• (Hikayemiz; Ahmet isimli özel sektörde çalışan bir baba, Neriman isimli ev hanımı olan anne, Özlem ve Samet adlarında çocukları olan bir ailede geçmektedir.)

    -Canım ben geldim.

    -Hoşgeldin Ahmet. Nasıl geçti günün?

    -Hoş bulduk. Yorucu bi gündü. Şu bizim patronla yine tartıştık.

    -Sende amma çok tartışıyon patronunla. Bi gün kapı dışı edecek seni o zaman görücem ben seni.

    -Sadece ben tartışmıyorum ki, adam herkesle kavgalı, kimse beğenmiyor adamı ama işte napçan. Para onda. Neymiş efendim kârlılığımızın artmamasının sebebi bizlerin yüreklerimizi ortaya koymayışımızdan kaynaklanıyormuş. Ya sen %15 zammı bile bize çok gör. Sonra yürekten falan bahset. Eğer şirket kazansın istiyorsan önce bizlerin kazanmasını sağlaman lazım dedim. Sonra sen odama bi gel bakalım dedi. Ondan sonrası malûm. Amaaan neyse. Çocuklar napıyor?

    -Napacaklar televizyon seyrediyorlar.

    -Bu çocuklarda çok televizyon seyrediyorlar hanım. Bi gün kırdıracaklar bana televizyonu.

    -Bundan en çok sen zararlı çıkarsın bence. O yüzden hiç düşünme canım.

    -Yok yok. Bi gün parçalayacam bak görürsün.

    -Hadi bırak şimdi televizyonuda. Çocukları da al gel. Yemekler hazır.

    -Samet, Özlem hadi gelin mutfağa. Yemek hazırmış.

    Samet:
    -Ben gelmicem. Çivgi film izliom ben.

    -Ne demek çizgi film oğlum. Akşam olduğu zaman yemek yenir. Televizyon kapatılır. Hadi kızım, kardeşini al da gel.

    Özlem:
    -Yok baba. Ben getiremem.

    Baba:
    -Nedenmiş o?

    Özlem:
    -Biz kardeşimle anlaşma yaptık. Benim sevdiğim bi yarışma programı vardı. Onu izletirsen ben de sana çizgi film izlemene izin veririm demiştim. Şimdi onun zamanı. Hem sen dememişmiydin. Verdiğiniz sözleri tutun diye. Ben bi söz verdim, sözümü tutuyorum.

    Baba:
    -Ama kızım bu konu...

    Özlem:
    -Ben anneme yardım etmeye geçiyorum mutfağa.

    Baba:
    -Oğlum, Samet. Hadi kapatalım televizyonu. Bak anne mis gibi yemekler yapmış, hem birazdan haberler başlayacak, zaten kapatacam o zaman.

    Samet:
    -Bana ne, bana ne. Gelmicem. Ben aş diilim.

    Baba:
    -Oğlum yeter ama artık, verir misin kumandayı bana.

    Samet:
    -Hayıy, veymem.

    Baba:
    -Ee yeter ama artık oğlum, ver şu kumandayı.

    Samet:
    -Hayıy veymem, kumanda benim.

    Baba:
    -Oğlum o oyuncak değil. Bak kumandayı verirsen sana çikolata aldım, onu veririm.

    Samet:
    -Hani, neyde neyde?

    Baba:
    -Len oğlum rüşvetsiz sana iş yaptıramıyacak mıyız?

    Anne:
    -Bu akşam benim dizide Emelle İrfan'ın çocuklarıyla ilk karşılaşması olacak. Ayy çok merak ediyorum.

    Baba:
    -Canım nesini merak ediyon acaba? Sanki devlet sırrını açıklayacaklar. Çocuğun karnesini beklerken böyle heyecanlı değildin.

    Anne:
    -Sen hiç konuşma kocacım. Dün akşam bize selam bile vermeden televizyonda bilmem hangi iki takımın final maçı var diye heyecandan sana söylediğim onca sevgi sözlerini bile duymayan sen değildin sanki.

    Baba:
    -Dünü karıştırma o özel bi maçtı. Kesin izlemem gerekiyordu.

    Anne:
    -Bizim evlilik yıldönümümüzün daha özel olduğunu düşünmüştüm ama.

    Baba:
    -Canııım ben bu konuda sana özürlerimi bildirmiştim. Neden şimdi eski defteri açıyorsun? Hemen yemeğimizi yiyelim de haberleri kaçırmayalım.

    Özlem:
    -Yemekler çok güzel olmuş anne. Eline sağlık.

    Baba:
    -Eline sağlık karıcım, yine döktürmüşsün.

    ....

    -Baba:
    -Oğlum kumandayı nereye sakladın?

    Samet:
    -Söyleyim ama bana çivgi film açarsan.

    Baba:
    -Oğlum az önce izledik ya. Yetmedi mi?

    Samet:
    -Ama az izledim.

    Özlem:
    Baba bana Karlar Ülkesini açacaksan demi.

    Samet:
    -Çivgi film, çivgi film, ben çivgi film izlemek istiyorum.

    Baba:
    -Çocuklar bi susun ya. Sizin yüzünüzden ne konuştuklarını anlayamıyorum.

    Anne:
    -Oh sonunda bulaşıklar da bitti. Dizimi seyredebilirim.

    Baba:
    -Hayrola canım ne dizisi?

    Anne:
    -Ne demek ne dizisi? Sende balık hafızası var herhalde. Ben sana mutfakta ne dedim.

    Baba:
    -Sen mutfakta bana birşeyler söyledin ama ben onaylıyorum tamam demedim ki.

    Özlem:
    -Baba neden açmıyorsun Karlar Ülkesini?

    Samet:
    -(ağlayarak) Ben çivgi film izlemek istiyorum, çivgi film, çivgi film.

    Anne:
    Reklamlar başlamıştır, birazdan özete geçer, aç bakalım, benim dizimi, "Ben Sana Tutuldum" başlamak üzere.

    Baba:
    -Dizilere tutulduğun kadar birazda bana tutulsaydın.

    Anne:
    -Futbolcular maaşlarının primlerini sana gönderiyorlardı zaten demi. Hıhh diyene bak.

    Baba:
    -Canım zaten özet veriyorlarmış haftaya hem özeti, hem de yenisini izlersin olmaz mı?

    Anne:
    -Hayır efendim kesinlikle olmaz. Hem zaten geçen haftaki bölümü de tam izleyememiştim çocukların istekleri yüzünden. Hem sen ne izleyeceksin, haberlerde bitti. Verir misin şu kumandayı?

    Baba:
    -Hayır vermem kumandayı. Ne demek ne izleyecem, İspanya Kral kupası maçı var.

    Anne:
    -Krallık mı kaldı bey. Burada demokrasi var. Benim dediğim olacak. O dizi izlenecek. Ver şu kumandayı.

    Özlem:
    -Anne, baba benim sinemamı neden açmıyorsunuz? Ben Karlar Ülkesini izlemek istiyorum.

    Anne-Baba (ikisi birden)
    -Kızım sen bi sus.

    Özlem:
    -Neden susacakmışım, bende bi bireyim bu ailede benim de haklarım var. Verin kumandayı bana.

    Baba:
    -Bu maçın tekrarı yok hanım.

    Anne:
    -Yoksa yok bana ne. Her gün özetini uzun uzun veriyorlar maçların onları izlersin. Zaten hepsi aynı. Bissürü adam bi topun peşinden koşturuyor. Ne değişiyor ki? Hadi ver artık kumandayı.

    Baba:
    -Sen daha baştan yenik başlıyorsun maça. Ay pardon yenik başlıyorsun mevzuya. Bi kere maçta estetik var, heyecan var, güzellik var, ruhumu okşayan yanı var.

    Anne:
    -Benim dizimde o anlattıklarının on katı var. Hemde koşmadan, acele etmeden oynuyorlar, çok daha zevkli. Şimdi çok uzadı mevzu. Alayım şu kumandayı.

    Samet:
    -(ağlayarak ve zıplayarak) Ben çivgi film izlemek istiyorum, çivgi film, çivgi film, çivgi film.

    Özlem:
    -Hayır kardeşim. Benim sinemam izlenecek.

    Baba:
    -Oooffff çok sıkıldım ben. Zaten akşama kadar patronun dırdırını çekiyorum, burda da siz başlamayın.

    Anne:
    -Gidin bakayım siz odanıza çocuklar. Bey dizinin özeti bile bitmiştir. Neden açmıyorsun benim kanalı.

    Baba:
    -Bu iş böyle olmayacak. Şu on santimetrelik plastik bücür yüzünden evde ne huzurumuz kaldı, ne birbirimizle konuşur olduk, ne oynar olduk çocuklarla, ne de birbirimizin suratına bakar olduk. Varsa yoksa aptal kutuya gözlerinizi büyülenmiş gibi diker olduk. Ama ben ne yapacağımı biliyorum.

    -Haklısın aslında Ahmet. Ne yapacakmışsın.

    -Öldüreceğim onu.

    -Neee kimi öldüreceksin?

    -Hemen panik yapma hatun. Kumandayı öldüreceğim.

    -Kumandayı mı, nasıl ama?

    -Önce ezecem, sonra pencereden atıp intihar süsü vereceğim, böylelikle kimse öldüğünden şüphelenmeyecek.

    -Kumandayı balkondan atacak mısın yani?

    -Ohhh önce gözlerini patlattım, sonra da tüm gücümle balkondan fırlattım kumandayı, çok ciyaklamıştır ama olsun. Böylesi daha iyi oldu.

    -Eskiden televizyon mu varmış, varsın bundan sonrada izlemeyiverelim.

    -Oh be rahatladım. Neriman canım senin radyo ve televizyonculuk okuma sevdan vardı? Ne oldu ona?
  • 348 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Bilinçli Okumaların Sentezi: 2

    Bu kitaba inceleme yazarken bu türdeki incelemelerime ekleyeceğim hayatta aklıma gelmezdi!
    1. incelememde de anlattığım gibi roman-anı vb. basit türden kitaplar yerine felsefe,sosyoloji,psikoloji gibi ağır ve dolu dolu bilgi içeren konular için yazdığım incelemeleri bu isimleri yazacaktım. Peki sorun bakalım; roman diye adlandırılan bir kitabı ben, neden Bilinçli Okumaların Sentezi'ne koydum?

    Neyse şu deli dolu incelememize geçelim bence :D

    Öncelikle bana bir çeşit sponsor olan ve bu ay da bu kitabı hediye eden Zafer Beye teşekkür ederim :)

    Mülksüzler denilince akla ne gelir? Şahsen benim aklıma hiçbir şey gelmedi ama "Mülk" hani şu bir şeye sahip olma durumu, mülk edinme'den Mülksüzler'miş :D

    Ben cidden bunu kitap okurken anladım...
    The Dispossessed kitabın orijinal ismidir. Ki kitabı da çok yükseltmemiz gereken nokta burada başlıyor.
    Dostoyevsk'nin Ecinniler adlı kitabının İngilizcesi de The Possessed...
    Ruhuna sahip olunanlar ya da içine cin girmişler gibi anlamlara gelen bu isme Ursula "Dis" eki getirerek kitabına isim yapar. Bu da bir çeşit "zıttı" demektir.

    Kitabımızda iki farklı dünya vardır,birisi Anarres diğeri de Urras.
    Anarres Anarşi'den türetilmiş bir kelime olup Urras'ta (USA ve USSR) dan türetilmiştir.

    Kitabı efsane kılan nokta ise şudur; Ana karakterle beraber Anarres'ten Urras'a doğru yolculuğa başlarsınız.
    Burada tuhaf olan ve sizin bütün olayları sorgulamanıza neden olan olay şudur.
    Anarres'te her türlü otorite "anarşik" bir şekilde reddedilir. Herhangi bir devlet yoktur. Kendilerini "özgürlükçü" olarak tanımlarlar.

    Urras ise Anarres'e gidenlerin geçmişidir aslında. Orada göç eden insanlar gidip Anarres'i kurar. Ama Urras Anarres'in zıttı gibidir. Devlet sistem yasalar vb. her türlü zıtlık vardır...

    Bu noktada ise tekrardan söylemek istediğim şey şu, kitabı mükemmel kılan ve bu listeye de alan şey sorgulatmasıdır.
    Anarres gerçekten de Ütopya olabilir mi?
    Ve siz bunu yaşayarak öğrenirsiniz.

    Örneğin 30. sayfada iki tane çocuğu izlersiniz, çocuklar küçük oldukları için "iyelik ekleri" kullanmaya çalışırlar. Ama onları hemen azarlarsınız.
    Çünkü Mülkiyet kavramı yoktur siz Mülksüz'sünüzdür.

    Benim diyemezsiniz, ya da benim ellerim acıdı yerine "eller acıdı" demelisiniz. Aynı olay 55. sayfada anlatılır.

    30. ile 40. sayfalarda geçen olay ise insana farklı bir açıdan sorgulatma yaşatır. Küçük çocuklar yasalar polisler ve diğer şeylerin dünyalarında olmadığını bildiği için bir gün hapishane ne acaba diye kendi aralarında oynamaya başlarlar. Ve bu olay onlar için aşırı komiktir. Komik olan ise şudur, bizler, yani modern çağın insanları mitoloji ile dalga geçeriz değil mi?

    Ne yani birisi elindeki mızrağı oynatıyor ve şimşek mi çakıyor?
    Ya da bir boğa hareket ediyor da ondan mı deprem oluyor yeme bizi yaaaa :D

    İşte aynı durumda onlar için vardır.

    129. sayfada ise tuhaf bir olayla karşılaşırız. Kendisine tuzluk uzatılan ana karakterimiz teşekkür etmediği için azar işitir.
    Şaşırdınız mı? Hayır, neden?
    Çünkü teşekkür etmek doğaldır değil mi?
    Kapıyı açtığımız zaman teşekkür edilmesi gibi ya da birisine yardım edince...

    Peki ana karakterimiz ne der?
    Onu bana hediye etseydin teşekkür ederdim ama benimle paylaştın ki sen...

    Anarres'li olan karakterimizin dünyasında paylaşmak normaldir ve bunun için teşekkür edilmez.

    Kitap için incelememi sonlandırmadan önce söylemem gereken birkaç şey daha var.
    Öncelikle bu kitaba roman denilmesi bence yanlış olmuş. Felsefe derdim ben olsam. Her sayfasında hissederek, yaşayarak ve zıtlıkları görerek size bazı şeyleri sorgulatıyor ve düşünmenizi teşvik ediyor.

    Bu açıdan ilk defa bir romanda bu seviyede bir doygunluğa ulaştım.

    İkinci olarak da kitabın akış kısmı biraz karmaşık. Elime kağıt kalem almama rağmen bazı noktaları kaçırdım ve defalarca anlamak için tekrar ve tekrar okudum. Puan kırmamdaki neden de budur zaten.

    Kitap hakkında yaptığım incelemeyi buraya kadar okuyabilenlere teşekkür ederim. Kitap hakkında fazla derine girmeden aldığım notlar eşliğinde yaptığım "Sentez"in sonuna geldik.

    Kitabı en sevdiğim kitapların listesi olan "Derviş'in Kütüphanesi" adlı listeme ekleyeceğim.

    Okumak isteyen herkese iyi okumalar dilerim.
  • Yazar: Umut S. Balcı
    Hikaye Adı : Çardaktaki Kadın
    Link: #29764363

    Kenan, uyku ile uyanıklık arasında geçirdiği gecenin sabahında yağmurlu bir güne uyandı. Yağmur, evinin bulunduğu sokakta adeta senfoni orkestrası edasıyla konser veriyor, bu konserden büyük bir hoşnutluk duyan Kenan, uyku ile uyanıklık arasında geçirdiği gecenin yorgunluğunu bir nebze olsun unutuyordu. Yağmurdan duyduğu hoşnutluğu biraz daha arttırmak istiyor olacak ki yatağından kalkıp, yaklaşık yedi adım karşıya doğru yürüyerek pencereye yaklaştı. Apartmanın ikinci katından sokağı bir müddet seyrettikten sonra pencereyi açtı ve onu karşılayan mis gibi toprak kokusunu ciğerlerine doldurdu. Yağmurlu havanın meydana getirdiği toprak kokusu, ciğerlerinin yanı sıra, zihnini de son birkaç haftadır uzak kaldığı piyanosunu çalma isteğiyle doldurmuştu. Odasının en köşesinde bulunan; bir süredir kullanılmamasından dolayı tozlanmış, boyasında hafif eskimeler olan duvar piyanosunun başına oturdu ve yağmurun, sokağındaki gürül gürül konserine Beethoven’den "Fırtına Sonatı"yla katıldı. Artık, yağmurun dışarıda yağmasının yanında Kenan'ın da parmakları tuşlara yağıyordu...

    ------------------------------------------------
    Bir müddet sonra piyanist adam kendi kendine vermekte olduğu konseri; yağmurun hızlanmasından ve bunun sonucunda yağmur damlalarının, açık bıraktığı penceresinden odasına hücum ettiğini fark etmesinden dolayı yarıda kesmek zorunda kaldı. Piyanonun başından kalktı. Biraz keyfi kaçmış bir şekilde "ne değişken bir hava böyle" diye söylenerek pencereyi kapatmaya yöneldi. Gökyüzüne baktı. "Eminim biraz sonra da güneş çıkar" diyerek pencereyi tam kapatacakken yine onu gördü. Uzun saçlı, kumral, sağ gözünün hemen altında küçük bir beni olan ve kendisine çok sevecen bir ifade katan kahverengi gözleriyle bu kadın; apartmanın bahçesinde yağmurdan korunmak adına bir çardağa sığınmış, ara sıra Kenan'ın penceresine bakarak orada bekliyordu... Kenan hemen kendini pencereden sakındı. Yatağına oturdu ve "artık eminim" dedi, düşünceli bir ifadeyle.

    Gerçekten de emindi... Bu kadın, Kenan ne zaman piyano çalmaya başlasa apartmanın bahçesinde olur ve piyano sesleri kesilene kadar da oradan ayrılmazdı. Kenan başlarda bu kadının sadece piyano çalışını dinlemeye geldiğini düşünüyordu, fakat sonra sezgisi ona farklı bir şeylerin olduğunu söylemeye başladı. Bugün bu kadını tekrardan görmesi ve yağmura rağmen burada onu dinliyor olması, Kenan'ın bu kadının buraya geliş nedenin farklı olduğundan emin olmasına sebep oldu.
    "Derhal bu kadınla konuşmalıyım ve asıl nedenini anlamalıyım" diye düşündü. Tekrar pencereye yaklaştı. Kadının hâlâ orada olduğunu umarak, tıpkı başını siperden dikkatlice çıkarmaya yeltenen asker edasıyla pencereden usulca baktı. Kadın hâlâ oradaydı, fakat gitmeye hazırlanıyordu. Kenan telaşa düştü. Hızlıca günlük elbiselerini giydi. Çalışma masasındaki evinin anahtarını ve cüzdanını alıp odasından çıkmaya yeltendiği sırada masadaki şiir notlarına gözü seğirdi. Nedense zihni yeni yazmaya başladığı bir şiire takılmıştı.
    Şiirin bir bölümü şöyleydi;

    Nefes aldı rıhtım, son gemi de yola koyulunca.
    Mutluydu, o gün de getirmişti görevini yerine.
    Çekilecekken karanlığın ardında dinlenmeye;
    Bir kadın geldi, yaslandı omuzlarına kaygısızca.
    Belli, arıyordu yitirdiği umutlarını yalnızca.


    "Garip" dedi Kenan ve aniden bu telaşı içinde, yazmış olduğu şiiri okuyor olmanın gereksizliğini fark ederek odadan ve de evden çıktı.

    Telaşlı adam apartmanın bahçesine ulaştığında, çardaktaki kadını görmesiyle birlikte telaşı son buldu. Kadına doğru ilerledi. Henüz onu fark etmeyen kadın, şemsiyesinin bozulmuş mekaniğiyle uğraşıyordu. “Merhaba hanımefendi” dedi Kenan, sesindeki kararlılıkla. Kadın, şemsiyesiyle uğraşmaya kendisini öyle kaptırmış olacak ki, iki adım ötedeki adamı duymadı. Kenan kadına tekrar seslendi: “Merhaba hanımefendi”. Kadın en nihayetinde adamı duydu ve bakışlarını adamın mavi gözlerine çevirdi. O anda büyük bir heyecana kapılarak, üstelik ağlamaklı bakışlarıyla kadın: “Ona ne kadar da benziyorsunuz!" dedi. Adama doğru hamle yapacakken bütün vücudunun titrediğini hisseti ve olduğu yere bayıldı. Kenan şaşkınlıkla kadını yerden kaldırmaya yönelirken içinden kadına cevaben diyebildiği tek şey “kime?” oldu…

    ------------------------------------------------
    Kadın, çardaktaki bir masada; baygınlık durumundan henüz kurtulmuş ve az önce bayılmasına sebebiyet veren surata ara ara bakarak sessizce oturuyordu.
    “Beni çok korkuttunuz hanımefendi” diyerek söze girdi Kenan. Ve ekledi: “Umarım biraz daha iyisinizdir?”
    “Evet, daha iyiyim şimdi. Şu sıralar biraz bitkinim de, o yüzden bayılmış olmalıyım. Sizi de korkuttuğum için özür dilerim.” dedi ve ayağa kalktı, gitmeye yöneldi. Bu esnada Kenan, kadının gitmeye yönelmesiyle birlikte zihnine sorması gereken sorular hücum etti, kadının yorgun ifadesine ilk defa dikkat ederek:
    "Sizi her piyano çalışımda burada görüyor olamam bir tesadüf mü?" dedi ve ekledi: "Ayrıca bayılmadan önce de beni birine benzetmiştiniz, acaba benzettiğiniz kişinin kim olduğunu sormamda bir sakınca var mı?" biran bu soruları sorarak kabalık ettiğini düşündü...

    Kadın masaya tekrar oturdu. Hafif gözleri dolmuş bir şekilde söze girdi:
    "Hayır, beyefendi, beni her piyano çalışınızda apartmanın bahçesinde görüyor olmanız tesadüf değil. Sizi dinliyorum, çünkü bana 6 ay önce kaybettiğim nişanlımı hatırlatıyor piyano çalışınız. Piyanonun sesleri sanki onun ruhundan kopup da bana ulaşıyormuş gibi hissediyorum ve yüreğim biran onunla yakınlaşıyor...Ve ayrıca bugün gördüm ki, piyano çalışınızın yanında yüzünüz de bana bundan sonra onu hatırlatacak!.." dedi ve kırmızı yağmurluğunu masadan aldı, hızlı adımlarla oradan uzaklaştı.

    Kenan istemeden de olsa büyük bir yarayı deştiğinin farkına vararak özür dilemeye yeltendiyse de, kadının oradan hızlıca uzaklaşmasından dolayı bu mümkün olmadı.

    ------------------------------------------------
    Üç gün sonra Kenan, müthiş bir iç sıkıntısıyla uyandı. (daha doğrusu bu iç sıkıntısı yüzünden doğru dürüst uyuyamamıştı) Muhakkak ki sıkıntısının kaynağı: Üç gün önce konuştuğu kadının, kalbindeki yarasına istemeden de olsa dokunmasıydı. Bu yüzden Kenan, kadını tekrardan görüp özür dilemek için erkenden onu aramaya koyulacaktı. Fakat onu arayabileceği hiçbir yerin olmadığını fark edince ne yapacağını bilemedi. Çaresizlik durumu, içindeki sıkıntıyı katbekat arttırıyordu. Yaradılışından gelen her şeyi kafasına takma huyu, her zaman olduğu gibi yine başının belası olmuştu. Bir nebze olsun kafasını rahatlatmak adına sahile gitti.

    Kalabalıktı sahil, bir sürü insan vardı. “Herkes ne diye gelmiş buraya sanki” gibi bir düşünce geçti kafasından. Etrafına şöyle bir baktı; mutlu insanlar, mutsuz insanlar, düşünceli insanlar sahil boyunca seriliydi. Bir süre yürüdükten sonra yorulmuş olacak ki boş bir bank bulup oturdu. Banka oturduğunda dikkatini kırmızı yağmurluk çekti. Nedense bu yağmurluğu daha önce gördüğünü düşündü. Yağmurluğu eline aldı, o esnada yağmurluğun cebinden bir kâğıt ve nişan yüzüğü düştü. Nişan yüzüğünü biraz inceledikten sonra kâğıda baktı. Kâğıtta tek bir kelime yazılıydı: “Sonsuza kadar”. Kenan büyük bir dehşete kapıldı ve o anda, anladı yağmurluğu daha önce nerede gördüğünü. Bununla birlikte anladığı başka bir şey vardı ki o da; çardaktaki kadını bir daha göremeyecek olduğuydu…

    Kenan akşama doğru evine geldi. Kendisini çok kötü hissediyordu. Odasına girdi, çalışma masasına adeta kendisini çuval gibi bıraktı. Masadaki devrilmiş çay bardağını kaldırdı. Dirseklerini masaya koydu ve başını ellerinin arasına aldı. Düşündü ve sonra yaptığı tek şey: Son günlerde aklından çıkmak bilmeyen şiirinin bir kelimesini değiştirmek oldu;

    Nefes aldı rıhtım, son gemi de yola koyulunca.
    Mutluydu, o gün de getirmişti görevini yerine.
    Çekilecekken karanlığın ardında dinlenmeye;
    Bir kadın geldi, yaslandı omuzlarına kaygısızca.
    Belli, arıyordu yitirdiği 'sevdiğini' yalnızca.
  • Kenan, uyku ile uyanıklık arasında geçirdiği gecenin sabahında yağmurlu bir güne uyandı. Yağmur, evinin bulunduğu sokakta adeta senfoni orkestrası edasıyla konser veriyor, bu konserden büyük bir hoşnutluk duyan Kenan, uyku ile uyanıklık arasında geçirdiği gecenin yorgunluğunu bir nebze olsun unutuyordu. Yağmurdan duyduğu hoşnutluğu biraz daha arttırmak istiyor olacak ki yatağından kalkıp, yaklaşık yedi adım karşıya doğru yürüyerek pencereye yaklaştı. Apartmanın ikinci katından sokağı bir müddet seyrettikten sonra pencereyi açtı ve onu karşılayan mis gibi toprak kokusunu ciğerlerine doldurdu. Yağmurlu havanın meydana getirdiği toprak kokusu, ciğerlerinin yanı sıra, zihnini de son birkaç haftadır uzak kaldığı piyanosunu çalma isteğiyle doldurmuştu. Odasının en köşesinde bulunan; bir süredir kullanılmamasından dolayı tozlanmış, boyasında hafif eskimeler olan duvar piyanosunun başına oturdu ve yağmurun, sokağındaki gürül gürül konserine Beethoven’den "Fırtına Sonatı"yla katıldı. Artık, yağmurun dışarıda yağmasının yanında Kenan'ın da parmakları tuşlara yağıyordu...

    ------------------------------------------------
    Bir müddet sonra piyanist adam kendi kendine vermekte olduğu konseri; yağmurun hızlanmasından ve bunun sonucunda yağmur damlalarının, açık bıraktığı penceresinden odasına hücum ettiğini fark etmesinden dolayı yarıda kesmek zorunda kaldı. Piyanonun başından kalktı. Biraz keyfi kaçmış bir şekilde "ne değişken bir hava böyle" diye söylenerek pencereyi kapatmaya yöneldi. Gökyüzüne baktı. "Eminim biraz sonra da güneş çıkar" diyerek pencereyi tam kapatacakken yine onu gördü. Uzun saçlı, kumral, sağ gözünün hemen altında küçük bir beni olan ve kendisine çok sevecen bir ifade katan kahverengi gözleriyle bu kadın; apartmanın bahçesinde yağmurdan korunmak adına bir çardağa sığınmış, ara sıra Kenan'ın penceresine bakarak orada bekliyordu... Kenan hemen kendini pencereden sakındı. Yatağına oturdu ve "artık eminim" dedi, düşünceli bir ifadeyle.

    Gerçekten de emindi... Bu kadın, Kenan ne zaman piyano çalmaya başlasa apartmanın bahçesinde olur ve piyano sesleri kesilene kadar da oradan ayrılmazdı. Kenan başlarda bu kadının sadece piyano çalışını dinlemeye geldiğini düşünüyordu, fakat sonra sezgisi ona farklı bir şeylerin olduğunu söylemeye başladı. Bugün bu kadını tekrardan görmesi ve yağmura rağmen burada onu dinliyor olması, Kenan'ın bu kadının buraya geliş nedenin farklı olduğundan emin olmasına sebep oldu.
    "Derhal bu kadınla konuşmalıyım ve asıl nedenini anlamalıyım" diye düşündü. Tekrar pencereye yaklaştı. Kadının hâlâ orada olduğunu umarak, tıpkı başını siperden dikkatlice çıkarmaya yeltenen asker edasıyla pencereden usulca baktı. Kadın hâlâ oradaydı, fakat gitmeye hazırlanıyordu. Kenan telaşa düştü. Hızlıca günlük elbiselerini giydi. Çalışma masasındaki evinin anahtarını ve cüzdanını alıp odasından çıkmaya yeltendiği sırada masadaki şiir notlarına gözü seğirdi. Nedense zihni yeni yazmaya başladığı bir şiire takılmıştı.
    Şiirin bir bölümü şöyleydi;

    Nefes aldı rıhtım, son gemi de yola koyulunca.
    Mutluydu, o gün de getirmişti görevini yerine.
    Çekilecekken karanlığın ardında dinlenmeye;
    Bir kadın geldi, yaslandı göğsüne kaygısızca.
    Belli, arıyordu yitirdiği umutlarını yalnızca.


    "Garip" dedi Kenan ve aniden bu telaşı içinde, yazmış olduğu şiiri okuyor olmanın gereksizliğini fark ederek odadan ve de evden çıktı.

    Telaşlı adam apartmanın bahçesine ulaştığında, çardaktaki kadını görmesiyle birlikte telaşı son buldu. Kadına doğru ilerledi. Henüz onu fark etmeyen kadın, şemsiyesinin bozulmuş mekaniğiyle uğraşıyordu. “Merhaba hanımefendi” dedi Kenan, sesindeki kararlılıkla. Kadın, şemsiyesiyle uğraşmaya kendisini öyle kaptırmış olacak ki, iki adım ötedeki adamı duymadı. Kenan kadına tekrar seslendi: “Merhaba hanımefendi”. Kadın en nihayetinde adamı duydu ve bakışlarını adamın mavi gözlerine çevirdi. O anda büyük bir heyecana kapılarak, üstelik ağlamaklı bakışlarıyla kadın: “Ona ne kadar da benziyorsunuz!" dedi. Adama doğru hamle yapacakken bütün vücudunun titrediğini hisseti ve olduğu yere bayıldı. Kenan şaşkınlıkla kadını yerden kaldırmaya yönelirken içinden kadına cevaben diyebildiği tek şey “kime?” oldu…

    ------------------------------------------------
    Kadın, çardaktaki bir masada; baygınlık durumundan henüz kurtulmuş ve az önce bayılmasına sebebiyet veren surata ara ara bakarak sessizce oturuyordu.
    “Beni çok korkuttunuz hanımefendi” diyerek söze girdi Kenan. Ve ekledi: “Umarım biraz daha iyisinizdir?”
    “Evet, daha iyiyim şimdi. Şu sıralar biraz bitkinim de, o yüzden bayılmış olmalıyım. Sizi de korkuttuğum için özür dilerim.” dedi ve ayağa kalktı, gitmeye yöneldi. Bu esnada Kenan, kadının gitmeye yönelmesiyle birlikte zihnine sorması gereken sorular hücum etti, kadının yorgun ifadesine ilk defa dikkat ederek:
    "Sizi her piyano çalışımda burada görüyor olamam bir tesadüf mü?" dedi ve ekledi: "Ayrıca bayılmadan önce de beni birine benzetmiştiniz, acaba benzettiğiniz kişinin kim olduğunu sormamda bir sakınca var mı?" biran bu soruları sorarak kabalık ettiğini düşündü...

    Kadın masaya tekrar oturdu. Hafif gözleri dolmuş bir şekilde söze girdi:
    "Hayır, beyefendi, beni her piyano çalışınızda apartmanın bahçesinde görüyor olmanız tesadüf değil. Sizi dinliyorum, çünkü bana 6 ay önce kaybettiğim nişanlımı hatırlatıyor piyano çalışınız. Piyanonun sesleri sanki onun ruhundan kopup da bana ulaşıyormuş gibi hissediyorum ve yüreğim biran onunla yakınlaşıyor...Ve ayrıca bugün gördüm ki, piyano çalışınızın yanında yüzünüz de bana bundan sonra onu hatırlatacak!.." dedi ve kırmızı yağmurluğunu masadan aldı, hızlı adımlarla oradan uzaklaştı.

    Kenan istemeden de olsa büyük bir yarayı deştiğinin farkına vararak özür dilemeye yeltendiyse de, kadının oradan hızlıca uzaklaşmasından dolayı bu mümkün olmadı.

    ------------------------------------------------
    Üç gün sonra Kenan, müthiş bir iç sıkıntısıyla uyandı. (daha doğrusu bu iç sıkıntısı yüzünden doğru dürüst uyuyamamıştı) Muhakkak ki sıkıntısının kaynağı: Üç gün önce konuştuğu kadının, kalbindeki yarasına istemeden de olsa dokunmasıydı. Bu yüzden Kenan, kadını tekrardan görüp özür dilemek için erkenden onu aramaya koyulacaktı. Fakat onu arayabileceği hiçbir yerin olmadığını fark edince ne yapacağını bilemedi. Çaresizlik durumu, içindeki sıkıntıyı katbekat arttırıyordu. Yaradılışından gelen her şeyi kafasına takma huyu, her zaman olduğu gibi yine başının belası olmuştu. Bir nebze olsun kafasını rahatlatmak adına sahile gitti.

    Kalabalıktı sahil, bir sürü insan vardı. “Herkes ne diye gelmiş buraya sanki” gibi bir düşünce geçti kafasından. Etrafına şöyle bir baktı; mutlu insanlar, mutsuz insanlar, düşünceli insanlar sahil boyunca seriliydi. Bir süre yürüdükten sonra yorulmuş olacak ki boş bir bank bulup oturdu. Banka oturduğunda dikkatini kırmızı yağmurluk çekti. Nedense bu yağmurluğu daha önce gördüğünü düşündü. Yağmurluğu eline aldı, o esnada yağmurluğun cebinden bir kâğıt ve nişan yüzüğü düştü. Nişan yüzüğünü biraz inceledikten sonra kâğıda baktı. Kâğıtta tek bir cümle yazılıydı: “Sonsuza kadar”. Kenan büyük bir dehşete kapıldı ve o anda, anladı yağmurluğu daha önce nerede gördüğünü. Bununla birlikte anladığı başka bir şey vardı ki o da; çardaktaki kadını bir daha göremeyecek olduğuydu…

    Kenan akşama doğru evine geldi. Kendisini çok kötü hissediyordu. Odasına girdi, çalışma masasına adeta kendisini çuval gibi bıraktı. Masadaki devrilmiş çay bardağını kaldırdı. Dirseklerini masaya koydu ve başını ellerinin arasına aldı. Düşündü ve sonra yaptığı tek şey; son günlerde aklından çıkmak bilmeyen şiirinin bir kelimesini değiştirmek oldu;

    Nefes aldı rıhtım, son gemi de yola koyulunca.
    Mutluydu, o gün de getirmişti görevini yerine.
    Çekilecekken karanlığın ardında dinlenmeye;
    Bir kadın geldi, yaslandı göğsüne kaygısızca.
    Belli, arıyordu yitirdiği 'sevdiğini' yalnızca.
    ...
  • İstanbul'da kalma fikrimi ilk Halil'e açtım. Halil eski arkadaşım, İstanbul'a yeni taşındı. "Bir şeyler ayarlayana kadar bende kal," dedi. Yüzsüzlükten değil, çaresizlikten ısrar etmesine bile fırsat vermeden Tarlabaşı'ndaki evine çöreklendim.
    Uzun süre iş arayıp bulamayınca İstanbul bünyeye ağır gelmeye başladı ama yenilgiyi hemen kabullenemediğimden uzatmaları oynamaya karar verdim. Hiçbir şey yolunda gitmiyordu ama bünyemde salakça bir umut vardı. Zaten bir insan ne kadar kötü durumda olursa umudu da o derece artıyor. Umutlu olmak için bir neden bırakmadıklarından bu kadar umutluyuz ya... Biz de iki işsiz, beş parasız umutla ölmemeye çalışıyorduk.
    Kul dara düşmeyince Hızır yetişmezmiş. Halil, Mis Sokak'taki bir kafede iş buldu. Bir süre sonra ben de her gün ona yardım etmek için gittim. İşin doğrusu, ben Halil'e yardım ediyor gibi davranarak günde iki öğün yemek yiyordum. Mekanda en çok tost ve menemen tüketiliyordu. Tost işi Halil'deydi, menemen işi bende. Öğleye doğru kafeyi açıyor, Halil'in tostlarıyla kahvaltı yapıyor, akşam da menemen yiyip eve gidiyorduk. Olabildiğince geç yiyorduk ki gece acıkmayalım. İki hafta sonra kafe sahibinin Halil'e para veremeyeceğini anladık ama sesimizi çıkarmadık. Ne diyelim ki? Boğaz tokluğuna çalışıyorduk işte. İstanbul gibi bir yerde işsizdik ama karnımız Kaldığımız ev Pelesenk Sokak'ta bir artı mutfak bir evdi.Tuvaletle banyoyu mutfağın bir kısmını çevirerek yapmışlar. Çevirmekten kastım perde atmışlar, o kadar. Hem de banyo yaparken sırtına yapışan perdelerden. Evin bir olan kısmı, salon/oturma odası/yatak odası, yani hepsiydi. İki çekyat, bir masamız vardı. Bir de bilgisayarı bir sehpa üzerinde koyduğumuz küçük bir cumba. Akşam evi gelince çek-yatın birine ben uzanıyordum, birine Halil uzanıyordu. Sonra da birbirimize ya da tavana bakıyorduk. Sokağa çıkacak halimiz yoktu. Halil uyuyunca ben cumbaya geçerek bir şeyler yazmaya çalışıyordum. Seviyordum Tarlabaşı'nı. Bütün tekinsizliğine rağmen seviyordum. Bana her şey 'Ağır Roman'ı hatırlatıyordu. Bir tek üst komşumuz Hasan'ı tanıyorduk. Arada birbirimize çaya gidip geliyorduk. 
    Halil'le böyle kendi yağımızda kavrulmaya çalışırken bir sabah Metin çıkıp geldi. Metin, Halil'in eski ev arkadaşıymış, Ankara'ya gitmiş ama orada da işler yolunda gitmeyince İstanbul’a geri dönmüş. O da bizimle kalacak, başka çaremiz yok. 
    O gün işten erken çıktı Halil. Akşam eve geldiğimde "Sürpriz!" diye karşıladı beni. "Ne oldu?" dedim. "Bak," diyerek çok fonksiyonlu odanın duvarının birine dayalı duran katlanıp açılabilen süngerli yatağı gösterdi. Her gece odanın ortasındaki masayı cumbaya doğru itiyor, açılıp kapanan süngerli yatağı açıp birimiz onda yatıyorduk. Nöbet gibi. En çok Halil yatıyordu, itiraf ediyorum. En fedakarımız oydu. 
    Haftalar, aylar geçiyordu ama hiçbir şey değişmiyordu. Farkındasınızdır; üç başarısız insanın hikayesini anlatıyorum; birimiz yazar, birimiz oyuncu, birimiz müzisyen olmak istiyorduk. Ve bütün bu hayalleri bir artı mutfak bir eve sığdırmaya çalışıyorduk. 
    Bir süre sonra kafenin sahipleri de aramaz sormaz oldu. Halil'le ayrı ayrı günlerde izin bile yapmaya başladık. Halil'in izinli olduğu bir gün Metin geldi yardıma. Akşam eve döndüğümüzde Halil, "Sürpriz!" diye açtı kapıyı. Biz Metin'le anlamamış bakarken Vedat'ı gösterdi, "Okuldan arkadaşım, iş kovalamak için gelmiş. Birkaç gün bizde kalacak," dedi. Yer olmadığı için Vedat, her gün birimizin yanında yatıyordu. En çok da Halil'in. 
    Altı ay sonra Vedat'ı kabullenmeye başladık. O da ev işlerinin ucundan tutmaya başladı, sağ olsun. Artık eve misafir almıyorduk, dördümüz yeterince yer kaplıyorduk çünkü. Bir kıçlık daha yer yok, derken Vedat bir akşam yanında biriyle geldi. "Bu kim lan? diye sordum. "Yabancı değil ya benim amca oğlu. Babasıyla kavga etmiş, bu akşam burada kalacak," dedi Vedat. "Ulan iyi de nerede kalacak?" "Amma büyüttünüz ha! Benim yanımda yatar oğlum!" "Salak! Sen her gece birimizin yanında yatıyorsun zaten!" demedik tabii. Kovamadık da amca oğlunu. Zaten babası kovmuş, düşene bir de biz mi vuralım? 
    Vedat'ın amcasının oğlu gitmek nedir bilmeyince bir ay sonra konuşmaya karar verdik. Konuşmayı da Halil'e havale ettik. Akşam Halil, "Gidin evden," dedi. "Kusura bakmayın ama gidin... Yatacak yerimiz yok. Lütfen..." Lütfen demeyeydi iyiydi.
    Sabah uyandığımızda Vedat'la amcasının oğlunu görmeyince rahat bir nefes aldık. Akşam şarap açtık. Kimse dillendirmedi ama ufaktan bir kutlama yaptık. Kapı vurulunca üst komşu Hasan'dır diye açtık kapıyı ama sürpriiiiz, Vedat'la amcasının oğlu geldi.  Biz şaşkın bakarken, "Vay! şarap mı içiyonuz lan?" dedi Vedat. "Koş lan, bardak getir," dedi amcasının oğluna. Halil birden patladı,"Lan başlayacağım şimdi bardağından ha! Oğlum biz ne konuştuk dün? Yatacak yerimiz yok, gidin bu evden demedik mi?" Vedat'ın amcasının oğlu, "Hemen bugün mü gidecektik?" dedi. Biz birbirimize bakarken Vedat, "Ne bağırdın ki kardeş, yatacak yerimiz yok dedin, ben de gittim uyku tulumu aldım," dedi uyku tulumunu göstererek."Nereye olsa açar yatarım, size zararım dokunmaz ki."
    Halil'i sakinleştiremedik. Ben Vedat'la amcasının oğlunu alıp Hasan'a çıkardım. Durumu anlatıp, "Bu gecelik burada kalabilir miyiz?" diye sordum, "Tabii," dedi Hasan. Evi bizim evden farklı; bir artı bir. Hasan yatmak için odasına gitti, biz koltuklara uzanırken de Vedat uyku tulumunu açtı, "Boşuna almadım, değil mi?" dedi. Tam uykuya dalacakken Vedat, "Şu halimize bak lan, tam bir rezalet! İnsanın evi gibisi yok," dedi. Birden söylediği dokundu bana. "Çok mu üzerine gittik acaba?" diye düşündüm. Bizden ne farkı var ki? O da memleketinden gelmiş, İstanbul'da tutunmaya çalışıyor işte."Anne evini mi özledin?" diye sordum. "Ne anne evi oğlum? Aşağıyı diyorum. Bu ev çok havasız baksana. Aşağıda olsa şimdiye çoktan dalmıştım," dedi. "İnsanın evi gibi yok diye sen aşağıdaki eve mi diyorsun?" diye sordum. "He," dedi. "Vedat," dedim, "sana gece gece, böyle durup dururken, böyle ağız dolusu, sinkaflı küfür eden oldu mu hiç?" "Yok," dedi Vedat, "neden?"
     "O zaman ben senin..." 

    MERAKLISINA NOT: Halil evlenerek başka bir kente taşındı. Metin İstanbul'dan kaçtı, küçük bir köyde yaşıyor. Vedat o geceden beri Hasan'da kalıyor.
  • KIZILELMA
    Bir varmış, bir yokmuş, Tanrı’dan başka
    Kimseler yok imiş, yakın zamanda

    (Bakû’)da milyoner bir kız var imiş;
    Türklüğü çok sever, yurda yâr imiş;

    Adı (Ay Hanım) mış, hanlar soyundan;
    Anası Kırgız’ın (Konrad) boyundan.

    Uzun boylu, kumral, yüksek alınlı:
    Şerefli bir kökün güzel bir dalı.

    Babası, annesi öldüler birden,
    Kendisi Paris’te tahsilde iken;

    Dayandı bu kahra, şevki sönmedi;
    Tuttuğu mukaddes yoldan dönmedi.

    İsterdi Turan’da mektepler açmak,
    Hakikat nurunu ruhlara saçmak.

    Bunun-çin lazımdı bilmek en yeni
    Terbiye tarzını, tedris ilmini.

    Bu yolda, arzusu kadar yükseldi,
    Nihayet Paris’ten Bakû’ya geldi.

    Biri erkeklere, biri kızlara,
    İki mektep yapmak için mimara

    Emirler vererek işe başladı.
    (İstikbal Beşiği) mektebin adı.

    Bir yanda inşaat devam ederken,
    (Ay Hanım) meşhur bir ilim ehlinden

    İslâm’ın ruhunu dahi öğrenmek
    İçin çalışırdı, Garb'e yeltenmek

    Ona kâfi gibi görünmüyordu:
    "Şarkı da tanımak lazım" diyordu.

    Diyordu: "Halk bahçe, biz bahçıvanız;
    Ağaçlar gençleşmez aşıdan yalnız;

    Evvelâ ağacı budamak gerek,
    Aşıyı sonradan ulamak gerek."

    Bunun- cin her sabah evde kalırdı;
    Sa'deddin Molla'dan dersler alırdı.

    Bir akşam Ay Hanım ata binerek,
    İstedi kırlarda biraz gezinmek.

    Yanında tüccardan Bahadır Ağa,
    Şehirden çıkınca saptılar sağa;

    Ovada Cennet'ten bir eser vardı:
    Bahardı, her yanda çiçekler vardı;

    Esrarlı bir hüzün, dalgın bir neşat,
    Gençlik, şiir, nağme, renk, koku, hayat…

    Kevser saçar gibi bir huri eli:
    Manevi bir mestlik ruhta münceli.

    Vicdan fevkinde bir ruhani şuur
    Duyardı muhitte bir gizli huzur…

    Artık müphem değil aşkın manası;
    Münkeşif hayatın loş muamması.

    Bu anda Bahadır dedi ki, “Bakın
    Bu gence, gözleri ne kadar dalgın!

    Bakıyor görmeyen bir nazar gibi.”
    Ay Hanım görünce titredi kalbi:

    Kendine mün’atıf iki sabit göz
    Camdan imiş gibi yok içinde öz;

    Sarışın saçları uzun ve dağnık:
    Mutlak ya şair, ya ressam, ya aşık.

    İstiğrak halinde sanatkâr bir ruh;
    Gözlerinde gaflet, kalbinde fütûh.

    Ay Hanım, kısılmış gibi nefesi,
    Dedi ki: “Ne kadar solgun çehresi!”

    Kalbinde bir derin hicran duymuştu:
    Umumi kanuna o da uymuştu.

    Ertesi gün dersi mahzun dinlerken
    Çıkmıyordu o genç bir an zihninden…

    Bu hale hem şaşıp, hem kızıyordu;
    Ruhundan bir gizli gam sızıyordu.

    İsterdi yaşamak milleti için,
    Kini vardı sevda illeti için…

    Serseri bir aşka gönül bağlayan
    Nasıl verebilir yurda yeni can?

    Bu anda içeri giren hizmetçi
    Dedi ki: “Kapıda duran bir genci

    İkna etmek mümkün değil! Molla’ya
    Bir şeyler soracak, ediyor rica:

    Rüya görmüş, tabir istiyor sizden;
    Derdine bir tedbir istiyor sizden.”

    Ay Hanım anladı derhal geleni…
    Eliyle tutarak çarpan kalbini,

    Halini meydana vermemek için
    Dedi: "Ben gideyim, buraya gelsin."

    Genç geldi, oturdu Molla’ya karşı,
    Dedi ki: “Her kimin bir derde başı

    Uğrarsa sizsiniz çare gösteren;
    İşte bu ümitle size geldim ben…

    İstanbul’da doğdum, Turgut’tur adım,
    Ressamım; tabiat, büyük üstadım,

    Yaya seyyahlığa sevk etti beni;
    Her saat başında emsalsiz, yeni

    Bir güzellik görür, tebcil ederim,
    Büyük Sanatkâr'ı tehlil ederim,

    Dün yürüyor iken, önümdeki yol
    Ayrıldı ikiye: Bir sağ, biri sol…

    Soldaki nereye gidiyor, diye
    Sordum sakalı ak bir çiftçiye.

    Dedi: "Bu yol gider Kızılelma’ya…"
    Lakin ben bu sözü verdim şakaya.

    Yürüdüm, az sonra bu şehri seçtim;
    Yaklaştım, bir yerde kendimden geçtim.

    İstiğrak mı bilmem, rüya mı bilmem:
    Hem yokluk, hem varlık bir garip alem

    Bir de ne göreyim! Atlı bir peri,
    Gökten indi Cennet yapmak-çin yeri

    "Sen kimsin, bu alem neresi?" dedim.
    "Bu, Kızılelma’dır, ben perisiyim."

    Diyerek kayboldu; fakat hayali
    Çıkmıyor ruhumdan… İşte bu hali

    Size söyleyerek bir çare bulmak,
    Kızılelma’ya bir emare bulmak

    İçin size geldim; çünki her kime
    Sordumsa dediler: “ Git o hakîme;

    Sorduğum ülkeyi ancak o bilir;
    Şimdi de kendisi nah bu evdedir."

    Tasdi’ ettim; Fakat görünüz mazur,
    Çünkü bu dert bende koymadı şuur,

    Lütfedip derdime verin şifayı:
    Anlatınız bana Kızılelma’yı…

    Bu şehir neresi, yolu nereden?
    Şimdiye dek var mı oraya giden?

    Perisi melek mi, yoksa beşer mi?
    Beni kulluğuna kabul eder mi?"

    Molla dedi: “Oğlum, Türk fâtihleri
    İsterdi istila etmek her yeri;

    Fethe lâkin bir tek hedef tanırdı,
    Orayı kendine İrem sanırdı.

    Bu mev’ut ülkeye, bu tatlı yurda
    Vasıl olmak için hep bu uğurda

    Yüzlerce defalar Türklük kaynadı:
    Hind’i, Çin’i, Mısr’ı, Rûm’u kapladı.

    Bütün payitahtlara, en son Çitler'e
    Gitti; fakat asla bu meçhul yere

    Yaklaşmadı; çünkü o mev’ut ülke
    Değildi hariçte bir mevcut ülke.

    Kızılelma yok mu? Şüphesiz vardır;
    Fakat onun semti başka diyardır…

    Zemini mefkure, seması hayâl…
    Bir gün gerçek, fakat şimdilik masal…

    Türk medeniyeti taklitsiz, safi
    Doğmadıkça bu yurt kalacak hafi…

    Çok yerleri biz fethedebilmişiz;
    Her birinde ma'nen fethedilmişiz.

    Bir kişver almışız tabiiyete,
    Uymuşuz ordaki medeniyete.

    Bazen Hindli, bazen Çinli olmuşuz;
    Arap, Acem, Frenk dinli olmuşuz.

    Ne bir Türk hukuku, Türk felsefesi,
    Ne Türkçe inleyen bir şair sesi…

    Şair, hâkîm gelmiş bizden de, çokça
    Kimi Farsi yazmış, kimi Arapça…

    Fransızca, Rusça, Çince yazmışız,
    Türkçe ancak birkaç hece yazmışız.

    Bakınız mesela: Yazmış koskoca
    Farabi Arapça, Karamzin Rusça;

    Sina, Celaleddin, Zemahşeriler
    Emeği Arap’a, Fars’a verdiler.

    Buharalı Şevket, Genceli Hüsrev,
    Firdevsi’ye yahut Sadi’ye peyrev…

    Bugün bile birçok ediplerimiz
    Frenkçe yazmayı sayarlar muciz.

    Türkçe yazanlarsa lügat paralar,
    Avrupa taklidi şeyler karalar.

    Hakiki ruhumuz, safi dilimiz
    Bağırır onlara: “Bize geliniz!

    Bizdedir fikre his, hislere hayat,
    Vicdanlara ilham, şaire kanat…”

    Zekamızı sanki kiralamışız,
    Her dilden kitaplar sıralamışız.

    Türk’ün hem kılıcı, hem de kalemi
    Yükseltmiş Arap’ı, Çin’i, Acem’i.

    Her kavme bir tarih, bir yurt yaratmış,
    Kendini başkası için aldatmış.

    Öz işini daim yarım terketmiş:
    Turfan’ı bırakmış, Orhon’a gitmiş.

    Unutmuş evvelki elifbasını,
    İlim ve fendeki itilâsını;

    Yeniden bir yazı, bir yasa düzmüş,
    Her zaman zihnini boş yere üzmüş.

    Nice defa (Kanun), (Şifa) okumuş;
    Dönmüş geri tekrar (Bina) okumuş…

    Yok tarihimiz, var tarihlerimiz,
    Bir burca girmemiş Merih'lerimiz;

    Her biri parlamış bir başka gökte…
    Aynı ruhu bulmuş yüzlerce gövde.

    Ne tarihi vahdet, ne kavmi safvet!
    Kızılelma işte buna işaret.

    Millette olsa bir gizli ihtiyaç,
    Milli vicdan bulur ona bir ilaç;

    Türk bakmamış (İrem) yahut (Sabâ)’ya,
    Demiş: “Gideceğim Kızılelma’ya.”

    Maksadı gitmektir birliğe doğru,
    Milli düşünceye, dirliğe doğru…

    Bilir bir gün milli irfan doğacak,
    Yeni Orhun, yeni Turfan doğacak.

    İctimai bir yurt, kavmi bir tarih,
    Edecek Türklüğü taklitten tenzih.

    Fakat kim bilir kim yol(u) açacak,
    Türklük ziyasını dehre saçacak…

    Kim bilir ne vakit deha perisi,
    Olacak bu yeni huldün Belkıs’ı.

    Bu anda bir cezbe geldi Molla’ya
    İlahi bir sesle girdi manaya:

    Pirden sual ettim: “ Sevgilim hani?”
    Dedi bana: “Önce kendini tanı!”

    Tutmuşum elinden ben nagehanı,
    Götürmüş beni bir gizli dünyaya.

    Karanlık bir tufan, seyyal bir deycur!
    Ne vücut, ne adem, ne gayb, ne huzur:

    Nâr içinden henüz çıkmamıştı nur,
    Tutulmuştu her şey kara sevdaya…

    Umman coşkun akar, biz sal içinde
    Bir yıldızböceği hayâl içinde
    Işıldar gibiydi; bu hâl içinde
    Dalmışız ikimiz aynı rüyaya.

    Salımız –Şarapnel imiş cevheri-
    Patladı, dağıldı hep misketleri,
    Sormaksızın pirden bu acib sırrı
    Dedi: Müsemmadır, geçti esmaya!”

    Misketler de bir bir patlar, onlardan
    Yeni şarapneller fırladı her an.
    Biz bunlardan biri üstünde, hayran,
    Girmekte idik bir yeni fezaya.

    Denizden ırmaklar, ırmaktan çaylar
    Doğdukça, salımız daha çok haylar,
    Kaynaktan bizim-çin ayrılan paylar
    Götürdü bizi başka mevaya.

    Salımız balonmuş, havayı deldik,
    Safralar atarak daim yükseldik,
    Nihayet Adem’in gözüne geldik
    Oradan hasretle baktık Havva’ya.

    Durmadık biz, kimi Sina’da kaldı,
    Kimi, “Erdim!” dedi, semada kaldı;
    Kimi arşa çıktı, alâda kaldı…
    Döndüler baktılar akan deryaya.

    Salımız fişenkmiş, bizi uçurdu,
    Her düşen lem'ası bir cihan kurdu;
    Kimi Londra’da, Paris’te durdu,
    Kimisi bağlandı yeşil hurmaya.

    Züleyha Yusuf’ta buldu özünü,
    Ferhat Şirin’ine dikti gözünü;
    Şerh edememişken sevda sözünü
    Mecnun kavuşmuşum sandı Leyla’ya!

    Sevda bir kanattır, uçmayan bilmez,
    Bu yolu ne atlı, ne yayan bilmez;
    Bir güzel var, hüsnü hiç pâyan bilmez,
    Tekâmül denilir bu nazlı aya.

    Salımız gönülmüş, uçtu hülyada,
    Dinlenmedik hiçbir tatlı rüyada
    Son arzumuz budur fani dünyada:
    “Türk’üz, varacağız Kızılelma’ya…”

    Turgut bu sözlerden bulmadı şifâ,
    Çıktı, gitti, gönlü dolu “Va hayfa!”

    Diyordu “Leylasız bir Mecnun gibi
    Nasıl yaşayayım söyle ya Rabbi?”

    Ay Hanım duymuştu bütün sözleri,
    Bu fikri zihninde sürdü ileri:

    “Kızılelma yokmuş, fakat lazımmış,
    Turan hayatına bu bir nâzımmış;

    Her hayal bir hakikat olabilirken,
    Var etmemek niçin bunu şimdiden?

    Mademki Türklüğün derdine derman,
    Bu imiş, ne için koşmamak heman?

    Mademki ne Hind’de, ne Çin’de imiş,
    Türklerin ruhunun içinde imiş;

    Değilmiş Arap’ta, Acem’de, Rûm’da:
    Unutulmuş kökü Karakurum’da…

    İngiliz, Fransız, Rus’ta değilmiş,
    Nereye düşmüşse biraz eğilmiş;

    Bulalım biz onu vicdanımızda
    Bir güneş yapalım Turan’ımızda.”

    Düşündü… Düşündü… Kararlaştırdı;
    Bir gün yurtçuları bütün çağırdı,

    Dedi: “Türk irfanı, serbest bir toprak
    İster ki orada eylesin işrak…

    Ne Bakû, ne Kazan, ne de İstanbul
    Bu yeni hayatı edemez kabul.

    Burada hürriyet siyasi değil,
    Orada lafzı var, manâsı değil.

    Burada Türkçeden memnu evladın,
    Orada zincirden çıkamaz kadın…

    İsviçre’de bir Türk köyü, bir şehir
    Yapalım; oradan yeni bir nehir,

    Bir irfan ırmağı aksın Turan’a…
    Irmak döner elbet bir gün ummana.

    Taklitsiz salt ibda, iktiran ile
    Doğmuş bir marifet Türklüğe şule,

    Bütün Türklüğe aynı şuleyi,
    Saçsın ki gönüller birleşsin iyi.

    Hakim, şair, edip, sanatkâr, tacir
    Hepsi bu beşikten yetişip bir bir.

    Kimisi Kaşgar’a, kimi Altay’a,
    Kimisi Kazan’a, kimi Konya’ya,

    Her biri giderek bir oymağına,
    Götürsün od, ışık Türk ocağına

    Daniş encümeni, darülfünunlar,
    Burada kök salsın, her yere bunlar

    Kollar ataraktan, aynı hikmeti
    Dağıtıp yükseltsin büyük milleti…

    (Kızılelma) olsun bu şehrin adı,
    Atalarımız hep bunu aradı…

    Pekin’e, Delhi’ye, bunun için vardık,
    Viyana burcunu bunun için sardık.

    Artık tanıyalım mefkuremizi;
    Düzelim yasamız ve töremizi!”

    Yurtçular bu fikri edip istihsan,
    Bütün ülkelere ettiler ilân.

    Ay Hanım bu işe hep servetini,
    Vakfetti, kimisi hamiyetini,

    Kimi irfanını, kimi cehdini;
    Birleşip yaptılar Turan mehdini.

    (Lozan)ın yanında bir Türk beldesi
    Şenlendi: Her fennin bir medresesi,

    Ziraat, ticaret, sanat evleri
    Yapılıp, oldu bir ümran meşheri,

    Kız, erkek çocuklar gelip doydular,
    Yeni Âdem, yeni Havva oldular.

    Yavrucuk Türkler'e açık eşiği:
    Yeni bir hayatın oldu beşiği.

    Ay Hanım yaptığı dörüt-tedrisi
    Bir müdür eline verip, kendisi

    Bakû’dan bu yeni şehre gitmişti,
    Müdürlük yükünü kabul etmişti.

    Kalbindeki aşkı uyutmak için,
    Turgud’u büsbütün unutmak için

    Gece gündüz durmaz, ikdam ederdi;
    Eksik arar, bulur, itmam ederdi.

    Fakat yüzünden de olurdu ayan:
    Gönlünde bir dert var herkesten nihan…

    Turgud’a gelince, zavallı ressam
    Her gece bir köyde ederek akşam

    Az uz gitti, dağlar, dereler aştı;
    Ülke ülke, şehir şehir dolaştı;

    “Kızılelma nerde?” diye sorardı;
    Ne bilen onu, ne düşünen vardı.

    Kaşgar’da bir sabah gördü bir ilân:
    Tepeden tırnağa titredi heman;

    Çünkü "Kızılelma" sözleri, iri
    Harflerle yazılmış; yanında biri

    Diyordu: “Kimlerse evlatlarını
    Verenler, yazsınlar ki adlarını,

    Yakında kafile çıkacak yola
    İlan ediyoruz ki malum ola!”

    Turgut heyecanla yaklaştı, baktı;
    Gözünden meserret yaşları aktı.

    Lozan civarında imiş arağı:
    Oraya dökülmüş Cennet toprağı…

    Mutlak oradadır güzel hurisi,
    Münevver Turan’ın yeni Tomris’i.

    Yıllarca uyuyan ümidi güldü;
    Çocuklarla birlik yola düzüldü.

    Vaktâ ki erişti Kızılelma’ya
    Müracaat lazım gelmişti Ay’a…

    Müdüre bir mektup yazıp gönderdi:
    Mektepte bir resim dersi isterdi.

    Ay Hanım, muavin Tomris Hanım’a
    Dedi: “Yarın getir onu yanıma;

    Şimdilik onunla biraz sen görüş…”
    Kalben dedi: “Acep çıkacak mı düş?

    Beni ilk görüşte tanıyacak mı?
    Bu bir boş masal mı, ya muhakkak mı?”

    Kim bilir ne için bir gün intizar
    Eylemek istedi, bunca ah u zar

    Güya asla kâfi değilmiş gibi:
    Kendi de bilmezdi, nedir sebebi.

    Biraz sonra Tomris geldi hiddetle,
    Dedi: “ Bu bir mecnun, hem de şiddetle,

    Kızılelma’yı bir rüyada görmüş,
    Beni de güya o esnada görmüş!

    Kişverler dolaşmış, sormuş herkese
    Bir salık vermemiş ona hiç kimse.

    Daha birçok şeyler… Deli vesselam!
    Gözü dalgın, aşkı coşkun bir adam.”

    Ay Hanım bu sözden hemen sarardı,
    Kalbini elemli bir şüphe sardı.

    Acaba rüyada gördüğü bu mu?
    Turgut sevdiğini bunda buldu mu?

    Hakikat bu ise ne büyük heyhat!
    Artık ona dûzah olacak hayat.

    Bir resim hocası olmuştu Turgut,
    Ay Hanım büsbütün sönmesin umut.

    Diyerek Turgud’a görünmedi hiç.
    Haftalar geçiyor, yanıyordu iç.

    Turgut odasına çekilir her gün
    Tomris’in resmini nakşetmek içün

    Çalışırdı, bunu Ay Hanım bilir,
    Her gün gönlü bir kat daha ezilir,

    Gizlice ağlardı; nihayet bir gün
    Denildi var imiş parlak bir düğün:

    Tomris’le Ertuğrul evlenecekmiş,
    Hatta bu perşembe günü gerdekmiş…

    Turgut işitince, yıldırım gibi,
    Bir darbeye uğrar, sarsılır kalbi.

    İntihar: Bu fikir doğar içine;
    Gider civardaki bir gar içine,

    Elinde tabanca, beynini hedef
    Etmiş, bir lâhzada olacak telef…

    Ay Hanım bu hali sezip evvelce
    Turgut’u gözetler imiş gizlice.

    Turgut, tam tetiği çekecek iken,
    Kolundan şiddetle tutarak, birden

    Dedi: “Turgut, yapma, bu iş pek günah!”
    Turgut döndü, baktı, dedi: “Sen mi ah?

    Ey Tomris Sen misin?” Ay dedi "hayır,
    Ben Tomris değilim, bana Ay çağır."

    -O halde Tomris kim? – O başka kadın.
    -Kocaya varacak o mudur yarın?

    -Evet o… - Ah lakin size çok benzer.
    -Hayır, ben kumralım, o ise esmer.

    -Gözleri mavi mi? –Bilakis siyah.
    -Demek ki ben onu görmemişim ah.

    Daima ben seni onda görerek,
    Bir insan kızını sanmışım melek,

    Fakat acep niçin görmedim seni?
    -Üç yıl evvel birgün gördünüz beni.

    Rüyada mı? – Hayır; rü’yet içinde;
    İstiğrak gibi bir halet içinde.

    "Kızılelma’ya dek" demiş bir çiftçi;
    Size müphem kalmış bu sözün içi…

    Görünce beni siz, Kızılelma’da
    Bir peri zannedip sonra rüyada

    Görünmüş gibi; bir hayâl sandınız:
    Olmuş bir vakayı masal sandınız.

    Geldiniz evime; hocamdan tedbir
    Sordunuz; rüyanız edildi ta'bir.

    Cevaplar göründü size pek donuk;
    Fakat bana açtı bir yeni ufuk.

    Düşerek işte bu tatlı sevdaya;
    Vücut verebildim Kızılelma’ya.

    Bu isimledir ki gezip her izi;
    Burada nihayet buldunuz bizi.

    -Ah şimdi anladım bu muammayı;
    Uyanık gördüğüm uzun rüyayı.

    Seni kâh huzur; kâh gaybde aradım;
    Becayiş ettiler gözümle yâdım.

    İptida gerçeği hayâl sanmışım,
    Sonra da gölgeyi cemâl sanmışım.

    Dediler; rüyetin uykuda imiş…
    Uykuda değilmiş; Bakû’da imiş.

    Evinize gelmiş sormuşum sizi;
    Denmiş bana: “Belli değildir izi.”

    Siz yapmakta iken Kızılelma’yı
    Koşmuş aramışım bütün dünyayı.

    Nihayet bulunca yine sapmışım,
    Yalvac’a, Oğanım diye tapmışım!

    Tomris’in çehresi çerçeve olmuş,
    Zihnimdeki hayâl içine dolmuş…

    Ona ait diye yaptığım resim,
    Evvelce ruhumda imiş mürtesim…

    Onu derken sizi tersim etmişim!
    İptida bana da geldi bir vehim.

    Rüya ona râci olmasın diye
    Bir gün gizli girdim sizin hücreye…

    Yaptığınız resmi gördüm anladım;
    Lâkin o güne dek hayli ağladım.

    -Ah! Ne bahtiyarlık, demek muhabbet
    Size de okunu vurmuş… - Ah, evet…

    Ulaştı bir düğün daha yarına,
    Dördü de erdiler muratlarına.

    Kızılelma oldu bir güzel Cennet:
    Oradan Turan’a yağdı saadet.

    Ey Tanrı icabet kıl bu duaya:
    Bizi de kavuştur Kızılelma’ya!…


    ZİYA GÖKALP
    Kızılelma'nın izinde, Necati Gültepe, S. 397-416


    ŞİİRLERİ