• Sahip olduklarının gün gelir kölesi olursun.
  • “aslında dünyanın en iyi insanları olan Azraillerin kurduğu bir dernek olup çıkmıştı Gun-Club.”
  • BİR TÜMÖRÜM OLSA ADINI MARLA KOYARDIM!!
    Sendrom-lu/suz bir pazartesi sabahından herkese merhaba;

    Malum bahar geldi, bi inceden üstüme çöken rehavet sebebiyle okumalarım biraz ağırlaştı falan, aslına bakarsanız Chuck Palahniuk bu dönemlerde benim kurtarıcı şövalyem sayılır, halihazırda Hakan Günday okuma çabaları içerisindeyken bunalıp bir anda kendimi Fight Club'a başlamış buldum.

    Kitabı okurken keşke filmi izlemeseydim diye içimden geçirdim sık sık, her zaman önce kitap parolasıyla yola çıksam da yıllar önce izlemiş bulunduğum için kitaba çok özgün bir şekilde başlayamadım. Hatta ilk on bölüm kitaba adapte de olamadım. Çünkü Marla Singer denildiğinde aklıma direkt Helena Bonham Carter'ın gelmesini engelleyemiyorum. He diyeceksiniz ki bu yorum filme haksızlık etmiyor mu?
    -Asla! Film kendi çerçevesinde olabilecek en iyiler arasında bundan zerre kadar şüphem yok , ayrı ayrı, ikisi de türünün en iyisi ama ben sadece kitabı okumuş olmayı tercih ederdim, daha özgün bir okuma yapabilmek için.

    Gelelim kitaba, sahip olduğu her şey; pahalı eşyalar, lüx araçlar, kabarık banka hesapları, pahalı bir muhitte dublex bir daire, ve bunun karşılığında, asık suratlar, biteviye mesai saatleri, sahtekarca gülüşler, yalanın bini bin para insanlar, bitmeyen depresyonlar, antidepresanlar, ucundan tutulamayan lojman griliğinde bir hayat.
    Tanıdık geldi değil mi? Bukowski'nin ''Yaşama sevincimi, sigortalı bir iş karşılığında sattım! '' sözü tüm bu söylediklerimin özeti aslında.

    ''İstediğim şeyler gün geçtikçe hep istemeye eğitilmiş olduğum şeylermiş gibi görünmeye başladı. '' -Görünmez Canavarlar


    Daha pahalı bir araç, daha pahalı bir ev, daha pahalı kıyafetler, toplumun gözünde daha prestijli olmanızı sağlamıyor! İnsanlar sistemin içerisinde öyle bir evriliyorlar ki, o daha pahalı saatin, daha pahalı ayakkabının, sahibi olmak için geceli gündüzlü ömrünü tüketiyor.

    Bomboş..

    Janjanlı hayatlarınız, sahip olup içinde bile yaşamadığınız evleriniz, göstermelik arkadaşlıklarınız, sahtekar gülüşleriniz.. Bomboş..


    Fight Club'da Tyler Durden karakteri, anlatıcının sahip olamadığı,ama hep olmak istediği karakteri açığa çıkarıyor. Anlatıcı dipte, Tyler gökdelenin zirvesinde. Anlatıcı mesai bitirmek istiyor, Tyler tüm yüklerinden kurtulana dek dövüşmek. Hele hele son bölümlerde ki Kargaşa Projesi tam anlamıyla Tyler'ın modern anarşisinin dışa vurumu. Hangimiz istemedik çılgınlar gibi :)

    Velev ki; benden tam puan alan bir okuma oldu, okuyacak arkadaşlara tavsiyem filmi izlemeden okuyun. Keyifli okumalar dilerim tabi mümkünse ;)
  • Yaklaşık iki yıldır zaman zaman aksatsam da her gün bir film izliyorum. Tabi ki bu iki yılın öncesinde önüme gelen her filmi sorgusuz izliyordum. Ne olduğu önemli değil. Film olması yeterliydi. Varın siz düşünün ne kadar gereksiz film izlediğimi. Fakat geçen zamanla seçici olmayı öğrendim. Boşuna film izliyorum diyerek pişman olmaktansa seçici olmayı kendimce öğrenmeye çalıştım.

    Şimdi dediklerinizi duyar gibiyim:"Kitap incelemesi adı altında bize niye bunları anlatıyorsun? Biz kitabı merak ediyoruz."

    Bunu biliyorum ve elimden geldiğince en iyi şekilde anlatmak için bu şekilde yazıyorum. Kimi filmler vardır sadece görsellikle ön plana çıkar. Gişe rekorları kıran Avatar filmi. İnsanı yakalayan repliklerinin sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Ama bize yaşattığı görsel şölen kusursuzdur. Bir de görsellikten ziyade doğallıklarıyla ön plana çıkan filmler vardır. 'American History X' gibi. CGI efektleri yoktur ama film boyunca gözünüzü bile kırpmadan izlersiniz. Son olarak bunun ikisini birden barındıran filmler vardır. Christopher Nolan'ın Kara Şovale üçlemesi gibi.
    Kimisi için sadece süper kahraman filmdir. Kimisi için alt metninde felsefik temalar vardır. Sosyal mecralarda paylaşılacak onlarca replik barındırır içerisinde.
    Benim en sevdiğim ise "Neden düşeriz?". İzlediyseniz bu sorunun cevabını verirken duygu patlamasına benzer hisler yaşayabilirsiniz.

    Ve işte şimdi kitaba dönebiliriz. Bu kadar şeyi bir kitaba nasıl bağlayacağım? Kitap okuma alışkanlığım daha eskiye dayanır filmlere göre. Ama filmleri izledikçe
    hem görsel hem de konu olarak beni sarsacak bir kitap hayal edip durdum. Burada kıyaslama yapmayacağım fakat Chuck Palahniuk beni tatmin eden yazarlardandı. Fakat Haruki ile aynı kefeye konulmayacağını biliyorum. Demek istediğim beni yakalayacak kitaplar arayışındaydım. Ta ki o kitapevine girinceye kadar. Popüler kültürün ürünlerinden olan vampir serilerinin yanından hızlı adımlarla uzaklaşıp Haruki'nin eserlerinin bulunduğu rafa geldiğimde elime aldığım ilk kitap buydu.
    Sebepsizce. Ne kapağını beğenmekle ne de sayfa sayısıyla ilgisi vardı. Sadece okumam gerektiğini hissediyordum. Beni çağırdığını duyabiliyordum.
    Elbet almadım o gün. Çünkü gereksiz birçok şeyde vergi indirimi yapılırken kitaplardan hiç söz etmeyip yayınevlerini cebini doldurmaya devam etmemizi istiyorlardı. O an için o miktar fazla olduğundan beklemeye istemeyerek de olsa karar verdim ve bir hafta kadar önce ikinci el olarak aldım ve beklemeden okuyup bitirdim. Beni çağırmasının sebebini anlayabilmiştim

    Yukarda bahsettiğim üçüncü kategorideki filmler gibiydi. Aradığım, istediğim her şey içerisindeydi. Beethovendan Budaya, resimden dünya savaşına, felsefeden müziğe, sevgiden nefrete, özlemden acıya kadar birçok konu Harukinin kalemiyle belirli bir kurgu içerisine işlenmişti. Ana karakterimizin adı Kafka Tamura. 15 yaşında evden kaçmaya karar veriyor ve sonrasında gelişen olaylar. Elbet konu olarak bu kadar basit bir cümleyle anlatılamaz fakat size 'spoiler' vermemek adına kısaca bunu diyebiliyorum. Ayrıca Kafka'nın öyküsüne paralel olarak Nakata adlı yaşlı bir amcamızda var. Özetle iki ana karakter ve diğer yan karakterler. Birbirine paralel ilerleyen iki öykü ve bu öyküye eşlik eden yukarıda bahsettiğim konular. Hem görsel bir şölen hem de zihninize kazınacak kadar güzel alıntılar.

    Ben Hüseyin Can Erkin'in çevirisiyle okudum ve son derece memnun kaldım. Yanlış bilgi vermemek adına kesin olarak demiyorum ama sanırım Haruki'nin eserlerini
    sadece Hüseyin Can Erkin çeviriyor ve elbette çok da iyi yapıyor bana göre. Haruki'nin hayal gücü inanılmaza oldukça yakın. Kitapta gelişen bazı olaylar fantastik sınırları içinde fakat bu size hiç öyleymiş gibi gelmiyor. Aksine sanki normal hayatta her an yaşanabilecekmiş gibi hissediyorsunuz. Elbette bu Haruki'nin ustalığından kaynaklanıyor.

    Haruki kitap boyunca bize özel bir müzik keyfi de yaşatmayı ihmal etmiyor.
    Dinlemek isterseniz listeyi şuraya bırakıyorum.

    - Duke Ellington
    - Led Zeplin
    - Beatles, Sergeant Pepper's Lonely Hearts Club Band
    - Prince, Little Red Corvette, Greatest Hits
    - Bob Bylan, Blonde on Blonde
    - Otis Redding, Dock of the Bay
    - Stan Getz, Getz/Gilberto
    - Rubinstein-Heifetz-Feuermann Üçlüsü
    - Beethoven, Arşidük Üçlemesi
    - Mozart, Posthorn Serenadı
    - Radiohead, Kid A
    - John Coltrane, My Favourite Things

    İnceleme gibi görünmeyen incelemenin sonuna gelirken sevdiğim yazarlar arasına Haruki Murakami'yi de eklemenin mutluluğunu yaşıyorum.
    Umarım sizde benimle aynı fikirde olursunuz.

    "Bendeniz Nuh, inceleme konusunda pek iddalı değilim ve okurken sizi sıktıysam kitabı okuduktan sonra bağışlayabilirsiniz."

    Kitap ve en önemlisi sevgiyle kalın.
  • "OKUDUĞUNUZ BU KİTAP JACK LONDON ' IN ÖZ YAŞAM ÖYKÜSÜ DEĞİLDİR !!! NASIL MI ?"

    Sabah buna diye başladım Aziz Nesin kritikleyip sekiverdik işsizlikten =)) Eh fena da olmadı hani ! Çünkü her ikisi de azmin ete kemiğe bürünmüş hali benim gözümde..İkisi de kelimenin tam anlamıyla tırnaklarıyla kazıya kazıya geldiler oldukları yere ..Bu açıdan bakınca az gecikmeli oldu ama olsun beklediğime değdi..

    Bu nasıl bir azim demek istiyorum ama kitabı okuyanlar hemen romana ya da Martin Eden karakterine atıfta bulunduğumu sanacaklar ..Halbuki Jack London ' ın hayatı ve başardıklarının yanında bu roman ne olabilir ki ? Amerikan edebiyatının incilerinden hatta ve hatta en iyilerinden biri diye nitelendirilen bu kitap Jack London' a kıyasla kumsalda bir kum tanesi olabilir mi acaba ? Romanı hayatını bilmeksizin okuyanlar , bir genç kıza aşık olan Martin isimli bir denizcinin azmi , sonrasında yaşadığı hüsran ve mutlu /mutsuz son olarak algılayacaklar .. Yahu arkadaşım ne demeye çalışıyorsun diyenleri duyar gibiyim .. O yüzden hemen sadede geleyim ..Arkadaşım bu okuduğun ve otobiyografik diye nitelendirilen roman Jack London ' ın hayatı değil .. En azından tamamı HİÇ değil ! Çok çok kısa bir dönemi .. Ve kurgu ile zenginleştirilmiş bir versiyonu .. Bir kez Jack London ' ın anne ve babası ölü değiller bu romanda olduğu üzere ..Burda bir kere anlaşalım .. Hatırımda kaldığı kadarıyla annesi ,kendisi milyoner olup ayrı çiftlik evi (WOLF HOUSE) yaptırıncaya kadar da hayatta ..
    Evet Ruth olarak okuduğun ve Martin Eden ' a tokadı basan onu yüzüstü bırakan omurgasız bir hatun Jack London ' ın hayatında var oldu .. Asıl ismi Mabel Applegarth idi..Jack London bu veremli genç kızı lise yıllarında ismi Ted olan abisinin daveti üzerine evlerine gittiği dönem tanıdı ..Çook öncesinde denizlerde inci avcılığı yaparken postu deldireceğini anlayınca polis vardiyasına katılmış sonrasında bu işlere paydos diyip liseye yazılmıştı .. İşte onu ilk kez gittiği Oakland lisesinde gördü ve etkilendi .. Sonrasında Kaliforniya Üniversitesine gitti ..Aynı romandaki gibi çok kaba , sürekli içen ingilizcesi bozuk bu genci , Kaliforniya Üniversitesinde tekrar görünce bizim hatunun feleği şaştı tabii .. O kalas aromalı genç gitmiş yerine entellektüel birikimli hızar gibi bir Jack London gelmişti .. Ama ne yazık ki maddiyat el vermedi tekrar çalışmaya başladı .. Tam herşey bitmiş , KENDİSİ GÜNEŞTE UNUTULMUŞ 100 yıllık BİR BAMBU TABUREYE DÖNMÜŞ , HAYAT İSE 160 KİLOLUK BİR ÜMİT USTA kıvamında "üstüne üstüne" geliyorkeeeeen bir mucize oldu ! Eserlerinden biri yayınlandı.. Sonrasında olanlar yer yer yazarımızın hayatıyla eşleşiyor .. Şimdi sanırım ne demek istediğimi anlamışsınızdır .. Evet Martin Eden Jack London mıdır ? Aynen öyle !! Kendi üzerinden hayatının bir kısımını değiştirerek aktarmış bize olanları .. Anlayacağınız üzere gerçek hayatta iki evlilik yapmasına rağmen gerçek ve ilk aşkını hiç unutmamış ..Tıpkı ona en kötü günlerinde yardım edenleri de unutmadığı , yeri gelince hatırladığı gibi ..Yeri gelmişken hatırlatayım bu insanlar için ne dediğini :

    "Acımak , aç bir köpeğin önüne kemik atmak değil , kemiğini o köpekle PAYLAŞMANDIR."

    İşte bu yüzden diyorum ki inanılmaz bir adam .. İnanılmaz bir azim ..İnanılmaz bir sadakat ..Eşi benzeri olmayan bir kalp bu adamdaki!! Eşsiz bir zeka ..Muadili belki hiç gelmeyecek bir yetenek!

    Nasıl başarılı olmasındı ki? Romanı okuyanlar bir şeyi hemen farketmişlerdir ..Kendisi gerçek bir "realisttir".. Hep söyledim ; Demir Ökçe incelememde (#25935136 ) , hayatını anlatan Doludizgin bir Denizci Jack London' da da (#24776554) belirttim..Gerçek hayatta neyi gördüyse onu yazdı Jack London! Edebiyat üzerine tartışan monşerler ,kırmızı kadife koltuklarda yaylanıp ,şarap şampanya yudumlayıp hiç yaşamadıkları hayatlar üzerine beylik tanımlar yaparken gerçek açlığı, sefilliği , bir ekmek için eriyen bedenleri gördü..O insan öğüten çarkların içine düştü..Hem de romanda geçen çamaşırhanedeki de dahil , daha kötü versiyonlarına .. Gözleriyle gördü yokluğu .. Dört gün sadece tek , bir tek patates haşlayıp hayata tutunduğu günleri yaşadı .. Bakın bu adamın başardığı mucizeyi gelin size bambaşka bir yoldan anlatayım .. Evet uzun oldu inceleme .. Varsın olsun ! Böylesi bir adama değer !! Martin Eden ' ın nasıl ve nerede yazıldığını, hiç olmazsa buraya kadar okuyanların bilmeye hakkı var ..

    Diyorum ya o çarkların arasına girdi diye .. Bana göre çok önemli iki eser kaleme aldı ünlü olduktan sonra. Bunlardan biri Uçurum İnsanları ( #18738047 ) diğeri ise Demir Ökçe idi ve her iki eser de ezilenlerin hayatını mercek altına alıyor ve kapitalizm eleştirisi barındırıyordu .. Uçurum İnsanları yazıldıktan sonra büyük eleştirilere göğüs gerdi Jack London .. Ama Demir Ökçe bambaşka bir durumdu .. İktisadi sistem eleştirisi barındırdığı gibi , din adamları ve dolayısıyla kiliseyi, ayrıca mahkeme ve yargı sisteminini de top ateşine tutuyordu..Bu sırada başına gelecekleri bilen kahramanımız elinde avucundakilerin hepsini nakite çevirip Snark adlı bir tekne yaptırmaya başladı .. Amacı 7 sene sürecek bir dünya turuna çıkarak gördüklerini yazmaktı .. Elinde avucunda hiçbir şey olmazsa , ondan da zerre koparamayacaklarını gayet iyi biliyordu çünkü .. Demir Ökçe' nin ilk tefrikası (belli bir kısmının okunuşu) Ruskin Club isimli bir mekanda oldu .. Tabii ki kıyametler koptu..Yayımcısının tek dileği en azından mahkemelere olan hakaret kısımlarının çıkarılmasıydı ama Jack London buna bakın nasıl karşılık verdi :

    "Eğer mahkemelere saygı duymadığım için suçlanacaksam , altı ayımı cezaevinde geçirmişim ne çıkar ? Bu süre içinde iki kitap yazar , dilediğim kadar da okurum.." (VER MEHTERİ!! )

    Ve ne diyordu onu Amerika' nın Karl Marx ' ı sayan Anatole France bu efsane kitaba yazdığı önsözde onun için : " Jack London , ölümlüler topluluğunun göremediklerini sezinleme dehasına sahip...İleriyi görme konusunda özel bir yeteneği var."

    Velhasılkelam eser yayınlandı ve bizim esas oğlan karadaki cinneti ardında bırakıp daha önce HİÇ ama HİÇ DENİZE AÇILMAMIŞ tayfası ile beraber Pasifik'e yelken açtı .. Bu tayfalardan biri tekneye ahçı olarak alınan "MARTIN" Johnson isimli bir gençti(kim bilir belki bu ismi onun için seçti)..Bu arada hayatı boyunca insanlara onca iyilik yapmış Jack London sırtından bıçaklanmıştı bir kez daha .. Depoladığı meyve sebze çürük çıkmış ,gemide de yapımdan kaynaklı hatalar farkedlimeye başlanmıştı.. Tayfayı hem deniz tuttuğu için hem de işten anlamadıkları için etkisiz eleman sayan Jack London bunlardan kimini kovdu ve okyanusun ortasında , ışıksız gecelerde bu yediği son darbenin de etkisiyle bir kez daha tükenmenin eşiğine gelmişken Martin Eden ' ı yazmaya başladı .. İşte size bahsettiğim Martin Eden bu ! Martin Eden ' ın gerçek azmi bu ! İşte bu efsane adam her akşam , her sabah hayatımın romanı dediği yazarlığının başlangıcını anlatan bu esere bin kelime eklemekte , eğitimsizliğinden gelen cahilliğine çare aramak için nasıl çabaladığını , nasıl bilgili bir insan olup çıktığını anlatmaktaydı ..Romandaki esas kişiler Mabel ve ailesi (Ruth ve Morse ailesi) ,kendisine yol gösteren şair George Sterling (Brissenden) ve bizzat kendisi idi.. Bu romanın kadın kahramanı Ruth Morse Jack London' ın işçi sınıfından gelmeyen tek kahramanıdır.Bu eserde sosyalizme bir gönderme de vardır ..Şöyle ki şair Brissenden ,Martin Eden ' a sosyalizme tüm gönlüyle bağlı kalmasını öğütler.Böylece , sosyalizm başarıya ulaştığında kendisinin de hayata bağlı kalmak adına bir nedeni olacaktır..Oysa o bundan vazgeçip kendi tabiri ile "Ay' ın yapımında kullandığı yeşil dolar dağları ile geldiği yere , denizlere döner..Bu bağlamda monetary sistem yani parasal sisteme de bir dikenli selam çakar ..Sınıflar arası ilişkileri , hayatı olduğu gibi anlatması ve azmin gücünü ele alması açısından da eşsiz bir eserdir .. İnsan isterse neler yapabilirin cevabıdır bu anlamda hem Jack London hem de Martin Eden .. İşte hayatını tam anlamıyla bilmeksizin okuduğunuz Martin Eden ' ın ardındaki gerçekler .. Sanırım biraz uzun oldu ama hayatını sadece bu romandır diyerek okumanıza da gönlüm razı gelmedi ..İnceleme burada bitiyor ..Tavsiye ediyor muyum ? Demiryolu Serserileri ve
    John Barleycorn (Bir Alkoliğin Anıları) kitaplarıyla beraber okuyacaksanız pek tabii =))

    KAHROL RUTH MORSE TAYFASI .. Sizi de unutmadı Tuco Herrera =)) Bu kısmı sizin için özellikle arayıp buldum ..

    Aradan iki yıl geçmiş Martin Eden yayınlanmıştır .San Jose ' deki kadınlar derneği , edebiyat eleştirmeni Mira Mac Clay ' i davet ederek Martin Eden üzerine bir konuşma yapmasını ister ..Mac Clay açar ağzını yumar gözünü ..Eserdeki kadın kahraman Ruth ' un korkaklığı ve iki yüzlülüğü yüzünden ,hem kendi hayatını hem de Martin Eden ' ın hayatını bitirdiğini söyler .. Tüm bunları söylerken , en ön sırada oturan ve gözlerinde ölüm kadar derin bir hüzün ve gözyaşları barındıran , soluk yüzlü incecik kadının isminin Mabel Applegarth olduğunu bilmemektedir ..

    Sunay Akın gibi adamım vesselam .. Lanedossun !!! Görüşmek üzere işsizler !!! Buraya kadar okuduysan son böbürlenmemi de hakettin ..Hiç kusura bakma güzel kardeşim =)))