• Bir çok öğretmen 24 Kasım Öğretmenler Günü‘nü neşe içerisinde, hatta “emredildiği gibi” kutlamaya hazırdır 24 Kasımlar’da… İtibarını yitirmiştir, enflasyona ezdirilmiştir, şikayet edilmiştir, dövülmüştür-itilmiştir ama hala umutla bekler 24 Kasımları.

    Bir mağazanın %20‘lik indirimi, bankanın “masrafsız!” kredi teklifi yeter öğretmenime. Hatta bir maaş ikramiye, yetmezse ek ders ücretine zam müjdeleriyle bile bile avunur öğretmenim.

    Koca koca siyasi adamlar o gün anlatır ilkokul öğretmeniyle anılarını, “vesileyle” bir kez daha anar öğretmenini! Ne de olsa “bir harf öğretenin kırk yıl kölesidir” ya herkes…

    Öğle arasında yenen bir yemek, belki akşamına müzikli bir eğlence, okulda öğrenciden-veliden gelen bir hediye, -çok düşünceliyse- okul müdürünün küçük sürprizleri…

    Bugün onun günüdür. Kutlar doyasıya; doğal gaz faturasını, ev kirasını, öğrencinin onu ciddiye almadığını, velinin patronluk yaptığını bir an olsun unutarak.

    Çok şeyi görmezden gelir, çok şeyi unutur, çok şeyi kabullenir de sormaz hiç: “Neden 24 Kasım Öğretmenler Günü?” diye!


    “Öğretmenler Günü” ne zaman icat edildi, hatırlatalım.

    1980 askerî darbesi ülkenin üzerinden silindir gibi geçti.

    Zaman kaybetmeden en büyük tehlike olarak görülen, aydınlanmanın sahibi öğretmenlerden başlandı işe.

    Birçok öğretmen ortadan “kaybedildi”, meslekten atıldı, sürüldü, fişlendi.

    Öğretim görevlileri, öğretmenler, sendikacılar hapishanelere gönderildi. “Muhalifler” cezaevlerine dolduruldu, bir çoğu idamla yargılandı. Sivil toplum örgütleri darmadağın edildi, sendikalar terör örgütü ilan edilerek kapatıldı. Memurun toplu sözleşme hakkı ellerinden alındı. Aydınlar tutuklandı, üniversitelerden öğretim üyeleri uzaklaştırıldı. Toplumun her kesimi darbenin acılarını bir şekilde hissetti.

    Çok zor günler yaşandı, ve…

    Görev tamamlandı!

    1981 yılında da hiçbir şey yokmuş gibi, “çok değer verdikleri” öğretmenlere bir gün armağan etme gereği hissetti darbeciler!

    İtaat eden, sorgulamayan, her şeye rağmen “Allah’a şükür” diyebilen öğretmen profili için çok emek sarf ettiler.

    Bugün gelinen noktada da görüldüğü gibi “tembel, yan gelip yatıyor, başarısız, niteliksiz” denen, maaşına dişe dokunur bir zam yapılmayan, hakaretin bin türlüsünü kabul eden, siyasiler tarafından her gün azarlanan öğretmen profiline nihayet erişildi.

    “Yapalım da Nasıl Yapalım?”

    Yıllar sonra birileri yaşanan acıları yazar, “Neden dünyada 5 Ekim’de bizde 24 Kasım?” diye sorar diye kılıfı da hazırladı darbeciler. “Kusura bakmayın, sizi katlettik, kaybettik, alın bu da bizden size bir özür olsun” diyemeyeceklerdi elbet.

    Sorana: “Mustafa Kemal Atatürk’ün Başöğretmenliği kabul ettiği gündür” dediler. Düşünmeyen “Öğretmenler Günü” dedi, düşünen “Başöğretmen”…

    İşte 24 Kasım Öğretmenler Günü, bunları ve fazlasını temsil eder.

    Tüm dünya ülkeleri, UNESCO ve ILO tarafından 1966‘da belirlenen 5 Ekim Dünya Öğretmenler Günü‘nü kutlarken Türkiye’deki öğretmenler bu yüzden yıllardır “darbecilerin” armağan ettiği yaşam tarzını kutlamaktadır.

    Bu yüzden diyoruz ki;

    Öğretmenlik onuru bizim, 24 Kasımlar sizin olsun!

    Kaynak: http://www.egitimciyiz.com/...l-de-24-kasim…/…
  • Oktay Sinanoğlu okuyun ve okutun...

    OKTAY SİNANOĞLU
    1935 yılında doğdu. Adı Oktay Sinanoğlu.

    1953/18 yaş – Atatürk tarafından 1928 yılında kurulmuş TED Yenişehir
    Lisesi’ni burslu olarak okudu ve birincilikle bitirdi. Okulun bursuyla kimya
    mühendisliği okumak üzere ABD’ye gitti.

    1956/21 yaş – ABD Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley Kimya Mühendisliği’ni birincilikle bitirdi.

    1957/22 yaş – Massachusetts Institute of Technology’yi (MIT) 8 ayda
    birincilikle bitirerek Kimya Yüksek Mühendisi oldu.

    1960/25 yaş – Yale Üniversitesi’ nde ‘asistant professor‘ (yardımcı doçent) olarak çalışmaya başladı.

    1961/26 yaş – Atom ve moleküllerin çok elektronlu kuramı ile ‘associate
    professor’ (docent) ve 50 yıldır çözülemeyen bir matematik kuramını bilim dünyasına kazandırarak ‘full professor’ (profesor) unvanını aldı.
    Bu unvan ile modern üniversite tarihinin ve YALE ÜNİVERSİTESİ tarihinin (son 300 yıldaki) EN GENÇ PROFESORÜ oldu.

    1964/29 yas – ODTÜ’ye danışman profesör oldu.
    Yale Üniversitesi’nde ikinci bir kürsüye daha profesör olarak atandı.

    Dünyada yeni kurulmaya başlayan MOLEKULER BIYOLOJI dalının ilk birkaç profesöründen biri oldu (Watson ve Crick sarmal modelindeki dna sarmalının çözelti içinde o halde nasıl durduğunu keşfeden adam – solvofobik kuvvet).

    Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi’ne üye olarak seçildi. Buraya seçilen ilk ve tek Türk oldu.

    İki defa Nobel’e aday gösterildi.

    Defalarca Nobel Akademisi’nin isteği üzerine Nobel’e adaylar gösterdi. Dünyanın sayısız yerinde sayısız buluşları ve teoremleri ile ilgili sayısız konferans verdi.


    NEDEN TÜRKİYE?

    ‘…Ben baktım, Türk Bayrağı, Atatürk karşımda, cam çerçeveli olduğu için bayrağın üstünde kendi yansımamı görüyorum. İçimden yemin ettim, dedim ki:

    Gideceğim ve orada söz sahibi olacağım, ondan sonra gelip o namussuzlarla burada uğraşacağım. O zaman anlamıştım ki burada kalırsam Amerika’nın kölesi olurum, oraya gidersem Amerika’nın efendisi olur, buraya gelip onlarla daha rahat mücadele ederim. Ve işte bizi gönderdiler. ..’

    ‘…Hiçbir zaman Amerikan vatandaşı olmayı düşünmedim.
    Aklımdan dahi geçmedi. Ben atalarımdan beri Türk kimliğimle varım.
    Ne yaptıysam o sayede yaptım. Ona buna yaranayım diye değil. Otuz yılda bak milleti ne hale soktular. Simdi de ‘açlıkla’ terbiye ediyorlar.
    Ayarlı basının köşe yazarlarından biri geçenlerde Avrupa Birliği’ne girmenin yararlarından diye ‘O zaman bu ay yıldızlı pasaport ile Avrupa kapılarına gitmenin utancından kurtulacağım’ diyor. Tanrı, bu millete acısın…’

    ‘…Yıldız Teknik’te kimyada bir takım hanımlar var, beyler var, profesör, doçent. Dışarıda da vardır. Burada da var, entrikalar döner, ona buna köstek olurlar. Birkaçı dedikoducu belli odama geliyorlar. Herkeste dahili telefon var. Ankara’ya bile telefon edemiyorsun, bilgisayardan bağlanamıyorsun.
    Bölüm başkanlarının telefonları vardı onlar da benim yanımda ya. Şuraya bir telefon bulun bari dedim. Bilgi çağındayım diyorsunuz daha telefon çağına gelmemişsiniz diyorum. Bilgisayara telefonu bağlayamıyorsun. Internet yok.
    Üç dört yıl bağlantı kurulmadı. Hüseyin Afşar’a (bölüm başkanı) bari bir telefon bulun dedim. Bana direk telefonundan paralel hat çektirdi. Bazen o yokken arıyorlar, telefonu açıp sekreteriyim diyorum. Bölümde iki tane meraklı hanım var, ortalıkta dolaşıp dedikodu yapıyorlar. Bunlar bir gün odama geldiler o sırada da telefon çaldı. Bu ne dediler. Ben de saf saf telefon dedim.
    Ertesi gün geldim, makas attırıp kestirmişler, koridordan teli kesmişler.
    Ben de zannediyorum ki, ben bunlar için fırsatım, öyle konular var ki dünyada herkes gelmiş, Yale’de benden öğrenmiş; Rusya’sından, Doğu Bloku’ndan, Avrupa’sından. Ben ayaklarına gelmişim, yeni bir şey öğrenin, yapın. Yok.

    Özel ders açtık, yepyeni şeyleri dünyada ilk defa anlatıyorum, dışarıda
    herkesin benden öğrenmek istediği şeyleri Türkiye’de Türkçe anlatıyorum. Alakası olmayan, fizikten matematikten insanlar geliyor, asil gelmesi gerekenler yok!..’

    ‘…ABD içinden çok göçmüş bir ülkedir, tabii pat diye göçmez, arada bir
    canlanır, tekrar bir şeyler olur ama içinden çok zayıf tarafları vardır.

    Dünyada en büyük borcu olan devlet mesela. İç ve dış. Ama bir devingen tarafı vardır, arada bir şey çıkarırlar bir sene öyle idare ederler, sonra yine inişe geçerler. Öyle pek göründüğü gibi bir güç değildir…’

    “GENÇLER!”

    – Türkiye’ de adet haline gelmiş göstermelik işlerden kaçının.

    – Sırf üniversite bitirdi desinler diye, ananız babanız Amerika’da mastır yaptı diye öğünebilsin diye yükseköğrenime gitmeyin. Sonunda ancak kendinizi kandırırsınız.

    – Temel gayeleriniz, kendinizin ufak çıkarları ötesinde, kendiniz dışında, bu ülke, bu ulus, Türk Dünyası, Avrasya, insanlık için olsun. Yüksek hedefleriniz için çalışın. O zaman, kendi durumunuz da kendiliğinden düzelecektir.

    – Maddiyat ve maneviyatı dengeleyin.

    – Formülünüz ‘bilim’ + ‘gönül‘dür. Bu iki kanadın biri eksik olursa ne kendinize ne de insanlığa hayrınız dokunur.

    – Gündelik siyaset, çıkar grupları, dışarıdan güdümlü gizli veya açık ‘cemiyet’lerden uzak durun.

    – Atatürk’ün dediklerini bol bol okuyun, onları işte bu günler için demiş, yazmış. Türkiye’nin şerefli, refahlı, itibarlı ve bağımsız geleceği için Atatürk yolumuzu çizmiştir.

    – Dış ülkelerden, onların yerli kuyruklarından medet ummayın. Gayeleri bize yardımcı olmak değil, Türk adını tarihten silmektir.

    – Dünyanın neresinde olursanız olun, kimliğinizi, Türk dilini, Türk tarih ve kültür bilincini, binlerce yıllık geleneğini kaybetmeyin. Dış ülkelerde ne kadar kimliğinizi korursanız yabancılar da size o kadar itibar edecektir.

    – Başkasını taklit etmeyin. Kendi yolunuzu çizip azimle yürüyün. O zaman herkes sonradan sizi taklit edecektir.

    – Eğitimde önce bir meslek, gerçek bir beceri, bir altın bilezik sahibi olmaya bakin. Ne yaparsanız yapın en iyisini yapın. Siyasetçinin bilimcinin en kötüsü olunacağına tamircinin parmakla gösterilen en iyisi olmak yeğdir.

    – Bulabilirseniz Türk okuluna, eğitimin Türkçe verildiği okullara gidin.

    – Konulara merak sarın, not için çalışmayın.

    – O meslekte yararlı olacak bir yabancı dili öğrenin. Bülbül gibi konuşup yabancıdan ayırt edilemez hale gelmek hiç şart değil.

    – Unutmayın ki Türk olmak bir kafa gönül işidir. Türk kültürüyle, diliyle, ata sevgisiyle Türk’tür. Soy sop meselesi karıştırarak, o her şeyimizi borçlu olduğumuz şerefli atalarımızı karalamaya çalışan iç düşmanların kitaplarına, yaygaralarına kulak asmayın. Kültür genleri, Irk genlerinden daha önemlidir.

    –Vatanı, milleti için her türlü fedakarlığa hazır bir taban gerekiyor. Bu taban son elli yılda hayli eritilmiş, kafası, gönlü karıştırılmış, birbirine düşen kesimler, dışa bağımlı sahte aydınlar, içinde vatanının geleceğini düşünmeyen, daha da acısı vurdum-duymazlaşmış kalabalıklar oluşturulmuştur.
    Bu durumda gerçek bir önder çıkabilse bile başarılı olma şansı pek azdır. Simdi yapılacak iş hızla bu toplumun yeniden kaynaşmasına, bilinçleşmesine, vatanını, milletini kendisinden önce düşünen insanların çoğalmasına önayak olmaktır.

    Türkiye’yi tekrar Kuvayi Milliye ruhu, Atatürk ruhu kurtaracaktır. ..’

    OKTAY SİNANOĞLU

    (2008 Yılında yayınlanmış bir yazı)
  • (Not: İnceleme biraz uzun oldu. Ama bu eser için az bile diye düşünüyorum. Keşke biraz daha fazla üstünde çalışma fırsatım olsaydı. Fakat amatör bir inceleme anca bu kadar olur deyip üzerinde fazla durmanın manası yok. Çok beğendim kitabı. İncelemeyi gelir de okuyan olursa İÇERİK bölümüne dikkat etsin. Orada spoiler bulunuyor maalesef. Kitabı okumayanlar o başlığı şimdilik okumasın. İyi okumalar dilerim.é

    TANIŞMA HİKAYEM

    Kitap, kütüphanemde keşfedilmeyi beklerken ben askere gittim. Acemi birliğine sadece bir kitapla gitmiştim. Okumaya da pek fırsatım yoktu. Usta birliğine geçerken öğretmen bir arkadaşımla rastgele bu eser hakkında sohbet etmeye başladık. O, bu kitabı daha önce okumuş ve tesirinde kalmıştı. Açıkçası ben de merak ettim. Fakat o esnada imkan kısıtlığı yüzünden kitabı edinmem çok zordu. Bir an ailemle konuşurken bir şeye ihtiyacımın olup olmadığını sordular. Benim çok fazla ihtiyacım vardı. Bunların hepsini sıraladım. Ertesi gün kitap istemediğimin farkına vardım. Mesai saatleri içinde olduğumdan dolayı ailemle kısa bir görüşme yapıp bana birkaç kitap göndermesini söyledim. Asla kitap ismi vermedim. Rastgele birkaç tane seçip yollasın istedim. O da önüne gelen 3-4 kitabı seçip kargolamıştı.

    Kargo geldiği vakit kitaplar arasında bir de ne göreyim: Genç Werther’in Acıları. Gerçekten buna çok sevinmiştim. Hemen okumak için fırsat yaratmaya çalıştım. Genellikle gazinoda okuma yapıyordum. Kitabı masaya bırakırdım. Kimse de karışmazdı. Kitabın ilk 30-40 sayfasını okumuşken birden kitap ortadan kayboldu. Kim aldı diye etrafta dolansam da bulamadım. Günler sonra ben, başka kitaplara başladım. Birden bizim komutanımız: “Bir kitap vardı, üstünde adın yazılı. Ben aldım onu. Okumak istedim.” Dedikten sonra gerçekten içime serin sular serpilmişti. Bulduğuma sevindim fakat komutanın bu izinsiz davranışına da içten içe kızmıştım.

    Daha sonra ben teskere almaya yakın kitabı getirdi. Bitirememiş, zaman bulamamıştı. Aldım, çantaya bıraktım. Askerden geldikten sonra tekrar gözüme ilişti ve okuma fırsatına eriştim. Ama ne okuma! Tam da zamanıymış mübarek. Tabii bir şey gibi adeta. Okunacak zamanını kendi seçmiş gibiydi. Karşımda dipdiri dururken bana sunduğu hikaye tam da hayatımın hapsolduğu bir hikayeydi. Tıpa tıp olmasa da resmen yaşadığım anların benzerini günü gününe tekrar ederek okuyordum.

    Ve nihayet bitti. Keşke bitmeseydi dediğim kitaplardan biri. Okuduğum eserler arasında ilk beşe, başucuna koyacağım bir eser. Bugün oturmuş onun hakkında naçizane hikayemi yazıyorum.

    BİÇİM AÇISINDAN

    Goethe’nin alışık olduğumuz sade bir dili var. Okunası yazarlar köşesine yıllar önceden bu işin kurtları tarafından yerleştirilmiş bir yazar için yorum yapmayacağım. Sadece naçizane kitabi bilgilerimle yorumlarımı sunmaya çalışacağım.

    Kitap, ilk bakışta ince olmasıyla çoğu tembel okuyucunun dikkatini çekse de ileride sırf inceliği için seçilmiş olmasından dolayı biraz hüsrana uğratıyor. Evet, 18.yy.da yazılmış sade bir kitap. İlk bakışta mektup tarzında kurgulanmış bölüm bölüm -ki bu da birçok soluk almaya olanak sağlıyor- ayrılmış kitabın bu kadar geç biteceğini tahmin etmemiştim.

    Goethe’nin inkâr edemediğimiz şair kimliği, tek nefeste okunacak kalınlıktaki bu eseri maalesef bana bir haftada okuttu. Düzyazılarında bile şair kimliğinden, felsefi bakış açısından vazgeçemeyen yazar kitabı hikaye içerisine dağıtılmış bir nevi ‘aforizmalar’ külliyatına çevirmiş.

    İçinden birçok yeri alıntıladığım doğrudur. Ki ben, alıntı yapmakta biraz cimri biriyimdir. Fakat imkânım olsa kitabın hemen hemen her sayfasından birkaç paragrafı kesip alacaktım.

    Biçim açısından son olarak söyleyeceğim şu ki, gerçekten içine çekip uzaklara götürebilen bir tarzla yazılmış. Çeviriyi yapanın da hakkını vermek lazım. Öyle ki günümüzde birçok eserin gerçek değerine ulaşamamasının en büyük müsebbipleri çevirmenler olduğu kadar tam tersi durumun da sağlayıcıları onlardır.



    İÇERİK AÇISINDAN

    Genç Werther’in Acıları, biraz kaba bir isim gibi duruyor. Bugün bana soracak olurlarsa kitap için önereceğim en makul isim ‘Lotte’nin Aşk ve Vefası’ olurdu. Niye diye soracak olursanız içeriğe değindikten sonra beni daha iyi anlarsınız.

    Daha önce de belirttiğim gibi kitap, resmen aforizmalar saldırısına uğramış gibi. Hikaye görünümlü bir aforizma kitabı. Bu kitap, maddi kaygıları taşımayan ve kendini az çok geliştirmiş genç bir bireyin hikayesinden ziyade insan ruhundaki ezeli kavgayı temsil eder. Bu kavgada kazanan yoktur. Hep kaybeden vardır. Bu kavga, akıl ile yürek kavgasıdır. Aşk ile vefa, aşk ile sevgi, aşk ile mantık kavgasıdır. Gördüğünüz üzere, sürekli bir tarafta aşk ve diğer taraflarda daha çetin ve daha gerçekçi düşmanlar vardır.

    Werther, arkadaşına yazdığı mektuplarla ısrarla üstüne gittiği bir sonunu anlatmaktadır. Daha ilk başta Lotte hakkında uyarılmasına rağmen bunun farkında olarak üstüne gitmektedir. Lotte’nin nişanlı olması ya da bahsedildiği kadar tehlikeli bir güzelliğe sahip olması aslında onu daha da cezbeder. Sonuçta aşk, kavuşamamaktır temasını her gerçek hikaye konu edinmiştir.

    Evet, kavuşamamayı bile bile kavuşmak için yola koyulur. Çok efendi, ahlaklı ve dürüst biridir. Nitekim yazdığı mektuplarda bunu çokça görüyoruz. Müşkül durumdaki insanlara karşılıksız yardımları, Lotte’ye olan beklentisiz bağlılığı ve hatta Lotte’nin mutluluğu için evliliğini dahi kabul edebilmesi onun ne kadar naif bir karakter olduğunu sunar bize.

    Lotte’ye kavuşamamıştır. Fakat bu, ona acı verse de onu hırçınlaştırmaz, uzaklaştırmaz; aksine sevdiği kadına daha da büyük saygıyla yaklaşmasını ateşler. Hatta kocası olan Albert ile bile samimi bir arkadaşlık kurar.

    Bir zaman sonra çektiği acılara katlanamayacağını hisseder ve başka yerlere göç eder. Bu göç, onu öyle kararlı bir hale sokmuştur ki bir daha asla geri dönmeyeceğini düşünür. Ama öyle mi dersiniz? Werther, benim de anlam veremediğim bir biçimde Lotte’ye geri dönmüştür. Ondan daha fazla uzak kalamamıştır. Hatta kendisi için büyük bir mesleği reddederek bunu yapmıştır. Burada hem Werther’in ne kadar kendinden emin olduğunu hem de aşkın bir insanı ne kadar da kör ettiğini görürüz.

    Bu bölümlerde çok fazla alıntı yapmak isterim. Werther’in hayatı sorgulayan cümleleri gerçekten de isabetli bir alıntı olacaktı.

    “Şu zavallı varlığımızı sürdürmekten başka hedefimiz yok. Salt ihtiyaçlarımızı gidermekle uğraşıyoruz, başka bir şey yaptığımız yok. İçimizin rahat ettiği zamanlardaki sakinlik boyun eğişten geliyor.”

    “Ne diyeceğimi bildiğim için işte sana itiraf ediyorum; bebeklerini sürükleyen, onları soyup giydiren, annelerinin pastaları sakladığı dolabın etrafında ağır ağır dolaşan, bu pastalardan biraz elde edince de aç gözlülükle yiyip, ‘daha isterim’ diye bağıran çocuklar gibi yaşayanlar en mutlu kişilerdir. Bunlar talihli yaratıklardır. Değersiz uğraşılan veya basit heveslerine büyük payeler veren, bunların insanlığın kurtuluşu ve iyiliği için yapılmış büyük fedakârlık gibi gösterenlere ne mutlu! Ne mutlu böyle olabilene! …”

    Burada yazar daha çok bilgilenmenin getirdiği sıkıntılardan, bilgisizlikten dem vurmaktadır. Nitekim çoğu filozofun dediğine geliriz. Bilgi, daha çok bilgisizliği meydana getirir. Bilgi aslında yüktür insana. Werther’in yakındığı da buydu. Nitekim ileride de Werther, ‘Ah, ne olurdu biraz gamsız olabilseydim…” diye iç geçirecektir.

    Daha sonraları ise Lotte’ye duyduğu aşkla ruhunu saran serkeşliği öyle güzel betimliyor ki hayatında aşkı tadamamış, ayrılığa erememiş insanın anlayacağı cinsten basit değildir bunlar. Henüz Lotte’yi tanımasına rağmen şu cümleyi kurar:

    “Tanrı’nın sadece sevgili kullarına bağışladığı mutlu günler yaşıyorum, her an sarhoş gibiyim. Bundan sonra başıma ne gelirse gelsin, yaşamın en güzel sevinçlerini tatmadım diyemem.”

    Buradaki naifliğe bakar mısınız? Bu aşk ile sonunu hazırladığını bile bile bunları söylüyor. Hatta bu aşk uğruna son nefesini verirken dahi bu duygularından asla vazgeçmiyor. O, bir aşk şehidi olarak kabul ediyor kendini. Sevdiği dostu Albert ve sevdiği kadın Lotte için kurban ediyor kendini. Canına mal olsa da bu aşk, ona asla kızmıyor. Asla pişman olmuyor. Düşünsenize, sizden canınızı hangi bedel karşılığında alabilir tabiat? Hangi bedel ki hiçbir şekilde ona kavuşamayacağınız?

    “Lotte, bir hastayı nasıl görüyorsa; benim zavallı kalbimin de öyle görülmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu kalp, yatağında inleyen herhangi bir hastadan daha çok acı çekiyor.”

    “Aşksız yaşamak neye yarar Wilhelm! Sihirli fener ışıksız olur mu?”

    “Mutluluk da bir aldanış mıdır dersin, Wilhelm?”

    Werther, bu ruh halini bu yoğun aşk ve farkındalık halini şöyle ifade ediyor:

    “Ben eğer bir deli olmasaydım, şüphesiz dünyanın en rahat, en mutlu adamı olurdum.”

    Evet, Werther, acemi bir aşık değildir. Hayatın getirilerine kulaklarını kapamış, cahil bir adam da değildir. Her şeyi farkında olarak yaşıyor. Acılarını farkında olarak kabul edip çekiyor. O, asla farkında olmadan bir kara sevdaya tutulmamıştır. O, bile bile bütün yüreğini bir insana vermenin mutluluğu içinde acıdan kıvranmıştır. Gerçek de böyle değil midir? Farkında olmak… Bilerek ve farkında olarak bir şeyleri yapmak ne kadar da asil bir şeydir! O, asla şikayet etmez, isyan etmez. Sadece arzular. Arzuları bir süre sonra kendisine karşı suç buyursa da bunu bastıracaktır.

    Hikaye öyle kurgulanmış ki Werther, aslında sonucu bildiren cümleleri alttan alttan sezdirerek okuyucuya vermektedir. Nitekim Werther, intihar edecektir. Fakat bunu, kitabın sonlarında değil de daha 47. Sayfada Albert ile yaptığı tartışmadan yakalıyoruz:

    “Yaşamına son veren bir insana korkak demekle ateşler içinde yanıp kavrularak ölen bir kimsenin korkak olduğunu söylemek arasında bir fark göremiyorum.”

    “Nasıl oluyor da insanı mutlu eden bir şey aynı zamanda onun felaketinin de kaynağı oluyor?”

    Bir süre sonra bir nevi de Lotte’nin iyiliği adına mekan değiştirmeyi dener. Fakat aslında insanın mekanlarla ilgili bir sorununun olmadığını ve asıl sorunun insanın kendinde olduğunu fark eder. Mekan değiştirmek, bir nevi kaçmaktır. Fakat kaçılan şeyin kendi gölgesi olduğunun farkında olamamaktır. Zaten bunu fark ettikten sonra tekrar geri dönmeye karar veriyor.

    “Ah, sevgili dostum, belki içinde bulunduğum durumu değiştirmek isteyişim, hiçbir yerde peşimi bırakmayacak olan bir sıkıntı yüzünden değil mi?”

    Daha önce de belirttiğim gibi Werther, bilginin bilgisizliğinden ve sıkıntısından yakınır. Fakat bilgiden ziyade her zaman yürekte yaşanan yani daha doğru bir ifadeyle manevi yaşantılardır esas olan. Duygusallığı, romantikliği; bilime ve mantığa tercih eder. En açık ifadeyle Werther, aşk ile sevgi arasında aşkı seçer, mantığı ve soğuk getirilerini reddeder. Daha doğru bir ifadeyle o, sonsuzluğu ister. Dünya içinde geçici, suni kazançları değil; ebedi arzuları, ilahi arzuları kovalar.

    “Her şeyin kaynağı, bütün gücü kuvveti, bütün sevinçleri ve acıları veren kalptir. Benim bildiklerimi herkes bilir ama bu kalp yanız benimdir.”

    “Bu sevgi, bu bağlılık, bu düşkünlük bir şairin uydurması değil. Cahil ve kaba dediğimiz insanların gönlüde bu duygular bütün kuvvetiyle ve temizliğiyle yaşıyor. Asıl biz aydınlar adamakıllı bozulmuşuz.”

    İşte, romantik Werther! Aşkta matematiği reddeder. Mantığı, çıkarı, hesabı, planı alaşağı eder.

    “Çok şeye sahibim. Ama onu düşünmek her şeyimi silip süpürüyor. Nelerim var! Fakat onsuz bana her şey hiç oluyor.”

    Romantik olduğu kadar naif, saygılı ve bir o kadar da şerefli olan Werther, istenmediği ve rahatsızlık verdiğini gördüğü anda artık ne pahasına olursa olsun ortamdan uzaklaşmak gerektiğini anlar. Çamura yatmaz, pislik yapabilecekken asla yeltenmez. Çünkü o, aşık olduğu kadar naif bir kişidir de. Nitekim ölümünde de göreceğimiz gibi, şerefli bir ölüme nail olacak.

    “Bütün mesele, perdeyi kaldırıp öteki tarafa geçmek. Peki neden titremeli, neden tereddüt etmeli? Perdenin arkasında ne olduğu bilinmediği için mi? Bir daha geri dönülmediği için mi? Yoksa, bilmediklerimizi korkunç ve karanlık görmenin ruhumuzun bir özelliği olmasından mı?”

    Artık kesin gitmenin, dönüşü olmayan nihai yola çıkmanın kararını vermiştir. Nitekim Werther, ölüme gitmenin kararını verdiğini unutmuş gibi sadece karar verebildiğine dahi mutlu olmaktadır. Artık uzun bir aradan sonra ne yapacağını bilmektedir. Ne zaman ve nasıl olacağına kendisi karar vereceği bir gün doğmuştur onun için. Lotte’ye kesik kesik yazdığı son mektubunu okumanızı tavsiye ederim. Bu acıklı ve bir o kadar da güçlü bir aşığın son seslerini duymakta fayda vardır.

    Werther, ölmek üzereyken bile harçlık verdiği çocukları, aileleri unutmayacak kadar naif bir insandır. Öperken bile çocukları, öpemeyeceği günler yerine de birkaç defa daha fazla öpmektedir. Bu, bir idam mahkumunun vedası gibi olmaz. Bu daha çok idam edilmiş mahkumun ruhunu yansıtır. Dikkat toplamak, bilinmek, üstüne gelinmesinden hoşnut olmak gibi aşağılık halleri yoktur. Bu kararı kendi vermiştir. Yalnız başına uygulayacaktır.

    Albert’ten yolculuk bahanesiyle silahları ister. Fakat daha öncesinde Lotte’ye kavuşma sahnesi vardır ki her insanın içini burkar. Lotte’den fazla bahsetmedik. Lotte, Albert’e sadakat ile bağlı kalmanın sorumluluğunu gayet yerine getiriyor. Hani namuslu, helal süt emmiş kız tabiri vardır ya, tam da ona uyar bu tabirler. Fakat Werther’e duyduğu ilgi, -reddetse de- derinden derine duyduğu bağlılık ve önemlisi önüne geçemediği aşk, onu da bir anlığına ele geçirir. Ve kendini kısa süreliğine Werther’e bırakır. Werther’e değil; ısrarla kaçtığı, reddettiği ve mantığıyla düşman ettiği aşkın kucağına atılır o. Zincirlerini kırmış ve kendini bir anda Werther’in dudaklarında bulmuştur.
    Werther’in bu hareketten doğan mesudiyetinin haddi yoktur. Öyle güzel anlatır ki mutluluğunu hemen orada ölmekten vazgeçip Lotte için mücadele edecek diye bekliyor okur. Fakat şerefli Werther, ne kadar aşka kurban gitse de sevdiği kadını ve saygı duyduğu adamı bu aşka kurban etmez. Ona umutların en yücesini vermeye yetecek güçte olan bu öpücük bile onu aşağılık biri yapmaz. Kararından vazgeçmez. Sadece ölüme giderken daha mesut gidecektir. Lotte’nin onu sevdiğini sayıklayarak günahlarından arınacaktır.

    “Lotte, onun kollarının arasından kurtulduktan sonra perişanlık içinde ve sevgiyle karışık bir öfkeyle titreyerek, ‘bu artık sonuncu, Werther! Beni bir daha görmeyeceksiniz’ dedi. Onu şefkat dolu bir bakışla süzdükten sonra bitişik odaya koştu, kapıyı kapattı.”
    “… elveda Lotte, sonsuza kadar elveda!”

    “Albert senin için sadece bu dünyada bir koca. Ne çıkar! Sonsuz evrende benim olacaksın.”

    Werther Ölüyor…

    “Bunlar bana senin elinden geldi. Tozlarını sen almışsın. Onları öpmeye doyamıyorum. Ellerin değmiş onlara. Sen, ey göklerin meleği, benim kararımı onaylıyorsun. Sen, Lotte, bu silahları bana elinle veriyorsun. Ölümü bana senin sunmanı isterdim. İşte, bu isteğim de oldu.”

    “Kader bu, önüne geçilmez. Lotte! Elveda!”

    Ve gerçekten de Lotte’nin onayıyla kendini huzur içinde sonsuzluğa bırakıyor Werther. Silahları isteyen uşağa titrek ellerle silahları vermişti. Biliyordu. Fakat engel olacak kuvveti asla bulamıyordu içinde. Belki de Lotte, bunu istiyordu. Bir ölüm, aşkı meşrulaştırırdı. Yoksa yaşamak değildi aşk.
  • 1992 yılı. Ben ortaokula gidiyorum.
    Bandırma’da bir festival var, Kuşcenneti Festivali.
    Darbeden beri daha yeni yeni uyanan toprağın
    bereketsizliğinde bir vaha bu festival.
    Yazar, şair, yönetmen, oyuncu, müzisyen yağıyor
    her sene, kasaba kadar yere.
    Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin geliyor dediler.
    Kırdım okulu. Söylemesi ayıp ortaokulum denize sıfır bir yerdedir, ona yakın çay bahçelerinden birinde olacak söyleşi.

    Deli oluyorum Rıfat Ilgaz’a. Bütün Hababamları,
    Bacaksızları yemiş yutmuşum. Aziz Nesin’i bilmiyorum ama.
    Yani sadece Allahsız olduğunu konuşuyorlar etrafımda o sıra,
    bir onu biliyorum. Allahsızlık korkutuyor beni çocuk aklımla,
    uzak duruyorum. Merak bile etmiyorum kitaplarını,
    hafazanallah, ya okursam, ya Allahsızlık bulaşırsa?
    Koşa koşa gidiyorum söyleşiye. Rıfat Ilgaz’ı göreceğim.

    Henüz neyi nereye koyacağımı bilemediğim bir sürü şey konuşuyorlar söyleşi boyunca. Sıkılıyorum.
    Düşünce özgürlüğü diyorlar, askeri darbe diyorlar,
    sivil hükümet, Aydınlar Dilekçesi, Özal, şu, bu...
    Kaçmasa mıydım acaba okuldan boşu boşuna?

    Derken söyleşi bitiyor. İkisinin beraber oturduğu masanın
    önünde kuyruklar uzadıkça uzuyor. Bekliyorum inatla.
    Derken sıra bana geliyor, elimde yalnızca Rıfat Ilgaz’ın
    “Bacaksız Sigara Kaçakçısı” kitabı var, evden getirmişim.
    Bir daha bir daha okunmaktan cildi ayrılmış,
    sayfaları pul pul olmuş. Uzatıyorum kitabı, alıyor Ilgaz.
    Biraz utanıyorum, herkeslerin kitapları yepyeni.
    “Aferin len, ne güzel okumuşun bunu sen!” diyor gülüyor. Bakıyorum, dalga da geçmiyor. Ben de gülüyorum.
    Sonra birden, sıra gereği, kendimi Aziz Nesin’in
    önünde buluyorum. “Yok mu kitabın?” diye soruyor.
    Azıcık bozuluyorum. Kendisi Allahsız, kitapsız değilmiş gibi
    bana soruyor bir de. “Yok!” diyorum elimdeki Rıfat Ilgaz
    kitabını gösterip. Etrafına bakınıyor, kitap aranıyor,
    bulunamıyor o hengâmede. “Ver bakayım şunu,”
    deyip elimdekine uzanıyor.
    Veriyorum. Adımı soruyor, söylüyorum.
    “Ne olacaksın büyüyünce?” diyor kitabı imzalarken,
    belki de öyle laf olsun diye. Kitabım yok diye
    beni geri çevirmemesi hoşuma gidiyor, şu küçücük memleketimize kalkıp gelmiş olmaları gururumu okşuyor,
    böyle güler yüzlü olmaları içimi şenlendiriyor;
    atılıyorum birden. “Yazar!” Gülüyorlar.
    Rıfat Ilgaz’ı da, Aziz Nesin’i de, kalabalık
    kuyrukta bekleşenleri de güldürüyor cevabım.
    Afacanca buluyorlar. Ben kararımı veriyorum:
    “Yazar olacağım, böyle söyleşiye katılacağım
    Kuşcenneti Festivali’nde.
    İç kapağında hem Rıfat Ilgaz’ın hem de
    Aziz Nesin’in imzası bulunan kitabıma
    baka baka uzaklaşıyorum çay bahçesinden.

    Sonra, bir sene kadar sonra karanlıklar geliyor.
    Bir otel dolusu insanı, otelle beraber ateşe veriyorlar.
    Türkü söyleyenler, semah dönenler, şiir yazanlar,
    karikatür çizenler diri diri yanıp, karanlıklar içinde kalıyorlar.
    Aziz Nesin de orada.
    Biraz kızıyorum ona. Sonuçta bir arkadaşlığımız, tanışıklığımız var. “Sen,” diyorum içimden, “böyle Allahsız olmasaydın,
    bu insanların başına gelmezdi bunlar.” “Hayır,” diyor gazetelerden cevap vererek bana Aziz Nesin, “Allahsız olmak kişinin kendi
    bileceği iş ama katillik, vahşilik, cayır cayır insan
    yakmak kötülerin de kötüsü.
    Benim Allahsızlığımı konuşacağınıza bu katilleri bulun, cezalandırın.” Haklı. Bulunmuyorlar ama.
    Memleket bir vakit daha Aziz Nesin’in Allahsızlığını
    konuşup duruyor. Karanlığın tüten dumanı kör ediyor gözleri.

    Canı dayanmıyor Rıfat Ilgaz’ın bundan sonrasına.
    Bu felaketten birkaç gün sonra hayatını kaybediyor,üzüntüsünden.
    Tamı tamamına iki yıl sonra da Aziz Nesin gidiyor.
    Ben elimde “Bacaksız Sigara Kaçakçısı” ile kalakalıyorum.

    Sonra ortaokul bitiyor, lise başlıyor ve ben
    Aziz Nesin’i keşfediyorum. Fil Hamdi’ler, Tülsü’ler, Betüş’ler, Zübük’ler, Yaşar’lar gelip yerleşiyor hayatıma,
    bir daha gitmemecesine. Okudukça yazmaya iştahlanıyorum. Bazen bir gün içinde bir kitabını bitirdiğim oluyor.
    Okuyor, yazıyorum. Okuyor, yazıyorum.
    Hiçbir yere varmıyor yazdıklarım, kimseye değmiyor,
    kimseye okutamıyorum bile. Ortada bıraksam
    annem dağınıklık sanıp çöpe atıyor zaten.
    Ama vazgeçmiyorum yazmaktan. Söz vermişim ikisine de,
    “Yazar olacağım” demişim. Vazgeçer miyim? Ayıptır.

    O gün bugündür, arada tek tük sektelerle sürüyor yazma telaşım. “Bacaksız” hala evde duruyor. Sözüm de yerinde.
    Hatta bu yıl, Ot Dergi’den yazarlarla birlikte
    Kuşcenneti Festivali’nde söyleşi bile yaptık, imzalar attık.
    Gururlu, sevinçli ama bıçak gibi keskin bir sızı geçti içimden. Ruhları şad olsun. Her üç cümlemden biri, onlara olan borcumdur.
  • Ah Biz Ödlek Aydınlar, Aziz Nesin'in deneme türünde, gazete - dergi yazılarından, mektuplarından, anılarından, kitap önsözlerinden ve çeşitli toplantılarda konuşmuş olduğu yazılarından oluşan kitabıdır.

    Neden gülmece türünde ki hikayelerden oluşan kitaplarını değil de deneme türünde bir kitabını okudum Aziz Nesin'in? Çünkü, bana göre bir yazarı tanımanın en güzel ve doğru yolu yazmış olduğu deneme-inceleme türünde bir kitabını okumaktır. Bu sayede, yazarın karakterini, dünya görüşünü, olaylar karşısındaki tutumunu hatta yazdıkları kitaplara esin kaynağı olan şeyleri bile öğrenebiliriz. Bir yazar, deneme yazarak aslında okura kalbinin kapılarını da aralamış olur. Ve her şeyi bütün çıplaklığıyla gösterir. Metaforlara, kelime oyunlarına ya da satır aralarına bir şeyler gizlemeye çalışmadan neyse düşüncesi aynen yansıtır. Bu bakımdan denemelere, biz okurlar hak ettiği değeri vermeliyiz ve ilk defa okuyacağımız bir yazarın, eğer varsa deneme kitabı, ilk o kitaptan başlayarak tanımalıyız yazarı ve yazdıklarını. Bu sayede neyi ne için yazmış olduğunu daha iyi anlamış oluruz. Bunları yazmanın sebebi denemelere karşı okurlarda bir ön yargının olması. Evet belki okurken, harika bir olay örgüsü olan roman gibi tat vermiyor olabilir ama, ufkumuzu genişletmek, düşünmek ve sorgulamak, daha bilinçli bireyler olmak adına değerli yazarların birikimlerini paylaştığı bu kitapları okumanın ileri vadede faydasının olacağını sizler de okudukça anlayacaksınız.

    Deneme ile ilgili söyleceyeceklerim bittiğine göre içerikle alakalı da görüşlerimi siz değerli okurlara arz edeyim. Kitap, parça parça bir çok konuyu anlatan yazılardan oluştuğu için, yalnızca bir kaç tanesine değineceğim.

    Bu kitabı okuyana kadar Aziz Nesin'in Atatürk büstü yapılmasına karşı olduğunu bilmiyordum. Bilindiği üzere, Aziz Nesin, Atatürkçü birisidir ve Atatürk büstüne karşı olması garip bir durum gibi görünebilir ama işin aslı öyle değildir. Atatürkçülük felsefesini tam mânâsıyla anlayan her birey zaten büstlere karşı olur. Aziz Nesin'de bunun farkında ve Atatürk heykeli yapmaya karşı çıkıyor bunun biçimcilik olduğunu özden uzaklaştırdığını savunuyor ve şöyle diyor " Atatürkçüler de günümüzde özden sıyrılıp biçimciliğe saplanmıştır. Ve bütün tarih bize gösteriyor ki, bir toplum, bağlı olduğu bir kutsal kavramın özünü yitirdikçe, o kav­ramın biçimine daha çok sarılmıştır. "
    Bu demektir ki, bir düşünceyi, şekilcilikten uzak ve taşıdığı manayı amacından uzaklaştırmadan yaşamak ve yaşatmak gerekiyor.

    Milliyet gazetesi 1964 yılında okullardan bağış toplamış ve toplanan para o zamanın parasıyla 500 bin lirayı bulmuş. Aziz nesin, bu parayla Atatürk heykeli değil, okul yaptırılmasını önermiş ve bu öneriyi akşam gazetesinde yayınlamıştır.Ve gazete sahiplerine şöyle bir çağrıda bulunmuş. "Bir yanlıştan dönmenin de büyük bir yiğitlik ve yürek­lilik olduğunu bilirsiniz. Heykel yaptırma yanlışından, okul yaptırma doğrusuna dönerseniz, bütün gerçekçi aydınları da yanınızda bulacaksınız." Ne kadar samimi bir çağrı öyle değil mi? Toplumumuzun heykellere ihtiyacı yok. Atatürkçü düşüncenin de buna ihtiyacı yok. Çok klişe olacak ama, İhtiyacımız olan şey eğitim. Bir de 1964 yılının Türkiyesini düşününce ne kadar da gereksiz bir şey olduğunu daha iyi anlıyor insan. Yahu millet açlıktan ölüyor, tahtırevanla büst dikmeye gitmekte neyin nesi? İşte aydın dedğin ülkesinin neye ihtiyacı olup olmadığını iyi bilecek.

    Aziz Nesin'in Dünya savaşlarına da itirazı var. TDK'nın, Türkçe Sözlük'ünde savaşın ta­nımı şöyle: "Ekonomik ve politik amaçlarına ulaşabilmek için devletlerin yada toplumsal sınıfların giriştikleri silah­lı eylem." ama Aziz nesin bu tanımın savaşın tam karşılığı olmadığını düşünüyor. Ve savaş yok etmek, ortadan kaldırmak, insanları öldürmek anlamına geliyor ve diyor ki, "20 milyon Sovyet, 6 milyon Yahudi olmak üzere değişik milletler den 60 milyon kişi ölmemiş olsaydı biz bu savaşa 2. Dünya savaşı dermiydik." Demek ki savaş, insanların ölmesiyle gerçekleşen bir eylem Aziz Nesin'de II. Dünya Savaşından sonra, Bölgesel savaşlarda devletlerin kendi içinde ki iç savaşlarda, anarşi vs. İle ölen insanlar ve açlıktan ölen insanların sayısının milyonları bulduğumu söylüyor ve teoride bir dünya savaşı var olmasına rağmen pratikte bunun dile getirilmemesini eleştiriyor ve Emperyalizmi suçluyor.

    "Emperyalizm ancak savaşla beslenip yaşayabilen ve durmadan yiyen ve şişen bir obur dev olduğu için de, dün­yadaki savaşlar, edimsel olarak kendi ülkelerine bulaşmadıkça, kendi çıkardıkları yada körükledikleri böl­gesel savaşlarda, sayılanmış dünya savaşlarında ölenlerden daha çok insan ölse bile, bu savaşı bir dünya savşı sayma­maktadırlar. Oysa dünyamız, İkinci Dünya Savaşı'nın bi­timinden beri, sayısı konulmamış olan bir Dünya Savaşı'nın içindedir. Belirtilerinden öyle görünüyor ki, bu obur dev, bölgesel savaşlarla da yetinemediği gün yaşayabilmek ve doğasının gereği zorunlu olarak durmadan şişebilmek için dünya savaşının sayısını da koyacaktır"


    Bu söyledikleri ayakta alkışlanacak tespitler. Sömürgeci devletlerin, kendi menfaatleri için çıkardıkları savaşların canlı tanıklarıyız. Baktığınız da dünya alev alev yanıyor ama sömürgecilerin aleyhine bir durum olmadığı için isterse 2. Dünya Savaşının on katı insan ölsün bu onlar için bir dünya savaşı değildir ellerinin kiridir.

    Evet bu paylaştığım konular kitapta paylaşılan konulardan sadece bir kaçı. Bir çok konuda, Aziz N. görüşlerini bizimle paylaşmış ve kesinlikle okunmaya değer. Sırf onun kendi doğrularını söyleme cesareti için bile bütün kitapları okunur. Sonun da hapse düşeceğini bile bile fikirlerini söylemekten çekinmeyen dava adamı. Sırf bu yüzden defalarca hapse girmiş. Hem de onun dönemini düşününce ne cesaret varmış adam da diye düşünmeden edemiyorum. Şimdiki zaman da siyasal bir olaydan hapse girip çıkan herkes kahraman ilan ediliyor ama o dönem anarşist, vatan haini diye nitelendirilmeniz işten bile değil üstelik mesleğin yazarlık ve kimse senin kitaplarını basmak istemiyor. Belki Aziz Nesin ile bazı görüşlerde çakışıyoruzdur ama o kendine Aydın demiş ve bunun hakkını kendi doğrularıyla vermiş birisi bana göre.

    Aslında bu kitabı zamanlama olarak çok doğru bir zaman da okuduğumu düşünüyorum. Bizler, yani 1K sakinleri sıradan, evden işe, işten eve hafta sonu avm'ye giden normal vatandaşlarız. (Ya da ben öyleyim.) Görüşlerimizi, düşüncelerimizi gerçek hayatımızda yansıtacağımız durumlar olmuyor. Yani herhangi bir toplumsal bir konuyu enine boyuna konuşacağımız ortamları pek bulamıyoruz ama bu platform düşüncelerimizi ifade için bulunmaz bir nimet. Bu sebeple, sizleri eleştiri yapmaya, doğrularınızı savunmaya davet ediyorum. Yani sırf takipçisi çok diye sahip olmadığınız bir görüşü öven birinin incelemesinin altına güzellemeler dizmeyin. Ya da kurulan arkadaşlıklarınız kendi doğrularınızın önüne geçmesin. Yanlışları söylerken menfaatinizi düşünmeden cesurca ve sonucuna katlanarak söyleyin. Bu konuda yalnız değilim zamanın da bu konudan Aziz Nesin'de dertliymiş "Önemli olan, eleştiriden beklenilen işlevin, ülkemizde gerçekleşip gerçekleşmediği­dir. Başka türlü söylersek sanat ve edebiyatımızı donmuşluktan kurtaracak onun temel gelişimini etkileyecek nes­nel bir eleştirel ortama sahip miyiz? Dergilerde yer alan eleştirilere baktığımızda bunların, böyle bir soruya evet dedirtecek nitelikte olmadığını söyle­yebiliriz. Çoğu, dostluk ya da arkadaşlık itkisiyle yazılmış yaklaşımlar."
    İşte ben bunu 1K'da yapılan eleştiriler için de baz alınmasını istiyorum. Çünkü nesnel bir eleştiriden ziyade gurur okşayıcı eleştiriler yapılıyor ve ben bundan rahatsızım.


    Uzun bir yazı oldu farkındayım ve elimden geldiğince kısa tutmaya çalışsamda yine uzun oldu. Aslında bu yazdıklarım yazmak istediklerimin yanın da önsöz kalır ama durmam lazım artık.

    Buraya kadar okuyan herkese çok teşekkür ederim. Aziz Nesin etkinliği düzenleyen arkadaşlara, yayıncısına, yapımcısına da teşekkürler, sağolunuz efendim.