• Her gün işe gidiyorsun. Akşamları erken uyuyorsun ve bunun karşılığında aldığın tek şey koltuk takımı.
    Gerçekten acınası bir durum.
    •• Fight Club ••
  • Her gün işe gidiyorsun. Akşamları erken uyuyorsun ve bunun karşılığında aldığın tek şey koltuk takımı. Gerçekten acınası bir durum.

    Fight Club
    #Salı
  • Her gün işe gidiyorsun, akşamları erken uyuyorsun. Bunun karşılığında aldığın tek şey koltuk takımı. Gerçekten acınası bir durum.

    Fight Club
  • Her gün işe gidiyorsun. Akşamları erken uyuyorsun ve bunun karşılığında aldığın tek şey koltuk takımı. Gerçekten acınası bir durum.

    Fight Club (1999)
  • Her gün işe gidiyorsun. Akşamları erken uyuyorsun. Ve bunun karşılığında aldığın tek şey koltuk takımı. Gerçekten acınası bir durumdasın.
  • Öncelikle şunu söylemem gerekiyor. incelenmeyi en çok hak eden kitaplardan biri sanırım ''Fight Club.'' O yüzden biraz uzatabilir ve kitabın içeriğinden de bahsedebilirim(!) umarım okurken sıkılmazsınız.

    Kitabı okumadan önce filmini izleyenlerdenim. Filmin ismi Dövüş Kulubü olunca bazı kimseler dövüş filmi sanıyor ama tabii ki alakası yok, orada ki dövüş olsa olsa insanın kendisiyle içsel dövüşü, ruhani savaşı olabilir. Zaten filmi izlerken ya da kitabı okurken sayfalar arasında yürüdükçe Dövüş Kulübü sembolünün anlamını kavrıyorsunuz. Filmi ilk izlediğimde uzun süre etkisinde kalmıştım. Hala en çok sevdiğin film hangisi? dendiğinde aklıma gelen ilk filmlerden biri bu. Kitabının da olduğunu sonradan öğrenmiştim ve haliyle hemen onu da okumuştum. Bu 3. yada 4. okuyuşum sanırım. Bir kitabı kolay kolay ikinci defa dahi okumam ama o kitabı her okuduğunuzda detaylarda çok başka şeyler yakalıyor ve ayrı şeyler katıyorsa size tekrar okumaya değiyor bana göre.. Filmi mi kitabı mı? derseniz ikisi de çok iyi derim. Genellikle kitaptan uyarlanan filmlere ön yargım vardır ve beğenmem ama bu çok başka.

    Brad Pitt ve Edward Norton'un harikulade oyunculuğuna Marla Singer gibi çok sıra dışı bir karakteri canlandıran Helena Bonham Carter 'in olağanüstü jest ve mimikleri eklenince ve konu, ilerleyiş, kurgu çok iyi olunca ''kült'' kelimesinin hakkını sonuna kadar veren enfes bir iş çıkmış ortaya.
    Filmin zannımca en büyük talihsizliği; sinema tarihinde devrim niteliğinde sayılan Matrix gibi bir başyapıtla aynı zamanlarda vizyona girmiş olması ve onun gölgesinde kalması. Tabii yine de film kendi izleyici kitlesini oluşturmuş, bir çok insanı etkilemiş ve hatta bir çok ülkede küçük dövüş kulüpleri oluşmasına sebep olmuş. Öğrencilik dönemimde bizzat filmi beraber izlediğimiz arkadaşlarımdan biri o kadar etkilenmişti ki araştırıp Tyler Durden'in giydiği meşhur kırmızı deri ceketten bulup almıştı :)

    Neyse gelelim kitaba; kısaca karakterlerden bahsedeyim. kitapta 3 ana karakter var.
    Jack (cornellius), Tyler Durden ve Marla Singer.
    Jack; bana göre günümüz insanının neredeyse yüzde doksanını temsil eden bir karakter. Mutluluğu tamamen işte ve satın aldığı eşyalarda bulmaya çalışan biridir. Mesleki ve maddi açıdan belli bir doyuma ulaşmıştır. İyi bir işi, audi marka bir arabası, güzel bir evi vardır ve kullandığı eşyaların hepsi lüx markalardır. Kim bilir belki de çoğumuzun şuan peşinden koştuğu hayallerimizi süsleyen o yaşam.
    Ancak Jack mutlu değildir ve manevi bir arayış içerisine girer , sürekli uykusuzluk çeker, huzursuzdur ve doktor tavsiyesiyle çeşitli hastalıkları olan ve acı çeken insanların terapisine katılır. Orada bir parça kendini bulur ama o seanslara katılan Marla Singer'la tanışınca huzursuzluğu daha da artar.
    Marla Singer'dan bahsetmeyeceğim çünkü anlatılmaz yaşanır denebilecek karakterlerden biri. Okurken ya da filmi izlerken ne demek istediğimi anlayacaksınız.
    Tüm bunlar olurken Tyler Durden belirir. Jack'in tamda olmak istediği kişidir ve onun zıttı bir karakterdir. Daha doğrusu biz bütün erkeklerin hayatlarında bir parça olmak istediği özelliklere sahiptir. Karizmatik, güçlü, özgür ve umursamaz...
    Karakterler arası bağlara çok girmek istemiyorum çünkü henüz okumamış olanları bekleyen sürprizleri berbat etmek istemem.

    Kitap ne anlatıyor ona gelelim birazda;
    Kitap, yeni nesil dünyaya adım attığımız 90'lı yıllara ithafen ele alınmış ama günümüze kadar daha da gelişerek büyüyen tüketim toplumuna oldukça sert bir eleştiri olarak yazılmış. Anarşizm'den nihilizme, sistem eleştirisinden kapitalizme, isyan, kaos, yıkım her şeyi bulabilirsiniz bu kitapta...
    Kapitalizm eleştirilerini sürekli olarak gözlemlediğimiz filmde yoğun olarak değinilen ikinci konu ise cemiyet toplumu içinde yalnızlaşan ve birbirine yabancılaşan bireyin psikolojik buhranları. Filmin bir sahnesinde bunu oldukça net yakalıyoruz. Adamın asıl benliği Tyler'a uçakta yeni tanışmışlarken soruyor: ''-yaşamak için ne iş yapıyorsun? '' ''-Neden soruyorsun? Böylece benimle ilgilenmiş gibimi yapacaksın?'' Bu diyalogla toplumdaki yabancılaşmaya harika bir gönderme yapılıyor. Tek kullanımlık arkadaşlıklar işte. Günümüzde de çoğu kimse bir birini sorar ama gerçek mana da kim kimin umurunda ki?

    Bir diğer eleştiri 90'lı yıllardan sonra makinelerin insan emeğinin yerini almasıyla azalan “düşünen insan” sayısı. Gerçi başta makineler insanların yerini almıştı ama günümüzde insanlarda makineleşip onların yerini alıyor gibi geliyor bana. Hepimiz daha doğarken sınırları belli olan bir yolculuğa çıkmaya itiliyoruz. Önce zorunlu eğitim, sonra zorunlu sınavlar, zorunlu bölümler. Sanki herkes doktor, mühendis, hukukçu olmak zorundaymış gibi hissettiriliyor. Bir kere dahi sorulmuyor insanlara ne olmak istedikleri yada ne olmak istemedikleri. Bırakın yetilerine ve isteklerine göre meslek seçsin insanlar. ya da hiç bir mesleği seçmemeyi seçebilsinler!
    Tyler'ın meşhur repliğinde dediği gibi; ''insanlar nefret ettikleri işlerde çalışıyorlar; neden? Gerçekte ihtiyaç duymadıkları şeyleri satın alabilmek için.''
    Yani düşününce gerçekten de öyle değil midir. Hangimiz sadece gerçekten ihtiyacımız olan şeyleri satın alıyoruz, sadece ihtiyacımız olan şeyleri yiyip, ihtiyacımız olan şeyleri giyiyoruz? Neredeyse hiç birimiz!

    Bir anımı paylaşayım müsaadenizle; Bundan bir kaç sene önce Küba'ya kısa bir seyahatimiz olmuştu. Uçaktan indik insanları gördük, bir kaçıyla tanışıp sohbet ettik vs. Gün sonunda ilk yargım şu olmuştu; ne kadar da fakir insanlar, neden hiç bir şeyleri yok, bu şekilde nasıl yaşayabiliyorlar diye düşünmüştüm. Fakat 3-4 gün geçince yeni yeni olayın farkına vardım. Asıl fakir olan bizleriz asıl acınacak durumda olan bizleriz. Yani fakirliği belirleyen şey, insanın neye ne kadar sahip olduğu mudur, yoksa neye ne kadar ihtiyaç duyduğu mu? Onlar aslında normal bir insanın ihtiyaç duyduğu her şeye sahipler, gün içinde birbirleriyle geçirebilecekleri vakit o kadar çok ki, akşamları herkes sokağa inip sohbet edebiliyor, tv neredeyse yok, internet yok, sokağa çıkınca starbucks, mc donalds, dominos yok ama mutlular. Biz ise hep daha fazlasını istediğimiz için doyumsuzuz ve kaçınılmaz olarak mutsuzuz. 20 liralık bir tsort de normal bir insanı ısıtacak ve örtecektir, 40 liralık bir ayakkabı da insanın kullanması için yeterli olacaktır. neden 700-800 liralık bir sürü tsort alma 300-400 liralık türlü türlü çift ayakkabı alma ihtiyacı hissediyoruz . Bunu bize gerçek bir ihtiyaçmış gibi dayatan şey ne. Tabii ki televizyonlar, reklamlar, moda, çevremizdeki diğer insanlar. Kısaca kapitalizm...

    Ve gerçekte ihtiyacımız olmayan her neyi satın alırsak karşılığında esasen para değil zamanımızı, özgürlüğümüzü vermiş oluyoruz. Çünkü o parayı vermek için çalışmak zorundasın. Yani aslında düşününce şöyle oluyor; ihtiyaç dışı bir ayakkabıyı almak için 10 günlük ömrünü veriyorsun, bir şampuna 1 gün, bir kozmetiğe 3 gün, bir parfüme belki 5 gün. Üstelik parayla satın alınamayan yegane şeylerden birinin zaman olduğunu bildiğimiz halde...

    Gerçi böyle beylik cümleleri kuruyorum ama kendim bunları hayatıma tam olarak uygulayabiliyor muyum? Şimdilik Hayır. Bende bir iphone kullancısıyım ben de nadiren de olsa Starbucks'da kahve içiyorum vs. Ama yine de farkındalığımız arttıkça birşeylerin düzeleceğine inanıyorum. Ki zaten örgütlenmeden sadece kişisel olarak bir şeyleri yenmeye çalışmak gene bencillik olur ve bir sonuca ulaşamaz gibi geliyor. Aslolan çevremizdeki diğer insanları da uyandırıp geliştirip toplumsal olarak paranın hayatımız üzerindeki etkisini azaltıp minimize etmek. Bunun için bir çok gereksiz şeyden vazgeçmemiz gerekiyor. Tamda Tyler'ın dediği gibi ''"Ancak her şeyi kaybettikten sonra her şeyi yapmakta özgür olabiliriz."
    Dilerim bir gün başarırız...