• 2086 syf.
    Biliyorum, incelemelerde inceleme sahibinin hayatından anılar okumayı pek kimse sevmiyor. Ben de çok sevmem. Ancak nasıl giriş yapsam diye düşünürken, konuyla alakali bir lise anım aklıma geldi ve bunu paylaşmak isterim: Lisede sınıfta bir gün, ailesi sol görüşlü ve ailesi muhafakar-milliyetçi görüşlü bir iki arkadaşın tartıştığına tanık olmuştum. Mevzu da vatan hainligi, vatanseverlikti. Ailesi sol görüşlü arkadaş, önce Ahmet Kaya'dan şarkı açmıştı. Aslında oradan tartışma çıktı ve diger arkadaş ona tepki vermişti. Sonra da konu Nazım Hikmet'e gelmişti ve ona da diğer arkadaş vatan haini diye başlayan sözler etmişti. Ben konuya biraz Fransız kalmıştım. Çünkü hani adı geçen kişiler hakkında detaylı bir bilgim yoktu. Ama şimdi dönüp baktığımda, henüz bırak siyasi fikri, hayat hakkında özgün fikri oluşmayan iki arkadaşım, çok rahat ailelerinin fikirlerine uymayan insanları çok rahat vatan haini ilan edebiliyorlardi. Garip değil mi? Hala değişen pek bir şey yok aslında. Peki bu 'vatan haini' Nazım Hikmet ne yapmış?


    Bunu Nazım Hikmet'in yaşam hikayesini anlatarak değil de bu bütün şiirlerinden etkilendiğim, beğendiğim veya dikkatimizi çeken şiirlerine değinerek anlamaya çalışacağım.

    "Ve insanlar, ah, benim insanlarım,
    yalanla besliyorlar sizi,
    halbuki açsınız
    etle, ekmekle beslenmeğe muhtaçsınız"

    Burada duralım: 'Vatan haini' Nazım Hikmet, burada Mars'taki insanlardan bahsetmiyor. Vatanındaki insanlarından bahsediyor. Her zaman varolan iki olguya dikkat çekiyor. Bunlardan birincisi halkın çektiği ekonomik sorunlar. Aslında çektiği değil de çektirildigi demek daha dogru olacaktır. Nasıl cektiriliyor peki? Halkın kendilerini yönetmesi için seçtiği insanların seçildiklerini unutarak, halkın temsilcisi ve hizmetkâri olduklarını unutarak; bilakis kendilerini sanki gökten gelen ileti ile seçilmiş edasıyla görmeleri, kendilerini halkın efendileri olarak görmeleri ve de halka bir hizmet yapsalar dahi bunun hizmet değil bir lütuf olduğu düşüncesine kapilmalari sonucunda bu yapiliyor. Bu kendilerini efendi olarak gören seçilmişler halkı çeşitli afyonlarla bir fanus içinde uyutarak, birbirlerine düşürerek, hayaller vaadederek, insanları bu hayaller içinde bir dünyada yaşatarak kendi kişisel çıkarlarına hizmet ederler. Yalanlar yalanlar ve yalanlar... Dinden gir, milliyetçilikten gir ve ver gitsin yalanları. Sonra yalan afyonuyla fanusunda gerçeklikten kopuk ve ekonomik olarak düşük seviyede mutlu mutlu yaşar halk. Mutludan kastım, bu durumda halk bu yoksulluğu sanki büyük bir ideal uğruna çektiğini düşünür, bu yüzden seve seve ve göğsünü kabarta kabarta katlanır. Peki işin aslı nedir, mikrofonu bu noktada 'vatan haini' Nazım Hikmet'e bırakmak istiyorum:

    "söz yalan söylüyorsa
    renk yalan söylüyorsa
    ses yalan söylüyorsa
    ellerimizden geçinen
    ve ellerinizden başka her şey
    herkes yalan söylüyorsa
    elleriniz balçık gibi İTAATLİ
    elleriniz karanlık gibi KÖR
    elleriniz çoban köpekleri gibi APTAL olsun
    elleriniz isyan etmesin diyedir
    Ve zaten bu kadar az misafir kaldığınız
    bu ölümlü bu yaşanası dünyada
    bu bezirgan saltanatı,bu zulüm
    bitmesin diyedir."

    Sağlam 'vatan hainligi' yapmış şair burada. Mesela isyan demiş. Halkı isyana teşvik tak bir dava! Tabi direkt bu şiirinden ötürü mü açılmış bilmiyorum ancak ömrü boyunca Şaire birçok dava açılmış; bunlar neticesinde 28 yıl ceza almış, toplamda da 17 sene hapis yatmış. Neden yatmış peki? İşin aslı, fikirlerinden ötürü. Bir memlekette fikirlerinden ötürü insanlar hapiste ise o memlekette çok ciddi sorunLAR vardır. Fikirlere tahammülsüzlük vardır. Fikirlere kim tahammülsuzluk gösterir? Fikri olmayanlar. Hemen yok hakaret etmiş yok saygısızlık yapmış yok şu yok bu en sonunda iş döner dolaşır bir yerden bir kılıf bulunarak vatan hainligine bağlanır. İşte Nazım Hikmet de böyle bir sürecin sonunda 'vatan haini' ilan edilmiş. Dünyada çokça saygı görmüş, şiirleri okutulmus, değer görmüş; barış ödüllerine layık görülmüş ve şiirleri birçok dilde okutulmus ama bir dilde okutulmasi yasaklanmış. Hangi dil? Tabiki şairin memleketinin dili, yani Türkçe'de...

    "…yazılarım otuz kırk dilde basılır Türkiye’mde Türkçemle yasak”

    Beni en çok etkileyen hususlardan birisi şuydu; yirmi küsur yıl hapis cezasına çarptırılmis bir insanın karamsar değil aksine ümitvar şiirler yazabilmesidir. Şayet onun yerinde ben olsam heralde ağız dolusu küfürlerle dolu şiirler karalayabilirdim ancak. Şair, oldukça hayat dolu ve hayata sımsıkı sarılı, bunda etkili olan bence, onun bir ideale olan bağlılığıdır.

    "Dünyadan memleketimden insanlar,
    umudun kesik değil diye
    ipe çekilmeyip de
    atilirsan içeriye
    yatarsan on yıl on beş yıl
    daha da yatacagindan başka
    sallansaydim ipin ucunda
    bir bayrak gibi keşke
    demiyeceksin
    yaşamakta ayak diyeceksin..."


    Halkı yalanlar sayesinde bir fanusa hapsedenler üzerinden devam edelim. Tarih boyunca insanları en kolay ve garantili kandırma yolu dindir. Mesela, şeriat nedir, nasıldır, olası gelmesi durumunda nasıl uygulanacaktir, bunları kendiniz bir araştırma yaparak çok rahat anlayabilirsiniz. Çok yüksek ihtimal de şu devirde buna karşı olursunuz. Ancak "şeriat Allah'ın kanunudur. Sen nasıl Allah'ın kanununa karşıyım dersin!" söylemi altında yürütülecek olası bir algı yönetimine karşı, kişinin karşı durması mümkün olmayabilir. Bu şekilde karşı olanları sustururlar ve kendi emellerine yönelik çalişmaya devam ederler. Farzı muhal yani.. Sonra dini kullanarak insanları çok güzel itaatkar hale getirirsiniz, açlığa sabırlı hale getirirsiniz, kendi haklarını aramanın şeytan işi olduğuna inandirabilirsiniz, kendisine aslında zararlı işler açacak olgulara, olaylara ve ülkelere yandaş yapabilirsiniz. Uzar gider bu liste yani. Ancak dini bu şekilde kullananların derdi nedir aslında? Mikrofonu yine 'vatan haini' Nazım Hikmet'e bırakayim:

    "- Para var Allah var, para yok Allah yok
    Yüksek bir sözdür bu..."

    Sonra devam edip din olgusunun kendisine gelecek olursak, özellikle Ortadoğu dinlerinde, hayal edilen insan itaatkar insandır zaten, kul olmak temelindedir. Biliyorum 'gerçek' dinde yok böyle şeyler, ben 'gerçek olmayan ama nedense tarih boyu hep faal olan' din olgusundan bahsediyorum. Buyrun 'vatan haini' Nazım Hikmet:

    "Yazık, yazık bize ki asırlarca aldandik!
    Karanlıkta çizilen izleri görmek için
    Görüp yüz sürmek için
    Yazık, yazık bize ki bir çırağ gibi yandık
    Ne gökten necat geldi, ne bir parça merhamet
    Çalışan esirlere İsa, Musa, Muhammet
    Sade bir satır dua, bir tütsü, buhur verdi
    Masal cennetlerinin yollarını gösterdi
    Ne beş vaktin ezanı, ne Anjelüs çanları
    Zincirden kurtarmadı yoksul çalışanları
    Yine bir köleleriz, efendilerimiz var
    ...
    Efendiler, agalar, evliyalar, keşişler
    Ebedi karanlığın bogulsun kollarinda
    Artık temiz ruhların aydınlık yollarında
    Sade bir din, bir kanun, bir hak:
    İşliyen- dişler."

    Bununla birlikte bu dünyada ne olduysa, ne icra edildiyse bunların arkasında insan vardır. Doğaüstünden hedefler, yasalar, istekler ile belirlenecek bir hayat yeryüzünde gerçek manada olumlu bir karşılığı olan bir durum değildir. Kişisel hayat beni ilgilendirmiyor lakin bir toplumun kendisine koyacağı hedefler yeryüzüne ait olmalıdır. Ayakları yere basan; gerçekçi ve insani olduğundan haberdar olan insani hedefler...

    "...
    Hayır,
    gelecek günler için
    gökten âyet inmedi bize
    Onu biz, kendimiz
    vaadettik kendimize
    Bir şarkı istiyorum
    zaferden sonrasına dair
    'Kim bilir belki yarın...'"


    Halkı yalanlar sayesinde fanusa hapsedenlerin diğer büyük silahları da milliyetçiliktir. Bunu çok güzel kullanırlar ve çok da kullanışlı bir silahtir. Milliyetçilik kötü bir olgudur demiyorum ancak haddinden ufak biz doz fazlası insanların gözlerini oldukça kör hale getirebilir. Bu nedenle kendilerini efendi zannederler tarafından çokça kullanılırlar. Haddinden biraz fazla doz milliyetcilikle kendilerine baglarlar halkı, orta dozla hayali hedefler içine sokarlar halkı, yüksek dozla her şeyi ters yüz edip, vatanseveri hain, haini vatansever kılarlar; haklıyı haksız, haksızı haklı; hırsızı dürüst, dürüstü hırsız, ülkeye düşman bir devleti dost devlet, ülkeye dost bir devleti düşman devlet gösterirler halka. Bunlara kanmayan tek tük insanları da linç ettirirler halka.

    "Yüz Türkiye olsa
    elinizden de gelse
    yüzünü de zincire vurur
    yüz kere satarsınız"

    "Bir yandan vatanı satıp
    bir yandan böyle bahsettiler
    Vatan sevgisi mi bu hergelelerde?
    Hangi vatan sevgisi?
    Sandalya, depo, fabrika, çiftlik, apartman sevgisi
    Mülkünü, sermayesini al
    sandalyasını çek altından
    heriflerde düşman toprağı olur vatan."


    Başka neler yazmış 'vatan haini' Nazım Hikmet, mesela şunu yapmış: Kore'ye giden Türk askerlerine 23 cent değer biçen zamanin Amerikan Dışişleri Bakanı Mister Dalles'ı eleştiren şiir yazmış. Bu var ya olacak iş değil, bu tam katıksız 'hainlik'.

    "Ucuzdur vardır illeti
    hani şaşmayın
    yarın çok pahalıya mal olursa size
    bu 23 sentlik asker
    yani benim fakir, cesur, çalışkan milletimin
    her millet gibi büyük Türk milleti"


    Özellikle okurken son satır ayrı bir hoşuma gitmişti. Aklımdan şunlar geçti: Türkiye'nin herhangi bir yerindeki bir insanı, Fransa'da, Almanya'da ya da Amerika'da, Yeni Zelanda'daki herhangi bir insana düşman veya ona kötü olarak bakar hale ne getirebilir? (Tersi de geçerli) Neden birbirini hiç görmemiş ve görmeyecek insanlar böylesine birbirlerine bilenir hale gelirler? Ya da bu hale getirilirler? Halbuki hepimiz Montesquieu'nun dediği gibi önce insan sonra Türk, Fransız, Alman, Amerikan, Zelandaliyizdir.


    Farzı muhal diyorum yine, yanlış anlaşılmasın; halkı yalanlarla fanusa hapseden kendilerini efendi zannedenler, gazetecileri hapse atarlar veyahut sustururlar, muhalefet partilerini baskı altına alırlar, hatta kendilerine en ufak muhalefet eden herhangi bir insana psikolojik baskı ile ses cikaramayacak hale veya sadece tuttuğu takım ile ilgili tweet atacak hale getirirler. Bununla birlikte, öte yandan da halkın gözünün içine baka baka, "siz hürsünüz" derler. Garip bir özgürlük anlayışı vardır yani bu kendilerini efendi zannedenlerin. Bunu isterseniz, 'vatan haini' Nazım Hikmet izah etsin:

    "Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil
    insan gibi yasamaliyiz dersin
    büyük bir hurriyetle basarlar kelepceyi
    yakalanmak, hapse girmek, hatta asilmak
    hurriyetiyle
    hürsün"

    Sonra hani dedim ya yalanlarla afyonlarlar insanları ve hayali hedefler korlar önlerine bu hedefler uğruna da insanlar her türlü zorluğu seve seve kabullenir hatta ve hatta dünyanın her tarafına dayılanarak; New Yorklu sokakta hotdog satan George'un bundan haberi olmadan veya Fransa'da ekonomi bölümü okuyan Jacques'in bundan haberi olmadan veya konuşulacak gündem maddesi olmadigindan bu hafta toplanmayan bir meclise sahip İsviçreli Hans'ın bundan haberi olmadan... Bunu yaparken peki bu gariban insanın oğlunun, kızının, yegeninin, kuzeninin durumu nedir peki gerçekte?

    "İşsiz kaldım diye düşündü
    22 yaşında
    İşsiz kaldım diye düşündü
    23 yaşında
    İşsiz kaldım diye düşündü
    24 yaşında
    Ve zaman zaman işsiz kalarak
    İşsiz kalırsam diye düşündü
    50 yaşına kadar."


    Öte yandan çok ilginç bir şey söyleyeyim. Farzı muhal varoldugunu hayal ettiğimiz bu kendilerini efendi zannedenler aslında çok korkarlar. Evet, gerçekten. Çünkü korkan insan başkasını tahakkum altına almak ister, korkan insan, fikirlere tahammülsüzlük yapar ve fikirlerinden ötürü insanları hapseder. Tarih bunu söylüyor bizlere ve tabiki "vatan haini" Nazım Hikmet:

    "Korkuyorlar Robertson
    şafaktan korkuyorlar
    görmekten, duymaktan, dokunmaktan korkuyorlar
    yağmurda çırılçıplak yıkanır gibi aglamaktan
    sımsıkı bir ayvayi dişler gibi gülmekten korkuyorlar
    sevmekten korkuyorlar, bizim Ferhat gibi sevmekten..."

    Farzı muhal diyorum, yanlış anlamayın dünya üzerinde bu hayal ettiğimiz bir ülke ve halk var ise şayet, bu halkın bu hale getirilmesinde en büyük pay sahibi kendilerini efendi zannedenler mi peki? Bence değil, evet çok büyük pay sahibiler bu konuda ancak halkın kendisi de en az onlar kadar pay sahibi değil midir? Mesela Hitler Geri Döndü diye bir film izlemiştim. Üzerinden çok zaman geçti ama filmin sonlarına doğru geçmişten gelen Hitler'in "beni halk destekledi, tek Hitler ben değildim" mealindeki bir sözü aklımda kaldı. Halk bazen seve seve, bile bile kandırılır. Mesela Almanya Birinci Dünya Savaşı'nda büyük bir yenilgiye uğradı, ağır bir antlasma ile birçok olumsuzlukla ve krizle karşılaştı ve belki en önemlisi ezildi, eziklik duygusunu yaşadı kılcal damarlarına dek. Bu durumdaki bir halk zaten yalan söyleyen yani kendisine sen ezik değilsin diyecek, bu duyguyu kendisine hissettirecek birini bekliyordu, başka dedikleri yalan olmuş pek önemli değildi. Bu noktada yine sözü 'vatan haini' Nazım Hikmet'e birakayim:

    "Ve bu dünyada, bu zulüm
    senin sayende
    Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
    Ve hala şarabimızı vermek için üzüm gibi
    eziliyorsak
    kabahat senin,
    - demeğe de dilim varmiyor ama-
    kabahatin çoğu senin, güzel kardeşim!"


    Farzı muhal diyorum, yanlış anlamayın; dünya üzerinde varsa bu şekildeki bir halk, onun önünde iki yol vardır: Bunu iki resim ve 'vatan haini' Nazım Hikmet'in iki misrasiyla izah edelim:

    "Aldanıp aldanmamak
    İşte mesele"


    "Aldanmazsak: Varız!"

    https://i.hizliresim.com/odlJbQ.jpg

    "Aldanirsak: yok!"

    https://i.hizliresim.com/kMR5Vy.jpg


    Çok 'hainlik' yapmış Nazım Hikmet çok. O kadar çok ki gazetelere manşet atılmış:

    "Nazim Hikmet vatan hainligine devam ediyor hala
    Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet
    Nazım Hikmet vatan hainligine devam ediyor hala."

    Heralde manşeti atanlar çok seviyor olsa gerekler vatanlarini, o kadar çok seviyorlar ki... Peki Nazım Hikmet ne diyor buna:

    "Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz
    ben yurt hainiyim, ben vatan hainiyim.
    Vatan çiftliklerinizse,
    kasalarinizin ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
    vatan, şose boylarinda gebermekse açlıktan,
    fabrikalarinizda al kanimizi içmekse vatan,
    vatan tirnaklariysa ağalarının
    vatan, mizrakli ilmihalse,vatan,polis copuysa
    odeneklerinizse, maaşlarınizsa vatan,
    vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanmasi
    topuysa,
    vatan kurtulmamaksa kokmuş karanligimizdan,
    ben vatan hainiyim.
    Yazın üç sütun üstüne kapkara haykiran puntolarla:
    Nazım Hikmet vatan hainligine devam ediyor hala."


    Peki çok ilginç bir şey söyleyeyim mi? Nazım Hikmet vatan haini değilmiş. Evet, daha yeni 2000li yıllarda sayın büyükler bunu tasdik ettiler ve Nazım Hikmet'i Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına tekrar aldılar.

    Günaydın!
    Gunaydinlar olsun..
    Günümüz hep aydınlık olsun.
    Biraz geç oluyor malum bizim buralarda aydınlık
    Ama mühim olan güç olmasın
    Kuzey ülkesi değiliz ama baya sürüyor kışımız
    Ama olsun
    Biraz geç de olsa güç olmasın...

    Hani başta lisede bir anımla başlamıştım. Bir diğer benzer anım da şu idi: Nazım Hikmet gibi başka hainler de varmış. Onlar da, kalkmışlar kıyılarimiza turistik(!) gezi için gelmiş 6. Filonun askerlerini denize dökmüşler. Heralde dedelerimizin 1922'deki denize dökme olayını göremedik demişler, kalkmışlar bari bu 6. Filonun askerlerini denize dökelim demişler. Bak sen şu hainlere. Karşılarında da tabi bu turistik gezi için gelen askerleri savunanlari görmüşler de bosverelim onları şimdi, bu hainlerden üç tanesini gel zaman git zaman yakalamışlar. Dinsizmisler yahu bir de, idama giderken yanına imam da istememisler. Tam hainler anlayacağınız. Neyse, üç üç diye bagiranlar olmuş bir yerlerde. Sonra işte bunları çıkarmışlar idam sehpasına.. Celladini beklemeden vuruyormus sehpaya kendisi ve bağırıyormus:
    "Tam bağımsız Türkiye!" diye.
    Sonra bir diğeri çıkıyor o da aynısı ve bağırıyormus:
    "Tam bağımsız Türkiye!" diye
    Sonra diğeri:
    "Tam bağımsız Türkiye!" diye.

    Tabi lisedeyken bunlardan sadece "Nazım Hikmet gibi başka hainler de varmış." kısmını biliyor ve bunlardan en azılı üç tanesi asılmış laflarini...
    Hikâyenin geri kalanını sonradan öğrenmiş bulundum. Hani insan çeşitli sebeplerden gözü kör olur da, aynı insan son nefeslerinde "Tam bağımsız Türkiye!" diye bağıran ve sehpalarini kendileri iten gençlerin bu haykırışini duyamayacak kadar sağır olamaz diye düşünüyorum.

    Velhasıl, sonradan anlaşılmış ki bu üç genç de hain değilmiş.

    Günaydın!
    Gunaydinlar olsun..
    Günümüz hep aydınlık olsun.
    Biraz geç oluyor malum bizim buralarda aydınlık
    Ama mühim olan güç olmasın
    Kuzey ülkesi değiliz ama baya sürüyor kışımız
    Ama olsun
    Biraz geç de olsa güç olmasın...

    Farzı muhal diyorum, yanlış anlamayın...


    "Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü
    ölürsem kurtuluştan önce yani
    alıp götürün
    Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni"



    Not: Anadolu'nun bir köy mezarlığına gömülmedi.


    İyi okumalar.
  • Bu sabah:
    Aydınlık ve beklediğimizden olsun, kapımıza, yüreğimize gelen satırlar.. 🕊

    “Postacı geldi.
    Genç kadın mutfaktan acele acele koştu. Postacı gülümseyerek bir mektup uzattı.

    Genç kadın gönderenin ismini okuyunca, biraz durdu. Sonra kapıyı kapattı. Mektubu elinde tutarak, başını kapıya yasladı. Yavaş yavaş kendisini yere doğru bıraktı ve oturdu. Sonra mektubu zarftan çıkardı ve okumaya başladı.

    "Sevgili arkadaşım,

    Sana bu mektubu yıldızların altında yazıyorum.

    Düşündüğün gibi, sahil kenarında küçük bir evim var. "Bir teknem olursa, kırmızı olsun." demiştin. Bir kırmızı teknem de var. Onunla her gün çıkıyorum. Kimselerin bulunmadığı bölgede, şarkılar söylüyorum. Sesim karga gibi. Ama özgürlüğü hissetmek, inan ki güzel bir duygu.

    Ben artık hayallerime ulaştım ve şimdi hayal ettiğim bir hayatı yaşıyorum. Akşamları da bir iki dost ile sohbet ediyoruz. Vaktim çok, ama çok güzel geçiyor arkadaşım.

    Zaman zaman seni düşünüyorum. Bu zaman zaman da, benim 24 saatimi dolduruyor artık.

    Aynı hayalleri paylaşarak büyüdük seninle. Birlikte yalın ayak çimende yürüdük. Yıldızlara yakın yaşamak istiyorduk.

    Benim güzel, aziz arkadaşım, bana neden artık yazmaz oldun? Bir kusurum oldu ise, lütfen bildir bana.

    Kendime her sabah ve akşam "İyi mi acaba?" diye soruyorum. Seni üzgün düşünmek, canımı acıtıyor. Seni korumamak, burda da nefesimi azaltıyor. Şu anda saçların ile oynadığını ve ağlamamak için, dudaklarını ısırdığını biliyorum.

    Ben senin sakladığın, o sesini duydum. Evet, herkesten sakladığın, o sesini tek ben duydum.

    Seni tanımam için, bir şans vermiştin bana. Onca insanların arasında tek seni, nasıl da görüyordum? Hatırlıyor musun? Yanından ayrılamıyordum.

    Şimdi kendini benden, ne olur esirgeme. Saklama kendini benden.

    Yoksa bu mektuba sevinmedin mi? Sevinmez misin? Ellerin her kelimede, titrediğini biliyorum.

    Özgür olmanı istiyorum artık arkadaşım. Sana, seni anlatan, bir yaşam tanıtmak istiyorum.

    Benden korkma lütfen. İzin ver üşüdüğün an, güven ile seni örteyim. Duygusuzluk, soğukluğa, titremene ve korkmana sebep olmasın.

    Bu hayatı, seninle tatmayı çok isterdim. "Yeşillik istiyorum." demiştin. Bahçemde yeşillikler var. Bir de köpeğim var.

    Gelsen buraları seversin. Her sabah güneşin sıcaklığı ile uyanıyorum.

    İnsanlar? İnsanlar arkadaşım? İnsanlar çok mutlu burada. İnsanlar gülümsüyor. Herkes birbirini kabul ediyor. İstemiyor muydun, gülümseyen ve mutlu insanları?

    Karanlık olunca, güneş batınca, yatağımdan yıldızları seyrediyorum ve seninle konuşuyorum. Duyamazsın sesimi elbette.

    Demek istediğim de şu, her şey çok güzel, ama bir sen eksiksin hayatımda. Bir senin yokluğunu kaldıramıyorum.

    Gelirsen, beni mutlu edersin. Gelirsen, hayallerine kavuşursun. Bavuluna kimleri koyarsan koy. Doldur o bavulunu. Ben taşırım herkesi. Yeter ki gel! Gelirsen, mutlu olursun.

    Hayallerine artık korkmadan yaklaş. Lütfen beni habersiz ve sensiz bırakma. Sana olan hasretim, bildiğin gibi değil.

    Dizimde çocukluğumun yarası hâlâ duruyor. Yarama bakıp bakıp seni anımsıyorum. Uzun uzun konuşmak istiyorum seninle arkadaşım. Uzun uzun sana bakmak istiyorum.

    Seni unutamayan;
    Arkadaşın.. “

    ... “
  • "Körsem,
    Senden gayrısına yoksam,
    Bozuksam,
    Can benim, düş benim
    Ellere nesi?
    Hadi gel,
    Ay karanlık..."
  • Bir bebek kadar masum,bir güneş kadar aydinlik ve sicak olmak ne güzel...
    Ancak bir bebek cevreye icten ve sicak olabilir oldugu gibi,bir cocuk takmaz maskesini...
    Rengarenktir cocuklar sariysa sari,maviyse mavi gösterir kendini.Hic cekinmez doğrulardan yanlislardan. Onun dünyası tertemizdir.Maske değil bir örtü bile yoktur. Sadece masum yalanlar söyler.Bir küçük top,bir adet dondurma icin...

    Fakat zaman değistirir insanlari,hayat bir bir takar maskeleri.Ortada bir parti yoktur ama cesit cesit maskeler ve smokinler vardir.
    Mutsuz oldugunda,mutlu görünebilmek çevrene ne zor istir.Mutluluk maskesidir takilmasi gereken takmasi zordur onu uygulamasi gibi. Fakat istediğin anda düşünmediğin zamanda bile kolaylikla cikabilir.O sahte gülüşün altinda ne acilar ne mutsuzluklar gizlidir.

    Sevmedigi birine nicin insan onu incitmeden elestirerek sevmediği yönlerini söylemez.Neden her zaman cok sevdiği yalanini söyler cevresine ve kendine...
    Anneler cocuklarina nicin yalan maskesini takarlar.Daha küçük yaslardayken ogretmezler mi onlara yalanlari ve yalanla birlikte takilan maskeleri.Nicin anlatmazlar nasil dünyaya geldiklerini?Günlerce çevresinden bihaber cocuklara,leylek masallari uydururlar.Bilmezler mi yanliş yoldalar...

    Insanlari en inciten umursanmamakla karışık,karsısındakini var saymayan maskedir.
    Bir bakkala girersiniz bir sabah,bakkal bir isle meşguldur."Günaydın"dersiniz."Hayirli isler"dersiniz.Fakat duyan yoktur.Ya da duydugu halde umursamayan vardir.
    Yolda bir ahbabiniza rastlarsiniz selam verirsiniz selami alan yoktur.Ne kötü duygudur bu" yok sayilmak".Maske ise;duymadiği izlenimi veren umursamayan insandir.

    Gün gelir,hayat tesadüflerle doludur.Burnu yükseklerde maskesi bol insanlar nerede nasil maske takacaklarini şaşırır duruma gelirler ve kendi benliklerini yitirirler.Bununla kalsa iyi ya bir de gösterdikleri tavirlarin kat kat fazlalarini görmeleri birgün onlari da yoracak ve kıracaktır...

    Bilgin kisi Mevlana;"Ya oldugun gibi görün ya da göründüğün gibi ol" sözünü bosuna söylememiştir. Nedir yapmak istediğimiz?Kime, nicin,ne sekilde iyi görünmeli...Neden bize baki olmayan seylere sahip cikmaliyiz.
    Bilmeliyiz ki,bu gidisin dönüşü yoktur.Ya benliğimiz kaybolur,ya da topluma zarara mal oluruz. Hergün aynaya bakalim.Nasil görünüyoruz.Yapmacik mi?Doğal mi?
    Ne isek oyuzdur.Degismeden ya da değisme ihtiyaci hissetmeden yani maskeler takmadan yasayalım. Birgün gelir maskelerimiz bizi ele verir...Maskesiz, yalansiz,tertemiz olmak dileğiyle...

    Saygilar...
  • Bir sabah, yaşlı Susıçanı kafasını deliğinden dışarı çıkardı. Parlak, boncuk gibi gözleri, sert boz bıyıkları vardı, kuyruğu da uzunca, siyah bir kauçuk parçası gibiydi. Sarı kanaryaları andıran ördek yavruları küçük gölde yüzüyor, kıpkırmızı bacaklı, bembeyaz anne Ördek de, onlara suda nasıl amuda kalkılacağını öğretmeye çalışıyordu. “Amuda kalkamazsanız, hiçbir zaman yüksek sosyeteye giremezsiniz,” deyip duruyordu yavrularına; ara sıra, nasıl amuda kalkılacağını gösteriyordu. Ama yavru ördekler ona hiç kulak asmıyordu. O kadar miniktiler ki, sosyeteye girmenin ne kadar önemli olduğunu bilmiyorlardı. “Ne laf dinlemez çocuklar bunlar!” diye haykırdı yaşlı Susıçanı. “Suda boğulmayı hak ettiler doğrusu.” “Hiç öyle şey olur mu!” diye cevap verdi Ördek. “Zamanla öğrenecekler; anne babaların, çocuklarına karşı çok sabırlı davranmaları gerekir.” “Ya! Ben anne babaların duygularını hiç bilmem,” dedi Su Sıçanı; “ben aile babası değilim. Hayatımda hiç evlenmedim, evlenmeye niyetim de yok. Aşk iyi güzel de, dostluk çok daha yüce bir şey. Doğrusunu isterseniz, bence bu dünyada vefalı bir dost kadar soylu ve az bulunan bir şey yoktur.” Yakındaki bir söğüt ağacında oturan Yeşil Ketenkuşu, konuşmaya kulak misafiri olmuştu; “Pekâlâ, sizce vefalı bir dostun görevleri nelerdir?” diye sordu. “Evet, ben de bunu merak ediyorum,” dedi Ördek ve gölcüğün karşı tarafına kadar yüzüp yavrularına iyi örnek olmak için amuda kalktı. “Ne saçma soru!” diye haykırdı Susıçanı. “Vefalı bir dosttan, bana karşı vefalı olmasını beklerim elbette.” Küçük kuş, incecik, gümüşi bir dalda sallanıp minik kanatlarını çırparak, “Peki karşılığında siz ne yaparsınız?” dedi. “Ne demek istediğinizi anlayamadım,” diye cevap verdi Susıçanı. “İsterseniz size bu konuyla ilgili bir öykü anlatayım,” dedi Ketenkuşu. “Öykü benim hakkımda mı?” diye sordu Susıçanı. “Eğer öyleyse, dinlerim, çünkü hayal ürünü öykülerden çok hoşlanırım.” “Size uyarlanabilir,” diye cevap verdi Ketenkuşu; sonra ağaçtan aşağı uçup gölcüğün kenarına konarak Vefalı Dost öyküsünü anlatmaya koyuldu. “Bir zamanlar,” dedi Ketenkuşu, “Hans adında, dürüst bir adamcağız varmış.” “Seçkin bir şahsiyet miymiş?” diye sordu Susıçanı. “Hayır,” dedi Ketenkuşu, “seçkin olduğunu hiç sanmıyorum; iyi kalpliliği ve yusyuvarlak, aydınlık, komik yüzü dışında bir özelliği yokmuş. Ufacık bir kulübede tek başına yaşar, her gün bahçesinde çalışır dururmuş. Koskoca köyde onunki kadar güzel bir bahçe daha yokmuş. Bahçesinde hüsnüyusuflar, karanfiller, çobançantaları, düğünçiçekleri açarmış. Şam gülleri, sarı güller, eflatun safranlar, altın sarısı, mor ve beyaz menekşeler yetişirmiş. Hasekiküpesiyle şebboy, mercanköşkle fesleğen, bataklık nergisiyle zambak, fulyayla bahçe karanfili, aylar birbirini takip ettikçe, sırayla tomurcuklanıp açar, bir çiçeğin yerini yenisi alırmış, yani her zaman bakılacak güzel bir şeyler, koklanacak hoş rayihalar olurmuş bahçesinde. Küçük Hans’ın birçok dostu varmış, ama en vefalı dostu, koca Değirmenci Hugh imiş. Zengin Değirmenci, Hans’a o kadar bağlıymış ki, ne zaman bahçesinin yakınından geçse, duvarın üstünden uzanıp iri bir buket çiçek veya salatalık bir demet ot toplar, meyve mevsiminde ceplerini erikle, kirazla doldururmuş mutlaka. Değirmenci, ‘Gerçek dostlar her şeyi paylaşmalıdır,’ dermiş hep; küçük Hans da başını sallayıp gülümser, böyle soylu fikirlere sahip bir dostu olduğu için çok gururlanırmış. Gerçi komşuları, değirmeninde istif edilmiş yüz çuval unu, altı ineği, bol yünlü koca bir koyun sürüsü bulunan Değirmenci’nin, küçük Hans’a, bahçesinden topladıklarına karşılık hiçbir şey vermemesini garip karşılarmış; ama Hans bu meselelere asla kafa yormazmış. Değirmenci’nin, gerçek dostların cömertliği konusunda söylediği harika sözleri dinlemek, onun için hayattaki en büyük zevkmiş. Küçük Hans bahçesinde böyle uğraşır dururmuş işte. İlkbahar, yaz ve sonbahar mevsimlerinde çok mutluymuş, ama kış gelip de pazara götürecek meyvesi veya çiçeği olmadığında, soğukla, açlıkla mücadele eder, çoğu gece, akşam yemeği olarak birkaç kuru armut veya sert ceviz yermiş sadece. Ayrıca kışın çok da yalnızlık çekermiş, çünkü Değirmenci kış mevsiminde ona hiç uğramazmış. ‘Kar yağdıkça küçük Hans’ı ziyarete gitmem saçma olur,’ dermiş Değirmenci karısına, ‘başı dertte olan insanı rahat bırakmak, ziyaretlerle rahatsız etmemek gerekir. En azından ben dostluktan bunu anlarım, haklı olduğumdan da eminim. Onun için, bahar gelinceye kadar bekleyeceğim; baharda onu ziyarete giderim, o da bana iri bir sepet dolusu çuhaçiçeği verir ve böylece çok mutlu olur.' Çam kütüklerinin gürül gürül yandığı şöminenin karşısındaki rahat koltuğunda oturan Değirmenci’nin Karısı, ‘Başkalarına karşı çok düşüncelisin,’ diye cevap vermiş, ‘müthiş düşüncelisin. Senin dostlukla ilgili konuşmalarını dinlemek ne büyük zevk! Eminim rahip bile senin kadar güzel konuşamaz, üç katlı bir evde oturduğu ve küçük parmağına altın yüzük taktığı halde.’ Değirmenci’nin küçük oğlu, ‘Peki ama, küçük Hans’ı buraya çağıramaz mıyız?’ demiş. ‘Zavallı Hans’ın başı dertteyse ben ona çorbamın yarısını verir, beyaz tavşanlarımı gösteririm.’ ‘Sen ne salak çocuksun!’ diye haykırmış Değirmenci. ‘Seni okula gönderiyoruz da ne oluyor, bilmem. Hiçbir şey öğrenemiyorsun. Oğlum, küçük Hans buraya gelse, sıcacık şöminemizi, güzel soframızı, koca kırmızı şarap fıçımızı görse, kıskanabilir; kıskançlık feci bir şeydir, herkesin kişiliğini bozar. Hans’ın kişiliğinin bozulmasına izin verecek değilim. Ben onun en iyi dostuyum, onu daima kollamaya, baştan çıkarılmasını engellemeye niyetliyim. Hem Hans buraya gelirse, benden veresiye un isteyebilir, ben de böyle bir şey yapamam. Un başka, dostluk başka; ikisini karıştırmamak lazım. Zaten iki ayrı kelime, anlamları da çok farklı. Bunu kim olsa anlar.’ ‘Ne kadar güzel konuşuyorsun!’ demiş Değirmenci’nin Karısı, kendine koca bir bardak sıcak bira doldurarak. ‘Gerçekten, uyumak üzereyim. Tıpkı kilisedeki gibi.’ ‘Birçok insan güzel davranışlarda bulunur,’ diye cevap vermiş Değirmenci, ama pek az insan güzel konuşur; bu da, konuşmanın çok daha zor ve çok daha makbul olduğunu ispat eder.’ Sonra da kaşlarını çatıp masanın karşısında oturan küçük oğluna bakmış; oğlan kendinden o kadar utanmış ki, başını önüne eğmiş, kıpkırmızı kesilmiş ve gözyaşları çayına dökülmüş. Siz yine de, çok küçük olduğu için affedin onu.” “Öykünün sonu mu bu?” diye sordu Susıçanı. “Yok canım,” dedi Ketenkuşu, “bu daha başı.” “Öyleyse siz çağın pek gerisinde kalmışsınız,” dedi Susıçanı. “Artık öykü anlatmayı bilen herkes, öykünün sonuyla başlayıp, sonra başını anlatıyor, ortasıyla da bitiriyor. Yeni usul bu. Geçen gün gölün etrafında bir delikanlıyla birlikte dolaşan bir eleştirmenden duydum bunu. Bu konuda uzun uzun konuştu; söylediklerinin doğru olduğundan eminim, çünkü mavi gözlüklü ve kel kafalıydı; ayrıca delikanlı ne zaman bir şey söyleyecek olsa, ‘Hıh!’ diye cevap veriyordu. Neyse, siz öykünüze devam edin lütfen. Değirmenci’den çok hoşlandım. Ben de böyle yüce duyguları olan biriyim, aramızda büyük benzerlik var.” Ketenkuşu kâh bir ayağının, kâh diğerinin üzerine sıçrayarak devam etti: “Kış mevsimi biter bitmez, çuhaçiçeklerinin uçuk sarı yıldızları açmaya başladığında, Değirmenci, küçük Hans’ı ziyarete gideceğini söylemiş karısına. ‘Ah, ne kadar iyi kalplisin!’ diye haykırmış karısı. ‘Hep başkalarını düşünüyorsun. Çiçekler için büyük sepeti yanına almayı unutma.’ Değirmenci, değirmenin kanatlarını demirden, sağlam bir zincirle bağlayıp koluna sepeti takmış ve yamaçtan aşağı inmiş. ‘Günaydın küçük Hans,’ demiş Değirmenci. ‘Günaydın,’ demiş Hans, küreğine yaslanarak, ağzı kulaklarında. ‘Kışı nasıl geçirdin bakalım?’ diye sormuş Değirmenci. ‘Beni düşünmen büyük incelik, çok büyük incelik gerçekten,’ demiş Hans heyecanla. ‘Doğrusu epey zor geçirdim kışı, ama artık bahar geldi, mutluyum, çiçeklerim de iyi durumda.’ ‘Kış boyunca senden sık sık söz ettik Hans,’ demiş Değirmenci, ‘ne âlemdesin diye merak ettik.’ ‘Çok iyi kalplisin,’ demiş, Hans; ‘ben de acaba beni unuttun mu diye korkuyordum birazcık.’ ‘Hans, böyle konuşmana şaşırdım,’ demiş Değirmenci; ‘dostlar asla unutmaz. Dostluğun en güzel tarafı da budur, ama korkarım sen hayatın şiirselliğini anlamıyorsun. Laf aramızda, çuhaçiçeklerin de pek güzelmiş!’ ‘Evet, gerçekten çok güzeller,’ demiş Hans; ‘bu kadar bol oldukları için de şanslı sayılırım. Onları pazara götürüp Belediye Başkanı’nın kızına satacağım, o parayla da el arabamı geri alacağım.’ ‘El arabanı geri mi alacaksın? Yani satmış mıydın? Ne aptalca bir şey yapmışsın!’ ‘Mecbur kaldım da ondan,’ demiş Hans. ‘Çok kötü bir kış geçirdim, ekmek alacak param kalmamıştı. Ben de önce bayramlık ceketimin gümüş düğmelerini sattım, arkasından gümüş zincirimi, sonra iri pipomu, en sonunda da el arabamı. Ama şimdi hepsini geri alacağım.’ ‘Hans,’ demiş Değirmenci, ‘ben sana el arabamı veririm. Pek sağlam durumda değil; bir kenarı eksik, tekerleklerin de onarılması lazım; her şeye rağmen el arabamı sana vereceğim. Çok cömertçe bir davranış olduğunu biliyorum, birçokları el arabamı verdim diye beni aptallıkla suçlayacaktır, ama ben herkese benzemem. Bence cömertlik, dostluğun temelidir; ayrıca ben kendime yeni bir el arabası da aldım. Evet, hiç merak etme, el arabamı vereceğim sana.’ ‘Gerçekten çok cömertsin,’ demiş küçük Hans ve o komik, yusyuvarlak yüzü sevinçten ışıl ışıl parlamış. ‘Ben onu hemen onarırım, evde bir kalasım var nasılsa.’ ‘Kalas mı!’ demiş Değirmenci. ‘Benim de ahırın damını onarmak için bir kalasa ihtiyacım vardı. Damda koskocaman bir delik var; kapamazsam mısırlar sırılsıklam olacak, iyi ki söyledin! İyilik yap, iyilik bul demişler. Ben sana el arabamı verdim, sen de bana kalasını vereceksin. El arabası kalastan çok daha değerli elbette, ama gerçek dostlar böyle şeylerin üstünde asla durmazlar. Hadi hemen getiriver şu kalası da ahırı onarmaya bugün başlayayım.’ ‘Hemen,’ diye atılmış Hans ve kulübeye koşup kalası sürükleyerek dışarı çıkarmış. ‘Pek iri bir kalas sayılmaz,’ demiş Değirmenci, kalası inceleyerek; ‘korkarım ben ahırın damını onardıktan sonra senin el arabasını tamir etmen için bir şey artmayacak, ama bu da benim kabahatim değil. Eh, ben sana el arabamı verdiğime göre, eminim sen de karşılığında bana biraz çiçek vermek isteyeceksin. İşte sepet, ağzına kadar, iyice doldur.’ ‘Ağzına kadar mı?’ demiş küçük Hans üzgün üzgün, çünkü sepet gerçekten çok büyükmüş; sepeti doldurursa pazara götürecek çiçek kalmayacakmış, gümüş düğmelerini geri almak için de çok sabırsızlanıyormuş. ‘Doğrusu,’ demiş Değirmenci, ‘ben sana el arabamı vermişken, birkaç çiçeğin lafı olmaz diye düşünüyorum. Yanılıyor olabilirim, ama bence dostluk, gerçek dostluk, bencillikten tamamen arınmış olmalıdır.’ ‘Sevgili dostum, can dostum!’ diye haykırmış küçük Hans. ‘Bahçemdeki bütün çiçekler sana feda olsun. Seni memnun etmek benim için gümüş düğmeden çok daha önemli.’ Hemen koşup güzel çuhaçiçeklerinin hepsini koparmış ve Değirmenci’nin sepetine doldurmuş. Değirmenci, ‘Hoşça kal küçük Hans,’ deyip omzunda kalası, kolunda iri sepetiyle yamacı tırmanmaya başlamış. Küçük Hans, ‘Güle güle,’ diyerek, neşe içinde toprağı kazmaya koyulmuş, el arabasına çok seviniyormuş çünkü. Ertesi gün, hanımellerini verandaya çivilerken, yoldan kendisine seslenen Değirmenci’nin sesini duymuş. Hemen merdivenden aşağı inip bahçeyi koşarak geçmiş ve duvarın üzerinden bakmış. Değirmenci, sırtında iri bir un çuvalıyla duruyormuş. ‘Sevgili Hans’çığım,’ demiş Değirmenci, ‘şu un çuvalını pazara taşıyıverir misin?’ ‘Ah, kusura bakma,’ demiş Hans, ‘ama bugün gerçekten çok işim var. Bütün sarmaşıklar çivilenecek, çiçekler sulanacak, çimler biçilecek.’ ‘Doğrusu,’ demiş Değirmenci, ‘benim sana el arabamı vereceğimi düşünürsen, reddetmen pek dostluğa sığmıyor.’ ‘Lütfen öyle deme,’ diye haykırmış küçük Hans, ‘dostluğa sığmayacak bir şey yapmayı hiç istemem.’ Hemen içeri koşup kasketini almış ve iri çuvalı sırtına yükleyip zar zor yürümeye koyulmuş. O gün hava çok sıcakmış, yol da toz toprak içindeymiş, Hans daha onuncu kilometre taşına gelmeden o kadar yorulmuş ki, oturup dinlenmek zorunda kalmış. Ama gücünü toplayıp yola devam etmiş ve sonunda pazara varmış. Biraz bekledikten sonra bir çuval unu çok iyi bir fiyata satmış ve hemen eve dönmüş, çünkü fazla gecikirse, hırsızların yolunu kesmesinden korkuyormuş. Küçük Hans yatmaya hazırlanırken, ‘Amma yorucu bir gün oldu,’ demiş kendi kendine, ‘fakat Değirmenci’nin isteğini geri çevirmediğime memnunum, o benim en iyi dostum, hem el arabasınıverecek bana.’ Ertesi sabah, Değirmenci erkenden, bir çuval unun parasını almaya gelmiş, ama küçük Hans o kadar yorgunmuş ki, hâlâ yatıyormuş. ‘Bu ne tembellik!’ demiş Değirmenci. ‘El arabamı sana vereceğimi düşünürsen, daha fazla çalışman gerekir bence. Aylaklık büyük günahtır, ben dostlarımın aylak olmasından, uyuşuk olmasından hiç hoşlanmam. Seninle açık açık konuştuğum için kusura bakma. Dost olmasaydık, katiyen böyle konuşmazdım elbette. Ama düşündüğünü aynen söylemedikten sonra, dostluğun ne anlamı kalır? Hoş sözleri herkes söyler, herkes pohpohlar, iltifat eder, ama gerçek dost daima acı konuşur ve dostunu üzmekten korkmaz. Hattâ gerçek dost, dostunu üzmeyi tercih eder, çünkü ona iyilik ettiğini bilir.’ ‘Çok özür dilerim,’ demiş küçük Hans, gözlerini ovuşturup gecelik takkesini çıkararak, ‘ama o kadar yorgundum ki, yattığım yerden kuşların ötüşünü dinlemek istedim biraz. Kuş seslerini dinleyince daha iyi çalışıyorum, biliyor musun?’ ‘Buna sevindim işte,’ demiş Değirmenci, küçük Hans’ın sırtına vurarak, ‘çünkü giyinir giyinmez değirmene gelip benim ahırın çatısını onarmanı istiyorum.’ Zavallı Hans’çık, çiçekleri iki gündür sulanmadığından, kendi bahçesinde çalışmak için sabırsızlanıyormuş, ama çok iyi bir dost olan Değirmenci’nin isteğini geri çevirmek de istemiyormuş. Çekingen, ürkek bir sesle sormuş; ‘Çok işim olduğunu söylesem sence bencillik mi olur?’ ‘Doğrusunu istersen,’ diye cevap vermiş Değirmenci, ‘sana el arabamı vereceğime göre, fazla bir şey istemiş sayılmam; ama hayır dersen gidip kendim yaparım tabii.’ ‘Yo, olmaz, katiyen,’ demiş küçük Hans ve yataktan fırladığı gibi giyinip ahıra yollanmış. Orada bütün gün, güneş batıncaya kadar çalışmış, gün batımında Değirmenci ne durumda olduğuna bakmak üzere gelmiş. ‘Damdaki deliği aktardın mı küçük Hans?’ diye sormuş neşeyle. ‘Evet, aktardım,’ demiş küçük Hans ve merdivenden inmiş. ‘Ah!’ demiş Değirmenci, ‘Başkası için bir iş yapmaktan güzel bir şey var mıdır?’ ‘Senin konuşmanı dinlemek en büyük zevk,’ demiş küçük Hans, oturup alnının terini silerek. ‘Korkarım ben hiçbir zaman senin kadar güzel fikirler düşünemeyeceğim.’ ‘Düşünürsün, düşünürsün,’ demiş Değirmenci, ‘ama daha uğraşman lazım. Şu anda dostluğun sadece pratiğini biliyorsun; ileride teorisini de öğrenirsin.’ ‘Gerçekten öğrenir miyim sence?’ diye sormuş küçük Hans. ‘Eminim öğreneceksin,’ diye cevap vermiş Değirmenci, ‘ama artık damı aktardığına göre, eve gidip dinlensen iyi olur, çünkü yarın koyunlarımı dağda otlatmanı istiyorum.’ Zavallı Hans’çık bir şey söylemeye korkmuş; ertesi sabah Değirmenci erkenden koyunlarını kulübeye getirmiş, Hans da koyunları alıp dağa çıkmış. Gidip dönmesi bütün gününü almış; eve o kadar yorgun dönmüş ki, iskemlesinde uyuyakalmış ve gün ışıdıktan sonra ancak uyanmış. ‘Bahçemde ne güzel çalışacağım,’ demiş ve hemen işe koyulmuş. Ama çiçekleriyle bir türlü ilgilenemiyormuş, çünkü dostu Değirmenci sürekli gelip onu uzak yerlere gönderiyor veya değirmende işe koşuyormuş. Küçük Hans, çiçekleri unutulduklarını zannedecekler diye kahroluyormuş bazen, ama Değirmenci’nin, can dostu olduğunu düşünüp teselli buluyormuş. ‘Ayrıca,’ diyormuş kendi kendine, ‘el arabasını da verecek bana, ne kadar cömertçe bir davranış!’ İşte küçük Hans bu şekilde Değirmenci için çalışıp duruyor, Değirmenci de dostluğa ilişkin güzel sözler söylüyormuş peş peşe; Hans bunları bir deftere yazıp geceleri okuyormuş, iyi bir öğrenciymiş çünkü. Bir akşam vakti, küçük Hans ocağının başında otururken kapı hızlı hızlı vurulmuş. Dışarıda fırtına varmış, rüzgâr, evin etrafında öyle bir gürleyip esiyormuş ki, Hans’çık önce sesi fırtınaya yormuş. Ama sonra kapı ikinci defa, sonra üçüncü defa, iyice hızlı vurulmuş. ‘Zavallı bir yolcu olsa gerek,’ diye düşünmüş küçük Hans ve kapıya koşmuş. Kapıyı açınca, bir elinde fener, öbür elinde iri bir sopayla Değirmenci’yi bulmuş karşısında. ‘Sevgili Hans’çığım,’ diye haykırmış Değirmenci, ‘başıma geleni sorma. Benim küçük oğlan merdivenden düşüp yaralandı, Doktor’u çağırmaya gidiyorum. Ama çok uzakta oturuyor, hava da çok kötü, benim yerime sen gitsen çok daha iyi olur diye düşündüm. Biliyorsun el arabamı vereceğim sana, karşılığında senin de benim için bir şey yapman gerekir.’ ‘Elbette,’ diye atılmış küçük Hans, ‘sana yardım etmek benim için şereftir, hemen gidiyorum. Yalnız bana fenerini ver de bu karanlıkta hendeğe düşmeyeyim.’ ‘Kusura bakma,’ demiş Değirmenci, ‘ama bu feneri yeni aldım, başına bir şey gelirse çok üzülürüm.’ ‘Peki, önemli değil, fenersiz giderim,’ demiş küçük Hans; hemen kalın kürk ceketini, kırmızı yün beresini kuşanıp boynuna bir atkı dolamış ve yola düzülmüş. Dışarıda müthiş bir fırtına varmış. Etraf zifiri karanlık olduğundan Hans’çık önünü göremiyor, rüzgârın şiddetinden ayakta zor duruyormuş. Her şeye rağmen, metanetini kaybetmemiş ve üç saat kadar yürüdükten sonra Doktor’un evine varıp kapısını çalmış. Doktor yatak odasının penceresinden kafasını çıkarıp, ‘Kim o?’ diye bağırmış. ‘Doktor, ben küçük Hans.’ ‘Ne var küçük Hans?’ ‘Değirmenci’nin oğlu merdivenden düşüp yaralanmış, Değirmenci hemen gelmenizi rica ediyor.’ ‘Tamam!’ demiş Doktor; atını hazırlatmış, aşağı inip iri çizmeleriyle fenerini almış ve Değirmenci’nin evine doğru sürmüş atı; küçük Hans da peşinden düşe kalka yürüyormuş. Ama fırtına gittikçe şiddetleniyor, yağmur sel gibi boşanıyor, Hans’çık ne önünü görebiliyor, ne ata yetişebiliyormuş. Sonunda yolunu kaybedip bataklığa dalmış; burası çok derin çukurlarla kaplı, tehlikeli bir araziymiş, zavallı Hans’çık orada boğulmuş. Ölüsünü ertesi gün keçi çobanları bulmuş, büyük bir su birikintisinde yüzüyormuş; alıp kulübeye getirmişler. Küçük Hans’ı herkes çok sevdiği için cenazesine herkes gitmiş; Değirmenci cenaze alayının başındaymış. ‘Ben onun en iyi dostu olduğuma göre,’ diyormuş Değirmenci, ‘en önde benim bulunmam gerekir.’ Uzun siyah peleriniyle cenaze alayının başını çekiyor, ara sıra iri bir mendille gözlerini siliyormuş. Cenaze töreni bittikten sonra, herkes handa rahatça oturmuş, baharatlı şarap içip pasta yerken, Nalbant, ‘Küçük Hans’ın ölümü hepimiz için büyük kayıp,’ demiş. ‘En azından benim için öyle,’ diye cevap vermiş Değirmenci. ‘Tam ona el arabamı vermek üzereydim, şimdi elimde kaldı, ne yapacağımı bilemiyorum. Evde çok ayak altında, öyle de kırık dökük bir halde ki, satsam para etmez. Bir daha hiçbir eşyamı hibe etmem. İnsan ne zaman bir cömertlik yapsa başına dert açılıyor.’ ” “Ee, sonra?” dedi Susıçanı, uzun bir sessizliğin ardından. “Sonrası yok, bu kadar,” dedi Ketenkuşu. Susıçanı sordu: “Peki Değirmenci’ye ne olmuş?” “Bilmem ki!” diye cevap verdi Ketenkuşu. “Umurumda da değil zaten.” “Belli ki pek şefkatli bir mizacınız yok,” dedi Susıçanı. “Korkarım siz öykünün ana fikrini anlayamadınız,” dedi Ketenkuşu. “Neyini, neyini?” diye bağırdı Susıçanı. “Ana fikrini.” “Yani öykünün bir ana fikri mi var?” “Gayet tabii,” dedi Ketenkuşu. “Pes doğrusu!” dedi Susıçanı gayet öfkeli bir tavırla. “Anlatmadan önce söyleseydiniz ya. Söyleseydiniz hayatta dinlemezdim öykünüzü; hattâ o eleştirmen gibi, ‘Hıh!’ derdim size. Mamafih, şimdi de diyebilirim: Hıh!” diye bağırıp kuyruğunu şöyle bir savurdu ve deliğine geri döndü. Birkaç dakika sonra suda ayaklarını çırpa çırpa gelen Ördek sordu: “Susıçanı’nı nasıl buldunuz? Birçok meziyeti var, ama ben şahsen bir anneyim, ne zaman bir müzmin bekâr görsem, gözlerim dolar mutlaka.” “Korkarım onu kızdırdım,” diye cevap verdi Ketenkuşu. “Ona ana fikri olan bir öykü anlattım.” “İşte bu, daima son derece tehlikelidir,” dedi Ördek.
    Ben de aynı fikirdeyim doğrusu.