• Osamu Dazai - asıl adı Tsushima Shuji - Japon edebiyatına damgasını vurmuş,20. yüzyılın en önemli yazarlarından biri olarak tanımlanıyor. Karanlık, alaycı, aykırı, serseri, çok yönlü, değişken, şakacı, nihilist, depresif, dahi ve günahkar onu ve yazdıklarını tanımlayan sıfatlardan bazıları. İki kez intihar girişiminde bulunmuş, üçüsüncüsünde bunu başarmış. 38 yaşında sevgilisi ile birlikte kanala atlayarak boğulmuş.

    Hayatını başka bir yazıda ele almaya karar verdiğim Osamu Dazai'yi bana Patti Smith'in M Treni tanıştırdı ve hemen kitaplarını okumaya karar verdim.

    Okuduğum ilk kitabı Mor Bir Serserinin Gezi Notları. Kısaca özetlersek, kitap Dazai'nin "doğduğu Tsugaru Yarımadası'na yaptığı hac yolculuğu"nu anlatıyor. Tabi özetlendiği kadar sade değil kitap. Öncelikle Japon kültürü ve coğrafyasına uzak okuyucu için ağır ilerleyen bölümleri var. Detaylı olarak anlatılan coğrafya, sizi kitabı okumaktan soğutma noktasına getirebiliyor. Ancak burada kitabın önsözü devreye giriyor. James Westerhoven tarafından yazılan önsöz bu uyarıları önceden yaparak, adeta sizi kitaba hazırlıyor.

    "...içinde çok etkileyici bir üslupla yazılmış pek çok bölüm olsa da, kitap bir kılavuz olarak planlandığından fazla edebi değer taşımayan bölümleri de vardır. Bu dengesizlik okuru caydırmasın - kitap sabrın karşılığını bol bol vermektedir."

    Kitaba başlamadan önce yaptığım kısa araştırmada karşılaştığım her kaynak Dazai'nin karamsarlığından, hayata karşı ümitsizliğinden bahsederken, bu kitap bize daha olumlu bir Dazai'yi çizer gibi görünse de yine önsöz yazarına katılmadan edemedim:

    "...dikkatli bir inceleme, sözde uçarı üslupla yazılmış Mor Bir Serserinin Gezi Notları'nın göründüğünden daha karanlık bir kitap olduğunu ortaya çıkaracaktır"

    İngilizcesi "Tsugaru'ya Dönüş: Mor Bir Serserinin Seyahatleri" adıyla yayınlanmış olan kitap her ne kadar bir yolculuk metni olsa da, Dazai sıklıkla kendi hayatına, ailesine, çocukluğuna ve anılarına başvuruyor. Bolca saki içtiğine tanık olduğumuz metinlerde, ruhundaki karanlığı hissedebiliyoruz. yer yer hicve kaçan üslubu dönüp dolaşıp umutsuzlukla birleşiyor.

    "..benim uzmanlığım başka bir konuda, daha iyi bir kelime bulamadığımdan buna sevgi diyeceğim. İnsan yüreğinin diğer yüreklerle ilişkisini inceleyen bir bilim dalı bu. Seyahatim sırasında genellikle bu alanda incelemelerde bulundum"

    Kitabı okuyacaklara tavsiyeler:

    1) Osamu Dazai'yi hiç okumadıysanız, kıyıdan köşeden tanımak için bu kitapla başlayın.
    2) Kitabı sabırla okuyun ve bitirdikten sonra önsöze geri dönün. Çok daha anlam kazanıyor.
    3) Sıkıldığınız anda haritayı açın, hayal edin ve kahve için ya da saki :)

    Şimdi "Batan Güneş" zamanı...

    "Madem öyle, ölmez sağ kalırsak tekrar buluşalım, ey okur.
    Moralimizi yüksek tutalım. Ümitsizliğe kapılmayalım. Hoça kalın."


    İyi okumalar
  • Hikaye kaldığı yerden devam ediyor. Aile değerleri bu kitapta biraz daha ağır basıyor. Olaylar çok ve sırlar çözülüyor. Kitap hiç sıkmıyor. Güzeldi. İyi okumalar.
  • Konusu itibariyle merak edip aldığım bir kitaptı. Kitap güzeldi ama bazı yerleri bu kadar da olmaz denen türdendi. Nasıl mı? Bir insanın ailesi bu kadar mı kötü olabilir gibi mesela. Yağız'ın evliliğinden kitapta pek bahsedilmiyor. Bahsedilmeye bilir ama biraz daha heyecan artırıcı yerler olabilirdi. Kitabı bitirdiğim gibi tabi hemen heyecanla devam kitabına başladım. Günahkar 2'ye.
    Açıkçası ufak tefek kusurları olsa da güzel bir kitaptı. İyi ki almışım dedim.
  • 1-  Büyük günah: Bir Müslüman işlediği büyük günahı sebebiyle imandan çıkmaz ve küfre de girmez. O,bu dünyada hakiki mümindir. Yalnız işlediği günahı dolayısıyla fasık, yani ahlaksız mümindir. İşlediği günah dolayısıyla Allah’ın cezalandırma tehdidinin muhatabıdır. Böyle birinin ahretteki durumu Allah’ın dilemesine kalmıştır. Allah isterse onun günahını bağışlar, isterse cezalandırır. İnsan, ne günahından dolayı ümitsizliğe kapılıp korku içerisinde, ne de affedileceği ümidiyle ümit içerisinde yaşamalıdır. İnsan korku ve ümit arasında bir tavır takınmalıdır.

    2- Amel-iman münasebeti: Ameller, imanın bir parçası olmayıp imanın dışında birer farzdır.

    3- İmanda istisna: Şartlı ve şüpheli iman olmaz. Bir mümin imanını ve mümin olduğunu açıkça şek ve şüpheye mahal vermeden ifade etmelidir. Yani “ben gerçekten müminim “ demesi gerekir.

    4- İman tasdiktir: İmanın gerçekleşmesi, kalbin tasdikiyle olur. Kişi, Allah’ın birliğini, Hz Muhammed’in resul olduğunu gönülden benimsemesiyle mümin ve Müslim sıfatını kazanır.

    5- İmanda artma ve eksilme: Ameller imanın bir parçası olmadığı için, amelleri işlemekle iman artmaz, onları terk etmekle veya günah işlemekle de azalmaz. Yalnız günahkâr olur ve cezasını çeker. Ancak, hafife alarak veya inkâr ederek bu günahları işlerse imanını kaybeder.

    6- İmanda eşitlik: Bütün Müslümanlar ve inananlar, imanlarında eşittirler. Birinin imanı diğerinden daha üstün veya daha az değildir. Farklılık sadece amellerde söz konusudur.

    7- İman-İslam İlişkisi: İman vasfını kazanan bir kimse aynı zamanda İslam vasfını da kazanmıştır. Yani bütün Müslümanlar mümin,bütün müminlerde Müslüman dır.

    8- Va’d ve vaid: Allah bazı ayetlerde iyilik yapanları mükâfatlandıracağını vaat etmiş, bazılarında ise kötülük yapanları, zulmedenleri ve günah işleyenleri cezalandıracağını veya ebedi cehennemlik olduklarından bahsetmiştir. Eğer Allah, bir iyiliğe karşılık mükâfat vereceğini söylemişse, bu sözünden asla dönmez ve bu mükâfatı verir. Ama ebedi cehennemine koymakla tehdit etmişse, Allah bu tehdidinden rahmeti ve acıması dolayısıyla vazgeçerek kulunu affedebilir.
  • Belki çok iddialı olacak ama Halil Cibran bizim memlekette yaşasaydı bu kadar duyulmaz, bir arabesk sanatçısının sözlerini yazardı. Ciddiyim. Mesela örnek vereyim. Sayfa 69 son söz. “De bana hangimiz günahkar hangimiz masum” ve ben bunu duyunca hemen birinin sesini duyar gibi oldum. Kim mi? Tabi ki de bu işin BABA lakaplı sanatçısını Müslüm Gürses! Ben gayet etkileyici olduğunu düşünüyorum ama yanlış yere çekileceğinden de gene endişeliyim ya, neyse!
    Şaka bir yana bu adamı ne zaman okusam bir öğüt görüyorum. Mutlaka her konuya az çok değiniyor ve fikirlerini genel de kabul ettiriyor. Buradan bizim din alimlerine de bir konuda seslenmek istiyorum bununla alakalı. Biz de inançlarımızın gereğini elden geldiğince bilip öğrenmeye çabalıyoruz ve bu konuda da sizlerin BU YAPILACAK, BU OLMAZSA falan diye başladığınız sert cümleler yerine hoşgörü dinini ve o dinin yaratıcısının dilini kullanarak daha insani cümlelerle insanları sıkmamanız ve soğutmamanız önemle rica olunur.
    Böylece çok güzel bir kitapla daha 1.5 – 2 saatlik bir zamanımızı geçirdik. Faydalı bir eser ve bunun taramasını yapacağım. Ortalama 2 saate arzu edenler olursa gönderebilirim kendilerine. Kendinize iyi bakın, mutlu akşamlar..
  • Jerzy Kosinski henüz kendisini bu kitabı sayesinde tanıdığım polonyalı yahudi bir aileye mensuptur. . Adolf Hitlerin Şiddet içeren bildiri ve söylevleri 30'lu yıllarda ortalığı galeyana getirirken jerzy'nin babası soy isimlerini Kosinski yaparak doğuya bir yerlere taşınmış ve oğlunu tıpkı yeni doğan bir Hristiyan çocuğu gibi vaftiz ettirerek ailesini Almanların kıyımından kurtarabilmiştir. Genç jerzy babasının kendisine sürekli anlattığı bu hikayelerden ve Almanların yapmış oldukları yıkımdan etkilenmiş olacak ki gelecekte bir yazara dönüşerek bu kitabı yazacaktır...

    Gelelim kitapta anlatılanlara...
    İkinci dünya savaşı başladığı dönemlerde Nazilerin Yahudilere karşı aldıkları tavrı bilen Yahudi bir aile 8 yaşlarındaki çocuklarını uzak bir yakınlarının evine yaşama şansı artsın düşüncesiyle gönderir. Fakat bu yaşlı uzak akraba bir süre sonra ölür. Kahramanımız yaşlı kadının ellerini tutar ve soğuk olduğunu anlayarak üşümüştür düşüncesiyle evi ateşe verir. Ancak kadın ölü olduğu için tepki vermez ve ev yanar kül olur.

    Yangını haber alıp gelen insan kalabalığı genç kahramanımızı korkutur ve kahramanımız ormanın içine kaçarak izini kaybettirir. Bu aşamadan sonra ona her sahip çıkan aile kahramanımıza çingene ve yahudi lakabını takarak onu aşağılar, döver, hakaret eder ve her türlü ağır işleri yapması için ona verir. İlk sahibi olan büyücü kadından hayli beceri kapmıştır delikanlı. Bunu zaman zaman kullanmıştır. Talihinin yardımıyla çok fazla olumsuzluğu atlatmış ve bir Alman subayının insafıyla serbest kalmıştır.
    Günahkar bir kadının keçiyle ilişkiye girmesine tanık olmuş, takıntılı şizofrenik bir sahibi tarafından ilginç nedenlerle dövülmüş, aynı kişinin köpeği tarafından hırpalanmış, ısırılmış, Bir dülger tarafın işkenceye maruz kalmış, bir papazın yanındayken merdivenlerden kutsal kitapla yuvarlanıp dili tutulmuştur...
    1943 yılının sonlarına kadar hep bu şekil bir hayat sürmüş, ölümle yaşar arasında gidip gelmiştir. Savaşın sonlarına doğru son kaldığı köyden Almanlar çekilirken yıllarca Rus boyunduruğu altında kalan bu nedenle Ruslardan nefret eden ve Almanlar tarafından istenmeyen köyleri yağmalakla görevlendirilen Kalmuklar gelmişler, köyü harabeye çevirirlerken kadınların ırzına geçmiş ve karşı gelenleri öldürmüşlerdir.
    Delikanlı bu talan sırasında kaburgasından yara almış Kalmuklar geldikten kısa süre sonra köye giren Kızıl ordu birliklerince tedavi edilmiştir. Rus askerleri delikanlıya çok içten davranmışlar ve onu kendilerine bağlamayı başarmışlardır. Bu askerlerin içinde özellikle Mitya ve Gavrilla adında iki subay Kahramanımızın üzerine titremiş onun sağlığıyla bizzat ilgilenmişlerdir. Gavrila Delikanlıya bir sürü kitap hediye ederek onun eğitimine katkı sağlamış ve onu çok konuda aydınlatarak bilmediklerini çocuğa öğretmiştir. Çocuğun inanç kavramını kökünden etkilemiştir...

    Aradan bayağı bir zaman geçtikten sonra bir gün Gavrila yukarılardan gelen bir emir gereği Delikanlıyı bir yurda vermeleri gerektiğini anlattı kendisine. Çocuk ne yapacağını bilemedi. Tepinip durdu. Çaresiz kabul etti. Hazin bir ayrılık oldu. Dilsiz çocuğa bedenine uygun bir üniforma diktirdiler. Gavrila ona bir çuval kitap hediye etti. Ayrıldılar ...

    Gavrila yurtta kendisi gibi dilsiz biriyle arkadaş oldu. İlk günler her gece durmaksızın ağlayıp dövünürken bu arkadaşı sayesinde bir parça hayata tutunmayı başarabildi. Arkadaşıyla tüm gün dışarılarda beraberdiler. Yaramazdılar.

    Günlerden bir gün delikanlının ailesi yurda gelip çocuklarını buldu. Çocuk 11 yaşındaydı ancak 9 yaşında gösteriyordu. Anne baba çocuğu tanıyamadılar, delikanlı onları tanımıştı. Sırf Gavrilayı tekrar görememe korkusundan dolayı onları tanıdığını i belli etmemeye çalıştı. Baba çocuğun sağ göğüs altında ben olmalı deyince açıp baktılar. Bu çocuklarıydı...

    Evlerine döndüler. Delikanlı bir gün kayak yaparken yaralandı. Hastane de yatarken odada bulunan telefon gürültüyle çalmaya başladı. Kimse kaldırmıyordu ahizeyi. Delikanlı ağır ağır gidip kendisi kaldırdı. Ve yıllar önce klisede giden sesi geri geldi...

    Sıcak, kısa, içten ve etkileyici bir konu; benzersiz bir kalem ve tasavvur... Bir solukta okunacak nadide eserlerden birisi. 2. dünya savaşını, o yılların insanlar üzerindeki etkisini ve her ulustan milyonlarca insanın yoksulluk açlık ve acı dolu günlerini konu alan bir başyapıt... Alanında belkide ilk sıralarda sayılabilecek bu kitabı okumayanlar bir an önce temin etmelidirler kanısındayım. Güya zaman ilerlemektedir...

    Vesselam.