• Sadece güller değil diğer çiçekler hakkında da bilgi sahibi olabileceğiniz hem çiçekler hem de çiçeklerin edebiyatımızdaki önemini bizlere sunan çok lezzetli bir kitaptır. İlgililerine tavsiye ederim.
  • Tanios Kayası, Amin Maalouf ile tanışma şansını yakaladığım kitaptı. Büyülü bir dile sahipti ve masalsı anlatıcılığa sızan gerçekleri, tarihi dokuyu çok güzel aktardığını belirtmek gerekli. Gerçekten efsunlanmış gibi okudum tüm kitabı. Bir solukta bitti derler ya normalde bu soluklanış haliyle geçen bir tutulma hali gibiydi.

    Aktarım şeklindeki başkalaşımları ve referansları kurguya yedirme şeklini başarılı buldum. Olayı gerçekçi kılmıştı, yazara canı gönülden inanarak okudum bu masalı. Coğrafi bölgeyi tasvir edişi ve insanların yaşamlarını aktarış şekliyse başka bir cezbedici noktaydı diyebilirim. Kurgusal evreni bunca gerçek kılmak en çok etkilendiğim yanıydı.

    Kitabın detaylarına girmek niyetiyle başlasam da değerlendirmeye işin sırrını çok da kaçırmak istemiyorum sanırım. Vurucu anlar ve kırılma noktaları vardı zihnimde. Belki bunları anımsamak için minik sihirli kelimeler bırakabilirim.

    - Eli görmek
    - Keşk
    - Ak saçlar
    - Güller
    - Tüfek
    - Suskunluk
    - İntikam ticareti
    - Sürgün kere sürgün
    - Portakal
    - Tavla
    - İhanet
    - Kötü şans
    - Gözdeki mil taşları
    - Kararlar ve yok oluşlar

    Aslında bu fikir okurken aklıma gelmiş olsaydı bu liste uzayıp giderdi sanıyorum ki. Belki kitabı karıştırırken yenileri eklenebilir kim bilir. Yazarla tanışmam geç de olsa pek memnunum. Keyifli bir serüvendi, efsunu zihnimden henüz çözülmedi.
  • Bir aralar Marquez’in tüm kitaplarını okumaya niyetlenmiş, nasıl okumam hangi sırayı izlemem gerektiğine dair araştırmalar yapmış hatta okuyacağım kitapları da listelemiştim. Tam okuma faaliyetine başlamış güç bela Kırmızı Pazartesi ve Yaprak Fırtınası kitaplarını da bitirmiştim ki bir şey oldu. (Ne olduğunu şimdi tam hatırlamıyorum ama bir şey oldu işte.)


    Zaten hep böyle olur, ne zaman planlı ve sistemli bir okuma faaliyetine girişsem hep bir şey olur ve yarıda kesilir. Ya bir sınav yaklaşır çalışmam gerekir –ki bu siteye katıldım katılalı o yaklaşan sınavlardan kurtulamadım- ya da başka bir koşturmanın içine dalarım, kitap okuma hayallerimin hepsi suya düşer. Gerçi hiçbir şey olmasa bile Marquez kitapları öyle birbiri ardınca soluksuz okumaya elverişli kitaplar değil, ben müsait olsam kitaplar müsaade etmezdi, bundan da eminim.


    Uzun zamandır Marquez okumadığımın farkına varınca 'bari kaldığım yerden devam edeyim' diyerek Albaya Mektup Yazan Kimse Yok kitabını okumaya başladım.


    Albaya Mektup Yazan Kimse Yok Marquez’in ‘’Olayları Macondo’da ya da Macondo civarında geçen kitaplar’’ listesinin ikinci kitabı. Nerden çıktı şimdi bu liste diyenleri şöyle alalım: #23487188


    İçindekiler kısmından kitabın 6 öyküden oluştuğu anlaşılıyor ancak ilk öykünün sonunda Salı Uykusu ve Günlerden Bir Gün isimli iki öykü daha var.


    Kitabın genelinde artık alışık olduğum Marquez tarzının sezildiğini söyleyebilirim. Nedir bu Marquez tarzı? Kendi Marquez okuma denemelerimden yola çıkarak anlatacak olursam öyküleri olmadık yerlerde olmadık şekillerde sonlandıran, konunun ya da olayın değiştiği kısımların kolay kolay anlaşılamadığı, okurun hayal gücünü zorlayan bir tarz. Öykü kahramanlarından bazılarına diğer öykülerde rastlamak mümkün. Ama zaman açısından bir sıraya uyma durumu yok. Mesela birinci öyküde aynı kişinin ölümünden söz ederken sonuncu öyküde bu kişinin gençlik yıllarını anlatabiliyor.


    * Kitap hakkında keyif kaçıran ayrıntılı bilgi *


    İlk öykü, kitaba da ismini veren Albaya Mektup Yazan Kimse yok. Oğulları el altından horoz dövüşü bildirisi dağıttığı bir sırada öldürülen bir Albay ile karısını ve oğullarından kalan tek şey olan dövüş horozunu anlatan tuhaf bir öyküydü. Albay ve karısı geçim sıkıntısı çekiyorlar ancak ellerindeki tek varlık olan horozu bir türlü satamıyorlar. Çünkü o horoz kasabada birçok kişinin umudu. Ülkedeki sıkıyönetim kalktığında yeniden dövüşebilecek ve hem sahibine hem de onu destekleyenlere çok para kazandıracak. Ama ne zaman?


    Bir de Albayın beklediği mektup var. Her Cuma öğleden sonra iskeleye bir gemi yanaşıyor, o gemi Albaya bir mektup getirecek ama o mektup bir türlü gelmiyor. Yıllar önce savaş çıktığı sırada kahramanca mücadele eden Albay savaş sonrasında emekli aylığına hak kazanır, bütün işlemler bütün belgeler tamamdır. Geriye yalnızca emekli aylığının verilmeye başlanacağını bildiren mektubun gelmesi kalmıştır ancak o mektup yıllarca gelmez. Her Cuma öğleden sonra gemiyi bekleyen ve her seferinde postacının ‘’Albaya Mektup Yok’’ sözünü işiten Albay için söylüyor bu kez Metin abimiz https://www.youtube.com/watch?v=IrK1hgsGADM


    Kitaba isini veren öykü olduğu için ilk öykünün anlatımını biraz uzun tutum. İlk öykü dışındakiler kısa, çoğu çarpıcı ve hiç ummadık şekilde sonlanan öykülerdi.


    Bu Kasabada Hırsız Yok; bir bilardo salonuna hırsızlığa gidip de çalacak bir şey bulamayınca üç bilardo topunu çalan ve sonrasında akıl almayacak derecede saçma bir şekilde yakalanan Damaso’yu anlatıyor.


    Balthazarın Olağanüstü Öğleden Sonrası; eşsiz bir kuş kafesi yapan ve bu kafesten iyi bir para elde etmeyi uman marangoz Balthazar’ın hayalkırıklığını anlatır. Kafesi aslında bir çocuk sipariş etmiştir ve babası parayı ödemeye yanaşmamaktadır. Balthazar da ‘’ben zaten onu satmayacaktım ki, çocuğa hediye olsun diye yaptım’’ der.


    Montiel’in Dul Karısı; Macondo’da meydana gelen rejim değişikliği sırasında bir kısım halkın kasabadan sürgün edilmesini fırsat bilerek bu kimselerin mallarını yok pahasına satın alarak bir anda çok zengin olan Montiel’in ölümünün ardından olanları ve dul kalan karısının yaşadıklarını anlatan bir öykü.


    Yapma Güller; hayalle gerçeğin, yaşlıyla gencin ve hatta karakterlerin birbirine karıştığı tuhaf bir öyküydü. Anlatılan aynı evin içinde yapma güller yapan kör bir nine, onun kızı ve torunu arasında geçen konuşmalardır ancak kör nine mi hayal ürünü, kızı mı yoksa torunu mu anlayabilmek için baya bir kafa yormak gerekiyor.


    Son öykü ise Koca Ana’nın Cenaze Töreni. Bundan önceki öykülerde birkaç yerde adı geçmiş olan ve tahminimce bundan sonra okuyacağım Marquez kitaplarında da rastlayacağım Koca Ana’nın cenaze törenini ve arka planında onun görkemli hayatın anlatan bir öykü.
  • Kitabı kaçıncı okuyuşum bilmiyorum ama son olmayacak bunu biliyorum. Bu okuyuşumda acelesiz, her gün az az okudum bitmesini istemeden. Her bitişte yeni dokunuşlar, yeni hisler uyandırıyor bende. Sevgi ve varoluş arasında nasıl bir bağlantı olduğunu duyumsatıyor. Bir kişinin, etrafımızda bulunan sayısız kişinin veremediklerini fazlasıyla verdiğini gösteriyor. Onu kaybetmek korkusuyla yaşayıp da kendin olabilmenin huzurunu tattırıyor. Sevgi işte dokunduğu yeri güzelleştiriyor, gidince de güller yerini dikenlere bırakıyor. Dikenlerle de yaşamayı öğrenmek lazım. Kitapla ilgili bilgiler vermekten kaçınmak istiyorum çünkü büyüsünü yitirmemesi gereken bir eser. Hediye edilesi, kütüphanede bulunası, bitirip bitirip tekrar okunulası bir roman.
  • Ekspresyonizim adı verilen akımın geçtiği yıllar akımın içinde olan yazarların kısa öykülerinden oluşan kitabımız genel olarak güzel değildi. Şöyle ki bu akımı anlamak ve yansıtmak sanatçı ruhlu okurlara daha çok yakışır belki benim seviyemin üstündeydi. Ama ben ağır topları yani Dostoyevskileri ,Tolstoyları v.b. yazarları zevkle ve akıcı bir şekilde okuyan bir okur olarak bu kitabı 3-4 hikaye dışında genel olarak beğenemedim.

    Ekspresyonizim , doğanın olduğu gibi değil de, duyguların ve iç dünyanın ön plana çıkmış olduğu 20. Yüzyıla ait olan bir sanat akımıdır. Tanımı bu şekilde tabi edebiyat alanı derya deniz yüzlerce bakış açısı var ben bu akımdan tat alamadım diyelim.

    Çoğunluğun sevdiği Franz Kafka'ya ait bir hikaye de mevcuttur. Kendileri beğendiğim 3-4 hikaye içinde yer alıyor. Diğerleri güller ilgili olan , bacak hikayesi ve uzun boylu bir adamın macerasıydı.

    Keyifli Okumalar...
  • Akif İnan, Yedi Güzel Adam'dan olduğu söylenen bir şair ve yazardır. Onlardan biri midir bilmem ama güzel bir insan olduğu muhakkak. Yazdığı satırlar, ardında kaliteli ve vakur bir kişilik olduğunu gösteriyor ve ancak naif bir insana ait olabilirler. Uzun zamandır bu yedili ile ilgilenmekteyim. Hayal ettiğim haklarında uzunca bir araştırma ve okuma yapıp büyük bir ileti yayınlamaktı. Lakin bu dediğim çok uzun zaman alacak bir şey, ben de hayalimden vazgeçmek yerine, bu yolu yavaş yavaş yürümeye karar verdim ve Akif İnan da bu yolda yoldaşlarımdan biri oldu.

    Lise son sınıfta bir öğretmeni sürekli zulmedince, en sonunda onunla kavga etmiş ve Maraş'a sürgün edilmiş genç öğrenci. Haksızlığa uğramasındaki hayır hepimizin malumudur. Orada Cahit Zarifoğlu, Alaeddin Özdenören, Erdem Bayazıt ve diğerleriyle tanışmış. Hepsinin gencecik bir fidan olduğu o güzel dönemde kurulmuş arkadaşlıkları. Bu genç delikanlılar II. Yenicilere yoğun bir ilgi beslerken, Urfa'dan gelen bu gençliğinin içinde olgunluk, olgunluğunun içinde gençlik olan delikanlı, eski şiirden olan yanını korumuş. Divan edebiyatını çok sever, Ahmet Haşim'in de birçok şiirini ezbere bilirmiş. Elbette arkadaşlarının anlayışına kayıtsız kalmamış, II.Yenicilerin de şiirlerini okumuş ama eski şiirden yana olan tavrını korumayı seçmiş. Sezai Karakoç hariç sol çizgide yer almaları, içerik olarak onların yazdıklarını kabul etmemesine sebep olmuş. İlginçtir ki Sezai Karakoç'un Körfez kitabı ona deli saçması gelmiş. Yeni şiire kapalı olmasının temeli Urfa'nın onun karakterine yerleşmiş olması. Büyüdüğü kentin davranış kalıpları onun ruhunda yer etmiş ve bunun değişmesi uzun yıllar almış. Burada onun gelişmelere ve değişime kapalı olduğu anlamı çıkmasın lütfen. Urfa kapalı bir havzadır, köyüyle merkezi arasında dahi edebiyatı ve folklorü algılayış ve yorumlayış açısından fark vardır. Bu şehir kendine yetmek zorundadır. Şehrin kültür örgüsünü divan edebiyatı ve folklörük ögeler oluşturur. Necip Fazıl, Akif İnan'la ilgili, ''Akif Urfalı değil, Urfa Akifli'dir'' demiştir. Akif İnan, davranışları ölçülü, sakin, kendi ahenginin farkında bir insandır, tıpkı Urfa gibi. Bunu şiirlerini okuduğumda o kadar net hissettim ki. Yani insanın duygusu ölçülü olur mu? Bir şeyler hissettiğini biliyorsunuz, bundan eminsiniz ama size sadece bilmeniz gereken kadarını gösteriyor. Mahremiyetini koruyor. Onun ruhunu yalınca görmek mümkün değil. Üstelik gerekli de değil. Herkes her zaman ruhunu olduğu gibi ortaya serse farklı insan olmak diye bir mefhum da olmazdı. Herkesin değeri birbirinden farklı renkte olmasında gizli. Ha görüyoruz elini dilini bir kalıp görüp, diğer herkesi hamur sananlar da var. Yoğurmanın bu kadar meraklısı bir halk daha yoktur, hayır bu kadar meraklıysanız ekmek ustası olun da bir işe yarayın. Ya da kelimelerinizi yoğurun temiz bir yürekle, yüreğimiz şenlensin.

    Bu satırlarda sınırlarının farkında olan bir insan var. Özgünleştiğine karar vermesi ve gerçekten özgünleşmesi bu yüzden uzun yıllar almış. Bu noktada ne alakası var demeyin Sabahattin Ali'yi anmadan geçemeyeceğim. Ben onun hapse düşmesiyle, sağa sola yazdığı mektuplarla, görüş değiştirmeyi döneklik görmekle falan ilgilenmiyorum ama. (Bu ülkede kullanılış yönüyle en iğrendiğim üç kelime aşk, emek ve döneklik.) Onun edebi yönüne haksızlık etmesiyle ilgileniyorum. Akif İnan da beğenmemiş kendi yazdığı şiirleri, çok az şiiri var. Ama yazmaktan vazgeçmemiş, sesini bulmak için uğraşmış. Keşke Sabahattin Ali de güzelliğinin değerini bilemediği şiirlerini yazmaya devam etseydi. Varsın kendisini beğenmeseydi. Biz severdik o satırları. Çok üzücü.

    Bu kitabı ilk okuduğumda bana güzel gelmedi. Ben ki biliyorsunuz her satırı uzun uzun okur düşünürüm, duygular bana pek geçmedi gibi hissettim. Sonra açıp notlarımı baktığımda, aklıma bir söz düştü. İnsanlar sizin onlara ne yaşattığınızı unutabilir ama ne hissettirdiğinizi unutmaz gibi bir anlamdaydı. Duygular büyük bir coşkuyla değil, oldukça ölçülü ve özgün verildiği için, ben düşündüklerimi unutmuştum geriye dönüp baktığımda. Halbuki aldığım notlar şahidiydi dimağımın. Aynı dimağ barındıklarıyla oyun etse de bana, söz uçmuş yazı kalmıştı işte. Sevmek... Sevmez olur mu hiç şair. Ama bu gönlü yalama olanlardan değil elbette. Ben öyle herkese değer veremem bilirsiniz. Ancak şu düşüncedeki biri beni fetheder, anlayışı nereye ait olursa olsun: '' Sen attın kuyuya taşı/ Dinemez yankısı mahşerde bile'' Şuradaki derin anlam beni aldı şu an silkeledi. Taşın suya düşerkenki şıpırtısı yok bu satırlarda, çoğu coşkulu şair, yüreğimizin telini o şıpırtıyla titretir. Akif İnan'ın yaptığı ise ciddiyetiyle ne olduğunu söylemektir. Bu satırlarda şair, sevdasının ve kararlılığının altını öyle bir çizmiştir ki, inanmamak için taş olmak gerekir. ''Yokluğun içimde duvarlar örer/ Nasıl kan toplanır gülüşlerinde'' İnsanın yüreği hasret duyduğunun yokluğuyla taş olur da oturur öyle göğsünde. O taş ki, nefes aldırmaz, yol yürütmez, içimize güneşi soksalar kâr etmez, okyanuslar içsek gitmez o taş. Hasret duyulan gelse bitmiştir ama. Taş kan dolar, can dolar, atar yine olması gerektiği gibi. Sevdiğinin yokluğu insanın içinde duvar olursa işte; nafiledir her söz, acıyı telafiden. Ben bu adama haksızlık ettim. Pişmanım ilk okuyuşumda anlamadığım için.

    Hepimiz her gün kuşları, gökyüzünü, şehri görüyor, bir sürü şarkıya denk geliyoruz. Ama bunları aşık bir yüreğin görmesi bambaşka. Dün bir tweet gördüm, ''ilk aşık olduğunuzda ne yapmıştınız ? ben manavdan brokoli alıp eve dönerken parkta salıncakta sallanmaya başlamıştım sırıtarak. sonra senin de mutlu olmaya hakkın var diyip brokoliyi de salıncağa bindirip sallamıştım.'' Epey gülümsedim bundan sonra. Yıllarca aynı brokoliye kayıtsız bakarken, aşkla ona bile mutluluk dileyecek hale gelmek. :) Akif İnan'ın ciddiyetiyle ise ''Gözlerin kalbime değmeden önce/ İstanbul o kuşlar acep nerdeydi// Deniz ki dilimin lügat kitabı/ Şarkılar kardeşim onlar nerdeydi// İçimde sürekli yağmur bulutu/ Ormanlar nehirler güller nerdeydi// Gözlerin kalbime değmeden önce/ Acılar gülüşler düşler nerdeydi'' Daha evvel onlarca kez gördüğümüz ama fark etmediğimiz şey sevdalı bir gözle nasıl da anlama kavuşuyor! O güne kadar dinleyip size hiç de anlamlı gelmeyen bir şarkı, yüreğinize biri düştüğünde nasıl da kulaklarınızdan gözlerinize yürüyor!

    Peki sevdalandığınız yüreğin isteklerine yine aynı ağırbaşlılıkla ''Yazma derse yazmam rüya gözlerin/ Bastığın toprağa şiirlerimi'' Şu satırlardaki içe doğru uzanan uçurum var ya, atlasanız ölmezsiniz. Dibi yok gibi, öyle derin. Ve ar etmek... Bir insanı en çok ar ederken severim, kan toplanır gülüşünde demişti ya hani, kan yüzüne yürürse bir insanın güle döner o çehre. Sevmemek, mümkün müdür? ''Ve bir gün anlarsan şiirlerimi/ Yalar yeryüzünü bir kara haber''

    Şairler insanlara ''Bu, böyle de görülebilir miymiş?!'' dedirtir. Bundandır içimizde yer edişleri. İnsan dediğimiz incelmiş, düşünülmüş sözüyle güzeldir. Peki hep uykuların bölünmesinden bahsederiz, şu şekilde hiç düşündünüz mü? ''Bir uyku bölmezse anılarımı/ Korkarım çıldırtır bu hayal beni'' Uykunun uyanıklığı böylesi böldüğü, görülmemiş ve çok görülmüştür.

    Övmek için çok satır var, lakin bir parça eleştiri de getireceğim. Zaman zaman bir tat alamadım. Serbest şiirde dahi ahenk vardır. Ama şairin bazı şiirleri düşünce bakımından güzel olmasına rağmen ''bir şey eksik ama ne?'' dedirtti bana. O uyumu aradı içim, gözlerim. Bu yüzden şiirin beni dışına attığı da oldu. Misal şu satırlarda söyleyiş güzelliğini sorguladım:
    ''Bir sözdür susuşun bir ince fikir
    Bin yorum getirir aklıma birden''
    Küçük bir yer değişimi ahenk demektir.
    ''Bir sözdür bir ince fikir susuşun
    Aklıma birden bin yorum getirir''

    ''Gövdemi kurşunlar sererse yere
    Kırgın bakışların değdi sanırım''
    Eksik bir şeyler var. Şöyle olsa;
    ''Sererse gövdemi kurşunlar yere
    Kırgın bakışların değdi sanırım''
    Size göre çok basit gelebilir, ama şiirin tamamında parçalar eksiksiz, yerleri yanlış gibiydi.

    Tüm kitap boyunca şair olmak isteyen ve bu yoldan vazgeçmeyen bir adam gördüm. Ömrü boyunca bunun için uğraşmış, bu arzudan hiç vazgeçmemiş bir adam... Zaman zaman sözün güzelliği ile hayalleri kavuşmuş, zaman zaman ahenkte sıkıntılar da olmuş. Ama her şekilde güzel satırlar, düşünülesi satırlar, hisli satırlar ve alışmadık bir tarz. Bu yüzden bu kitabı okuduktan hemen sonra Şiirin Geçitleri bu kitabı da okudum ki anlayamadığım yerleri biri bana anlatsın. Bu incelemede mevzu bahis kitabın katkısı da çok büyük. Akif İnan'ın hayatıyla ilgili kısımları o kitaptan okudum. Yedi Güzel Adam'la bir yol yürümek isterseniz buyrun. Keyifli okumalar dilerim.
  • Ölülerin üstüne dikilen güller
    Onları diriltmeye yeter
    Yeter ki insanın canını yeşertecek
    Yaratılış baharının soluğu üfürülsün yüceden