Her kahramanlık ödüllendirilmez, her aşk karşılık bulmaz.
Deniz İşçileri, Victor Hugo'nun din, toplum ve doğa üçlemesinin doğa ayağını tamamlayan eşsiz bir eser.
İnsanın doğa ile toplum ile ama en çok da kendi yalnızlığı ile olan savaşını anlatıyor.
Kitabın ilk 200 sayfası beni çokça zorladı. Sayfalar sayfalar süren ayrıntılı betimlemeler, denizcilik terimleri, kayalıklar... Bir dalganın 10 sayfa betimlendiği yerlerde "Ee hadi!" diye tepki verdiğimi biliyorum.
Tüm o uzun denizcilik kavramları, adalar büyüdü, büyüdü beni yuttu resmen. Öyle ki bazı anlarda yapay zekadan destek bile aldım. Fakat gemi kayalıklara oturup esas hikaye başlayınca o destansı hikaye beni tamamen içine çekmeye başladı
Gilliat'a gelecek olursak... Toplumdan izole yaşayan, yalnız ve tuhaf bir adam. Sevdiği kadın uğruna, Deruchette için iki ay boyunca denizin ortasında; dalgalarla, fırtınayla, ahtapotlarla savaşıyor. Fırtına ile mücadele ederken, ahtapot saldırısına uğradığı sayfalarda öylesine kapıldım ki hikayeye, kitap beni yutuyor zannettim...
Finali ise beni derinden etkiledi. Uğruna aylarca denizin ortasında savaş verdiği, ölümü göze aldığı kadını kendi elleriyle evlendirmesi; belki de edebiyat tarihinin en mağrur vedasıdır. Ne kızıyor, ne öfkeleniyor; sadece sessizce sevmeye devam ediyor.
Yüreğimde bir ağırlıkla kitabın son sayfasını okudum. Deniz İşçileri uzun betimlemeleri ve esas konuya çok geç başlaması ile başlarda beni bunaltsa da destansı anlatımı ile unutamadığım romanlar arasında yerini almış oldu.