• Eğitimizlik bunlar hep, dersek mevcut sistemi eleştirir birilerini kızdırırız korkusuyla eğitimsizliğe laf edebilme cesareti olmayan, kendi gölgesinden korkan, kendini ifade gücü bile olmayan sözde yorumcular umutsuzluktan başka nereye sürükleyebilirdi ki insanı....
    Aykut Günaydın
    Sayfa 21 - Düşülke
  • Biz kendimizi magazin haberlerine bu kadar kaptırmışken,"onun sevgilisi kimmiş,kim kimi bilmem ne yapmış..." gibi sözde haberleri izlerken ne kadar çok insanın hayatı yok olmuş,ne yürekler yanmış farkında mıyız?
    "Valla,ben öyle özel hayatla ilgili programlar seyretmem" diyen ama konusu açıldığında şakır şakır ünlülerin aşk listelerini sıralayanlara benim sözüm;"Dürüst olun Allah aşkına!Sahte yaşamlar,sözde mutluluk tabloları,şan,şöhretle ilgili haberler ne katıyor hayatınıza?
    Daha mı mutlu oluyorsunuz,daha mı bilgili?Hayatınız mı kolaylaşıyor,daha mı insan hissediyorsunuz kendinizi?Daha eğitimli,daha kişilikli insanlar olmaları için çocuklarınıza söylenecek sözler mi öğreniyorsunuz bu insanların hayatlarından?"
  • Çağdaşlarının hepsinin bildikleri gibi, More yükselme
    hırsından tümüyle arınmış bir insandı. Ne var ki, hiç istemediği halde,
    yükseliyordu durmadan. 1518-1529 yılları arasında, durumu çok parlaktı.

    1520’de Fransa Kralı Birinci François ile Sekizinci Henry’nin,
    Calais dolaylarında, Camp du Drap d’Or denilen yerde,
    görkemli bir törenle buluşmalarına tanık oldu. Orada, çağın en ünlü
    Fransız Hümanisti Guillaume Bude ile karşılaştı.

    1521’de “Knight” oldu, yani “Sir” unvanını aldı.
    O yıl ve daha sonraları, çeşitli görevlerle dış ülkelere gönderildi.
    1523’te, Kardinal Thomas Wolsey’in desteğiyle Avam
    Kamarası’nda “Speaker” yani Meclis Başkanı oldu;
    ama hiç çekinmeden, Wolsey’in ve Kralın haksız para isteklerine
    karşı çıktı. More’u bu mevkiden uzaklaştırmak için, ona daha da
    yüksek bir mevki verip elçi olarak İspanya’ya göndermek istediler.
    Ama More buna yanaşmadı.

    1529’da Lancaster bölgesinin “Chancellor”u oldu.
    Ve aynı yılın Ekim ayında, çağın en yüksek devlet görevine,
    yani “Lord High Chancellor”luğa atandı. Gerçekte başbakanlıkla
    eşit bir görevdi bu; çünkü Lord Chancellor, başyargıç
    sıfatıyla tüm adalet mekanizmasını denetimi altında bulundurur,
    sarayın başdanışmanı olarak halkın deyimiyle “Kralın vicdanının bekçisi” sayılır,
    en önemli belgelere basılan devlet mührünü elinde tutar ve
    o sıralarda Avam Kamarası’ndan çok daha önemli olan
    Lordlar Kamarası’na başkanlık ederdi. Lord Chancellor olarak devlet
    mührünü törenle aldığı sırada, More, ölüme bir adım daha
    yaklaştığını sezmişçesine, sevinmesine hiçbir neden görmediğini;
    çünkü bu yüce mevkiin Kardinal Wolsey’nin başını yediğini söyledi:
    “Gerçekten onurlu olmaktan uzak sıkıntılar ve tehlikelerle dolu
    bir görev sayıyorum bunu. Benden önce aynı görevi üstlenen kişinin
    durumundan anlaşıldığı gibi, insan ne denli yükselirse, o denli kötü olur düşüşü.”

    Erasmus’un bir mektubundan anlaşıldığına göre Kardinal Wolsey,
    gözden düşüp Lord Chancellor’luktan çekilmek zorunda kalınca,
    More’u hiç sevmemekle beraber, İngiltere’de bu görevi gerektiği
    gibi yerine getirebilecek tek adamın o olduğunu söylemişti.
    Gene Erasmus’a bakılacak olursa, bu görev More’a hiçbir şey
    kazandırmayacaktı ama, İngiltere’de onun kadar yetenekli
    başka bir hukukçu olmadığı için, ülkesi çok şey kazanacaktı.
    O sırada İngiltere’de bulunan yabancı elçilerden Eustace Chapuys de,
    dürüstlüğü ve bilgisiyle ün salan Sir Thomas More, Lord Chancellor oldu
    diye herkesin bayram ettiğini anlatır.

    More’un Lord Chancellor görevinde kaldığı iki buçuk yıl içinde,
    İngiltere’yi allak bullak eden bir sorun çıktı ortaya:
    Yedinci Henry’nin büyük oğlu Arthur, çocuk denilecek bir yaşta,
    İspanyol prensesi Arragon’lu Catherine ile nikâhlandırılmış,
    bir yıl içinde de ölmüştü. Sekizinci Henry adıyla tahta geçen kardeşi,
    siyasal nedenlerden ötürü ağabeyinin dul eşiyle evlendi.
    Gelgelelim günün birinde Anne Boleyn’e tutuldu.

    Yengesiyle evlenmesinin dinsel yasalara aykırı düştüğü bahanesiyle,
    ne yapıp yapıp boşanarak, Anne Boleyn ile evlenmeyi aklına koydu.
    Bilindiği gibi, Katoliklerin boşanmaları, ancak Papa’nın nikâhı
    bozmasıyla gerçekleşebilirdi. Ne var ki Papa bu yetkisini kullanmaya
    yanaşmadı; çünkü Catherine, İspanya’yı, Felemenk’i ve Almanya’yı
    egemenliği altında tutan Beşinci Charles’ın Şarlken yeğeniydi;
    Roma, bu güçlü imparatoru kızdırmayı göze alamazdı.

    Karısından ille kurtulmaya karar veren Sekizinci Henry,
    boşanmasının dinsel yasalara sözde uygun olduğu konusunda,
    Oxford, Cambridge, Paris, Bruges, Bolonya, Padua üniversitelerinden
    bir çeşit ferman kopardı. Bunu Parlamento’da okuttu.
    Sonra, hem Papalığa fena halde öfkelendiği, hem de Katolik Kilisesi’nin
    mallarına göz koyduğu için, “Act of Supremacay” denilen yasayı
    ortaya çıkardı; yani Papalığın egemenliğini hiçe sayarak,
    kendini İngiltere Kilisesi’nin başı ilan etmek istedi. İngiltere’nin
    belli başlı din adamları, Sekizinci Henry’den korkup bu oldubittiye
    boyun eğince, Kralın boşanmasına öteden beri karşı çıkan
    Thomas More sağlık durumunu bahane edip, zaten zorla kabul ettiği
    Lord Chancellor’luktan çekildi. Bu yüksek görevden çekildiği için,
    More’un hiç mi hiç üzülmediği herkesçe biliniyordu.

    Daha önce de sözünü ettiğimiz Sir Thomas More adlı oyunda da
    anlatıldığına göre, More ayrıca sevinç duyuyordu bu ağır
    sorumluluktan kurtulduğuna. Dördüncü perdede, birlikte
    çalıştığı adamlardan ayrılırken, Thames kıyısındaki evine gelip
    balık tutmaya çağırır onları: “Aman ne güzel!
    Artık güneşe günaydın diyorum, devlete iyi geceler!”

    Aynı oyunda, Lord Chancellor’luktan çekildiği haberini,
    ailesine büyük bir sevinçle müjdeler: Gemiciler fırtınadan kurtulup
    karaya çıkınca nasıl rahatlarsa, More da öyle rahatlamıştır.
    Karısına ve kızlarına, İngiltere’nin en neşeli Lord Chancellor’unun
    artık öldüğünü kahkahalar atarak bildirir.

    Bu eğreti onurlardan kurtulduğuna gerçekten sevindiğini,
    istifa ettiği gün Erasmus’a yazdığı biraz alaycı mektuptan da anlarız:
    “Çocukluğumdan bugüne dek hep istediğim şey,
    devlet işlerinin sıkıntılarından kurtulup yalnız Tanrı’yı ve kendimi
    düşünerek bir köşede yaşamaktı. Tanrı’nın özel bir bağışı ve pek anlayışlı
    Kralımın bana gösterdiği iyilik sayesinde,
    bu isteğim şimdi yerine gelmiş bulunuyor.”
    Thomas More
    UTOPİA - Kaynak Yayınları *Mina Urgan’ın incelemesiyle
  • ŞAŞIRDIM KALDIM İŞTE BİLMEM Kİ NEMSİN
    Sözde senden kaçıyorum
    Dolu dizgin atlarla
    Bazen sessiz sevdasın
    İpekten kanatlarla

    Ama sen hep bin yıllık bilenmiş inatlarla
    Karşıma çıkıyorsun
    En serin imbatlarda
    Adını yazıyorum
    Bulduğun fırsatlarla
    Yüreğimin başına noktalarla, hatlarla
    Başbaşa kalıyorum sonunda heyhatlarla
    Sözde senden kaçıyorum
    Dolu dizgin atlarla

    Ne olur bir gün beni
    Kapından olsun dinle
    Öldür bendeki beni
    Sonra dirilt kendinle
    Çarpsam kara sevdayı
    En azından yüzbinle
    Nasıl bağlandığımı
    Anlarsın kemendinle

    Kaç defa çıkıp gittim
    Buralardan yeminle
    Ama her defasında
    Geri döndüm seninle
    Hangi düğüm çözülür
    Nazla, sitemle, kinle
    Ne olur bir gün beni
    Kapından olsun dinle

    Şaşırdım kaldım işte
    Bilmem ki nemsin
    Bazen kız kardeşimsin
    Bazen öp öz annemsin
    Sultanımsın susunca
    Konuşunca kölemsin
    Eksilmeyen çilemsin
    Orada ufuk çizgim
    Burda yanım yöremsin
    Beni ruh gibi saran
    Sonsuzluk dairemsin

    Çaresizim çaremsin
    Şaşırdım kaldım işte
    Bilmem ki nemsin

    Yavuz Bülent Bakiler
  • Kuvveti değil kudreti arıyorum

    Bilgilileri değil bilgeleri arıyorum

    İyiyi değil doğruyu arıyorum

    Seni değil Beni arıyorum

    Sözde değil Özde olanı arıyorum