• Sen Ellerimin Değdiği En Güzel Şeysin
    Asla bir çocuk olduğunu unutmayacağım. Merakını asla törpülemeyeceğim. Seni, olduğun gibi kabul edeceğim. Sabırla büyüteceğim seni. Ve sen bir gün büyüdüğünde geri dönüp baktığında sana güzel bir çocukluk miras bırakacağım. Nefes aldığım sürece senin hep gölgen olacağım. Hadi bakalım, başlasın annelik macerası. Dilek, göreyim seni kızım. Sen güzel bir anne olabilirsin. Korkma!

    Hoş geldin Annelik...
  • 539 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Nereden başlasam, nasıl anlatsam bilemiyorum ama bir deneyelim bakalım...
    Yıllardır kütüphanemde bulunan bu güzel eseri neden şimdiye kadar okumamışım diye epey hayıflandım. Eh; hemen demek ki kısmet bugüneymiş diyerek kendimi rahatlattım tabii... Belki de anlamını şimdi tam olarak idrak edebilecekmişim, kimbilir?

    Daha önce de belirtmiştim bu eseri okumaya Bulgakov'un Usta ve Margarita kitabını okuduktan sonra karar vermiştim. Merak edenler varsa hemen başlasın ayrıca yayınevi hakkında da iki kelam edeyim. Bordo Siyah yayınlarının çevirisini bayıldım. Kesinlikle tavsiyedir.

    Dönemin aydınları gibi Goethe'de çok yönlü bir aydın edebiyatçı, siyasetçi, ressam ve doğabilimci.

    Kendi dönem aydınlarından yola çıkarak yazdığı Faust o kadar geniş bir anlatım yelpazesine sahip ki hayretler içerisinde kalıyorsunuz. Antik Yunandan, Ortaçağa, Rönesanstan, Skolastik döneme uğruyorsunuz okurken. Anlatım çok zengin ve yazımı da bir o kadar uzun sürmüş. İkinci kitap bir hayli beklemiş yazılmak için. Kitapta anlatılan bir anektota göre bir tiyatro sahibi Goethe'ye giderek eseri sahnelemek ister ve telif hakkını satın almayı teklif eder. Goethe'nin cevabı inanılmazdır. "o artık benim değil halkın malıdır, ne istiyorsanız yapınız." Boşuna büyük olunmuyor demek ki.

    Bu arada belirtmek gerekir ki Faust tarihi bir kişiliktir. İlahiyat ve tıp okumuş daha sonra sihir ve büyü zanaatına kendini vermiş ve Yahudi kabalasına ilgi duymuştur. 1566 yılına kadar tutulan Zimmer kroniklerinde 1540 yılında Faustus olarak bahsedilir.

    Kısaca konuya değinecek olursak;
    Esere giriş yapmadan önce okuyucu iyice kitabı okumaya hazırlanıyor. Bu da okuduğunuzdan daha da verim almanızı sağlıyor. İlk Kitap 27 bölümden oluşuyor. Tanrı ile Mefisto'nun konuşması akıllara hemen Adem As. Kıssasını getiriyor. Goethe bu kıssadan esinlenerek Faust ve Şeytanı buluşturmuş bana göre.

    Dr. Faust dönemin bütün bilimlerinin incelemiş, öğrenmiş ancak etrafındaki diğer aydınlardan daha bilge ve akıllı olmak, daha fazla bilgi edinmek için şeytanla (Mefisto) işbirliği yapmaya karar vermiştir. Bu işbirliği için Mefisto Tanrı'nın iznini istemiş Tanrı da kulunun (Faust) yanlışını bir gün anlayacağına ve doğru kararı vereceğine inandığını söyleyerek Mefisto'ya izin vermiştir. Olaylar dizini böylelikle başlar. Faust ve Mefisto'nun yaptığı (Faust' un kanıyla yazılmıştır) anlaşmaya göre Mefisto 24 yıl boyunca Faust'a istediği bütün hazları yaşatacak ve 24 yılın sonunda da ruhuna tamamen sahip olacaktır.

    Ancak Mefisto'nun hesap etmediği bir şey vardır. Faust'u kolay kolay günah işlemeye ikna edememektir. Okurken zaten Mefisto'mu Faust'u kullanıyor, Faust mu Mefisto'yu kullanıyor düşünmeden edemiyorsunuz...

    Birinci kitap şeytanın hizmetindeki bütün cadıların cadılar bayramını kutlamak üzere dağa çıkmaları ve bayram şenlikleriyle ve Faust'u sevgilisi Gretchen'in zindana atılıp idamını beklemesiyle biter. (daha neler neler var ama bu kadarı yeterli)

    İkinci kitap ise 5 perdeliktir. İşte burada zaman ve mekan yoktur. Bir antik Yunan çağındadırlar bir, yer altında, kah Fransa'nın kaderini değiştirirler, kah cadılarla işbirliği yaparlar, Geleni ölümden kurtarırlar, Homunkulus yaratılır vs. o kadar karmaşık gözükse de bütün olayların, dönemlerin kendi içinde bir mantığı var.

    Kimler yok ki ikinci kitapta ünlü filozoflardan Thales, Anaksagoras, mitolojinin yeraltı ve yerüstü yaratıkları sirenler, lamialar, khiron, konuşan sfenksler, Nympheler, karıncalar, akbabalar, Yunan tanrıları, pigmeler, phorkyas, Fransa Kraliyet ve yönetimdekiler vs. yani Velhasıl-ı kelam saymakla bitmez.

    Hepsinden bahsedecek olursak ne sayfa yeter ne de okuyacak takat kalır diyerek sonuca hemen değinelim. Mefisto Faust'u kandırmak için bütün hünerini kullanır ancak Faust daha 16. Yılında pişman olmuştur... Ve ölümüne yakın Faust Tanrı tarafından affedilir. Tabi ikinci kitabın bir diğer önemli kişisi Truvalı Helen'dir... Ve tabi Homunkulus...

    Bazı kitaplar bitmesin istersiniz ya işte bu kitap da bende öyle bir etki bıraktı.

    Kitapla kalın efenim :)
  • Kent sakinleri uzun zamandır şehrin gürültüsü stresi içerisinden sıyrılıp kaçmak için Bahçeli tek katlı binalara yönelmek istediler. Bu o kadar kolay olmadı tabiki, bin metre kare araziye sahip içersinde çiftlik, orman, göl, koşu ve yürüyüş alanlarının bulunduğu otuz hanelik mütevazi bir yer kurma hayali Kenan beyin yıllardır aklının bir köşesindeydi. Kenan bey uzun zaman önce yurt dışında yaşadı, çeşitli görevlerde yer aldı,en son yirmi sene önceki boya fabrikası kazasında çok paralar kaybedip maddi manevi tazminatlar ödedikten sonra burayı imara açıp sakin ve huzurlu bir hayat için adım attı. Adına Kent ormanları koyduğu bu yere muazzam paralar harcadı. Kendi güvenliği, doktoru, avukatı bulunan kendi halinde yaşamın bir köşesinden koparılmış yalıtılmış muhteşem bir hayat merkezi. Sadece iki ev kaldı satılacak. Bu konularla ilgilenen kardeşim Adnan’a çok iş düşüyor benim kadar donanım sahibi değil malesef. Güvenlik ve mali işlerden sorumlu.

    Evlerden birini satın alan adam dikkatimi çekiyor. Elinde bastonu, uzun sarı bir pelerin, Uzun elbisesi, sarı saçları ve sakalı birbirine karışmış meczup gibi bir adam. Yanında da iki çam yarması. Merhabalar ben Kenan bu Kentin sahibi ve sorumlusuyum, bu da kardeşim Adnan. Memnun oldum ben Yusuf, uzun zamandır böyle bir yer arıyorduk elinize sağlık görmüyorum ama hissediyorum burada yoğun bir enerji var. Bu arkadaşlarda yardımcılarım. Buyrun evinizi gösterelim. Güzel espiri sevdim bunu ha ha ha. Garip adam ama para her kapıyı açıyor. Yalnız sadece bir ufak kamyon eşya geliyor yanlarında. Ertesi gün genel bir karşılamayla etrafı gezdiriyorum ilgimi çekiyor davranışları sanki beni görür gibi konuşuyor. Burası koşu ve yürüyüş alanı yerdeki kabartmalar özel olarak tasarlandı. Yolunuzu asla kaybetmezsiniz. Burasıda göl alanı kayıkla dolaşıp balık avlayabilirsiniz özel olarak alabalık ve levrek getirdik. Ormanı da gezdikten sonra işlerime bakmak için ayrılıyorum yanından. Gayri ihtiyari arkamı dönüp bakıyorum. Yüzünde ufak bir tebessüm el sallıyor bana; daha çok görüşüceğiz. Diye bağırıyor arkamdan. Tuhaf, beni rahatsız eden bir şeyler var bu adamda ama dur bakalım. Ertesi gün güvenlik ve Adnan’a bu adamla alakalı malumat toplamaları konusunda talimat veriyorum. Kolay gelmedim buralara öyle kolay kaybedemem. Diğer insanların huzuruda söz konusu. Bir haftalık sıradan geçen günlerin ardından, sabah koşumu yapmak için göl kenarına gidiyorum. Havada mis gibi, kulağımda kablosuz kulaklıkların verdiği canlı dinamik bir müzikle koşuyorum hafif tempo. İçimde sabah serinliğinin ürpertisi ve sevinçle dalıyorum düşüncelere. Göl kenarına varınca elli kişilik bir topluluk karşıma çıkıyor. Soluk soluğa ne olduğunu anlamaya çalışırken Adnan ve güvenlikten iki üç kişi karşılıyor beni. Yanlarına giderken beni görüp hızlı adımlarla geliyorlar uzaktan. Yüksek bir tonda soruyorum; Beyler bu ne rezalet! Bu kadar kişi yere oturmuş ne yapıyorlar?! Kenan bey çok erken saatte geldiler size haber vermeye çekindik zaten Adnan bey durumla alakadar oldular. Öfkeyle topluluğa doğru hareket ederken hepsi bana doğru dönüp bakmaya başladılar ortalarında bizden yeni evini alan adam Yusuf bey. Burada neler oluyor bu ne kepazelik ben burda böyle şeylere müsaade etmem, buranın uyulması gereken kuralları var. O anlık farkediyormum. Bana bakan herkes kör, sadece iki çam yarması hariç onlarda iki metre ötede bekliyorlar. Yusuf bey gayet sakin; Kenan bey hiddetlenecek bir durum yok. Buradaki herkes benim topluluğumun birer parçası bizler kurtulmuşlarız bende onların rehberi. Siz şimdi tam olarak neyden kurtuldunuz bu ne saçmalık arkadaş. Ben seçilmiş olanım buradaki herkes kör ama manevi gözleri açık, hepsine ben ulaştım ve bu dünyanın kötülüklerinden kurtardım onları. Burada huzur içersinde anacımıza hizmet edeceğiz ve sizde bize yardım edeceksiniz. Çıldırmışsınız siz. Adnan ne diyor bu adam. Yusuf bey ayağa kalkıp ellerimden yakaladı beni. O an garip bir akım hissettim. Sanki damarlarımda kan yerine elektrik var. Hayat bir anlık duruyor sadece duyduğum şey; uğurlu rakamım beş ve sen bana zarar veremezsin. Kendimi yerde buluyorum sersemlemiş vaziyette. Adnan koluma girip kaldırıyor beni , herkesin yüzünde kuşku korku endişe. Gidelim buradan Kenan bey hadi....

    Duşun altına zor atıyorum kendimi elim ayağım titriyor. Masama oturup kafamı toplamam gerekiyor, elimde telefon Adnan’ı arıyorum derhal yanıma gel. Bu adamlarda beni rahatsız eden bir şeyler var, haklarında edindiğiniz malumatlara bakabilir miyim? Elindeki dosyayı alıp açıyorum sayfaları ama o da ne sadece iki sayfa yazı var. Hakkında doğru düzgün kayda değer bir şeyler yok. Babadan kalma mal varlığı petrol şirketleri vs.... Günü gününe takip etmenizi istiyorum. Her yaptığından haberim olacak anlaşıldımı? Şimdi kaybol gözümün önünden. Bir kaç hafta böyle gidiyor her çarşamba saat beşte toplanıp kutsal saydıkları hareketler eşliğinde yedi gibi ayrılıyorlar gölün etrafından. Sabah erkenden kahvaltı için bizim doktorla şehirdeki kafeye gidiyoruz hem bu adamla alakalı konuşma ihtiyacı duyuyorum. Evet doktor ne diyorsun bu adamla alakalı? Valla garip adam Kenan bey anlamadım, toplamış milleti etrafında sizi kurtaracağım diye dolaşıyor, aslında etrafa zararıda yok hani. Bilemedim. Bakar mısın genç bize iki çay daha getir. Doktorun telefonu çalmaya başlıyor arayan eşi; afedersiniz bakmam gerekiyor. Tabi bak keyfine. Sokağa yakın oturduğumuzdan insanlar çok kalabalık geçip gidiyorlar. Bir aralık elinde baston ufak bir kız yanımdan geçerken bana dönüp; yakında sorularının cevabını alacaksın kurtuluş yakında diye sessizce fısıldıyor. Heyecanla kolundan yakalayıp; sana bunu kim söyletti çabuk konuş diye çekiştiriyorum. Yanında annesi aaa delimisin be adam ne yapıyorsun diye bağırınca bana söylediklerini söylüyorum. Çocuk ağlamaya başlıyor daha fazla uzatmadan kaçmak lazım ortalık karışacak. Doktor yanıma gelip; hamfendi sorun yok arkadaş benim hastam, bugün ilaçlarını almadı deyip uzaklaştırıyor beni. Doktora bana bunları söyledi kesin o adamın parmağı var deyip arabaya atlayıp Son sürat kapısına varıyorum ama orada yok bana göl kenarında olduğunu söylüyorlar. Yine aynı topluluk garip hareketler içersinde bir şeyler yapıyorlar. Bana bak Yusuf efendi ne aracın var bilmiyorum ama yetti çoluk çocukla haber göndereceğine erkek gibi karşıma geçde gününü göstereyim. İki çam yarması üzerime gelirken; durun bırakın gelsin diye bağırıp ayağa kalkıyor. Kollarını açmış bana bakarak gel diyor. Öfke ve hiddetle üzerine koşarken ayaklarımda derman kalmıyor ne oluyoruz demeye kalmadan kucağına bırakıyorum kendimi. Göz yaşlarım sel olmuş akıyor bana ne yaptın? Bırak kendini bana teslim ol, kendimi kurtaramıyorum bayılmışım. Başımda diğer insanlar bana bakıyor, dikkatli inceleme fırsatı buluyorum onları, yaşları ellilerinde erkeklerde saç sakal birbirine karışmış aynı tip elbiseler, kadınlarda beyazlaşmış saçlar ve hepsi görmüyor ama beni nasıl hissediyorlar ve hareketlerimi takip ediyorlar? Yoksa gerçek mi bu olanlar? Doktor soluk soluğa imdadıma yetişiyor. Tamam beyler ve bayanlar gösteri bitti dağılın. Koluma girip eve zor götürüyor beni. Sakinleştirici ilaç alıp uykuya dalıyorum kabuslar içersinde aynı topluluk aynı adam kolları açık beni bekliyor. Ertesi gün aklımdaki sorular için yanına giderken yolda karşılıyor beni. Geleceğini biliyordum, merak etme sen kurulacaksın. Daha sorumu sormadan cevap veriyor, senin en sevdiğin ülke Paris, baban sana küçükken köstekli saatini hediye etti doksan dört yaşında kalp yetmezliğinden öldü. Cebinde ikiyüz yirmi lira var. Ceketinin sol cebinde altın dolma kalemin. Sağ kulağından yazın ameliyat oldun. Üç bel fıtığın var. Başka merak ettiğin şeyler var mı? Biraz kuşkuyla annemin bana ne diye seslendiğini soruyorum? Küçük kuzum diyordu sana yazlık evin bahçesinin duvarından düştüğünde sağ dizin ve kolun kanadı, o zaman yaralarını sararken sen benim küçük kuzumsun demişti. Ama bunları sen nasıl bilebilirsin? Hala görmüyor musun ben kurtarıcıyım. Büyük ve tek varlık tarafından görevlendirildim. Yani sen mesih olduğunu mu söylüyorsun? Evet aynen öyle. Çıldırmışsın sen. Sadece kalp gözü körler gerçeği göremez yakında anlayacaksın. Bir sürü düşünceyle yanından koşarak ayrılıyorum sağolsun doktor imdadıma yetişip yeşil reçeteyle verilecek ilaçları temin etmese halim haraptı. Yalnız günde bir defa alıyorum sürekli uyku hali veriyor bana.

    Gece su içmek için mutfağa gittiğimde dışarıda bekleyen topluluk gözüme çarpıyor. Perdeyi aralayıp bakıyorum bunlar benim bahçemde ne yapıyorlar? Hepsi kollarını açmış bana doğru bakıp korkma diye yüksek sesle bağırıyorlar. Allahım çıldırmamak elde değil dışarı çıkıp elimde sopa üzerlerine koşarken yine dizlerimin bağı çözülüp düşünüyorum olduğum yere. Gidin burdan beni rahat bırakın artık deyip başlıyorum ağlamaya hüngür hüngür. Yarın her şey tamamlanacak deyip gidiyorlar. Kaygılı ve korkulu rüyalar içersinde uyanıyorum. Kendimi olmadığım kadar zinde hissediyorum. Bugün bu işi tamamlayacağım artık yeter. Sağlam bir kahvaltı yaptıktan sonra beylik tabancamı temizlemek için alet edevatlarla çalışma odama geçiyorum. Çift kaşarlı tost ve sütlü kahve eşliğinde. En sevdiğim takımı giyip hazırlanıyorum. Kendi işimi kendim hallederim başkasına bırakmam. Gölün kenarında toplanmışlar yanımda Adnan ve güvenlikten iki üç kişi yaklaşıyoruz yanlarına. Yine kollarını açmış bana dönüp; Hoş geldiniz bizde sizi bekliyorduk, çekinmeyin yaklaşın. Ben sana gösteririm deyip beylik tabancamı dayıyorum alnının ortasına. Sen bana zarar veremezsin uğurlu sayım beş, ama ona zarar verebilirsin deyip Adnan’ı gösteriyor. Silahı Adnan’a çevirip iki el ateş ediyorum. Sol omzundan ve karın boşluğundan vuruyorum onu. Üzerime atılıp yakalıyorlar beni. Abi ne yaptın kafayı mı yedin diye bağırıyor Adnan. Sinir stres ve ateşler içersinde bayılmışım. Gözlerimi hastanede açıyorum elleri bağlı gömlek giydirilmiş vaziyette. Gelirken çoğu kişiye zarar verdiğimden bağlamışlar beni çoklu kişilik bozukluğu tanısı konuyor. Acaba gördüğüm kabusların sebebi bumuydu. Akıl hastanesinde ziyaretime Kardeşim Adnan geliyor.

    Adnan ne oldu bana böyle. Nedir bu başımıza gelen? O adama evi satmayacaktık. Abi bundan yirmi sene önce boya fabrikasında yaşanan kazayı hatırlıyor musun. Evette me alakası var. Anlatayım ama müdahale etme. Sen fabrikadaki patlama sonrası herkese tazminatlarını ödedin, peki kaybedilen yıllarını geri verebildin mi? Hayır ben onlara yeni bir fırsat verdim senden intikam alabilmek için. Beni hep hor ve hakir gördün. Hep tepeden bakıp emirler yağdırdın. Bende çok uzun sürecek planımı devreye koydum. Önce hepsini tek tek bulup telekinezi ve meditasyon konusunda eğittim. Usta başı Yusufu tanımadın bile, tabi kaç sene geçti. Saç sakal kıyafet değişince anlamadın o olduğunu. Topluluğun sağ kulaklarının içinde telsiz vericisi vardı senin yerini içerden talimatla kolayca gördüler. Aslında patlama yüzünden hepsi kör olduğundan eğitim zor oldu. Göl kenarında Yusuf’a dokunduğunda hipnotize edildin. Sen bana zarar veremezsin uğurlu rakamım beş, böylelikle beni vurmanı sağladık sol omzum ve karın boşluğumdan. Doktorda yüksek dozda ilaç vererek halüsinasyonlar görmeni sağladı. Tek olay şahitlerdi onların önünde beni vurmanı ve akıl sağlığını kaybetmeni sağladık. Birde sen Yusuf’a gelmeden söylediklerini nasıl bildi diyebilirsin. Odanda ve kıyafetlerinde mikrofon var. İçinden konuşmadığını bildiğimden çok da zor olmadı. Birkaç sahte evrakla senin hükümdarlığını sona erdiriyorum. Teşekkür ederim beni kurtardığın için........


    Aslında her şey güzel gidiyordu. Ta ki İkinci eşim Bihterle karşılaşana kadar. Hikayenin gerisini siz zaten biliyorsunuz. Yaprak dökümü başlasın.....
  • Bir Yusuf Masalı

    BİRİNCİ BAP
    ŞİVEKAR’IN ÇIKTIĞIDIR

    Ey sökülmüş cep! ey ıslak yorgan!
    Ey bulduğu her bahaneyle çıngar çıkaran!
    Yardım et! Yardım et!
    Bana ilah mahvedecek
    bir uzuv lazım.
    Gel çabuk
    Beni üzüntünün koynunda beklet
    Orada tohum serpecek kadar
    Bana zaman tanı.
    Ve konuş
    Varsa eğer yazgımızın beş duyusu
    Yazgı dediğimiz şeyin deveran ediyorsa kanı
    Söyle ona vazgeçsin beni üstümden esip yönetmekten
    Bana diş geçirsin de anlasın bakalım hangimiz daha kekre
    Çarpayım gözüne bir, kulaklarını çınlatayım hele
    Uzaktan işmar edip durmasın bana
    Gelsin bana dokunsun
    Alnının çatında değil belki
    Ama bir iriminde aklının
    kalsın kokum.

    Benim elbet bir bildiğim var: Hayat saçma sapandır.
    Üstüme saçmalı tüfeğiyle ateş açtı hayat
    Yaylım ateş, bombardıman, güldürücü gaz
    Şairsin! Arkanı dönme! Neyin var fırlat!
    Hiç yoksa şu inkisarı kağıda geçir, sonuna kadar yaz
    Nasıl olsa çıkaramazsın saçmayı etinden
    Hiç deneme
    Cibril`i düşünmeden
    Asla yaşayamazsın
    Seni uçurmazsa yandın
    Kuşları da uçuran
    Ey şair! Ey dilenci!
    Kanatsız, mızmız, sözün köpeği
    Tiryakilik peşinde geceleri
    Günün ortasında karmanyolacı.
    Sana değil Davud`a yaraşıyor sapan
    Korkun var bölük pörçük
    Ümidin çatal çatal
    Baka gör bunların arasından
    Hangi yer sana ayrılmış
    Hangi yâre senlik bir şey bırakmış
    Çalap

    Anlat :
    Bu bir Yusuf masalıdır de
    Bunu söyle ve fakat
    Şunu da sor
    Yusuf’un masalı neden
    Yusuf’la başlamıyor?
    Bir varmış bir yokmuşla başlıyor bütün masallar gibi
    Bir Şivekâr varmış, bir genç kız
    Yusuf yokmuş, cinler
    Kaçırmış, yazgı
    Saklamış onu.

    Masalın orasına gelince bir Yusuf gösterilecek
    Ama önce masalı bir Şivekâr
    Nasıl başlatıyor
    Bilmek gerek.

    Genç bir kızla, bir bakireyle başlıyor anlatımız.
    Çünkü bakirelik, o bir baş dönmesidir
    Başta gelir, başa gelir, başı yerinden eder
    Eksiksiz olup hiçbir iyelik tertibi gerektirmeyecektir
    Sorguya açık kim derseniz bakirdir, odur bakire
    Kapağı hiç açılmadıysa kitap
    Kaş çattırır insana, korku verir
    Oysa kitap ki yarıya kadar okunmuş
    Bakiredir.

    Bırakalım başta kalsın.
    Gençlik
    Ve kızlık dursun başında efsanemizin.
    Şivekâr’la
    Bir genç kızla başlasın anlatımız
    Ağlatımız
    O dahi gençlik ve kızlıkla bitecek bittiği an
    Zaten son erek değil miydi
    Genç ve kız?
    Vay anam! Ter ü taze ve domurmakta olan her ne ise
    Hele bir dalmaya gör onun döngüsüne.

    Şivekâr’dı
    Gezmeye çıkmıştı ikindileyin
    Evlerinin az ilerisindeki koruda
    Genç kızlar bunu yapar
    Her genç kız ruhta birikmiş sözlerin
    Sürgüsü açılsın diye
    Hep gezintiye çıkar.
    Kıştı mevsim. Toprakta kar.
    Çok tutumlu bir söyleşi gibi berraktı çamların yeşili.

    Avcılar göründü uzaktan
    Şivekâr avcılara görünmek istemedi
    Sindi en bildik köşesine çamlığının
    Kendi yerinden dinledi
    Fend eden, tuzak kuran, ok atan bu milleti.
    Avcı bunlar
    Bir kuş vurdu tezelden
    Aralarından biri.
    Nasıldı kuş?

    Neresinden vurulmuştu?
    Şivekâr göremedi.

    Ok değerse bir kuşun ancak kalbine değer
    Bunu bilmeyecek ne var?
    Kan düşer. Emilir o kızıl bezek
    O bembeyaz satıhta.
    Ossaat “Breh!
    Hüsnü Yusuf’un yanağı mısın be mübarek!”
    Deyiverdi bir avcı.
    Şimdi sezdi Şivekâr saklandığı yerden
    Avcıların da varmış bir içlisi
    Bir bilgesi.

    Kar ve kan. Ak ve kızıl.
    Bir yüzün suçsuz zemininde
    Tutkunun canlandırdığı şey.
    Siması da iması da Yusuf’un
    Böyleymiş meğer.
    Kar üstüne düşen kandı
    Yamandı
    Bir avcıdan Şivekâr’a ulaşan haber
    Müjde değildi.
    Neden bir yavuzluk
    Bir durulukla beraberdi?
    Şivekâr bunu bilmek istedi
    BİLMEK, BİLMEK, BİLMEK İSTEMİ
    Kızda çözdü bütün bağlarını kadim âlemin
    Âlem âlemler oldu, cümle âlem gevşedi
    Kız için artık gevşekti
    Pekinlik bohçasının hodbin düğümü
    Haber deriştirdi kızı
    Soru
    Dünyayı karman çorman bıraktı önüne
    Dünyayı, önce onu delmek
    Yusuf’a varmak gerekti
    Desem ki kapı açıldı
    Yalan olur
    Ama kilidin kalktığı belli.

    Var idiyse bir kuş
    Kalbinden başka yeri olmayan vurulacak
    Vuruş değil de vuruluş kilidi kırdıysa
    Kendi sorgusu yüzünden ayağa kalkıyor insan
    Arıyor. Yusuf bir ayna mıdır acaba?
    Çetrefil, kuşku dolu, yadırgı
    Ne kadar kendi oldu insan
    O kadar başka.

    İKİNCİ BAP

    YUSUF’UN KAÇIRILIŞIDIR

    Tohumu
    Anasının rahmine
    Bir ilkbahar sabahı düşmüş.
    Baharmış.
    Dışarda rüzgâr.
    Dışarda dallarda, bulutlarda
    Toprakta delimsirek çırpınışlar.
    Bir yanda hışır hışır emeniyor börtü böcek
    İrili ufaklı bütün kuşlar
    Suskun buldukları korunakta
    Öte yanda tabiat
    Bir kadınla bir erkeğin yatakta
    Terli telaşıyla yarışa yelteniyor.

    Ah, bu hep zaten böyle oluyor
    İnsanlar tabiatı her zaman heyecana boğuyor
    Çünkü kuşlar ve böcekler gibi değil
    Bulutlar ve ırmaklar gibi sevişiyor insanlar
    Sevişerek çiseliyorlar dünyayı
    Yalnız ilkbahar gecelerinde değil
    Sevişiyorlar
    Sonbaharın mağmum karanlığında
    Kış gelince hakaretamiz bir soğuk çattığında
    Yaz olunca ısınan baygınlığın çözeltisi yüzünden
    Sürgün günlerin birinin batımında
    Birisi bir başkası yerine seyahat ederken
    Yusuf`a doğru giden her eğimde
    Her hangi bir vakte denk düşüyor
    Sevişme anı.

    Erkine göz değen bir beyin oğlu Yusuf
    Annesi han kızıymış
    Doğmuş ve bir zaman
    Ev içinde, şehirde
    Halayıklar, lalalar
    Yaşamış gözaltında.
    Sonra bir gün
    Birden bire
    Bir değil yüzlerce feryat
    Hani çocuk?
    Nerede?
    Onu son kez gören kim?
    neden hiç bir izi yok?

    Yusuf
    Üç cin tarafından yedi yaşında
    Kaçırılarak karışmış oldu kırklara.
    Haz ciniydi ilk göz koyan: Kızguran derlerdi ona
    Öyle bir cindi ki canın tam ortasında
    Bu dünya, öte dünya
    Nerelerden geçiyorduysa ikisi arasındaki çizgi
    Yoktu ayrım yerini bu yaratıktan daha iyi bileni
    Çocuklukla, gençlikle, yaşlılıkla
    Geçen ömrü içinde dağılır ve toparlanırken insan
    Hep duyulan
    Haz cininin kopardığı gürültüden başka bir şey değildi.

    Hazzı ne dışından, ne içinden tavsif edebilirsiniz
    Hazdır
    Dünyalar sanmayın bizi içine çeken
    Hazdır dünyalardan bütün emdiğimiz
    Daha başından beri
    Henüz cenin iken biz
    Kalbin de cesameti belli belirsiz iken
    Hangimiz hazzın bize neler ettiğini bilmeyiz?
    O cin hiç uğramamış olsaydı semtimize
    iyi olsun, kötü olsun neye yöneldiysek
    Aklımız başımızdayken veya delirdiğimiz zaman
    Canımız susmayı ve konuşmayı çektiğinde
    Oraya hepimizden önce varmış olurdu kızguran.

    Canı hazla tanıştıran işte bu cindi
    Bu cindi Yusuf`u kaçırma işinde
    Şebekenin başını çeken
    Peki, neden Yusuf? Ve kaçırma neden?
    Derinlik kelimesi
    Bu bapta işimize yarıyor
    Şimdi size
    Hüsnü Yusuf`tu o
    Güzellik timsaliydi desem
    Bilirim söylediğim tartışma açmaktan öteye geçmez
    Kime göre güzellik?
    Çağlar içinde konulmuş mu bir kanun?
    Hem nerede görülmüş
    Tek başına güzellik
    Kendi ayakları üzerinde dursun?

    Şehvet, hüsran, hatıra, mukavemet
    Bunların çarkına kapılanda
    bir güzellik doğuyor
    İnsanlar hep böyle şeylerin yedeğinde buluyor güzelliği
    O sebepten ola ki
    Güzel yine de güzel solarken bile.
    Çünkü her soluş merhamet uyandırıyor
    Çünkü merhametti ona önceden rengi veren de.

    Yasasız ve solup giden
    Bir güzellik değildi Yusuf`un güzelliği
    Yoktu tabiattan ve tarihten tanış olduğumuz
    Hüsnü Yusuf`u yeden hiçbir duygu.
    Hüsnü Yusuf o hüsnü Yusuf`tu ki yanı başına
    Yalnızca en gerekli şey konulmuştu
    Ne duygu, ne ihtiras, ne düşünce,
    Ne mükemmel bir mantık…
    Derinlikti Yusuf`u güzel kılan
    Gerçekte Adem soyuna ait olmayan
    Ve sanki bir yeminle onlara hep bağlı kalan
    Derinlik.
    Derinlikti Yusuf`la varoluşun bağını kuran
    Bu çocuğun yüzünden başka yüzlere yansıyan şey
    O bir engin ezinti, bir terennüm gibi
    Devam
    Diyordu devam etsin devam etse gerek
    Derinlikten cayılmasın
    Kopsun kıyamet.

    Bu çocuk ne giyerse giysin
    Giysilerin üzerinde duruşu
    Neye dokunursa dokunsun ona ellerini
    Yerle göğün bağlacına ermiş gibi sunuşu…
    Ya Rabbi, bu derinlik ne demek oluyor?
    Başını çevirirken bu çocuk
    Sanki affı muhakkak bir günah
    Saklıyor.
    Esrar dolu kimine göre belki bu baş
    Ama bilgelik güdümüyle Yusuf`a bakarsanız
    Sırların güzelliğini görürdünüz
    Güzelliğin sırlarıyla sarmaş dolaş.

    Acunu oyalayıp acunda oyalanan
    Kıvılcımlı oklardan biri değildi Yusuf
    Güzel olmasına güzeldi
    Ama bunu söylemek
    Dile denk düşmüyor nedense
    Çünkü denilmez
    Silahlı bir birliğe bakıp :
    Ne de güzel bir ordu!
    Güzelse de güzel denilmez ordulara
    Savaşı hatırlatan hiçbir şeyi gönül
    Yatkın bulmaz güzel kelimesiyle anlatmaya.
    Yusuf’un güzelliği
    Bir çarpışma gibi içrek
    Bir savaş gibi yaman
    Terk ediş uyandırmıyor gidişi
    Bir kalış sunmuyor durduğu zaman.

    “Mutlaka başka“ dedirtiyor oluşu
    Sineyi hatırlatıyor sinesi
    İnsanların
    sineleri olduğunu
    Gözleri çok fazla
    Çok fazla derin
    Her şeyi ezberletecekmiş gibi zora koşuyor
    Oysa ezberleyecek hiç vakit
    Bırakmıyor insanlara
    Çabucak
    Derinleşmeniz gerekiyor Yusuf’la karşılaştıysanız,
    Bitişmeniz isteniyor hakkı verilmiş bir anlamla.

    Haz cini kızguran
    Yazık olur, yanlış olur diye düşündü
    Hüsnü Yusuf
    İnsan dedikleri bu nankör, kan dökücü, cimri, unutkan
    Yaratıklar arasında bırakılırsa.
    Öyle ya
    Dünya ahalisinden hangisi
    Kendini hazır saydı şimdiye kadar
    Bitişmek için
    Hakkı verilmiş bir anlamla?

    Haz
    Güzellikten ayrılmak istemezdi
    Arınmak isterdi haz
    Hazzı arıtmaya güzellik yeterdi.
    Kaçırılmazsa, insanlar arasında bırakılırsa Yusuf
    Bir gün, nasıl olsa, er geç
    Güzelliğin yanı başına bir şehvet
    Bir hüsran, bir hatıra
    En azından insanların o hiç vazgeçmedikleri
    Bir mukavemet eklenecekti.
    Güzellik bulandıkça
    Haz bulandırılacak
    O zaman Hüsnü Yusuf`a bakan diyecek ki
    Güzel; ama bir pürüz var
    Güzel; ama başıma kim bilir ne bela açar
    Güzel; ama daha temiz olabilirdi.

    Kaçmalı Yusuf, kaçırılmalı
    Güzellik hazzı mutlaka arıtmalı
    Yoksa ben
    Önce ben, sadece ben, hep ben
    Diyerek nev`i beşer
    Pıtraklı ve pusarık bir tapınakta raks ederken
    Kendinden geçecek
    Hamleler, darbeler, sarılışlarla binlerce yıl
    Neleri çürüttüyse
    Onlarla geçinecek.

    Hazzın gücü Hüsnü Yusuf`u kaçırmak için yetmedi
    Yalnız yönelmek gelirdi Kızguran’ın elinden
    Yönelmek, yöneltmek, yönlendirmek
    Sevgilim! Sevgilim! Sevgilim!
    Başka ne söylenebilirdi?

    İnsan dediğin aceleci
    Cinler de acele etmeli
    Kızguran çabucak
    Yusuf’u kaçırmak için
    İki başka cinden yardım istedi
    İki cin daha
    Yönlendirmesi gerekti hazzın
    Güzellik hırsızlığına.
    Bunların ilki Sarlanan
    Eylem cini.

    Edim
    Dünden hazırdı güzelliği
    güzel olan her şeyi
    Köhne yığından kaçırmaya.
    Çünkü boy atmaya can atarken bir fidan
    Umursamaz çokluktaki kösteği.
    Eylem gerek tohumu çatlatmak için
    Yalnız doğurandır doğruyu bulan
    Neyse çok toprakta
    Gökte ne çoksa
    Bir an gelir
    Biriciklik burcuna edimle varır
    Eylemdir
    Tazeler, harap eder, küstürür, gönül alır
    Eylemle uçar bezginlikteki kir
    Dirilik erki kalırsa
    Yalnız eylemde kalır.

    İşte Yusuf`un güzelliği
    İşte arınmak isteyen haz

    Bir kez “işte“ denildiyse artık durulmaz
    Bir şey bir şeye dönüşürken
    Eyleme geçilecek
    Ve yakadan düşecek bu bungun kalabalık
    Bir oluş yönünde sıyrılan her ne ise
    Edimle ilenecek çokluğa, katılığa
    Eyleyenler görecek yegânelik ne imiş:
    Nereden sonrası kübra
    Nereden önce sagir
    Kaç, kaçır, doldur ya da dök
    II faut agir.

    Haz cini eylem ciniyle bir araya gelince
    Belki her şey yapılabilirdi
    Evet, her şey
    İyi ve kötü.
    Acaba
    İyi veya kötü şey
    Aynı zamanda yerli yerince ve uygun mu?
    İyi olsun, kötü olsun diye yapmak istenilen
    Rast gelecek mi kendini var eden yöne?
    Bunu anlamak için haz cini Kızguran
    Yönlendirdi Gökleren’i
    Yusuf’u kaçırmaya.
    Güzelliği çalmak için çağrılan
    İkinci cindi bu
    Ödev cini.

    Hüsnü Yusuf kaçırılacak çünkü
    Bunun bir çünküsü var
    Her nesnenin kendine özgü
    Bir yeri var evrende
    Hazzın çünküsü yoktur
    Eylemin de
    Haz ve eylem
    Bilinmez nerede eğleşecekler
    Oysa yalnız nesneler değil duygular düşünceler
    Ararlar ve bilmek isterler benzerleri arasındaki yerlerini
    Bu yer bir yer olmaklığı yüzünden
    Ödevini gösteriyor her nesneye
    Giderek
    Her nesne ödeviyle
    Kaybediyor nesne niteliğini
    Ödevini yerine getiren “o şey“ oluyor.

    Böylelikle ormanların kimliğinden söz açıyorlar
    Denizlerin kimliği, çöllerin, buzulların, sıradağların
    Ve kapanmak bilmiyor bir kere açıldımı söz
    Gökleren her tarafa bir şey yetiştiriyor
    Armağan verir gibi, tetiğe basar gibi
    Maden işçilerinin urbalarına kimlik
    Kumarhane kapılarındaki kabadayılara nişan
    Rujunu sürdükten sonra
    Aynada kendini öpermiş gibi yapan
    Sütüm yetseydi de doyurabilseydim, ne var?
    Sana almazsam neyim önümüzdeki yaz
    Ödevin cümleleri birer birer sayılmaz
    Yerine getirmeye bile gerek yok
    Tabiatla düşüyor
    Tarihle
    Yükseliyor durmadan
    Hem ödev
    Hem ödevi üstüne alan.

    Hepsi üç cindir bunların.
    Hazdır, eylemdir, ödevdir
    Yusuf’u kaçıran.
    Yusuf’u insanların dünyasında
    El âlemin dipsiz düşkünlüklerine tutundurmayan.

    ÜÇÜNCÜ BAP

    ŞİVEKÂR’IN YOLCULUĞUDUR

    Eskiler iz sürerdi.
    Biz muttasıl arıyoruz yeni insanlar.
    Arıyoruz âlemin iç yüzünden zihnimize
    Yansıyan bir tasarımla gerçeği.

    Şivekâr bizden biri
    Yola çıktı yolu bilmeden
    Arıyor bir hedef gözüne kestirmeden
    Aradığı ne sevgili, ne efendi, ne sultan
    Özünü harekete geçiren onun
    Kanını kaynatan candır düpedüz kendi canı.
    Yol canlılıkla mukayyet
    Gitti deriz
    Ölenler için
    Yalnız yaşayanların işidir
    Yola çıkmak, yolu kat etmek.

    Şivekâr olduğuna
    Olmasını istediği için inandığı
    O bir, biricik can için yola koyuldu
    Canını koydu yola
    Öyle bir başka ben
    Bulsun ki
    Ben’i bütün şemaliyle onda bulunsun
    Başkada bir ben yok ise
    Yere çalınsın rüya
    Benle
    Başka yok olsun.

    Eskiler aramaz, iz sürerdi.
    Bilirlerdi Evet’le Hayır arasına Belki
    Sokulduğunda
    Felaket gelir.
    Noksanı fark ederlerdi, çünkü bütünden
    Nelerin koptuğu besbelli.
    Dağılmak eskilerin dilinde
    Ufalanmak anlamına gelirdi
    İz sürerlerdi irileşmek, ulaşmak, toparlanmak için
    Biz yeniler bir an önce dağılsak bari deriz
    Korkarız kaybolmaktan çokluk içinde.

    Şivekâr korkmadı kaybolmaktan
    Daldı çokluğa can havliyle
    Dedi bulsam da Hüsnü Yusuf’u
    Onun gibi kaybolsam keşke.

    Kaç yıl geçirdi Şivekâr arayış içinde?
    Neler yaşadı?
    Biz yeniler yüz kızartan soruları hemen atlarız.
    Saklarız
    Arayan ve arayışın süre gittiği ortamın
    Yek diğerinden ne paylar aldığını.

    Dünyada
    Çözülürse dünyayı
    Issız kılacak bir çelişki vardı
    Bir çekişme vardı dünyada azgınlık fışkırtan
    Taraf olunduğunda.

    Aradı Hüsnü Yusuf`u Şivekâr
    Hep geciktirilmesi gereken o çelişkinin
    Susmayanı sağırlaştıran çekişmenin ortasında.
    Yalnız arayan bilir acımasını
    Aramamak acımamak demektir
    Küçümsenecekse
    Memnuniyet küçümsenmelidir
    Dünyanın dönmekten memnuniyeti
    İnsanların utancı dünyaya dönüşmekten
    İnsanlar
    Onların birer kırba hepsi
    Dış tarafları köseledir
    Hepsi içinde taşır içilecek şeyi
    Utanır ıslanmış köseleden insanlar
    SAHİPSİZ BİR UTANÇ HEPSİ.

    Şivekâr önceleri
    Arayışın ilk aşamasında
    Bu utancı sadece seyretmekteydi.
    Evden ayrılırken bohçasına koyduğu birkaç altın
    Takındığı birkaç parça mücevher
    Bir şehirden başka şehre göçerken
    Dağlar aşıp ormanlardan geçerken
    Sıyrılıp yol bulmayı ona kolaylaştırdı.
    Daha sonra ve fakat
    İnsan dedikleri o sahipsiz utançla
    Yaptığı pazarlık fena tartakladı onu
    İnsanlık utancından
    En külliyetli payı o aldı.

    Aradı
    Arayış ibresinden gözünü ayırmadı
    Karnı aç
    Üstü başı lime lime
    Artık narin ayakları çiziklerle dolu
    Dirsekleri de yara kabukları
    Gerçi bu kadarı, böylesi
    Başlarken hiç akla gelmezdi
    Lakin hayret!
    Arayana yoksulluk eziyet vermiyor
    Arayanın aramaktan başka derdi yok.

    Vakti bilmek için
    Diyor kendi kendine
    Haber almak sadece bir başlangıçtı
    Aradıkça dirisin
    Aradıkça mecalsiz kaldı kibrin.
    Aradın ve anladın
    Haber almakla yol tüketilmiyor
    Arayış sahicilik vaktine erişsin istiyorsan
    Senin kendin
    Haber olsa gerektir.

    Bak işte
    Bir parça kuru ekmek
    Kim bilir kim düşürmüş
    Kim bilir kim ekmeği bir kenara
    Ayakaltından çekmiş.

    Ne de sert!

    Şu akan derecikte biraz ıslatsam ekmeği
    Diye düşündü Şivekâr
    O zaman dişim keser.
    Pırıl pırıl dereye
    Uzattı elindekini
    Belki eski kibrinden
    Kalma biraz halsizlik
    Belki bu ince suyun
    Cilveli alayişi
    Ekmek
    Dereye düşüverdi.
    Hem karnı aç
    Hem de avı nispet yaparmış gibi
    Su üstünde kıpırdanıyor
    Koştu o kuru ekmeğin
    Peşi sıra Şivekâr
    Bir süre öyle gittiler

    O da ne?

    Dere görünmez oldu
    Harap bir tahta perde girdi
    Ekmekle Şivekâr’ın arasına
    Genç kız gerilemedi
    Hem zaten vazgeçerse
    Ne yapacağı belli mi?
    Dönülecek bir yer
    Bilmiyor gitmezse ekmeğin ardı sıra.

    Suya girdi bulmak için ekmeğini
    Tahta perdeden öteye geçti.

    Aklı zorlayan bir yer o perdenin ötesi.
    Bir bahçe. Gerçekten buraya bahçe mi demeli?
    Ağaç, yaprak, meyve, kuş hepsi tamam
    Tastamam hepsi.
    Sanki biraz önce tamamlanmış gibi.

    Kokusu çiçeklerin
    Otların, çalıların kısa cümlecikleri
    Yukardan dua fısıldar gibi yüze değen esinti.

    İnsan bir resmin içine
    Bu kadar girebilir.

    Bu bahçede her şey hayran olunmak için
    Her şey kendine özen göstermiş
    Her şey kendine öyle bakıtıyor ki
    Şivekâr bir kuru ekmeğin peşi sıra buraya girdiğini
    Bir daha aklına hiç getirmedi
    Hangi garip kuşun rızkıydı ki o ekmek?
    Kim bilir nereye gitti?

    Şimdi artık bahçenin derinliği genç kızı cezbediyor
    Bu bahçe keşfe açık bir kalbi bekler gibi
    Yürüdükçe bahçeden bir şey siniyor kıza
    Şivekâr bahçeye tını salıyor adım attıkça
    Çok geçmeden gözlerinin önüne

    Ne diyelim?
    Resim içinde resim mi?

    Edebiyat burada bize yardım edemez.

    Bir çiçekle meşgul olan kelebekle meşgul olan bir erkek
    Eskiler olsaydı betimleyeceklerdi
    Biz yeniler Alt dudağımızı ısırır
    Ve terleriz
    Şivekâr bizden biri
    Onun dilinden dökülen
    Bizim kelimelerimiz
    Saçma
    Ama başka ne sorulurdu ki?
    “ in misin, cin misin?“
    Cevap verdi Hüsnü Yusuf:
    “ ne inim, ne cinim“
    “ ben de senin gibi bir beni âdemim“

    DÖRDÜNCÜ BAP

    BİR YUSUF, BİR ŞİVEKÂR

    Şivekâr buldu
    Kendi arayışında bir karşılık bulunduğunu.
    Ya Yusuf?
    Peki, Hüsnü Yusuf bulunmak istiyor muydu?
    Harikulade bir bahçede
    Cinlerin arasında geçmişti günleri
    Öğrenmişti cinlerden yüzlerce hüner
    İnsanlar arasında kalsaydı eğer
    Hükmetmek ve itaat etmekten başka bir alanda
    Yusuf’a rahat vermezdi onlar.
    Gülünç özlemleri insanların
    Sinir bozucu tedirginlikle
    Ve derinlik karşısında gösterdikleri
    Şiddetli ve tamamen mankafa tepki
    Bütün bunlar Hüsnü Yusuf için
    Bezgin bir hayat demekti.

    Kalkıp, çıkıp, uzaklaşıp
    İnsanların dünyasından
    Yusuf’un mahremiyetine kadar uzanan
    Bu pejmürde kız da neyin nesi?
    Önce halinden ona hiçbir şey söylemedi
    Bıraktı
    Konuşsun Şivekâr.
    Aman Allah’ım!
    Şivekâr konuştukça
    Yusuf’un her yanına
    Oklar saplandı sanki.
    Dertli gönül neymiş
    Gönüle dert neden düşermiş
    Nasıl olurmuş göze almak
    Gözlerden ötesini
    Yağmadan, çapuldan, hazıra konmaktan uzak
    Akları, karaları, bütün renkleri esirgeyip
    Esirgenmeyi hak etmek
    Ve dönenmek evrende arındırıcı
    İtimada şayan bir rüzgâr gibi.
    Hayret ki cinler bu kızı kaçırmamış
    Bu fevkalade gönlüyle.

    Şivekâr’ı dinledikten sonra Yusuf
    Ancak anlayabildi kendi başına neler geldiğini.
    Sonra açarken uzun uzun halini kıza
    Sanki ona bir şeyler iade etti.

    Bir Yusuf, bir Şivekâr
    Anlamı yoktu artık ayrı hayatlarının
    Çabuk anladılar ki armağanmış yaşadıkları
    Verilmeyi beklemişler birbirlerine.
    İki insan diyelim isterseniz artık onlara
    Bizler de başvuralım
    Tarihin ve tabiatın
    Güç yetiremediği
    O ifadeye.

    İki insan bir araya gelince
    İki taşın beraberliği gibi olmaz
    Diyelim iki salkım
    Bir çift kuş, yılanlar, kurbağalar, göçmen sürüler
    Yarasa aşiretleri, birbirine açılan tanrısız mağaralar
    Yabancılık
    Yalıtkanlık üretirler ha bire.

    İnsan soyu
    İletkenliğiyle ünlüdür öteki türler arasında
    İki insan
    Başka hiçbir yaratıkta olmayan
    Geçirgen bağın başlatıcısıdır
    Anneler ve babalar
    Oğullar, kızlar, hısımlar
    Komşular, hemşeriler, yurttaşlar
    Hangileri arasından seçilirse seçilsin
    İki insan bir araya gelince
    O geçirgen bağa bir ilmek atar
    Bazen fiyonk olur arada
    Bazen her şey düğümlenir
    Yine de sonuna kadar
    Bu bağın götürdüğü
    Yere kadar gitmez
    İnsanlar
    Dostluğa, kandaşlığa, aşka evet
    Evet ama nereye kadar?

    Bunun bir son kertesi vardır
    Binlerce yıl iki insandan çok azı
    Son kerteyi birlikte tanımıştır.
    Sûra üfürülürken, çan çalınırken, ölü gömülürken
    İki insan tahsil eder zamanı
    En doğrusu son kertede iki insan
    Vakitsiz okunmuş bir ezandır
    Yusuf ile Şivekâr
    Vakitsiz okundular
    Çünkü zaman
    İki insan
    Ya da
    Hiç…

    Gün batımı yaklaşıyor
    Birazdan bahçeye geri gelecek cinler
    Her sabah gün ışıdığı zaman
    Üç cin
    Gökleren, Sarlanan ve Kızguran
    İri kuşlar şekline girip havalanırlar
    Sormaya gelmez gün boyu yaptıkları
    Ama onlar görecek olursa
    Yusuf’un yanında bir insanı
    Hiddetleri neye mal olur
    Bunu Yusuf bilmiyor.

    Güneş battı batacak derken
    Yusuf gönlünün sıcaklığıyla buram buram
    Tütsülenen eşine sevecen bir tokat indiriyor
    Bir elma haline giriyor Şivekâr
    Hani bir zamanlar bir kuru
    Ekmeğimiz vardı ya
    Onun gibi bir kenara koyuyor.

    Cinler geniş kanatlarıyla alaca gökten süzülüp
    Toprağa silkinerek konduklarında
    İnsan şekline giriyorlar
    Bir
    İki
    Üç
    “Burada bir insan kokusu var”
    “İnsan kokuyor buralar”
    “İnsan var”
    Cinlerle yıllarca beraberliğin verdiği pişkinlikle
    Hatta biraz azarlar gibi cevap veriyor Yusuf
    “Bu bahçede benden gayri insan ne arar”
    “Kokuysa sizin dişleriniz arasından geliyordur”
    “Kaç insan parçaladınız acaba?”
    Cinleri kandırmak o kadar kolay değil

    “Nedir Yusuf” diyorlar
    “Sen eskiden hiç kendinden”
    “İnsan diye bahsetmezdin?”

    O gece böyle geçer
    Ertesi gün Yusuf ile Şivekâr
    Yine birbirlerine kalır
    Çevre olurlar birbirlerine
    Gün batar
    Elma olur Şivekâr
    Birkaç hafta, sonra ay
    Aylar çoğalır
    Şivekâr gebe kalır
    Elmayı cin gözünden saklamanın imkânı yoktur artık.

    BEŞİNCİ BAP

    DÖNÜŞ

    Bütün sevişenlerin zor dakikaları vardır
    Hepsinin o zamanlarda benzeşir davranışları
    Hüsnü Yusuf
    Aldı Şivekârını karşısına
    Ellerini tuttu
    Ayırmadan gözlerinden gözlerini
    Önce derin bir iç geçirdi
    Konuşmaya başladı sonra:

    “İkimiz o bir kalarak en özel yeri”
    “Yaratılmışlar arasında”
    “Ne kadar hakkıyla kazanmış olursak olalım”
    “Ve şimdi çok kimsenin anlamadığı”
    “Yüceliş basamaklarında olsak da”
    “Her yaratılan şeyin zemini”
    “Bizim de zeminimiz”
    “İnsan çoğalacaksa insanlarda çoğalır”
    “Bir dönüş bekliyor seni”

    “Cinlerin bahçesinde”
    “Çocuk doğamaz”

    Hüsnü Yusuf Şivekâr’a neler yapacağını birer birer anlattı.
    Bir kocaman yumak ip vererek ona.
    Gidecekti
    Yumağın bittiği yere kadar hiç durmayacaktı.
    Ne bitmez yumakmış! Kaç gün gitti?
    Sonunda vardığı yer kapkara bir şehirdi.
    Önce
    Gecenin tesiri sandı
    Oysa gerçekten kara
    Gün ışığı altında bile kapkaraydı şehir.
    Evlerin duvarları siyaha boyanmıştı
    Panjurlar ve kepenkler
    Onlar da siyah ve kapalı
    Yollar hep zift karası
    Kaldırımlar kara taş
    Fakat ne geçen var, ne giden
    Bütün perdeleri çekik ve kara
    Bakan kimseler yok pencereden sokaklara.
    Şivekâr
    Karnı burnunda
    Ağır ağır kat etti kara şehri.
    En büyük kapısını buldu şehrin
    En kara kapı da buydu.

    Bu şehir baştan başa yıllardır
    Hüsnü Yusuf yasını tutmaktaydı.
    Gizli, gözden uzak bir yerde oynuyordu çocuklar
    Büyükler için oynamak, gülmek
    Gizlice bile olsa yasak.
    Yusuf’u cinler kaçırınca yedi yaşında
    Önce annesiyle babası karalara büründü
    Sonra
    Yavaş yavaş güzel Yusuf’un yokluğuyla
    Kendine çirkinlik bulaşmış hisseden herkes
    Siyahı seçti
    Bir dürüstlük aradı yasla avunmakta.

    Bu şehrin beyi Hüsnü Yusuf’un babası
    En büyük kapı bey kapısı
    Gebe kadın büyük, kara kapıyı
    Tam da doğum sancısı tuttuğu sırada çaldı.
    Açan olmadı, içerden bir kıpırtı
    Duyulmadı
    Çaldı Şivekâr bir daha
    Bir daha, bir daha
    Ne ses
    Ne nefes
    Sonunda ona öğretildiği üzere
    “Açın, Hüsnü Yusuf’un başı için açın” dedi.
    İçten ve iç parçalayıcı bir inleyişle
    O zaman kocaman kara kapı
    Açılıvermediyse de tamamen
    Mağrur ve ağırdan aralandı.
    “Doğurmak üzereyim”
    “Bana bir yer gösterin”.

    Şivekâr’ı ineklerin ahırına aldılar
    Çok geçmeden doğurdu
    Hani şu bir avcıdan işittiğine kanan var ya
    Ümidin ve korkunun hakkını vermek için
    Nice iniş nice çıkış yaşayan
    Mezbeleliklerde hırpalandıktan sonra
    Nikâhını harikulâde bir bahçede
    En harikulâde erkekle kıyan kızın
    Oğlu doğdu nihayet.
    Loğusa yalnız kalmasın
    Al basmasın onu diye
    O gece ahıra bir halayık bıraktılar
    Ve o gece bir kuş kondu ahırın penceresine
    Dile geldi, seslendi:
    “-Şivekârım! Şivekârım!”
    İçerden yanıtlandı bu çağrı
    “Lebbeyk! Sultanım!”
    “Ne yapar sultanım?”
    “Boklu çaputlar içinde yatar sultanın”
    “Annem duymadı mı?”
    “Al haneye almadı mı?”
    “Yavrumun yavrusu deyip”
    “Sinesine sarmadı mı?”
    Pır deyip uçtu sorular sonrası kuş.
    Ama olay halayık kızı çok korkuttu
    Koşup anlattı duyduklarını kâhya kadına
    Kâhya kadın işkillendi bu işten:
    “Kaz kümesine alsınlar loğusayı”
    “Oraya benim için de bir yatak koysunlar”.

    Ertesi gece aynı kuş
    Bu sefer kaz kümesinin penceresine
    Konarak aynı söyleşiye yer verince
    Halayık ne işittiyse, kâhya kadın, o da duyunca
    Anladı kara konaktaki emektar
    Bir bey doğurmuştu vesveseyle baktıkları yabancı
    Üstelik bu son gelen konakta herkesten daha yerli.
    Yeni efendisidir doğan bebek
    Beyin torunu.

    Gerçeği öğrenince
    Yas kentinin beyi, kara konağın hatunu
    Bir basübadelmevt saydılar bütün olan biteni
    Yavruyu vekit geçirmeden al haneye aldılar
    Yavrumuzun yavrusu deyip kucaklarında sardılar
    Şivekâr’la konuşup tebcil ettiler gelini
    Daha ileri gittiler
    -Bu soyda ihtiras bitmez
    Dediler:
    “Yakala bu kuşu bize!”
    “Tut bu kuşu bizim için!”
    Şivekâr Yusuf’a dokunmak istemez mi?
    Can ü yürekten
    Kabul etti teklifi.

    Al haneyi görmeliydiniz.
    Daha hüsnü Yusuf doğmadan
    Orayı annesi
    Bir sevinç odası olarak tertiplemişti.
    Her taraf siyaha büründüğü günlerde bile
    Bu oda al hane kaldı
    Ümit ve sevinç
    Temsil etsin istendi.

    Demirden ve kızıl bir karyolada yatıyordu Şivekâr
    Kuş pencereye konup adını ünledi:
    “Şivekârım! Şivekârım!”
    Bir naz uykusu içindeymiş
    Gibi yaptı yatakta sere serpe uzanan
    Kuşcağız kondu bu sefer karyola demirine
    Tez canlı, endişeli seslendi:

    “Şivekârım! Şivekârım!”
    Yine ses yok.
    Yastığa indi, geldi başucuna
    “Şivekârım!” “Şi…” der demez
    Kaptı kuşu uyurmuş gibi yapan.

    Kaçırılmak neyse…
    Ama bunca serencamın sonunda
    Bir kuş olarak yakalanmak
    Ağır geldi Yusuf’a
    Silkinip buluverdi gerçek cesametini
    Birden bire al haneyi
    Güzelliğiyle doldurdu.

    Bey ve hatun
    Babayla anne
    Coşkuyla daldılar içeri
    Sarılmalar, öpüşler…
    Hasretler giderildi.

    İnsan hayatı dediğin ne de meraklı bir şey
    Neden kılıç kabzasındadır kınalı parmak?
    Buraya kadar geldi masal
    Şimdi acep ne olacak?

    ALTINCI BAP

    İNS Ü CİN

    Cinlerin
    Hüsnü Yusuf’u kaçırmaları
    Elbet el altından bir desiseydi
    Bir insanı
    Yusuf’u yabancısı olduğu bir ufka taşıdılar.
    Yine de cinlerin insan ufkunu
    İnsanlık ortamını yıkmaya yanaştıkları söylenemez.
    Fakat ne yaptı buna mukabil insanlar?
    Cinlere sezdirmeden kimi bölgelerini onların
    Çaldılar önce
    Şimdi de denemek istiyorlar
    Cinlerin cinliğini ihlâl etmeyi.

    Yusuf’un babası, erki hep göze batan bey
    “Bak oğlum” diyor “Buraya kadar geldik”
    “Seni görmek, sana dokunmak fırsatına erdik”
    “Bizden bir oğul kaçırıldı, can yakan bir şeydi bu”
    “Bu yanık can”
    “Nasıl avutsun babası kaçırılmış çocuğu?”
    “Yok mudur bir yolu ki”
    “Cinlere sor bakalım”
    “Oğlunla ve Şivekâr’ınla”
    “Yeni bir hayat kurasın?”

    Bu teklifi meydan okuma saydı cinler
    Dediler “Baban o kadar kendine güveniyorsa eğer”
    “Biz seni ins ü cin sınırına getirip oturtalım”
    “Döktürsün senin başından üste baban”
    “Kurşun bir kubbe”
    “Kubbeyi biz yıkamazsak”
    “Artık hep insan kalırsın”
    “Ama bizim darbelerimizden bu kubbe yıkılırsa”
    “Tutsak saymayız seni avımızsın”.

    İnsan cine meydan okuduktan sonra
    Her şey cinlerin sıraladığı işlerle başladı
    Kızguran, Sarlanan, Gökleren
    Daha yedi yaşında
    Ayartarak
    Kaçırdıkları Yusuf’u
    Gerisin geri getirip
    Ter ü taze bir baba olduğu çıplaklığıyla
    Sınıra bıraktılar.
    Burası
    Cinlik ve insanlık sınırıydı

    O anda
    Cinler Hüsnü Yusuf’u bırakır bırakmaz
    Beyin emrinde binlerce nefer
    Hatunun mahiyetinde yüzlerce kadın
    Dökülecek kubbenin harcını
    Hızla yere çaktıkları
    İskeleye sıvadı.
    Yusuf şimdi
    Cinlerin ona öğrettiği yerdedir
    Etrafını şu an kaplamakta olan oysa
    İnsan işi anlaşılmaz alaşım.

    Bitti mi?
    Diye sordu yukarıdan cinler.
    Şimdiye kadar
    Yusuf’un bile görmediği
    Devasa kanatlı, pençesi azman
    Birer kuş kıyafetindeydiler

    Süre dolunca bir ağızdan
    Haydi gelin gelecekseniz
    Diye haykırdı onca nefer
    Onca kadın alçak sesle yine de bir ağızdan
    Boyunuz devrilsin deyip ilendi.
    Cinler kanatlarını kaldırıp
    Vurdular dev kubbeye
    Her vuruşta etraf
    Zangırdadı, gümbürdedi
    Hem vuruyor, hem çığlık atıyorlardı:
    “Yusuuuf! Çık da bir kaşık kanını içelim”

    Cinler hesabına göre bu kubbe
    Sayılı darbelerden sonra çökmeliydi
    Fakat kubbenin direnci tahminleri aştı
    Öyleyse daha sert kanat darbeleri indirilmeli
    Âvâzı yükseltmeli
    “Yusuuuf!” “Yusuuuf!” “ Yusuuuf!”
    “Çık da bir kaşık kanını içelim”
    Cinler çok kanat vuruyor
    Çok ağır

    Direniyor kubbe.

    Cinlerin çabaları
    Şaşırtıcı bir yönde etkiledi Yusuf’u
    Yıllarını cinler arasında geçirmiş bu taze baba
    Etkilendi
    İnsan iddiasının bu kerte direşken oluşundan.
    Göz önündeki hesaplaşmadan kolayca kaçan
    Hasmı için hep bir tuzak tasarlayan insan kafası
    Sihirden ve tılsımdan daha büyük endişe.
    Cinler gibi kan içmiyor insanlar
    Ama hepsi sülâlece ilik emmede usta.
    Kubbeyi cinler dıştan yıkamıyor
    Ben içerden zorlasam yıkılır mı?
    Hüsnü Yusuf
    Bütün gücüyle içten
    -Evet, samimiyetle
    Yüklendi kubbeye.

    Yıkılmadı yatık duran şey
    Kendinden yassılmış olanı hangi kuvvet yıkacak?
    Yıkılmaz çünkü atılım zevki nedir hiç bilmeyen
    Eyyamcı kamuya kaynaştırıyor onu
    Özgünlükten duyduğu nefret
    Donukluktan alıyor direncini
    Bir gün
    Sırf merak yüzünden
    Yerini asla terk etmiyecek
    Sapasağlam çünkü hassas yeri yok
    Çünkü her tarafı aynı miktarda müphem.

    Hüsnü Yusuf masalı
    Onlar
    Cümle el âlem
    Muradına erince bitti.
    Herkes Yusuf’a kavuştuk diye pek seviniyor.

    Yusuf artık cinlerle değil.
    Yine de sormak lazım
    Kavuşmak
    Denir mi
    Hep bir arada bulunmaya?

    Bir arada bulunmanın töresi, yasası var
    İnsanlar bir arada. Neden iki insan yok?
    Nerede Yin?
    Nerede Yang?
    The two and the one?

    YEDİNCİ BAP
    SUYUN SIZLADIĞIDIR

    Sızıyı gideren su.
    Suyun sızladığını kimseler bilmez.

    İsmet Özel
  • 112 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Not: Önce kitaba gidin sonra buraya :D

    Aynı yerde aynı saatte alıştığım yüzler var. Onlar beni bilmez ama ben hepsini çok iyi tanırım. Öyle yakından tanırım ki, onlar gülünce ben de gülerim, somurtunca da silerim hemen yüzümden neşeyi. O kadar yakından tanırım işte.

    Bakmayın yalnız olduğuma, aslında candan dostlarım var benim de. Şu kaldırımlar, şu binalar, şu ağaçlar.. Hatta sokaktan geçerken dostlarıma da bir bakayım diyorum. "Sokakta: 'Şu yok, ötekini göremedim, beriki de görünmüyor…' diye huzursuzluk bile duyarım." Sonra ayak üstü bir konuşma...
    -Siz sağ ben selâmet.

    Sever benim gibileri yürümeyi. Benim gibi dışarıya içeriden bakanlar işte. Hatta "O gün o kadar uzun dolaştım ki, her zamanki gibi, nerede olduğumu unuttum." Amaan dedim ne önemi var, yollar benim gibi kaybolacak değil ya! elbet eve giden yollardan biri bırakır beni de.

    "Hem yürüyor, hem şarkı söylüyordum. Neşeli olduğum zamanlar, sevincini paylaşacak dostu, ahbabı olmayan kimsesiz her mutlu insan gibi ben de mutlaka bir şeyler mırıldanırdım" İşte böyleyim. "bir hayalciyim;  gerçek hayatı o kadar az yaşıyorum ki,
    burada geçirdiğim dakikalar benim için bulunmaz bir mutluluk. " Diğer zamanlarda "Oturmak için çoğu zaman
    cehennemin bucağındaki yerleri seçer. Gündüz ışığından kaçmak istiyormuş gibi, oralara sığınır. Bir köşeye yerleşince de, sümüklüböceğin duvara yapışması gibi, ayrılmak.." bilmem

    Puff "izninizle, hikayemi üçüncü kişiden sözeder gibi anlatayım, kendimi anlatmaktan sıkılıyorum"

    Ne diyordum, haa "Bir köşeye yerleşince de,
    sümüklüböceğin duvara yapışması gibi, ayrılmak.." bilmem, pardon bilmez.

    Eee canım hayalperest kahramanımız "sizin, benim aradığımız hayatı ne yapsın! O, bu hayatı küçümser, değersiz bulur. Ama belki bir gün, beğenmediği bu hayatın bir günü için, hem de zevk, mutluluk düşünmeden, pişmanlık ve sonsuz bir keder içinde bütün o hayali yıllarını gözden çıkarmaya razı olacağını hiç aklına getirmiyor. Bu korkunç an henüz çatmadığı için, hiçbir isteği yoktur. Çünkü o, her istediğinin üstündedir, her şeye sahiptir; her şeyi kanıksamıştır. Kendi hayatının yapıcısı olduğu için ona her an istediği şekli verebilir. Zaten hayal dünyası öyle kolay, öyle doğal yaratılıyor ki, bunların hayal olduğuna inanılmıyor bile"

    Taakii "beğenmediği bu hayatın bir günü için, hem de zevk, mutluluk düşünmeden, pişmanlık ve sonsuz bir keder içinde bütün o hayali yıllarını gözden çıkarmaya razı olacağı.." korkunç gün gelip çatana kadar..

    Kahramanımızın başına hayal dünyasından çıkaracak bir durum gerçekleşiyor. O artık katıksız bir aşık!

    "Sevinç ve mutluluk insanı ne kadar
    güzelleştiriyor!.. Kalp sevgiyle taşarken içtekini başkasının kalbine dökmek, çevrede her şeyin neşelendiğini, gülüp söylediğini görmek istiyor."

    Kahramanımız Sanıyordu ki, o da kendisini bu denli sevecek. Kendisime gösterilen şefkat, özen ve sevginin… Evet, kendisine olan sevgisinin yakında başkasına kavuşmanın verdiği sevinçten ayrılmış bir mutluluk payı olduğunu nasıl da anlayamadı.

    Eline geçen mektubu açıp okumaya başladı..

    "Size teşekkür ediyorum! Evet, sevginiz
    için teşekkür ediyorum. Çünkü hayalime, uyanınca bile uzun zaman unutulmayan tatlı bir düş işlediniz. Çünkü bana kalbinizi kardeşçe açtınız, yaralı kalbime huzur, mutluluk vennek istediğiniz anı yaşadıkça unutmayacağım. Beni bağışlamakla kalbimde gömülü size ait anılan sonsuz minnet duygulanmla bir katdaha yüceleştinniş olacaksınız. Bu anıyı
    ruhumda ölünceye kadar saklayacağım.

    Kalbim ihanet bilmez; daha dün, bağlı
    olduğu kimseye bir an içinde nasıl dönüverdiğini gördünüz. Birbirimizi yitirmeyeceğiz. Bize gelir, bizleri unutmazsınız. Her zaman arkadaşım, kardeşim olacaksınız. Karşılaştığımız zaman bana elinizi uzatırsınız değil mi? Uzatacaksınız; beni bağışladınız, değil mi? Beni eskisi gibi seveceksiniz, değil mi?

    Evet, sevin beni, unutmayın. Çünkü bu anda ben de sizi öyle seviyorum ki!..
    Sevginize layığım, hakedeceğim onu azizdostum!

    Önümüzdeki hafta onunla evleniyoruz.
    Beni eskisi gibi seviyor, asla unutmamış. Ondan söz açtığım için darılmayın. Size onunla birlikte gelmek istiyorum. Onu seveceksiniz olur mu?

    Bağışlayın, unutmayın ve sevin.

    Sizin Nastenka’nız.”


    Eee " Yaşayabileceğiniz tek hayat hayal âlemiyse, sizi bekleyen başka bir hayat yoksa ne yapacaksınız? Hayaller sizi zorlayacak, yıkıntılar arasından çalı çırpı ve toz toplayarak başlayacaksınız rüya âleminizi yeniden kurmaya!"

    Başlasın bakalım!
  • Ne zaman baksam çevreme elli yıl sonra
    hep aynı gördüklerim; bir keşmekeş, bir bozuk düzen
    bir lokma ekmek uğruna tükenmesi insanların
    yaşamak ve ölmek için hep aynı neden

    sefil doymazlık: ete, kana, paraya
    öylesi bir açlık ki eksilmeyen, bitmeyen
    insan, ezebildiğince mutlu insan, oğul
    nereye gidersen git hep o tuzak, o dümen

    küçük hesaplarla kabaran büyük hesaplar
    ve değişmez çığlığı insanoğlunun: ben, ben, ben!"
    sen yok musun? onlar yok mu? biz yok muyuz?
    nereye bu gidiş? delicesine pupa yelken

    söyle neyi değiştirebilirsin ki tek başına
    yıldırırlar, sustururlar vururlar seni de hemen
    düşler bitmişse, gerçekler bir tokat gibi inmişse
    tek başına mutlu ol bakalım, olabilirsen

    en güzeli sevmek diyeceksin insanları tümüyle
    usanmadan, bir şey ummadan, beklemeden
    ver, durmadan ver, eller uzanmış, baksana
    ver ki; kurulsun sofra, başlasın şölen

    bir yanda umutların, düşlerin, düşüncelerin
    bir yanda aldığını geri vermez koca bir evren
    bak! bütün ağızlar yutmaya hazır seni
    bir noktadan, bir lokmadan başka nesin sen

    dönüp gerilere bakıyorum, bir de kendime
    elli yıl geçmiş, ha gün, ha yarın derken
    değişen birşey yok, bir şaşkın benden başka
    işte aynı yol, aynı kapı, aynı merdiven

    hani nerdeler? kimi yitmiş kimi gitmiş dostların
    bir ak saçlı anan kalmış yolumu bekleyen
    sabah-öğle-akşam . . . hep o tekdüze yaşam
    ve kırılmış bir kalple yorulmuş bir beden

    işte böyle geçti yıllar. bozbulanık
    ben sevdim, ben ağladım, başkalarıydı gülen
    ne zaman uzattıysam ellerimi, parçalandı
    mutluluk serseri bir mayındı denizlerimde yüzen
  • Ne zaman baksam çevreme elli yıl sonra
    Hep aynı gördüklerim; bir keşmekeş, bir bozuk düzen
    Bir lokma ekmek uğruna tükenmesi insanların
    Yaşamak ve ölmek için hep aynı neden

    Sefil doymazlık: ete, kana, paraya
    Öylesi bir açlık ki eksilmeyen, bitmeyen
    İnsan, ezebildiğince mutlu insan, oğul
    Nereye gidersen git hep o tuzak, o dümen

    Küçük hesaplarla kabaran büyük hesaplar
    Ve değişmez çığlığı insanoğlunun: Ben, ben, ben!"
    Sen yok musun? Onlar yok mu? Biz yok muyuz?
    Nereye bu gidiş? Delicesine pupa yelken

    Söyle neyi değiştirebilirsin ki tek başına
    Yıldırırlar, sustururlar vururlar seni de hemen
    Düşler bitmişse, gerçekler bir tokat gibi inmişse
    Tek başına mutlu ol bakalım, olabilirsen

    En güzeli sevmek diyeceksin insanları tümüyle
    Usanmadan, bir şey ummadan, beklemeden Ver, durmadan ver, eller uzanmış, baksana
    Ver ki; kurulsun sofra, başlasın şölen

    Bir yanda umutların, düşlerin, düşüncelerin
    Bir yanda aldığını geri vermez koca bir evren
    Bak! Bütün ağızlar yutmaya hazır seni
    Bir noktadan, bir lokmadan başka nesin sen

    Dönüp gerilere bakıyorum, bir de kendime
    Elli yıl geçmiş, ha gün, ha yarın derken
    Değişen birşey yok, bir şaşkın benden başka
    İşte aynı yol, aynı kapı, aynı merdiven

    Hani nerdeler? Kimi yitmiş kimi gitmiş dostların
    Bir ak saçlı anan kalmış yolumu bekleyen
    Sabah-öğle-akşam . . . Hep o tekdüze yaşam
    Ve kırılmış bir kalple yorulmuş bir beden

    İşte böyle geçti yıllar. bozbulanık
    Ben sevdim, ben ağladım, başkalarıydı gülen
    Ne zaman uzattıysam ellerimi, parçalandı
    Mutluluk serseri bir mayındı denizlerimde yüzen

    Ümit Yaşar Oğuzcan - 50 Yaş Şiiri