosyalist-Devrimcilere Karşı Bir Broşürün Ana Hatları" (1903 ilkbaharı), "Sosyalist-Devrimcilere Karşı Bir Makalenin Ana Hatları" (1903 Temmuzunun ilk yarısı). [3] Vestnik Pusskoy Revolutsiy. Sotsialno - Politiçeskoye Obozreniye (Rusya Devriminin Habercisi. Sosyo-Politik Dergi) - 1901-1905 yılları arasında yurtdışında (Paris-Cenevre) yayınlanan illegal bir dergi. Dört sayı çıktı. 2. sayısından itibaren Sosyalist-Devrimci Partinin teorik organı haline geldi. Bu dergiye yazı yazanlar arasında M.R. Gots (A. Levitski), I.A. Rubanoviç, V.M. Çernov (Y. Gardenin) ve Y.K. Breşko-Breşkovskaya da vardı. [4] "Bırakın, yazarlar yazsın, okurlar da okusun." M.Y. Saltikov-Şçedrin'in Çeşitli Mektuplar'ının Birinci Mektubundan bir cümle. [5] Revolutsionnaya Rossiya (Devrimci Rusya) Sosyalist-Devrimcilerin illegal bir gazetesi. 1900 yılı sonundan itibaren Sosyalist-Devrimciler Birliği tarafından Rusya'da yayınlandı. Ocak 1902'den Aralık 1905'e kadar ise yurtdışında (Cenevre'de) Sosyalist-Devrimcilerin partisinin resmi organı olarak yayınlandı. [6] Lenin, Devrimci Maceracılık adlı bu makalesinin ikinci bölümünde, Sosyalist-Devrimcilerin toprak programını ele alıyor. Bu bölüm, bu kitaptaki derlemenin esas konusu dışında kaldığından buraya almadık. (Ç.N.)

    LENIN
  • Sağlıklı bir yaşam için... Huzura giden yol 

    Sihirli ve çok özel bir duygu durumu. Öyle ki daha zihnimizden geçme anında bizi rahatlatıp dinlendiriyor. Ruhumuza dinginlik, tavrımıza neşe, hayatımıza keyif ve coşku ekliyor. Batılı uzmanların üzerinde önemle durdukları “mindfullness”, yani “farkındalık” ve “anı yaşamak” meselesinin şifresi de “huzur”da gizli. Ne var ki her güzel ve faydalı şey gibi onu elde etmek, hakkıyla yaşamak, yürekten hissedip tadını çıkarmak da kolay değil, emek ve sabır istiyor. ABD’nin en önemli ruh sağlığı uzmanlarından biri sayılan Dr. Toksöz Karasu hocamız da aynı fikirde. O da huzuru “iyi hayatın vazgeçilmezi” olarak görüyor ve bakın ‘Huzurlu Yaşama Sanatı’ kitabında ne diyor: “Huzuru yakalamanın kolay ve kestirme bir yolu yoktur, ona doğru giden yavaş ve çetin bir yol vardır. Bu yolun bir sonu ve varış çizgisi de yoktur, yalnızca başlama noktası vardır. Keyifli huzuru ararken başlayabileceğiniz tek bir nokta yoktur. Şu anda bulunduğunuz nokta, başlamak için en ideal yerdir.” Gelin bu “yaz sonu haftası”na “huzura giden yol”u özetlemeye çalıştığım “eski notlar” ile başlayalım. Çünkü huzur “elde var bir” ise gerisi kendiliğinden gelecektir. İsterseniz gelin o çetin ama bir o kadar da güzel yolculuğun köşe taşlarını yeniden bir hatırlayalım. Buyrun...

    VARAN 1
    - KABULLENİN: Kabullenmekle “boyun eğmek” farklı şeylerdir. Değiştiremeyeceğiniz şeylerden vazgeçmek ve sahip olduklarınız için şükredebilmek huzur yolculuğunun ilk adımıdır.
    - AİLENİZE SAHİP ÇIKIN: Aile huzur dünyasının merkezi, çekirdeğidir; en güçlü korunağı, en güvenli siperidir. Aile şifadır. Sakinliğe davettir. Aidiyettir. Siz farkında olmadan içinizi ısıtıp ruhunuzu rahatlatan bir “huzur hapı” gibidir.
    - ‘BU DA GEÇER’ DEYİN: Varlık gibi yokluk da, çokluk gibi azlık da, şifa gibi hastalık da, kısacası her şey bizim içindir ve geçicidir. Zorluklar, üzüntü ve endişe verici olaylar ve kayıplarla karşılaştığınızda “Bu da geçer” demeyi bilin.
    - GÜCE ÇOK YASLANMAYIN: Gücün ve varlığın da geçiciliği ve bir “son kullanım tarihi” olduğu kesindir. Güce çok yaslanmayın.
    - ÖNÜNÜZE BAKIN: Geçmişe takılıp kalmak anı ıskalamamıza, “pişmanlık cenderesi” içinde daha çok sıkışıp kalmamıza yol açar. Burada da rahmetli Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’in önemli bir tavsiyesi var: “Arkanıza bakarak önünüzü göremezsiniz!”
    VARAN 2
    - DUALARDAN FAYDALANIN: Dualar rahatlatır. Her dua size “zengin, güçlü, derin anlamlı bir manevi zenginlik ve sağlam bir inanç” yükleyerek huzur arayışında bir “iç doktor” etkisi yaratır.
    - YETİNMEYİ BİLİN: Bize en çok huzursuzluk veren şeylerden birinin “yetinmeyi bilmemek” olduğunu unutmayın. Sürekli biraz daha fazlasına “sahip olma” dürtüsü ile yaşamak huzur evinin temeline konmuş bir dinamit gibidir.
    - YAVAŞLAYIN: Hız huzurun en büyük düşmanıdır. Hızın ilacı ise yavaşlamaktır. Aşırı hız “hayat otobanı”nda da risk yaratır. Bedeni ruhtan, ruhu hayattan koparır. Anı ıskalama sorununun en büyük nedeni “yavaşlama”yı unutmak, hayatın tabii ritmini bozmaktır.
    - ÇOĞALMAYA BAKIN: Yalnızlık ve yalnızlaşmak yeni bin yılın en büyük derdidir. Sosyal yalnızlaşma, yabancılaşıp uzaklaşma, içe dönüp kendi ile uğraşma sinsi bir felakettir. Yalnızlıktan kurtulmanın anahtarı ise “çoğalmak”ta gizlidir. Daha çok eş-dost, arkadaş, daha çok komşu, sosyal faaliyet yoldaşı edinin. Her dostun, her arkadaşın bir “mutluluk bastonu” olduğunu bilin.
    - SAPLANTILARI BIRAKIN: Bu günün önemlisi yarının gereksizi, bu günün mühimi yarının ehemmiyetsizi olabilecektir. Hiçbir şeye saplantı derecesinde bağlanıp kalmayın. Çözümsüzlük halinde, o konu sizi bırakmadan siz onu bırakın.
    VARAN 3
    - ANI YAŞAYIN: “Dün pişmanlık, yarın endişedir, huzurun anahtarı anın değerini bilmek, ana hakkını vermektir” diyen Süleyman Demirel burada da sonuna kadar haklıdır. Her anı içinize sindire sindire yaşayın. Güzel anların içindeki zamanları uzatabildiğiniz kadar uzatın ve her ana güzel ve kalıcı huzur anlamları katın.
    - KENDİNİZE İYİ BAKIN: Sağlam kafa, “yani huzurlu ve yetişkin bir ruh hali”nin ilk şartlarından birinin de “sağlam ve sağlıklı bir beden” olduğu kesindir. Bedeninde sorun olanların huzurlu yaşam mücadelesi daha güç ve çetindir. Sağlığınızı dikkatle izleyin, çözüm üretmekte gecikmeyin.
    - EMPATİ YAPIN: Olaylara, olan bitene, başınıza gelenlere, getirenlere “karşınızdakinin penceresinden de bakabilmek”, olup biteni daha kolay kabullenmenizi, daha az kızıp öfkelenmenizi sağlar. Doğru kararlar vermemizi ve gevşememizi destekler.
    - HESAPLAŞIN: Ruhsal toksinler dayanılması en zor ağırlıklar, en güçlü huzur sabotajcılardır. Ruhsal detoksun, yani gerçek arınmanın anahtarı ise samimi iç hesaplaşmalardadır.  Kabuğunuzu soyup “içinizdeki siz”e yeniden kavuşmak istiyorsanız kendinizle de hesaplaşmaktan korkmayın.
    - ÜRETMEYİ BIRAKMAYIN: Üretmek bedeni yorsa da ruhu dinlendirir. Topluma değer katan faaliyetlerde bulunmak rahatlık verir. Yaşınız, işiniz, haliniz ne olursa olsun kendiniz, aileniz, toplumunuz ve insanlık için üretmeye devam edin.
    VARAN 4
    - ŞÜKRETMEYİ UNUTMAYIN: Her akşam “Hayat sana teşekkür ederim” diye yatağa girip her sabaha “Yaşasın hayat!” diye uyanarak sahip olduklarınız için Rabbinize şükredebilmelisiniz. Yaşamayı şükür duygusu ile içselleştirmek ve size bu fırsatları veren o yüce varlığa şükretmek huzur kapısının ilk anahtarıdır.
    - ‘EVET’LE ‘HAYIR’I AYARLAYIN: “Evet” kadar “hayır” sözcüğünden faydalanmayı, üzerinizdeki “talep baskısını” azaltmayı öğrenin. Aşırı talep, ister işten, ister evden ya da sosyal çevreden, isterse beklentilerinizden kaynaklasın, fark etmiyor, huzuru dinamitleyen “stres topunu” büyütüyor.
    - GÜVENLİK KAYGILARINIZI AŞIN: Güvenlik duygusu huzurun en önemli hazırlayıcısı, güvensizlik ve korku en önemli sabotajcısıdır.
    - SAMİMİ OLUN: Yaşadığınız çevre, kendiniz ve hayat ile dürüst ve samimi bir ilişki oluşturun.
    - YIKMAYIN, YAPIN: Gideceğiniz yere yıkarak da yaparak da kalp kırarak da gönül kazanarak da gidebilir, huzur yolculuğuna azalarak da çoğalarak da çıkabilirsiniz. Tavsiyem: Gelin siz ikincileri tercih edin.
    ÖNEMLİ BİR SORU: HAYAT NEDİR?
    BAŞLIKTAKİ soruya sizin kadar benim de yanıt aradığım ama tatmin edici bir yanıt bulamadığımdan emin olabilirsiniz. “İyi hayat” tariflerinden en güzelini bence Alex Rovira vermiş. Bakın ünlü İspanyol yazar neler yazmış: “Akla en yakın cevaplardan biri bir Tibet özdeyişinden geliyor: ‘Hayat, bizim yaptığımız bir şeydir’. Evet, hayat biz ondan ne yapabiliyorsak o olacaktır. Ve özellikle de bizim ona vermeyi seçeceğimiz anlamlardan oluşan bir anlamlar bütünü olacaktır. Gerçek şu ki yaşadıklarımız hoşumuza gitse de gitmese de elimizde yine onlar vardır. Eğer yaşamı güzelleştirmeyi, kendimizi ona adamayı seçersek ve bu kararımıza her an uyarsak hayat güzeldir ve güzel olacaktır.”
    Ben kendi adıma iyi hayat yolculuğunun ilk adımının “huzur” sözcüğünde gizli olduğunu düşünenlerdenim.