Zülal Zeynep Bayrak, bir alıntı ekledi.
08 May 18:08 · Kitabı okudu · Puan vermedi

“aslında dünyanın en iyi insanları olan Azraillerin kurduğu bir dernek olup çıkmıştı Gun-Club.”

Ay'a Yolculuk, Jules VerneAy'a Yolculuk, Jules Verne

Neo Beat
Neyin yanındaysanız ben karşısındayım, inanmadıklarınıza inanıp inandıklarınızaysa inanmıyorum
Sistemin bize empoze etmeye çalıştığı yargılara inanmıyorum, #yoldaprojesi özgürlüktür!
Do you believe in r’n’r? Can music save your mortal soul?
Bu dünyada gerçekten inandığımız iki şey var: Rock and Roll
Beat kültürü boş yaşamaktan ziyade, serbest yaşamayı arzular. Bunu ayıramayanların Beat kültürünü anladıklarına inanmıyorum

İnanmaya; inanmıyorum .
İnansam inandığıma, inanmasam inanmadığıma inanmıyorum
Sadece ve sadece inanmıyorum bu açık değil mi?
Uzun zamandır inanmıyorum ama neye inanmadığımı hatırlayamıyorum.
Artık kimseye inanmıyorum.
İnanmıyorum diyenlere inanmıyorum ho ho ho
Olduğunuzu sandığınız kişiye inanmıyorum
İnanmıyorum tüm inananlara. Onların inandıklarına…
Biz kendimize inanmıyoruz.
“Kendime inanmıyorum” diyenlere inanamıyorum
İnanmamaya inanmıyorum.
Bir şeye inanmıyorsan, inanmadığına inanırsın.
İnancım kalmadı, inanmıyorum.
İnsanın kendisine inanmasına -bazen- inanmıyorum
İnsanlara inanamıyorum
Prensip olarak inanmıyorum.
Ben kısaca “inanmıyorum”
Bağzı şeylere inanmıyorum
İnanılmaza inanmıyorum
İroni yapmaya inanmıyorum
Ay inanmıyorum!
Ne demek inanmıyorum? İnanacaksın arkadaşım!

Müzik olmadan yolda olunabileceğine, birilerinin sizi sonsuza dek umursayacağına inanmıyorum; yol dışında. Yol sonsuzluktur.
Bir şiirde, bir şarkıda buluşamadığım insanların varlığına inanmıyorum
Sen aslında çok duygusal bir çocuksun” dediğinde -her seferinde- sana -gerçekten- inanmıyorum.
Duygularınızı yaşamanız için cesaretiniz olduğuna ve bir gün gerçekten mutlu olabileceğinize inanmıyorum
Zincirlere vurulmuş bir beynin, zincirlere vurulmuş bir bedenden daha özgür olabileceğine inanmıyorum.
Ve inanmıyorum kalpleri sarmalayan özgürlük hissine. Oysaki sadece ipimizi biraz uzun bırakmışlar.
Hepimiz aynı pisliğin lacivertleriyiz. İnanmıyorum son model özgün yaşam tarzına.
“Önceki ve bugünkü tarzlarımın birbirinden daha üstün ya da başarısız olduğuna inanmıyorum.’’
Mevcut herhangi bir sistemle tüm bireylerin özgür ve eşit olduğuna veya olabileceğine inanmıyorum.
Kapitalizme, liberalizme, anı yaşacılara, adanmış çilecilere, iyilik biriktirenlere, acıyanlara, azizlere ve beş para etmez kahramanlara inanmıyorum.
Direnmeden insan olunabileceğine inanmıyorum. Direniş varoluşsaldır.


İnanmıyorum duvarlarımızı yıkmadan önümüzü görebileceğimize, bütün evren yurdumuzken, kendimizi tek bir yere hapsederek özgürleşeceğimize…
Hepimizi aynı kalıba sokabileceklerine inanmıyorum
Bize bahşedilmiş en büyük hediyelerden olan bu insanları; tanımayanlara, sevmeyenlere prensip olarak inanmıyorum
Şiiri ayağı düşürenlere, modern sanat zırvalarına, muz kabuklarına, hiç yürümeden yoldayım diyenlere, müzikle sevişmeyenlere inanmıyorum
Geri kalmışlara, yoksunlara, sonradan görme olana, yolda kalmışlara, hayatında bir kez olsun otostop çekmemiş olanlara inanmıyorum
Hiç yolda kaybolmadan, arayıştan bahsedenlere ve Taksim’in Kadıköy’ün sahaflarındaki entelektüel fetişistlere inanmıyorum
“Ben çok çılgınım” mottosuyla boktan club şarkılarında tavşan gibi zıp zıp zıplayanlara inanmıyorum
4 lavuk 10 dansçının yaptığı rezaletin müzik olduğuna inanmıyorum
Koreografik danslara inanmıyorum/sevmiyorum/samimi bulmuyorum…
Henüz dans etmeyenlerin varlığına inanmıyorum
Siz bize sanat, kârdır dedikçe; biz size sanatkârdır demeyeceğiz. Mülkiyet sevdası kokan icraatlarınıza inanmıyorum
R. Downey Jr.’nin 9 yaşında esrara başladığı bir evrende sağlıklı sosyo-psikolojik tepkimelerin varlığına ve var olabileceğine inanmıyorum.


Charles Baudelaire’in sevgisizlikten yazdığına inanmıyorum. Nefret ve öfke onu katıksızca seviyorlardı, o da onları.
Hayatın gerçekten bir anlamı olduğuna inanmıyorum
İnsanlığın somut bir gerçeklik olduğuna, gerçek bir insanın var olduğuna inanmıyorum.
Brautigan ava çıkarken avlayacağı güzel beyinlerin farkında değildi.
Yoko’nun John Lennon’a aşık olduğuna inanmıyorum
Darth Vader’ın selfie çektiğine inanmıyorum
Jim Morrison’ın öldüğüne inanmıyorum
Tom Waits ve Iggy Pop’un öleceğine inanmıyorum
Syd zaten ölmedi. İnanmıyorum!
Akustik gitar arkada, önde duygusal bir şarkı söylediğini sanan kadın ve dinleyenler; hiçbirine inanmıyorum. Joan Baez varken bu ne cüret!


Amy Winehouse’un yüksek doz uyuşturucu ve alkol kullanımından dolayı öldüğüne inanmıyorum
Diego Rivera’nın göz kapaklarının bana yarı açılmış antep fıstığını anımsatmasına inanmıyorum
Punk’ın öldüğüne inanmıyorum
Orta Doğu’da bir gün barış olacağına ve kinin, nefretin yerine sevginin, karşılıklı saygının kazanacağına maalesef inanmıyorum
Barış için savaşanlara inanmıyorum
Bazı insanlar o kadar kindar ki, inanmıyorum
Vahşetin normal olduğu bir evrene inanmıyorum
Dünya üzerinde adalet olduğuna inanmıyorum
Devletlerin hak eşitlik özgürlük getirebileceğine inanmıyorum
Dünyanın güzel bir yer olduğuna inanmıyorum.
Dünyanın yaşam için var olduğuna inanmıyorum


Sınırlı dünyada sınırsız düşünce olmadığı sanrılarına inanmıyorum
Fikir özgürlüğünün olduğuna, hatta birçok özgürlüğe inanmıyorum
Parayla gelen şeylerin mutluluk getirebileceğine inanmıyorum
Satın alınabilen hiçbir şeye inanmıyorum.
Popüler kültürün fahişesi olmuş insanların özgün düşünce ve zevkleri olduğuna inanmıyorum
İyiyim desen de iyi olmadığını anlayan insanların olduğuna inanmıyorum.
Uğruna ölecek ve öldürülecek bir şey olduğuna inanmıyorum
Boğazına kadar nefret, kin ve para dolmuş şişman kodamanlara, onların sadece sanayi ve beton olmuş dünyalarına inanmıyorum
Tüm sınırlara, devletlere, kapitalist sisteme, pragmatist düzene ve herhangi ideolojiye inanmıyorum.
Para insan ile çatışıyorken, hiçbir zaman, adaletin sağlanabileceğine inanmıyorum
Geleneğin bataklığına saplanmış cahilleri kendilerine benzeteceklerine, gitgide onlara benzeyen üniversiteli halkçılara(!) inanmıyorum.
Siyasetçilere ve siyasetin kendisine inanmıyorum.
İnanmıyorum zihinleri “ÖZGÜRLEŞTİRME”DEN sona ulaşacağımıza
Ve inanmıyorum umutsuzca davranırsak geleceği göreceğimize…
İdeal bir düzenin varlığına veya var olabileceğine, bütün insanların mutlu bir şekilde yaşayabileceğine inanmıyorum
Şiir kitaplarının sararmış yapraklarındaki kokunun biteceğine inanmıyorum
Narsistleşmiş benliğine hapsolup kendi yaptıklarını göz ardı edip bir başkasını eleştiren “canlı”ya inanmıyorum


Evrenin bir parçası olduğumuz düşünüldüğünde insanoğlunun doğal kaynakları mülk edinebilmesine inanmıyorum
Namustan bahseden heriflerin, kadınlara yiyecek gibi baktıklarını görünce o heriflerin namuslu olduklarına inanmıyorum
“Ne bakıyorsun be?” deyip güzel bacaklarıyla gövde gösterisi yapana da ben inanmıyorum.
Hiç porno izlemedim diyen insanlara inanmıyorum
Seks için ön sevişmenin gerekli olduğuna inanmıyorum
Kendi yolumdan çıkıp başkasının patikasında sıkışıp kalmak istemiyorum. Bu yüzden aşkın özgürlüğüne inanmıyorum
Bu siktiğimin evlatlarının sevdiğine inanmıyorum
Bu orospu çocuklarının aşklarına inanmıyorum
İnanmıyorum masamıza içkileriyle gelen kadınlara
İnanmıyorum Tanrı’nın beni yakmak için can attığına, kadın olmakla yargıladığına ve sizlere bunun için izin verdiğine…
Bizlerin her hangi bir ırkı, dini, dili olduğuna inanmıyorum
Yeryüzünde din olduğuna inanmıyorum. Asıl ve tek din paradır.
Bazı insanların bir tanrıya inanabileceğine, bir insanı sevebileceğine ve adını sormadan bir misafire kapısını açabileceğine inanmıyorum


Devletlerin, bayrakların ve kalıplaşmış tüm düşünce yapılarının dünyaya barış getireceğine inanmıyorum
21. yy.da para hırsını “kader” diye yutturmaya çalışan siyasetçilere, patronlara, holding ceolarına inanmıyorum
Sadece biraz düşünebildiğimizi sanıyoruz ve silahlar icat ediyoruz diye kendimize “üstün hayvan” dediğimize inanmıyorum
Hayallerini gerçekleştirmek için okulda öğretilen lüzumsuz şeylerin gerekli olduğuna inanmıyorum
Sisteme dahil olmadığını düşünen insanlara inanmıyorum ; inanmayı gerçekten isterdim ama olmuyor.
Anlamsız cümlelerin sahiplerini, dayatmaları, karşı tarafı, ’duvarı’ biliyorum ve hiçbirine inanmıyorum.
Aile kavramının kutsal olduğuna inanmıyorum
Marjinal gözükme uğruna durmadan hiç bilmediği şairlerin şiirlerini paylaşan ergenlerin samimiyetine de inanmıyorum
Onlar için o da bir başlangıç. Paylaşsınlar, nefret yerine yeter ki şiir olsun.
Onca makyajla ve kravatlı kostümlerle dürüst, samimi, iyi niyetli işler yapıldığına inanmıyorum

Yalnız yaşanılmayacağına ve hayatımıza giren insanların gerekli olduğuna inanmıyorum
Ahlaki değerlere inanmıyorum
Sadece arkadaşız, o kızı asla becermem diyen erkeklere inanmıyorum
Hiç mastürbasyon yapmadım diyen kızlara inanmıyorum
Prensip olarak insanlara, insanlık diye yalanlarının altında inleyenlere inanmıyorum. Hayat tam bir porno.
Hayatın anlamının insan ilişkilerinde olduğuna inanmıyorum
Adına insan dediklerimiz çirkinleşmiş olabilir, ama anlamın yitirildiğine hala inanmıyorum
Her insan kılıfının bir insan olduğuna, balıkların her şeyi bildiğine, bir aborjin ruhunun ölebileceğine, yolu gride arayanlara inanmıyorum
Halkın gözünde şişirilmiş, efsaneleştirilmiş balon insanların hiç bir lafına inanmıyorum
ben iyiyim diyenlere inanmıyorum
Fikirlere ideolojilere ve bunların yönettiği bir dünyaya inanmıyorum
Mahremiyetin ve masumiyetin bu denli yıpranmasına inanmıyorum
Şu an dahi inanmayışlarına inandıkları için, insanların bir şeylere gerçekten inanmadığına inanmıyorum.
İnanmıyorum yanılgısına da inanmıyorum.

LSD’siz dünyanın gerçekliğine inanmıyorum
Aşka inanmıyorum
Aşksız bir hayata inanmıyorum
Sevişmenin yalnız bir bedensel tatmin olduğuna inanmıyorum
Diğerlerine acıdığı için kendini duyarlı sananlara inanmıyorum
Kendimden başkasına inanmıyorum
İnanmıyorum (GENEL)
Müdafaa edilecek normal bir hayat kaldığına inanmıyorum
Bir gün eriyip akacak o yüzündeki maske. O gün aynada gördüğün yüzü tanıyabileceğine inanmıyorum
Evde süslü püslü makyajlı poz veren kız arkadaşların sabah sabah kahvesiz olmuyor demelerine inanmıyorum
“Kafam düşünceler yüzünden il izni alabilecek kadar kalabalıkken” söylediklerimin beni tam olarak yansıtabileceğine inanmıyorum

Sonsuzlukların ölçüleri olduğuna ve bir sonsuzluğun diğeriyle kıyaslanamayacağına inanmıyorum.
Kötülük yapmaya yetecek güçleri olmadığı için zaten mecbur oldukları iyiliği kendi seçimleriymiş gibi gösteren zayıflara inanmıyorum
Dogmatik bilgilerle algılarını sınırlayan bir canlının, zihin denilen enstrümandan doğru sesleri çıkarabileceğine inanmıyorum.
Faşist bir insana laf anlatabileceğime inanmıyorum
” Ooo pity pity care’em all so pity, tear is the last thing gymnastic ” orjinali buymuş artık çocukluğuma da inanmıyorum
Devlete, ahlaka ve normlara inanmıyorum.
Aşk’a bir türlü inanamıyorum.
Beni, benden daha fazla mutlu edebilecek birinin varlığına inanmıyorum .
Yan yana gelmekle birlikte olunacağına inanmıyorum, ruh lazım.
Düştüğüm dar çukurdan çıkabileceğime ve her şeyin bir gün biteceğine inanmıyorum
Hayatımda bıraktıkları şeyler yalnızca boktan yaralar olmasına rağmen, iz bıraktığını düşünen insanlara inanmıyorum
‘Seviyorum’lara inanmıyorum, bir insanın bir insanı sevebileceğine inanmıyorum ve en çok da bu kadar sevgisiz olabileceğime inanmıyorum.
Yeni yetme, gösteriş budalası, popülizm düşkünü insanların kurduğu yapmacık samimiyetlere inanmıyorum.
Eski basım koleksiyoncularının, elitist partilerde yüksek sesle söyledikleri ‘aşka inanıyorum’ çığlıklarına ve şampanyalara inanmıyorum
En iyi savunma hücumdur diyenlere inanmıyorum (İtalya Milli Takımı)
Halkımın bu kadar ayakta uyuyabileceğine gerçekten inanmıyorum.
Kendilerini toplumsal otoritenin temsilcileri gibi gören anne babaların ebeveynliklerine inanmıyorum.
Yarının bugünden daha güzel olacağına inanmıyorum
Çıkarcı gösteriş budalası ikiyüzlü âdemler… Boş beleş sorunlarınıza da şikayetlerinize de gösterişinize de inanmıyorum.


“Hiçbir yere ait olmayanları iyi tanırım. Her yere aitmiş gibi davranırlar.”
İnanmıyorum 20 yıl okumanın 30 yıl kapitalistlerin köpeği olmanın hayat olduğuna
Tarih kitaplarına ve muktedirlere inanmıyorum.
Yaşamak için buradayız ve o adamların silahlarına, savaşlarına ihtiyacımız yok.
Evrenin bir parçası olduğumuz düşünüldüğünde insanoğlunun doğal kaynakları mülk edinebilmesine inanmıyorum.
Toplumun yarattığı aşka, baskının yarattığı dine, bu yazın hit müziklerine inanmıyorum
Geleceğe, ahlaka, siyasetçilere, adalete, eşitliğe, hümanizme, kadere ve arabeske inanmıyorum…
Mutlak olanı ararken mide bulandıran yalanları savuran insanlara inanmıyorum
Aktivistlerin tırt eylemlerine, adalet sisteminin adil olduğunu savunanlara, siyasi partilerin bir işe yaradığına inanmıyorum
HER one night stand gecesinde bunu ilk kez yaşıyorum diyenlere inanmıyorum.
En büyük korkusu tek başına var olabilmek olan, acınası halde sığınacak liman arayıp bulduğunda adına aşk diyenlere inanmıyorum
En çok da dört duvar arasından çıkmayıp hayatın anlamını kavramışlık taslayan 21. yüzyıl insanına inanmıyorum.


Okuduğuma, duyduğuma inanmak için çok çok gerilere gitmek lazım.
Eğitim sisteminin eğitmek için yapıldığına ve duvardaki diplomaların zeka seviyesiyle doğru orantılı olduğuna inanmıyorum
Kapitalist düzenin kariyerist işleyişini eleştirip kendi içinde kariyerist ve konformist kalan kişilere inanmıyorum
Sanalda kapitalizmi kötüleyip reelde Starbucks’tan çıkmayan burjuvalara da…
Paraya endekslediğiniz hayallerinizin hiçbirinin gerçekliğine inanmıyorum
İlk önce sistemi eleştiren, bir süre sonra o sisteme dahil olan insanlara inanmıyorum
Deniz yutmuş çocukların hayatını kurutan dünyanın masumiyetine inanmıyorum
Özgürlük diye böğürmeyi seversiniz hepiniz en çok; oysa ben çevresinde çokça böğürme ve duman bulunan büyük olaylara inanmıyorum /Nietzsche
Sanat manifestolarına, bir değerin üstünde oluşan ölüm mottolarına, şiddetin serin lanetli rüzgârına inanmıyorum
Bulunduğu zamanla, yaşadığı hayatla yetinen, kapılarını aralamayan, tabularını yıkamayan insanlara inanmıyorum
Bunun son bira olacağına ‘Bu gece öleceğim’ deyip ölmeyeceğine inanmıyorum.


Hayatımın geri kalan ilk gününün bu gün olacağına inanmıyorum
“Hiç intihar etmeyi düşünmedim” diyenlere inanmıyorum
O kızın seni benden daha çok sevebileceğine inanmıyorum kısaca.
Bilgeliğin, cehaleti yenebileceğine inanmıyorum. Cehalet erdemdir.
‘’Ben de tam seni arayacaktım’’diyenlere inanmıyorum, hatta gülüyorum.
Deprem oldu diyorlar inanmıyorum.
Sınava çalışmıyorum diyen kankama inanmıyorum. Yüksek alıyor!
Kazanın doğurduğuna inanmıyorum
Big Yellow Taxi Benzin’de bir limonataya nasıl 17 lira verdiğime inanmıyorum
Karpuz kabuğundan gemiler yapmayanlara inanmıyorum
O orospu çocuğu “beşeri münasebetler” hocasının dediği gibi kumaş pantolon paçasının 25 cm olması gerektiğine inanmıyorum
Kullanım kılavuzlarına ve prospektüslere inanmıyorum.

 

I don’t believe in magic! I don’t believe in Hitler! I don’t believe in Kennedy! I don’t believe in Kings!
Hey Jude’un sonunda bittiğine inanmıyorum.
Gizli mektuplar barındıran çekmecelerin varlığına artık inanmıyorum
Feministlerin küfür etmediğine inanmıyorum
aatıf Chahechouhe’nun Atıf Şeyşu olarak okunmasına inanmıyorum
Samuel Eto’o ‘nun bittiğine inanmıyorum
Yha inanmiyorum kzzııaam Berke Cansuya çıkma teklifi etmiş:)
Bir saattir bu hashtage bir şeyler yazmak için nöronlarımın ter akıttığına ve kendimi neden bu kadar yazmak zorunda hissettiğime inanmıyorum.
Hashtaglere #inanmıyorum
‘’Kahretsin, zaten nihilizme inanmıyorum ” diye çığlık çığlığa Nietzsche’yi anarken anladım tüm gerçeği!
Kafka’ya hak vererek, ölümün olduğu bir dünyada daha ciddi bir şeyin olabileceğine inanmıyorum
Yetişmem gereken bir ölüm, kaçmam gereken bir hayat var.
Onların inandığı gibi inanmıyorum, onların yaşadığı gibi yaşamıyorum, onların sevdiği gibi sevmiyorum, onların öldüğü gibi öleceğim.
Bütün bunlar gerçekten yaşanmış olabilir, ama hiçbir şeyi değiştireceğine inanmıyorum ..

Bu şiir 200’ü aşkın “Beatnik”in katılımıyla #inanmıyorum hashtagi üzerinden canlı olarak bir gecede yazılmıştır ..

Ayşe*, Dövüş Kulübü'ü inceledi.
30 Nis 11:19 · Kitabı okudu · 3 günde · 10/10 puan

BİR TÜMÖRÜM OLSA ADINI MARLA KOYARDIM!!
Sendrom-lu/suz bir pazartesi sabahından herkese merhaba;

Malum bahar geldi, bi inceden üstüme çöken rehavet sebebiyle okumalarım biraz ağırlaştı falan, aslına bakarsanız Chuck Palahniuk bu dönemlerde benim kurtarıcı şövalyem sayılır, halihazırda Hakan Günday okuma çabaları içerisindeyken bunalıp bir anda kendimi Fight Club'a başlamış buldum.

Kitabı okurken keşke filmi izlemeseydim diye içimden geçirdim sık sık, her zaman önce kitap parolasıyla yola çıksam da yıllar önce izlemiş bulunduğum için kitaba çok özgün bir şekilde başlayamadım. Hatta ilk on bölüm kitaba adapte de olamadım. Çünkü Marla Singer denildiğinde aklıma direkt Helena Bonham Carter'ın gelmesini engelleyemiyorum. He diyeceksiniz ki bu yorum filme haksızlık etmiyor mu?
-Asla! Film kendi çerçevesinde olabilecek en iyiler arasında bundan zerre kadar şüphem yok , ayrı ayrı, ikisi de türünün en iyisi ama ben sadece kitabı okumuş olmayı tercih ederdim, daha özgün bir okuma yapabilmek için.

Gelelim kitaba, sahip olduğu her şey; pahalı eşyalar, lüx araçlar, kabarık banka hesapları, pahalı bir muhitte dublex bir daire, ve bunun karşılığında, asık suratlar, biteviye mesai saatleri, sahtekarca gülüşler, yalanın bini bin para insanlar, bitmeyen depresyonlar, antidepresanlar, ucundan tutulamayan lojman griliğinde bir hayat.
Tanıdık geldi değil mi? Bukowski'nin ''Yaşama sevincimi, sigortalı bir iş karşılığında sattım! '' sözü tüm bu söylediklerimin özeti aslında.

''İstediğim şeyler gün geçtikçe hep istemeye eğitilmiş olduğum şeylermiş gibi görünmeye başladı. '' -Görünmez Canavarlar


Daha pahalı bir araç, daha pahalı bir ev, daha pahalı kıyafetler, toplumun gözünde daha prestijli olmanızı sağlamıyor! İnsanlar sistemin içerisinde öyle bir evriliyorlar ki, o daha pahalı saatin, daha pahalı ayakkabının, sahibi olmak için geceli gündüzlü ömrünü tüketiyor.

Bomboş..

Janjanlı hayatlarınız, sahip olup içinde bile yaşamadığınız evleriniz, göstermelik arkadaşlıklarınız, sahtekar gülüşleriniz.. Bomboş..


Fight Club'da Tyler Durden karakteri, anlatıcının sahip olamadığı,ama hep olmak istediği karakteri açığa çıkarıyor. Anlatıcı dipte, Tyler gökdelenin zirvesinde. Anlatıcı mesai bitirmek istiyor, Tyler tüm yüklerinden kurtulana dek dövüşmek. Hele hele son bölümlerde ki Kargaşa Projesi tam anlamıyla Tyler'ın modern anarşisinin dışa vurumu. Hangimiz istemedik çılgınlar gibi :)

Velev ki; benden tam puan alan bir okuma oldu, okuyacak arkadaşlara tavsiyem filmi izlemeden okuyun. Keyifli okumalar dilerim tabi mümkünse ;)

Nuh, Sahilde Kafka'yı inceledi.
 18 Nis 17:03 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

Yaklaşık iki yıldır zaman zaman aksatsam da her gün bir film izliyorum. Tabi ki bu iki yılın öncesinde önüme gelen her filmi sorgusuz izliyordum. Ne olduğu önemli değil. Film olması yeterliydi. Varın siz düşünün ne kadar gereksiz film izlediğimi. Fakat geçen zamanla seçici olmayı öğrendim. Boşuna film izliyorum diyerek pişman olmaktansa seçici olmayı kendimce öğrenmeye çalıştım.

Şimdi dediklerinizi duyar gibiyim:"Kitap incelemesi adı altında bize niye bunları anlatıyorsun? Biz kitabı merak ediyoruz."

Bunu biliyorum ve elimden geldiğince en iyi şekilde anlatmak için bu şekilde yazıyorum. Kimi filmler vardır sadece görsellikle ön plana çıkar. Gişe rekorları kıran Avatar filmi. İnsanı yakalayan repliklerinin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Ama bize yaşattığı görsel şölen kusursuzdur. Bir de görsellikten ziyade doğallıklarıyla ön plana çıkan filmler vardır. 'American History X' gibi. CGI efektleri yoktur ama film boyunca gözünüzü bile kırpmadan izlersiniz. Son olarak bunun ikisini birden barındıran filmler vardır. Christopher Nolan'ın Kara Şovale üçlemesi gibi.
Kimisi için sadece süper kahraman filmdir. Kimisi için alt metninde felsefik temalar vardır. Sosyal mecralarda paylaşılacak onlarca replik barındırır içerisinde.
Benim en sevdiğim ise "Neden düşeriz?". İzlediyseniz bu sorunun cevabını verirken duygu patlamasına benzer hisler yaşayabilirsiniz.

Ve işte şimdi kitaba dönebiliriz. Bu kadar şeyi bir kitaba nasıl bağlayacağım? Kitap okuma alışkanlığım daha eskiye dayanır filmlere göre. Ama filmleri izledikçe
hem görsel hem de konu olarak beni sarsacak bir kitap hayal edip durdum. Burada kıyaslama yapmayacağım fakat Chuck Palahniuk beni tatmin eden yazarlardandı. Fakat Haruki ile aynı kefeye konulmayacağını biliyorum. Demek istediğim beni yakalayacak kitaplar arayışındaydım. Ta ki o kitapevine girinceye kadar. Popüler kültürün ürünlerinden olan vampir serilerinin yanından hızlı adımlarla uzaklaşıp Haruki'nin eserlerinin bulunduğu rafa geldiğimde elime aldığım ilk kitap buydu.
Sebepsizce. Ne kapağını beğenmekle ne de sayfa sayısıyla ilgisi vardı. Sadece okumam gerektiğini hissediyordum. Beni çağırdığını duyabiliyordum.
Elbet almadım o gün. Çünkü gereksiz birçok şeyde vergi indirimi yapılırken kitaplardan hiç söz etmeyip yayınevlerini cebini doldurmaya devam etmemizi istiyorlardı. O an için o miktar fazla olduğundan beklemeye istemeyerek de olsa karar verdim ve bir hafta kadar önce ikinci el olarak aldım ve beklemeden okuyup bitirdim. Beni çağırmasının sebebini anlayabilmiştim

Yukarda bahsettiğim üçüncü kategorideki filmler gibiydi. Aradığım, istediğim her şey içerisindeydi. Beethovendan Budaya, resimden dünya savaşına, felsefeden müziğe, sevgiden nefrete, özlemden acıya kadar birçok konu Harukinin kalemiyle belirli bir kurgu içerisine işlenmişti. Ana karakterimizin adı Kafka Tamura. 15 yaşında evden kaçmaya karar veriyor ve sonrasında gelişen olaylar. Elbet konu olarak bu kadar basit bir cümleyle anlatılamaz fakat size 'spoiler' vermemek adına kısaca bunu diyebiliyorum. Ayrıca Kafka'nın öyküsüne paralel olarak Nakata adlı yaşlı bir amcamızda var. Özetle iki ana karakter ve diğer yan karakterler. Birbirine paralel ilerleyen iki öykü ve bu öyküye eşlik eden yukarıda bahsettiğim konular. Hem görsel bir şölen hem de zihninize kazınacak kadar güzel alıntılar.

Ben Hüseyin Can Erkin'in çevirisiyle okudum ve son derece memnun kaldım. Yanlış bilgi vermemek adına kesin olarak demiyorum ama sanırım Haruki'nin eserlerini
sadece Hüseyin Can Erkin çeviriyor ve elbette çok da iyi yapıyor bana göre. Haruki'nin hayal gücü inanılmaza oldukça yakın. Kitapta gelişen bazı olaylar fantastik sınırları içinde fakat bu size hiç öyleymiş gibi gelmiyor. Aksine sanki normal hayatta her an yaşanabilecekmiş gibi hissediyorsunuz. Elbette bu Haruki'nin ustalığından kaynaklanıyor.

Haruki kitap boyunca bize özel bir müzik keyfi de yaşatmayı ihmal etmiyor.
Dinlemek isterseniz listeyi şuraya bırakıyorum.

- Duke Ellington
- Led Zeplin
- Beatles, Sergeant Pepper's Lonely Hearts Club Band
- Prince, Little Red Corvette, Greatest Hits
- Bob Bylan, Blonde on Blonde
- Otis Redding, Dock of the Bay
- Stan Getz, Getz/Gilberto
- Rubinstein-Heifetz-Feuermann Üçlüsü
- Beethoven, Arşidük Üçlemesi
- Mozart, Posthorn Serenadı
- Radiohead, Kid A
- John Coltrane, My Favourite Things

İnceleme gibi görünmeyen incelemenin sonuna gelirken sevdiğim yazarlar arasına Haruki Murakami'yi de eklemenin mutluluğunu yaşıyorum.
Umarım sizde benimle aynı fikirde olursunuz.

"Bendeniz Nuh, inceleme konusunda pek iddalı değilim ve okurken sizi sıktıysam kitabı okuduktan sonra bağışlayabilirsiniz."

Kitap ve en önemlisi sevgiyle kalın.

Tuco Herrera, Martin Eden'i inceledi.
 27 Şub 21:42 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

"OKUDUĞUNUZ BU KİTAP JACK LONDON ' IN ÖZ YAŞAM ÖYKÜSÜ DEĞİLDİR !!! NASIL MI ?"

Sabah buna diye başladım Aziz Nesin kritikleyip sekiverdik işsizlikten =)) Eh fena da olmadı hani ! Çünkü her ikisi de azmin ete kemiğe bürünmüş hali benim gözümde..İkisi de kelimenin tam anlamıyla tırnaklarıyla kazıya kazıya geldiler oldukları yere ..Bu açıdan bakınca az gecikmeli oldu ama olsun beklediğime değdi..

Bu nasıl bir azim demek istiyorum ama kitabı okuyanlar hemen romana ya da Martin Eden karakterine atıfta bulunduğumu sanacaklar ..Halbuki Jack London ' ın hayatı ve başardıklarının yanında bu roman ne olabilir ki ? Amerikan edebiyatının incilerinden hatta ve hatta en iyilerinden biri diye nitelendirilen bu kitap Jack London' a kıyasla kumsalda bir kum tanesi olabilir mi acaba ? Romanı hayatını bilmeksizin okuyanlar , bir genç kıza aşık olan Martin isimli bir denizcinin azmi , sonrasında yaşadığı hüsran ve mutlu /mutsuz son olarak algılayacaklar .. Yahu arkadaşım ne demeye çalışıyorsun diyenleri duyar gibiyim .. O yüzden hemen sadede geleyim ..Arkadaşım bu okuduğun ve otobiyografik diye nitelendirilen roman Jack London ' ın hayatı değil .. En azından tamamı HİÇ değil ! Çok çok kısa bir dönemi .. Ve kurgu ile zenginleştirilmiş bir versiyonu .. Bir kez Jack London ' ın anne ve babası ölü değiller bu romanda olduğu üzere ..Burda bir kere anlaşalım .. Hatırımda kaldığı kadarıyla annesi ,kendisi milyoner olup ayrı çiftlik evi (WOLF HOUSE) yaptırıncaya kadar da hayatta ..
Evet Ruth olarak okuduğun ve Martin Eden ' a tokadı basan onu yüzüstü bırakan omurgasız bir hatun Jack London ' ın hayatında var oldu .. Asıl ismi Mabel Applegarth idi..Jack London bu veremli genç kızı lise yıllarında ismi Ted olan abisinin daveti üzerine evlerine gittiği dönem tanıdı ..Çook öncesinde denizlerde inci avcılığı yaparken postu deldireceğini anlayınca polis vardiyasına katılmış sonrasında bu işlere paydos diyip liseye yazılmıştı .. İşte onu ilk kez gittiği Oakland lisesinde gördü ve etkilendi .. Sonrasında Kaliforniya Üniversitesine gitti ..Aynı romandaki gibi çok kaba , sürekli içen ingilizcesi bozuk bu genci , Kaliforniya Üniversitesinde tekrar görünce bizim hatunun feleği şaştı tabii .. O kalas aromalı genç gitmiş yerine entellektüel birikimli hızar gibi bir Jack London gelmişti .. Ama ne yazık ki maddiyat el vermedi tekrar çalışmaya başladı .. Tam herşey bitmiş , KENDİSİ GÜNEŞTE UNUTULMUŞ 100 yıllık BİR BAMBU TABUREYE DÖNMÜŞ , HAYAT İSE 160 KİLOLUK BİR ÜMİT USTA kıvamında "üstüne üstüne" geliyorkeeeeen bir mucize oldu ! Eserlerinden biri yayınlandı.. Sonrasında olanlar yer yer yazarımızın hayatıyla eşleşiyor .. Şimdi sanırım ne demek istediğimi anlamışsınızdır .. Evet Martin Eden Jack London mıdır ? Aynen öyle !! Kendi üzerinden hayatının bir kısımını değiştirerek aktarmış bize olanları .. Anlayacağınız üzere gerçek hayatta iki evlilik yapmasına rağmen gerçek ve ilk aşkını hiç unutmamış ..Tıpkı ona en kötü günlerinde yardım edenleri de unutmadığı , yeri gelince hatırladığı gibi ..Yeri gelmişken hatırlatayım bu insanlar için ne dediğini :

"Acımak , aç bir köpeğin önüne kemik atmak değil , kemiğini o köpekle PAYLAŞMANDIR."

İşte bu yüzden diyorum ki inanılmaz bir adam .. İnanılmaz bir azim ..İnanılmaz bir sadakat ..Eşi benzeri olmayan bir kalp bu adamdaki!! Eşsiz bir zeka ..Muadili belki hiç gelmeyecek bir yetenek!

Nasıl başarılı olmasındı ki? Romanı okuyanlar bir şeyi hemen farketmişlerdir ..Kendisi gerçek bir "realisttir".. Hep söyledim ; Demir Ökçe incelememde (#25935136 ) , hayatını anlatan Doludizgin bir Denizci Jack London' da da (#24776554) belirttim..Gerçek hayatta neyi gördüyse onu yazdı Jack London! Edebiyat üzerine tartışan monşerler ,kırmızı kadife koltuklarda yaylanıp ,şarap şampanya yudumlayıp hiç yaşamadıkları hayatlar üzerine beylik tanımlar yaparken gerçek açlığı, sefilliği , bir ekmek için eriyen bedenleri gördü..O insan öğüten çarkların içine düştü..Hem de romanda geçen çamaşırhanedeki de dahil , daha kötü versiyonlarına .. Gözleriyle gördü yokluğu .. Dört gün sadece tek , bir tek patates haşlayıp hayata tutunduğu günleri yaşadı .. Bakın bu adamın başardığı mucizeyi gelin size bambaşka bir yoldan anlatayım .. Evet uzun oldu inceleme .. Varsın olsun ! Böylesi bir adama değer !! Martin Eden ' ın nasıl ve nerede yazıldığını, hiç olmazsa buraya kadar okuyanların bilmeye hakkı var ..

Diyorum ya o çarkların arasına girdi diye .. Bana göre çok önemli iki eser kaleme aldı ünlü olduktan sonra. Bunlardan biri Uçurum İnsanları ( #18738047 ) diğeri ise Demir Ökçe idi ve her iki eser de ezilenlerin hayatını mercek altına alıyor ve kapitalizm eleştirisi barındırıyordu .. Uçurum İnsanları yazıldıktan sonra büyük eleştirilere göğüs gerdi Jack London .. Ama Demir Ökçe bambaşka bir durumdu .. İktisadi sistem eleştirisi barındırdığı gibi , din adamları ve dolayısıyla kiliseyi, ayrıca mahkeme ve yargı sisteminini de top ateşine tutuyordu..Bu sırada başına gelecekleri bilen kahramanımız elinde avucundakilerin hepsini nakite çevirip Snark adlı bir tekne yaptırmaya başladı .. Amacı 7 sene sürecek bir dünya turuna çıkarak gördüklerini yazmaktı .. Elinde avucunda hiçbir şey olmazsa , ondan da zerre koparamayacaklarını gayet iyi biliyordu çünkü .. Demir Ökçe' nin ilk tefrikası (belli bir kısmının okunuşu) Ruskin Club isimli bir mekanda oldu .. Tabii ki kıyametler koptu..Yayımcısının tek dileği en azından mahkemelere olan hakaret kısımlarının çıkarılmasıydı ama Jack London buna bakın nasıl karşılık verdi :

"Eğer mahkemelere saygı duymadığım için suçlanacaksam , altı ayımı cezaevinde geçirmişim ne çıkar ? Bu süre içinde iki kitap yazar , dilediğim kadar da okurum.." (VER MEHTERİ!! )

Ve ne diyordu onu Amerika' nın Karl Marx ' ı sayan Anatole France bu efsane kitaba yazdığı önsözde onun için : " Jack London , ölümlüler topluluğunun göremediklerini sezinleme dehasına sahip...İleriyi görme konusunda özel bir yeteneği var."

Velhasılkelam eser yayınlandı ve bizim esas oğlan karadaki cinneti ardında bırakıp daha önce HİÇ ama HİÇ DENİZE AÇILMAMIŞ tayfası ile beraber Pasifik'e yelken açtı .. Bu tayfalardan biri tekneye ahçı olarak alınan "MARTIN" Johnson isimli bir gençti(kim bilir belki bu ismi onun için seçti)..Bu arada hayatı boyunca insanlara onca iyilik yapmış Jack London sırtından bıçaklanmıştı bir kez daha .. Depoladığı meyve sebze çürük çıkmış ,gemide de yapımdan kaynaklı hatalar farkedlimeye başlanmıştı.. Tayfayı hem deniz tuttuğu için hem de işten anlamadıkları için etkisiz eleman sayan Jack London bunlardan kimini kovdu ve okyanusun ortasında , ışıksız gecelerde bu yediği son darbenin de etkisiyle bir kez daha tükenmenin eşiğine gelmişken Martin Eden ' ı yazmaya başladı .. İşte size bahsettiğim Martin Eden bu ! Martin Eden ' ın gerçek azmi bu ! İşte bu efsane adam her akşam , her sabah hayatımın romanı dediği yazarlığının başlangıcını anlatan bu esere bin kelime eklemekte , eğitimsizliğinden gelen cahilliğine çare aramak için nasıl çabaladığını , nasıl bilgili bir insan olup çıktığını anlatmaktaydı ..Romandaki esas kişiler Mabel ve ailesi (Ruth ve Morse ailesi) ,kendisine yol gösteren şair George Sterling (Brissenden) ve bizzat kendisi idi.. Bu romanın kadın kahramanı Ruth Morse Jack London' ın işçi sınıfından gelmeyen tek kahramanıdır.Bu eserde sosyalizme bir gönderme de vardır ..Şöyle ki şair Brissenden ,Martin Eden ' a sosyalizme tüm gönlüyle bağlı kalmasını öğütler.Böylece , sosyalizm başarıya ulaştığında kendisinin de hayata bağlı kalmak adına bir nedeni olacaktır..Oysa o bundan vazgeçip kendi tabiri ile "Ay' ın yapımında kullandığı yeşil dolar dağları ile geldiği yere , denizlere döner..Bu bağlamda monetary sistem yani parasal sisteme de bir dikenli selam çakar ..Sınıflar arası ilişkileri , hayatı olduğu gibi anlatması ve azmin gücünü ele alması açısından da eşsiz bir eserdir .. İnsan isterse neler yapabilirin cevabıdır bu anlamda hem Jack London hem de Martin Eden .. İşte hayatını tam anlamıyla bilmeksizin okuduğunuz Martin Eden ' ın ardındaki gerçekler .. Sanırım biraz uzun oldu ama hayatını sadece bu romandır diyerek okumanıza da gönlüm razı gelmedi ..İnceleme burada bitiyor ..Tavsiye ediyor muyum ? Demiryolu Serserileri ve
John Barleycorn (Bir Alkoliğin Anıları) kitaplarıyla beraber okuyacaksanız pek tabii =))

KAHROL RUTH MORSE TAYFASI .. Sizi de unutmadı Tuco Herrera =)) Bu kısmı sizin için özellikle arayıp buldum ..

Aradan iki yıl geçmiş Martin Eden yayınlanmıştır .San Jose ' deki kadınlar derneği , edebiyat eleştirmeni Mira Mac Clay ' i davet ederek Martin Eden üzerine bir konuşma yapmasını ister ..Mac Clay açar ağzını yumar gözünü ..Eserdeki kadın kahraman Ruth ' un korkaklığı ve iki yüzlülüğü yüzünden ,hem kendi hayatını hem de Martin Eden ' ın hayatını bitirdiğini söyler .. Tüm bunları söylerken , en ön sırada oturan ve gözlerinde ölüm kadar derin bir hüzün ve gözyaşları barındıran , soluk yüzlü incecik kadının isminin Mabel Applegarth olduğunu bilmemektedir ..

Sunay Akın gibi adamım vesselam .. Lanedossun !!! Görüşmek üzere işsizler !!! Buraya kadar okuduysan son böbürlenmemi de hakettin ..Hiç kusura bakma güzel kardeşim =)))

Her şeyden önce korkmayı bırakıp,bir gün öleceğini kabullenmelisin.
~Fight Club~

Can Yayınlarının Efsane Kapaklarını Yapan Utku Lomlu'nun Röpörtajı
Can Yayınları, iki yıl önce tasarımcı Utku Lomlu’nun yeni tasarladığı kapaklar ile kabuk değiştirdi. Lomlu’nun başlattığı bu devrim meyvesini verdi ve Amerika’da tasarım Oscarı’nı aldı.
Utku Lomlu röportajında Oscar ödüllü kapak tasarımlarından bahsetti
Türk okuruna yerli ve yabancı edebiyatın en nitelikli örneklerini ulaştıran Can Yayınları, beyaz kapaklarıyla 80’ler Türkiye’sinde fark yaratıyordu. Bu 33 yıl boyunca böyle devam etti. Bayrağı babası Erdal Öz’den devralan Can Öz iki yıl önce genç tasarımcı Utku Lomlu ile bir devrim gerçekleştirdi ve Can Yayınları‘nın beyaz kapakları kabuk değiştirdi verini daha modern kapaklara bıraktı. Bu değişim dünyada da ses getirdi ve tasarımcı Utku Lomlu tarafından hazırlanan Albert Camus’nün Bütün Oyunları ve George Orwell’in Paris veLondra’da Beş Parasız kitaplarının kapak tasarımları Amerika’da The Type Directors Club, Certificate of Typographic Excellence ödülünü aldı.

Klasik Can yayınları beyaz kapağını değiştirdiniz, bu nasıl bir devrimdi?
Can Yayınları’nın klasik beyaz kapaklarının değişim süreci bir gün Can Öz’le buluşmamız ve bu buluşmada yayınevini geri plana çekip, yazarları ve kitapları öne çıkartmak istediğini bu nedenle de kapakları değiştirmek istediğini söylemesiyle başladı. Bence de olması gereken buydu... Türkiye’de uzun yıllar boyunca kitapçı raflarında çoğunlukla kitap kapağı değil yayınevi kapağı gördük. Doğru düzgün bir tasarımcıya bile gerek duymaksızın, kolay ve hızlı üretilebilirliği nedeniyle tercih edilen elmayla armutu aynı sepete koyan bu anlayış, yeni butik yayınevlerinin kitabı öne çıkartan birbirinden farklı ve ilgi çekici kapakları karşısında daha fazla dayanamazdı.

Beyaz kapaklar artık anılarımızda kaldı Muhafazakar Can okurlarının tepkilerinden korktunuz mu?
Kapakların değişmesi fikri bir yandan heyecanlandırıcı bir projeydi ama öte yandan da gelecek olan tepkileri düşününce de korkutucu geliyordu. Hem yayınevi hem de benim için bir riskti. Sonuçta o beyaz kapakların, bir çok insanın olduğu gibi gibi benim de geçmişimde ve anılarımda bir yeri var. Can, Erdal Öz’ün geçmişte beyaz kapakları iki kez değiştirmek istediğini ama gelen tepkilerden dolayı değiştiremediğini, kendisinin bu sefer kesin kararlı olduğundan bahsetti. Nihayetinde kapakalar değişti, 2’nci yılın sonunda geldiğimiz nokta Amerika’da iki kapak tasarımımızın birden ödül alması oldu.

Merak uyandırıp hayalgücünü sınırlamamak lazım Kitap kapağı tasarlamanın alametifatikaları neler?
Metne ve yazarın kimliğine uygun bir görsel ve tipografi bütünlüğü yakalayıp bunu en doğru tasarım diliyle okura sunmak… Merak uyandırmak, bütünü değil sadece bir parçasını vermek yani okurun hayalgücünü sınırlamamak. Ve tabii en önelisi özgün ve yalın olabilmek.

İyi kapağın satışa etkisi var mı?
Yazarın adının önemli olduğu kitaplarda yazar adının, kitap isminin albenili olduğu kitaplarda kitap adının öne çıkması ve kapaktaki görsel, renk, tipografi uyumluluğu, yalınlık gibi unsurlar satışta önem taşıyor.

Orwell’de eşitsizlik Camus’de başkaldırı ön plana çıktı... Ödüllü kapakların tasarım hikayelerini anlatır mısınız. Orwell ve Camus’yü nasıl tasarladınız? Süreç nasıl ilerledi?
Paris ve Londra’da Beş Parasız’da Orwell, Paris ve Londra gibi iki gösterişli şehrin alt tabakalarında yaşananları kendi yaşadıklarıyla birlikte harmanlayarak anlatır. Temposu iniş çıkışlara dolu, modern dünyadaki sınıf farkı, eşitsizlik ve kaos ortamının anlatıldığı roman için, ön planda konusu geçen şehirleri temsil eden ikonik yapılar, bunların arkasında da gerçek hayatta olduğu gibi kendine yer bulmaya çalışan katmanlarla birlikte derinlikli bir yapı oluşturmak istedim. Camus’nün yalın bir dille kaleme aldığı tiyatro oyunlarında birliktelik ve dayanışma duygusu ile “absurde”e karşı ciddi bir başkaldırı ön plandadır. Serinin tamamında kapakları kitapların türüne uygun olarak bir tiyatro afişi yüzeyi olarak ele alıp, tipografik bir iskeletle temellendirdiğim alan üzerinde oyunlarda ikonlaşan objeleri kullanmayı tercih ettim.
Söyleşi: Burak Kara

Emre Söylemez, Trainspotting'i inceledi.
12 Ağu 2017 · Kitabı okudu · 4 günde · Puan vermedi

Trainspotting, yeraltı edebiyatının kült başyapıtı.Bu kitabın kapağında da yazan ve tartışmaya kapalı bir konu benim için.İki tane sinema filmi çekildiği için yeraltı edebiyatının en popüler eserlerden bir tanesi.Kitap hakkındaki yorumlarıma gelecek olursak.Konu aslında bir çok yazarın yazmaktan çekindiği ve son çare yeraltı edebiyatını besleyen çağımızın gençleri arasında çok önemli bir sorun: Uyuşturucu.Kitabın ana içeriğinin ana kaynağı uyuşturucu olması sebebiyle aslında bu konuyla ilgili soruya cevap veriyor.Mesela "İnsanlar neden uyuşturucu kullanır ?" ya da "Uyuşturucunun zararları nelerdir ?".Bunun yanı sıra HIV hastalığına sahip bir insanın ruh hali ve nasıl yaşama tutunması gerektiği ile alakalı olarak önemli noktalara değiniyor.Benim en sevdiğim nokta ise karakterler aracılığıyla yazarın felsefi görüşlerini tiratlarla okuyucuya aktarması.Özellikle 'Hayatı Seç' tiratı Fight Club ile oldukça benzerlik gösteriyordu.Son ise gayet olması gerektiği gibiydi.Çünkü bu kadar boka batmış adamların ahlaki değerlerinin de belirli noktalarda farklılık gösterip kayması oldukça mantıklı.Mesela Sick Boy maymun iştahıyla bütün kadınları bir seks objesi olarak görüp elden geçiriyor, Franco ne kadar dostların birbirine yamuk yapmaması gerektiğini düşünse de bir çocuğu sırf sesi kötü diye yorulana kadar dövebiliyor, Spud oldukça utangaç ve zararsız gibi görünse de hırsızlık onun için büyük bir tutku ve Rent Boy da belki de bu grubun üniversiteye en yakın üyesi olması dolayısıyla olaylar üzerine mantıkla yaklaşma ve bakış açısını derinlere çekebilme yetenekleri daha gelişmiş olsa da fırsatı bulunca arkadaşlarını satmaktan çekinmiyor.Neyse sıkmadan, eğer yeraltı edebiyatı hoşunuza gidiyorsa direkt edinip 2 gün içerisinde bitirmeniz gereken bir eser.Kitap ile kalın.