• Sakindi oranın şafakları, savaş başlayana dek.
    Sakindi oranın şafakları, kuş seslerinin yerini mermi vızıltıları alana dek.
    Sakindi oranın şafakları.. Artık havada barut, ter ve yanık kokusu hakimdi, bir sonraki zaman diliminde. İkinci dünya savaşı yılları. Bir tarafta Alman Nazi kuvvetleri bir tarafta Ruslar...
    Erkekler orduya yazılırlar. Ya kadınlar? Ne yapmaları gerekir? Savaş içindeki yıllarda tutunacak tek dal ordu evidir bu kadınlar için. Resmi kayıtlarda ikinci Dünya savaşında üç yüz bin kadının Rus ordusunda savaştığı biliniyor. Savaş kadının doğasına aykırı mı? Öldürme yönünden evet. Can veren bir varlığın yok etmesi düşünülebilir mi? Kaldı ki böyle bir yapı içerisinde savaşı protesto etmek gerekir, doğurduğum evlatlarımın namluları üzerimde iken..
    "Ama savaş vardı; insanların yaşamlarıyla dilediğince oynayan in­sanların yazgılarını en inanılmaz ve anlaşılmaz bir biçimde birbirine bağlayan savaş..." syf 25
    Savaş vardı. Yok etmeyi meşru kılan, hayatta kalma dürtüsü ile oradan oraya koşturan apansız bir şekilde sonu hazırlayan...
    "İnsanı yakıp kül eden zamanlar! Büyük umutlar, büyük çılgınlıkar." syf.57
    Büyük bir çılgınlık şu savaş olgusu tıpkı Amok Koşucusu'nun yakalandığı, onu yiyip bitiren, gözünü kör eden bir karanlığa, saplanmışlığa sokan hâl gibi. Devletlerin varlığını güçlü kılmak adına oynanan acımasız bir oyun. Toplu bir cinnet hali. Sakindi bir zamanlar, oralar. Her şey olağandı.
    "Savaştan sağ çıkanların anneleri olacak." diyor komutan, savaşçı kadınlarına. Ne yapıp edin bu savaştan sağ çıkın. Yok olursanız yok oluruz diyor. Evet tam da bu, böyle bir şey. "İnsan ırkının yarısıyız" diyen 'Diren' filmindeki kadın gibi. Yok olursak yok olursunuz. Bir kadın, elinde dipçiği ile canlı bir insanın kafasına vurduğunda, bir insanı öldürdüğünde doğa yasasında bir gedik açılır. Doğurduğu evladını yok eden bir ana kalır geriye. Artık ona, 'ana' denir mi?
    Birilerinin ölmesi gerektiği, kahramanlık destanında yer bulması gerektiği söylenir ve öyle de olur. Peki savaş bitince hesap soranlar olursa onlara ne cevap verilir? 'Türlü yönetmelikler, türlü kanunlar gereği yok olan binlerce insan için öyle gerekti' denilir. Kadınları da kendi savaşlarında kullanmaktan çekinmeyecek hiçbir zaman, bu eril tahakküm.
    Eril tahakkümün dolaysız bir sonucu olan savaşta cephelerde çarpışan kuvvetler hepinize selam olsun. Vesselam.
    https://youtu.be/EvTLqXY92vc
    https://youtu.be/zOvsyamoEDg
  • Viktor Frankle, dört farklı toplama kampında üç yıl boyunca kalır.

    ‘’İnsanın Anlam Arayışı’’ adlı kitabında o dönemin adeta bir cehennem olduğunu ve her şeyin anlamsızlaştığını anlatır.

    Yaşam akıl almaz fiziksel ve ruhsal sıkıntılarla doludur.

    Kampta tifüs salgını başlar.

    Esir tutulan doktorlar olabildiğince, tifüs koğuşunda çalışmaktan kaçınırlar.

    Frankle, kampta her nasılsa kısa bir süre içinde öleceğini bilmektedir.

    Bir doktor olarak olduğu yerde çürüyerek ölmek ya da öldürülmek yerine, hastalara yardım ederek ölmenin daha anlamlı bir ölüm olacağını düşünerek, tifüs koğuşunda çalışmak üzere gönüllü yazılır.

    Tifüs, bitlerle bulaşan ve lekeli humma adı da verilen ağır bir enfeksiyondur.

    Baş ağrısı, bitkinlik, bacak ve sırt kaslarında ağrı, vücutta lekeler, kalp ritmi bozukluğu yapan bu hastalık, böbrek yetmezliği , bilinç kaybı ve komaya da yol açar.

    Frankle hastalara bakarken, çok ağır bir tifüse yakalanır.

    Ateşler içinde günler ve geceler boyu acıyla kıvranır.

    Bilinci gidip gelirken zihnine, kendine geldiğinde ise bulabildiği kağıt parçalarına notlar alarak kitabını yazar.

    Lekeli hummada yükselen ateş, ya iyileşme ya da ölümle biter.

    On altı günün sonunda, Frankle iyileşir.

    Kampta gözlemlediği şey, bir amaca tutunanların, hayatta kalabildiğidir.

    Bir başka gözlemi, derinlikli bir ruh yapısına sahip içe dönük insanların, dışa dönük ve güçlü bireylere oranla hayatta kalmada daha fazla şansa sahip olduğudur.

    Çünkü böylesi insanların, dışarıda olup biten akıldışı zorluklardan kaçıp sığınabilecekleri bir iç dünyaları vardır.

    Frankle’ın kültürel birikimi ve içgörüsü ona, Spinoza, Schopenhauer, Nietzsche, Tolstoy ve Dostoyevsky gibi, felsefe ve edebiyat tarihinin devlerinden beslenerek direnme gücü kazandırır.

    İnsanın hayata tutunmasının, herşeyin geçici olduğunun bilincine varmasına ve kendisi için anlamlı olan bir konuda sorumluluk üstlenmesine bağlı olduğunu söyler.

    İnsan ömrü sınırlıdır.

    Ölüm bize bu sınırlılığı hatırlatarak, zamanın ve ömrün değerini gösterir.

    Dolayısıyla ölüm, hayatı anlamsız kılan değil, anlamlandıran bir gerçekliktir.

    Acı da öyle!

    Yaşamak acı çekmektir, yaşamı sürdürmek, çekilen bu acıda bir anlam bulmaktır.

    Eğer yaşamda bir amaç varsa, acıda ve ölümde de bir amaç olmalıdır.

    Ama hiç kimse, bir başkasına bu amacın ne olduğunu söyleyemez.

    Herkes bunu kendi başına bulmak ve bulduğu yanıtın getirdiği sorumluluğu üstlenmek zorundadır.

    Geliştirdiği teoriye göre, kişinin yaşamında bir anlam bulma arayışı, insandaki temel güdülendirici güçtür.

    Anlam bulmaya başlarken, insan yaşamının ne olduğuna ilişkin sorularının yanıtlarını bulmuş gibi görünen insanlarla, bulamayan insanların yaşamlarını araştırmayı önerir.

    Yaşamın anlamına ilişkin soruların genel ifadelerle yanıtlanamayacağını, hiçbir insan ve hiçbir kaderin, bir başka insan ya da kaderle karşılaştırılamayacağını söyler.

    Frankle, geçmişin değişmezliğinden söz eder.

    Zamanın akışıyla toza dumana karışır gibi görünse de; yaptığımız herşey kalıcıdır.

    Bu günü ve geleceği şekillendiren şeydir, geçmiş…

    Dolayısıyla geçmiş, sonsuzdur; sonsuza şekil verendir…

    Gelecekse, şekillendirilmeyi bekler!

    Çoğu kez umutla!

    Peki, sorumluluk nedir?

    Frankle, sorumluluğu korkunç derin bir uçuruma benzetir.

    Ona ne kadar uzun süre bakarsak, başımız o kadar çok döner.

    Frankle’a göre, seçeneklerini fark edebilen insanın sorumluluğu sınırsızdır!

    Yaşamda kaldığımız sürece, tüm hatalarımız ve suçlarımızın sorumluluğunu üstlenme ve mümkün olabildiğince telafi etme olasılığımız vardır.

    Bu da geçmişin yani sonsuzun değişmesi anlamına gelir.

    Frankle için kamptaki en anlamlı sorumluluk, hayatta kalma sorumluluğudur.

    Ve bu sorumluluğun amacı, özgürlüğüne ve eşine kavuşmak, temelini attığı Logoterapi adlı psikoterapi programını hastalarıyla uygulamaya koyabilmektir.

    Kampın dehşet dolu ortamında gelecek umudunu canlı tutabilmek için hayaller kurar.

    Kendisini iyi aydınlatılmış ve şık bir salonda, kamp deneyimlerini ve yaşamın acı ve zorluklarıyla nasıl mücadele edilebileceğini anlattığı konferanslarda büyük dinleyici kitlelerince coşkuyla dinlenen bir konuşmacı olarak hayal eder.

    Hayallerinde eşiyle konuşur, ona sarılır, gözlerinin içine bakar; adeta gerçek gibidir her şey.

    Yaşadıkları zordur; çünkü, insanı en çok yaralayan şey fiziksel acı değil, haksızlığın ve mantıksızlığın yol açtığı ruhsal ısdıraptır.

    Logoterapiye göre yaşamın anlamını üç farklı yoldan keşfedebiliriz der; Frankle:

    1. Bir eser yaratarak veya bir iş başararak,

    2. Önemli bir deneyim yaşayarak ya da bir insanla güçlü bağlar kurarak

    3. Yaşamdaki kaçınılmaz acılara karşı, cesaret, sabır ve sebatla bir duruş geliştirerek

    Bu üç yolun üzerine düşünmenizi öneririm!

    Bunlardan hangileri, anlam katmak üzere yaşamınızda var?

    Viktor Frankle’ın, insanın gelişimine dair umudu, romantik bir iyimserlik taşımaz; bize gerçekçi bir yol gösterir:

    "İnsan potansiyelini en yüksek noktaya çıkarmak istiyorsak, ilk önce bunun varlığına inanmamız gerekir. Aksi taktirde insan "sürüklenecek," yozlaşacaktır, çünkü insanın en kötüye yönelik bir potansiyeli de vardır. Potansiyel insanlığa olan inancımızın, bizi insancıl insanların bir azınlık olduğu ve belki de hep azınlık olarak kalacağı gerçeğine karşı köreltmesine göz yummamalıyız."

    Frankle’ın bu saptamasına ne dersiniz?

    İnsana dair umudunuzu yitirdiğiniz zamanlarda, hatırlamanızda fayda olan satırlar bunlar, kanımca!

    Çünkü bizler, sandığımız kadar yüce erdemlere sahip bir canlı türü değiliz, ne yazık ki!

    Anlam dünyamızın peşine düştüğümüz anlarda bile!
  • İçgüdüsel yapımız iki bölümden oluşur; birisi kendimizin ve çocuklarımızın yaşamını geliştirmeye, diğeri ise rakip gördüğümüz kişilerin yaşamını engellemeye yönelir.
  • Ne en güçlü olan tür hayatta kalır, ne de en zeki olan… Değişime en çok adapte olabilendir, hayatta kalan.
  • Louis-Ferdinand Céline’in “Gecenin Sonuna Yolculuk” Romanı ve “Yiğit Bener Çevirisi” Eleştirisi:

    “Sonuçta savaş dediğiniz şey, anlamadığınız ne varsa odur.” Louis-Ferdinand Céline
    (Desen: Cem Kanyar)
    Gecenin Derinliklerine Bir Yolculuk

    İlk Türk romanını kim yazdı diye sorulduğunda, 1870’lerde; Ahmed Midhat, Şemsettin Sami ya da Namık Kemal’di deriz. Ayrıca Mihailidis’in, Karamanlı Rum Türkçesiyle (Rumca harflerle) yazdığı “Seyreyle Dünya” da o yıllarda basılmıştır. Aslında Türkçe ve tarihteki ilk romanımızı Ermeni alfabesiyle 1851’de yayınlayan kişi bir Ermeni vatandaşı olan Vartan Paşa’dır. 19. yüzyıl Osmanlı ve Türk Edebiyatında, Yusuf Kâmil Paşa ilk roman çevirimizi, Fenelon’a ait olan Telemak’ı, Türkçeye, “Tercüme-i Telemak” adıyla çevirerek yapmıştır…

    İncelemesini yaptığım ve çevirisi Yiğit Bener tarafından yapılan Gecenin Sonuna Yolculuk (GSY) romanı, 2002 yılında YKY’de yayınlandı. GSY romanıyla Fransız edebiyatına, günlük konuşma diliyle argoyu sokan, asıl mesleği tıp doktoru olan yazarımızın gerçek adı Louis Ferdinand Auguste Destouches’dir (1894-1961). ‘Céline’ aslında yazarın babaannesinin adıdır. GSY’de yazar, Paris banliyösündeki bir muayenehanede çalışan, fukara doktoru olan gezginci Ferdinand Bardamu ile hayta kankası Robinson’un etraflarında bulunan herkesin yaşam öykülerini anlatır. Céline, romanlarının dilini “konuşan dil” olarak tanımlar. Romanın 2001 yılında, yüzlerce sayfalık el yazmaları müzayede yoluyla Fransız Milli Kütüphanesi tarafından satın alınmıştır. Bu el yazmalarını daha sonra, Paris’te bulunan Gallimard Yayınevi, epey yüklüce bir ödeme yaparak tüm basım haklarını satın almıştır.

    Yiğit Bener (1958 Brüksel-), akademisyen, yazar ve çevirmendir. Bener de Céline gibi Tıp eğitimi almıştır. Lakin eğitimini, 1980 kargaşa döneminde yarım bırakarak yurtdışına gidip uzunca bir süre orada yaşamıştır. Bener, GSY çevirisini toplam 2,5 yıllık bir sürede tamamlarken eş zamanlı olarak yazdığı kendi romanında, iç sesler ve kullanılan dil Céline’in sesi ve dili olmaya başlayınca yazmayı durdurup GSY çevirisi Temmuz 2002’de basıldıktan sonra romanını yazmaya devam etmiştir. Bu arada kendi romanındaki başkahramanın adı da Selin’dir (Yiğit Bener, Kırılma Noktası, 2006, Can Yayınları, 256 Sf.).

    Evrensel Hırtlığın Romanı

    Céline, GSY romanını yazmaya –kayıtlara göre- 1929’da yani 35 yaşlarında başlar. 1932’de tamamlar ve yayımlatır. Yazar, hazırlık aşamasıyla beraber 50 bin sayfalık el yazması tutan bu romanı için uzunca bir süre ter döker. Birinci ve İkinci Dünya savaşlarını gören yazar, ilkinde cephedeyken ayağından ciddi şekilde yaralanıp ameliyat olmuş ve ayağında bir emare kalmıştır. Bu yara yüzünden ordu onu çürüğe çıkarmış ve göğüs göğüsse savaşmaktan yırtmıştır.

    Hikâyesi 1910-1930 arasında geçen romanın ilk yarısında, Bardamu’nun 1. Dünya Savaşı ile Afrika-Amerika gezileri; ikinci yarısında ise; Paris’e dönüşünü ve orada kemale erişi anlatılır. Yazarın kendi gerçek yaşamıyla örtüşen ve hayal ürünü olan birçok nokta vardır romanda. En büyüğünden bir isyan çığlığı atmaktadır Céline: “Ben konformist bir adam değilim” der. Bu isyanın altında üç ana ruh hali vardır: SAYGI – SAFLIK – KADERCİLİK. Kitabın genelinde de anarşist bir söyleme sahiptir yazar. Anarşizm ve Konformizmi çiftleştirip kendisi için yeni bir melez tür yaratmıştır Céline. O günlerin Fransa’sının kuralcı ve gelenekçi edebiyatın aksine, O, sokağın dilini, açık saçık küfürlü dilini tercih etmiştir. Başkahramanını dillendirirken: Konuşma Dili + Sokak Dili + Kaba Bir Fransızca = Céline’in alter egosu yani alt edebi benliği “Ferdinand Bardamu” hayat bulmuştur.

    Céline: “Savaş tüm kötülüklerin anasıdır” der. “Savaşlar, insanların tüm iyimserliklerini altüst eder”. Özellikle Bir ve İkinci Dünya Savaşları, tüm dünyada, Aydınlanma ve Devrim çağının, neredeyse beş yüz yıllık getirilerini yerle bir etmiştir. Céline, Bardamu’nun ağzıyla şöyle konuşur: “Adeta boş bir insan olmaktan hep ürkmüşümdür, yani var olmak için ciddi hiçbir nedenimin olmamasından.” Romanında, Avrupa’daki savaş illetini, Afrika’daki yoksunluğu, hem sömürgeci beyazların hem de zenci halkın ne enayi olduklarını, Amerika’nın ise; ne derece büyük vahşi kapitalist bir makine olduğunu anlatır. Afrika’da ve Amerika’da çok kısa süreler kalır. Gerçek hayatta Amerika’ya, çalıştığı Birleşmiş Milletler Sağlık Teşkilatı adına gözlemci olarak gidip Ford’un fabrikasını ziyaret etmiştir. Ama romanda, bu fabrikada rondela vagonlarını itekleyen bir işçidir.

    Bir Céline uzmanı olan akademisyen Henri Godard, Céline’in Fransız roman dili üzerinde yaptığı büyük devrimi savlarcasına şöyle demiştir: “En kalıcı devrimler dil ile gerçekleştirilmişlerdir.” Céline’in GSY’deki kahramanları, gerçek sokaklardaki insanlar gibi konuşurlar.

    Céline kişiliği gereği; benmerkezci-sosyopat, çıkarcı, bencil bir hergeledir. Özellikle de bir Yahudi düşmanı, antisemit bir ırkçıdır. Çağdaşları Malraux, Sartre, Gide, Aragon ve Camus ile bu yüzden çok kapışırlar. Özellikle de Camus ve Sartre’ın Libération gazetesi üzerinden direkt Céline’i hedef alan ahlak ve edebi seviyesi oldukça düşük makalelerine, Céline de aynı seviyede ve sertlikte, Fransa dışından, 1942-1947 arası hapis ve sürgün hayatı yaşadığı Almanya ve Danimarka’dan (Baltık sürgünü esnasında) cevap verir. Bu it dalaşı yıllar boyu sürer. Céline: “Her alanda asıl yenilgi unutmaktır. Özellikle de sizi neyin gebertmiş olduğunu unutmak, insanların ne derece hırt olduklarını asla anlayamadan gebermektir!” der.

    Bardamu, Amerika’dan Paris’e geri dönüp tıp eğitimini tamamlar ve doktorasını verir. Clichy’de Garenne-Rancy’de bir muayenehane açar kendine. Çok sevdiği o meşhur kedisinin isim babası –habisli tifodan 7’sinde ölen- küçük oğlan çocuğu Bébert ile burada tanışır. Mahallenin tüm yoksullarına vizite ücreti al(a)madan uzunca bir süre hizmet verir. Evdeki koltuk-kanepesi, gramofonu, plakları ve bisikleti rehinciye gidince kiralarını ödemek adına, artık dayanılmaz noktaya ulaşır ve devlet dispanserinde doktorluk yapmaya başlar. 1931’de dispanserin sekreterine elli bin sayfalık el yazmalarını daktilo ettirir. Günümüzdeki yayıncısı Gallimard ve diğer büyük yayınevleri kitabını o günlerde basmak istemezler. Céline, yayınlatacak birini bulur (yayıncı Robert Denoël; aslen Fransız olan editör, 2 Aralık 1945’de Paris’te uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürülmüştür) ve 15 Ekim 1932’de GSY basılır. Epey sükse yapar ve çoksatar ilk romanı. Lakin 1934 sonrası yazdığı, kendi deyimiyle paçavralar, ırkçı söylem içeren Yahudi düşmanı deneme-makale vb. yazıları yüzünden çok tepki alır. 1941 yılına geldiğimizde, Fransa’nın lider koltuğunda, Hitler yanlısı-yandaş Vichy Hükümeti vardır ve Céline’in tüm kitapları kapış kapıştır. Ama bu zevk-ü sefa yılları 1942′de, Céline’in öldürülme korkusuyla Baltık diyarına kaçmasıyla 5-6 yıllığına son bulur.

    Romanda, Bardabu, sevgilisi Molly ile konuşurken aklından geçenler Céline’nin bir kaçış edebiyatçısı olduğunun itirafıdır (Molly aslında, romanını adadığı Amerikalı dansçı kız Elizabeth Craig’tir; Craig, Céline’in gerçek hayatta da ilk eşidir):

    “Ona hak veriyordum. Hatta beni yanında tutabilmek için sarf ettiği bunca çabadan ötürü utanıyordum bile. Sevmesine seviyordum onu, elbette, ama o marazi takıntımı daha çok seviyordum, o her yerde kaçma arzusunu, bilmem neyin peşinden giderek, salakça bir kibrin etkisiyle olsa gerek, bir nevi üstünlük inancıyla”

    “Edebiyat, insan ruhunun keşfidir” den hareketle; Céline’in romanı irrite edici, leş, kokuşmuş, inatçı, huysuz; diğer yandan da iç gıcıklayıcı, neşeli ve pıtır pıtırdır. Céline asla bir devrimci olmamıştır. Dünyayı daha iyi bir yer haline getireyim çabasında bir nihilist te değildir. Onun derdi düzeni yaratan insanlarladır. O, yirminci yüzyıl romanının en büyük biçemcilerinden biridir.

    Çeviriye Dair

    Çevirmenin yazara aşkı genelde platoniktir. Önce âşık olur yazara. İdealindeki aşkı yakaladığında artık kendisi yazar olur. Yazara da ihtiyacı kalmaz. Çevirmen Şadan Karadeniz’in dediği gibi: “Çevirmenle çevirdiği metin arasında bir tür ‘symbiosis’ oluşur.” Çevirmen yazara evirilip dönüşür. Aynen Kafka’nın “Değişim” inde, Gregor Samsa’nın bir böceğe dönüşmesi gibi. Bener ve Céline’in hekimlik geçmişleri, ikisinin de edebiyatçı olmaları bu dönüşümü daha da kolaylaştırmıştır.

    2002′de GSY çevirisi ilk yayınlandığında birçok kafadan ses çıkar. Suya sabuna dokunan pek ciddi ve detaylı eleştiri de yoktur! Benim incelediğim eleştiriler Vivet Kanetti, Ömer Egi ve rahmetli Yıldırım Keskin’inkiler. Kanetti ve Egi, Bener’in Sonsöz’üne takılıp, yapmasa daha iyi olurdu diye eleştirmişlerdir. Keskiner ise; baltayı taşa vurmuştur! Kitabın adının “sona” değil de “uca yolculuk” olması gerektiğini söylemiş ve kanımca kritik bir hataya düşmüştür. Ayrıca Céline’in antisemit olduğuna dair Henri Godard’ın Türkçe çeviri romana yazdığı önsözde buna hiçbir vurgu yapılmadığı eleştirisini getirir. Bener, bunların tamamına, altına imzamı koyabileceğim, delilli-ispatlı yanıtlar vermiş ve gelen eleştirileri kolaylıkla savuşturmuştur.

    Her şeye karşın, kim ne derse desin, Bener, usta işi bir çeviri yapmıştır. Çevirisinin, kanımca, aksayan yönleri de var. Her çevirmen, metnini çevirirken kendi kararlarını alır, doğru veya yanlış. Hiç kimsenin bir çevirmene “onu değil de şunu kullanmalıydı, bu şekilde doğru olurdu” deme hakkı da yoktur! Ama yine de bu, çevirmenlerin yapıtlarının eleştirilmeyeceği anlamına gelmemelidir. Bundan hareketle, gözüme çarpan bazı çeviri sıkıntılarını aşağıda sizlerle paylaştım. Aslında sıkıntı değil de, Bener, metni çevirirken Céline’e dönüştüğü için bazı hafif lakırdılara bile bazen ağır bir argoyla karşılık vermiştir. Hemen tüm metinde, Bener, Türkçe sözcük tercihlerinde, toplumun yaşça ileri kesiminin bildiği ve sıkça kullandığı, genç kesimininse bihaber olduğu ağdalı sözcükleri tercih etmiştir. Ayrıca çevirmen, dipnotlarında da belirttiği gibi, Céline’in kendi uydurma özel isimlerine (neolojizm) yine kendince uydurma karşılıklar vermiştir. Bener’inkiler yanlıştır demiyorum elbette. Yine de Bener’in bulduğu karşılıklar yeterli ve eğlencelidir.

    Çeviri metnine kuramsal bir bakış atarsak; her ne kadar Bener, çeviri kuramlarına yürekten inanan bir kişi olmasa da, kendisinin yazılı çeviri üslubunu, ister istemez konferans çevirmenliği yönü de etkilemiştir. Çevirmen Bener’in “Erek Dil” kaygısı bu yüzdendir. Zira Bener’in esas uzmanlık alanı olan konferans çevirmenliğinde hedef, anlamı erek kitleye aktarmaktır. Bu hem hedef dilden kopuşu gerektirir hem de eşzamanlı bir süreç içinde yapılması gerekir. Zaten bu yüzden Fransızcası “interprétation de conférence” dır, “traduction de conférence” değildir. Özetle tüm çeviri metninde tek bir kuram hâkimdir: Gideon Toury’nin “Erek–Odaklı Çeviri Kuramı”. Bener, en doğru yolu seçerek bu çeviri metnini, Türk okuyucuların takdirine sunduğunu çok iyi bildiğinden, olası şikâyet ve eleştirilerden de kaçınmak adına, erek dilin okuyucusunun anlayacağı şekilde çeviri yaparak onların dilinde kullanılan hemen tüm eski-yeni sözcükleri kullanmıştır. 30 yaş altındakilere bu eski sözcükler çok hitap etmese de, 50 yaş ve üstü Türk okuyucusuna hemen hiç yabancı gelen sözcük yoktur. Bazı çok zorlama –Fransızca sözcüklere Türkçe- karşılıklar vardır metinde. Bener’in haklı olarak, 1930’ların ortamında yazılan bir metni, 21. yüzyıl okuyucusuna, o eski zamanın tadıyla ve konuşma diliyle vermek gayretkeşliği ağır basıyor çeviride. Bu durum metnin genelinde olsa da özellikle sayfa 466-486 arası Dr. Baryton ile Dr. Bardamu’nun yaptıkları derin konuşmalarda yoğun şekilde görülen çok eski sözcükler (Arapça-Farsça) benim okuma akışımı sekteye vurdurdular. Bununla beraber, Türkçede kullanılan bazı çok yeni sözcükler de var metinde ve zıtlık yaratıyorlar. Céline’in kullandığı Fransızca sözcüklerde, o güne dek kullanılmayan ifadelere, sözcük kalıplarına, yeni sözcüklere rastlıyoruz. Bener yine de Türkçeyi zorlayarak yazarın üslubuna sadık kalmıştır. Çünkü aynı zorlamalara, yeniliklere, artık kullanılmayan sözcüklerin edebi dile sokulmasına Céline’de de rastlarız ve romandaki argo yaşayan bir argo değil, kurmaca, yazar tarafından gerçeğine en yakın biçimde oluşturulmuş bir argodur. Bener de bunu mümkün olduğunca yapmaya çalışmıştır.

    Çeviride Aşırı Zorlama (ÇAZ) ve Eski/Yeni Sözcüklerin [EYS] Bir arada Kullanılıp Zıtlık Yaratmasına Örnekler

    kıyın, kıyın [zulüm] (sf225) [ÇAZ]
    delişmen [güçlü, hareketli] kentin içinde (sf227) [ÇAZ]
    addedilmelidir [EYS] (sf240)
    onulmaz [iyileşmez] bir melankoli (sf244) [EYS]
    büyük çapaçul [düzensizlik] uyarıcılara (sf256) [ÇAZ]
    kostaklanarak [zarif, kibar] geldiğini (sf258) [ÇAZ]
    daha önceden de ayrımsamıştım [EYS] (sf262)
    umumhane [‘kârhane’ tercih edilebilirdi] (sf266) [ÇAZ]
    oraya buraya siymeyi [sataşmak; kedi-köpek işemek] tercih ediyor (sf286) [ÇAZ]
    aracını pey [avans] sürüp (sf253) [ÇAZ]
    anne de köseğini [ucu yanık odun] sallar (sf297) [ÇAZ]
    duhuliye [giriş ücreti] resmi gişelerinde (sf325) [ÇAZ]
    sölpük sölpük [gevşeyip kendini koyuvermiş] sarkıyorlar (sf332) [ÇAZ]
    bir düşük vakası süreğenleşiyordu [müzminleşmek] (sf335) [ÇAZ] (SD: “sürüp gidiyordu” veya “uzayıp gidiyordu” denebilirdi)
    Kıpır kıpır ayaklar, kimisi teşne [susamış] kimisi diklenen (sf348) [ÇAZ]
    Heyecanlardan oluşan bir çıfıt [Yahudi; hileci, düzenbaz] çarşısıydı (sf365) [ÇAZ]
    sağlıklı olmak denilen şey olsa olsa ehvenişerdir [kötü olanların içinde iyisi] (sf372) [ÇAZ]
    Pek berbat dişleri vardı, Papazın, kağşamış [eskimiş], sararmış ve yeşilimtırak kefekiyle [yumuşak taş] iyice kaplı, yani sıkı bir dişeti yangısıydı [iltihap] bu (sf375) [ÇAZ]
    Olağanüstü gaitalar [insan dışkısı] (sf425) [ÇAZ]
    “brizbizlerle” [ince perde] (sf443) [ÇAZ]
    allamelik [çok bilgili] taslayan yaşlı biri (sf444) [ÇAZ]
    ibate de [barındırma] gayet düzgündü… zımnen [dolaylı olarak] elbette (457) [ÇAZ]
    “ezcümle, sarfınazar, hayırhah, mültefit, alicenaplık, nefaset, sarih, müzevir..” liste uzayıp gidiyor…

    Çeviride Anlamın Yok Edilmesine Örnek

    Tahsin Saraç, Büyük Fransızca-Türkçe Sözlük (Adam Yayınları-4.Basım Eylül 1992)

    Couillon: s. ve er. hlk. Aptal, enayi dümbeleği.

    P.547

    Un peu mal au coeur elles en ont, mais elles posent quand même par six degrés de froid, parce que c’est le moment su-prême, le moment d’essayer sa jeunesse sur l’amant définitif qui est peut-être là, conquis déjà, blotti parmi les couillons de cette foule transie.

    Sf.530

    Mideleri biraz bulanmıyor değil, ancak yine de altı derece soğukta hava atmaya devam ediyorlar, çünkü bu an işte o belirleyici an, gençliklerinin nihai sevgilinin üzerinde deneme anı, o belki de burada bir yerlerde, bu donmuş güruhun içindeki dalyarakların arasına sokulmuş bekliyordur, çoktan tavlanmış.

    “Petkam” Meselesi

    “Petkam sıkmıyor” .

    Tahsin Saraç, Büyük Fransızca-Türkçe Sözlük (Adam Yayınları-4.Basım Eylül 1992)

    Estomac: (er) 1. Kursak, mide 2. Göğüsle karın arası, karın boşluğu 3. Gözüpeklik, yüreklilik, cesaret. [Avoir de l’estomac: Yürekli, gözüpek, cesur]

    P.265

    J’ai perdu l’estomac

    Sf.264

    Artık petkam sıkmıyor [SD: “Artık cesaretim yok” denebilirdi].

    ***

    Bener Tarafından Kaleme Alınan “Sonsöz” Hakında

    Bener, roman bittikten hemen sonra tam on sekiz sayfalık bir SONSÖZ yazmayı uygun görmüştür. Céline’in alter egosuna yani alt edebi benliği olan Bardamu’ya yeniden can verip, onunla beraber kendisi de bir masanın etrafına beraberce oturmuş; yazarı, eleştirmenleri, okurları, çevirmenin kendisini, tüm edebiyat dünyasındaki zebani ve melaikeleri hem eleştirip hem de onlardan gelmesi muhtemel tenkitleri şimdiden göğüslemek adına, Bener kendine bir oto savunma mekanizması oluşturmuştur. Kitap dile gelmiştir! Bener adeta: “Hakkım olan övgüyü sizlerden bekliyorum, lütfen mesnetli eleştirin beni, ayrıca romanı okurken yazarıma önyargıyla yaklaşmayın lütfen. Evet, o bir sosyopat, o bir narsist, o bir şirret, o bir münzevi, o bir faşist, o bir antisemit yani bir Yahudi düşmanı, bunlar doğru tamam. Ama o aynı zamanda büyük ve eşsiz bir edebiyatçı, itin önde gideni bir anarşist, mahallenin hastalarını bedavaya tedavi eden iyi kalpli doktoru, o iyi bir sevgili, o bir hayvan dostu, o iyi bir eş, o bir yenilikçi, o bir çığır açıcı, o bir edebiyat mucidi, onun eşi ve benzeri yok! Bunu da kabul edin lütfen” demiştir okurlarına ve edebiyatçılara. Bener ayrıca, Céline’in çağdaşlarıyla ne kadar kavgalı da olsa onlara yol gösterici olduğunu açık etmiştir SONSÖZ’ ünde. André Malraux’un “İnsanlık Hali”, Albert Camus’nün “Yabancı”, Jean-Paul Sartre’ın “Bulantı” romanlarına da ilham vermiştir belki de Céline. Ayrıca Céline, bazı kitap-makale ve söylemlerinde yaptığının aksine; bu romanında tek bir antisemit söylemde dahi bulunmamış, tek bir tane bile Yahudi düşmanlığı içeren sözcük kullanmamış, üstü açık veya kapalı sezindirmeye dahi gitmemiştir. Céline’in sadece bu roman referans alındığında, avukatı, pekâlâ da, taş gibi Bener’dir. Bununla beraber, Bener verdiği emeğin karşılığı dobra dobra istemektedir. Buna ister para, ister övgü, ister hatırlanmak kaygısıdır deyiniz. Ben şöyle diyorum: “Bilinmek, gelecekte hatırlanmak ve iyi anılmak istedim!” demiştir Bener. İyi de anılacaktır, hiç kuşkusu olmasın…

    İnceleme: Süha Demirel, 6 Aralık 2013.

    Not: Yıldız Teknik Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümü Öğretim Görevlisi Sayın Yar. Doç. Dr. Lale Arslan Özcan Hocama, bu çalışmamdaki değerli katkılarından ötürü sonsuz şükranlarımı sunuyorum.

    ***
    Kitap Künyesi:

    Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar
    Louis-Ferdinand Céline “Voyage Au Bout de la Nuit”
    Çeviren Yiğit Bener
    574 Sayfa
    Çeviriye Temel Alınan Baskı “Edition Gallimard, Bibliotheque de Pléiade, 1981”
    YKY’de 1. Baskı Temmuz 2002, YKY’de 11. Baskı Ekim 2013 (Tüyap-Beylikdüzü Kitap Fuarında dağıtılan baskı).

    ***

    Emin Kahveci’nin 9 Haziran 2014 günü, incelemem için yaptığı yorum aşağıdadır:

    “Romanın 2001 yılında, tam 50 bin sayfalık el yazmaları Fransız Milli Kütüphanesi’nde bulunmuş ve bu el yazmalarının telifi için Fransa Paris’te bulunan Gallimard Yayınevi tam 10 milyon Amerikan Doları ödeme yaparak tüm basım haklarını satın almıştır.”

    Baştan aşağı yanlış. El yazması İngiliz bir sanat koleksiyonerinin kişisel arşivinde bulunmuş ve açık artırmada 1.5 milyon dolara satılmıştır. Fransız Milli Kütüphanesi, verilen en yüksek teklifi eşleme hakkı olduğu için aynı ücreti ödeyerek sahibi olmuştur. El yazması 50 bin değil, 876 sayfadır. Mantık da 500 civarında sayfası olan bir eser için 50 bin sayfa el yazmasının abartı olacağını söylemektedir. kaynak: http://news.bbc.co.uk/...tainment/1332570.stm

    Ayrıca Danimarka “Baltık diyarı” değildir. Celine de buraya iltica etmiştir.

    Midemin kaldırdığı kadarıyla baktığım süre içinde bulduğum maddi hatalar bunlar. Yüksek birikim ve akıl kamaştıran edebi cesaretinize arz ederim.
  • YALNIZLIK
    Selam azizim,
    Zaman geçer ve seninle büyüyen tek şey derdin olur. O geçmişte yaşadığın mutluluk bir özlem çukuruna düşer; ararsın ama bir türlü bulamazsın. Geleceği de bir umut yıldızına dönüştürürsün; uzatırsın ellerini ama dokunamazsın. Öyle yapayalnız kalırsın kendi başına. Kimileri çığlık atar, kimileri ağlar, kimileri kızar, kimileri duvarı yumruklar. Kimileri ise gider en kötüsünü yapar benim gibi; Sessiz kalır. Artık sözcüklerin dile gelmesini istersin. Biri çıkar yalnızlıkla ilgili bir kaç tespit yapar; “aa evet lan! beni anlatıyor” dersin, tatmin olursun. Sen onu kelimeye dönüştürememiştin zira. Şimdi ise ismi konulmuştur o hissin. Peki ya içine düştüğün yalnızlığı anlatan hiçbir kelime yoksa! Sözcüklerin bunu ifade etmeye gücü yetmiyorsa! N’aparsın? Daha beter olursun.
    Hissettiremezsin yalnızlığını… Paylaşılmayan tek şeydir belki de. Arkadaşlarının yanında şen-şakrak olursun, anıra anıra gülersin. Birkaç espri yaparsın; “he he çok komiksin lan” tepkisine maruz kalırsın. Çok ağır gelir sana o kelime, anlayamazlar. Güler geçersin. Zira bilmezler yalnızlığını örtbas etmeye çalıştığını. Anlatırsan; “İş sandığın gibi değil birader” deyip söze başlarlar ve daha çok nefret edersin ondan. Kelimeleri tiksindirir seni. Tahammül edemezsin yüzeysel samimiyetine.
    Çift kişilikli olursun zamanla. Bir taraftan fırlama bir çocuk, diğer taraftan küçük Emrah gibi örümceğe dönüşen bir canlı türü.
    Bu hayatta güçlü olmak o kadar önemli değilmiş hacı. Önemli olan kendini güçlü hissetmekmiş. Öyle hissediyorsun bir süreliğine. Ama o yalnızlık yaklaştı mı, acizlik sarıyor bedenini bir migren gibi. Basit bir şey bile korkularını harekete geçirir oluyor. Evcil köpeklerden korkmaya başlarsın. “Koskoca adamsın” derler, cevap veremezsin. John Coffey olursun.
    “Lütfen patron, o şeyi yüzüme kapatma, beni karanlıkta bırakma. Ben karanlıktan korkarım” dersin.
    Herkes bırakır. Gündüz seni bırakmayan gölgenin geceleyin yanında olmadığını görürsün. Yalnızlıkla yalnız kalırsın. Kendi yalnız kalmaz oysa. Her gün birilerini alır yanına. Kendinden bir şey eksiltmez. Aksine çoğalır, karadeliğe dönüşür; görünmez, görüneni yutar.
    Sonra arayışa geçersin. Hocaların, din adamlarının korkutucu bazen de güldürücü sohbetleri arasında Allah’ı bulmaya çalışırsın. Belki o çözer diye ümitlenirsin. Ancak o hocaların, çelişkilerle dolu argümanlarının arasına sıkıştırdıkları yüzeysel samimiyetlerini fark edince soğursun. Sonra ateist olursun. Bağımsız olmakla özgürlüğün tadını çıkarmaya çalışırsın. Ama her şeyin senle içli dışlı olduğunu anladığında, o korkunç yalnızlığa gene düşersin. Tevrat okursun sonra. Birkaç kelime haricinde seni tatmin eden bir şeyin olmadığını görürsün. İncil’e göz atarsın, Brahmanizm’e bakarsın, Hinduizm’in kast sisteminde kalırsın, Budizm’le Nirvana’ya ulaştığını sanırsın.
    Yok yok, yalnızlıktan bir türlü kurtulamayacağını zihnine kazırsın. Canın sıkılır git gide. Yalnızlığın resmini çizersin ilkokul defterine. Gece 3 oldu mu, bir şeyler yazmak gelir içinden. Evin içinde kalem aramaya başlarsın, elindeki kalemi hissetmezsin bile. Yalnızlık öyle koyar adama. Aksilik bu ya, elektrikler kesilir sonra. Uyumaya çalışırsın, uyuyamazsın. Mum ışığıyla idare edersin. Kelimelerin tükenmez ama o mum tükenmeye başlar. Jöle kıvamındaki eriyen mum yağlarından bir mum yaparsın. O eriyince bir daha yaparsın. Onu sabaha yetiştirmekle geçer gecen. John Coffey olmuşsundur artık. Karanlık korkutur seni.
    Kuran’a bakmayı denersin, hocaların ve mezheplerin anlayışlarından bağımsız olarak. Açarsın ilk sayfasını, anlamazsın ne dediğini. “Cin diyor, yaratılış diyor, iblis diyor, melek diyor, sorular soruyor ama benden bir söz etmiyor” diye çıldırırsın. Yine sıkıntı basar seni, canın sıkılır. Bu sefer rastgele bir sayfayı açarsın ve şöyle bir ayet bulur seni;

    Andolsun ki, senden önce de ümmetlere elçiler göndermiştik. O ümmetleri, bize yaklaşıp sığınsınlar diye zorluklar ve darlıklarla yakalamıştık. (Enam,42)

    Ne? Yakınlaştırmak mı? Benim bu sıkıntılarla yalnızlığa yaklaştığımı bilmiyor musun? Her şeyden uzaklaştığımı görmüyor musun? Hem benim sıkıntımı, beni kimin üzdüğünü nerden bilebilirsin?
    Sonra başka bir sayfayı açarsın;

    “Yemin olsun ki, onların söyledikleri yüzünden senin göğsünün daraldığını biliyoruz.” (Hicr, 97)

    Bilmek mi? Ama bu bir şeyi ifade etmiyor ki. Ben çare istiyorum. Kendi derdim yetmiyormuş gibi bir de bu dünyanın kasvetli haline sabrediyorum. Nasıl bir sabır ki faydasız, boş ve anlamsız geliyor. Ben bittikçe bitiyorum.
    Tanrı’yla tartıştığının farkında bile olmuyorsun. Sonra başka bir sayfayı daha açarsın;

    “Ey iman edenler, sabırla ve namazla yardım dileyin. Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 153)

    Yardım dilemeye başlarsın. Samimiyetin, O’nu sana yaklaştırır ve sen de O’na yaklaştığını bilirsin. Kelimelere ihtiyacın olmaz, derdini anlatabilmek için. Artık bizim Temel gibi olursun; ”Allahum sen konuyi biliyisun bağa yardum et” dersin.
    Sabah namazına kalkarsın. Tam da tabiatın canlanmaya başlayıp, neşe ve huzurun en üst seviyeye ulaştığı anı fark edersin. Kıyamda tüm bu yalnızlığa başkaldırdığını anlarsın. Rüku edersin ve secdede bütünleşirsin. Mutluluğun, huzurun ve coşkunun katlanarak büyür. Akşam namazı, içe dönüklüğün, dinlence vaktinin ve günün verdiği sıkıntılardan kurtulmanın ilacı gibi gelir.
    Arayışın namazda son bulduğunu bilirsin zamanla. Yoga, meditasyon ve shirodhara bunun bir tezahürü değil mi? Sabahın erken saatlerinde kalkan insanların “güneşe selam” diyerek başladığı jimnastikleri, bir namaz arayışı içinde olduklarını göstermez mi? Elbette gösterir. Ancak gerçek mutluluğa ve kurtuluşa namazla vesile olabileceklerini bilmezler.
    Selam, sevgi ve anlayış…

    ( Alıntı )