• 128 syf.
    ·32 günde·8/10
    sürgüne çarptırılmış bir dille.

    malatya'da siyaset okumaları atölyesinde okunacak olan kitaplarımızdan biri de edward said'in entelektüeli idi.
    60-70'lerden tutun 80-90'lara ve hatta 2000'lilerden de oluşan geniş yelpazeli bir ekiptik.
    entelektüel kitabının tahlili için artistlik yapıp gönüllü olduğumu,
    kitabı bitirebildikten(!) sonra itiraf edebiliyorum tabii ki. :)

    edward wadie said; karşılaştırmalı edebiyat profesörü, aktivist, teorisyen.
    babası, amerikan vatandaşı filistinli hıristiyan
    annesi, lübnanlı hıristiyan
    doğum: 1 kasım 1935 ölüm: 25 eylül 2003
    okumayı düşündüğüm diğer kitapları: "filistin sorunu", "medyada islam" ve "yersiz yurtsuz"

    ayrıntı yayınlarından inceleme türüyle bize ulaşan "entelektüel"in ilk basımı 1995 yılında sekizinci basımı da nisan 2018'de basılıyor..
    amerikalı yayımcı ben sonnenberg'e de ithaf ediliyor.
    dokuz sayfadan oluşan sunuş bölümünü iki buçuk saat içerisinde okuduğumu da söyleyeyim ne olacaksa olsun :) reith konferansları nedir, nerede olmuştur, kimler niye neden ve nasıl katılmışlar, robert kim, john kim, öteki john da kim, toynbee kim? o kaynaktaki kitaba bak bu kaynaktaki kitaba bak hem o hem bu kaynaktaki kitaplara bak, incele, okuyup okumayacağını belirle, notlar aall şeymaa; açıp bir de anlamakta güçlük çektiğim birkaç reith konferansı da dinlemeye çalışıncaa efendim kitabın içinde kaybolmuş bulundum bir kere. :)
    bu kısımda edward said, entelektüel" üzerine kimdir, neyi benimser, neyi reddeder üzerinde ufak ufak tespitler yaparak girizgâhını yapmış bulunuyor. benim kadar uzatıp da keyif alabilirsiniz, oradan oraya koşturup araştırırken pek de sıkıldığım söylenemez.:)

    kitaptaki "entelektüel" tanımlamalarından önce benim de zihnimde bi şeyler oluşsun diye entelektüel taramaları yaptım, görüşünü önemsediğim insanlardan entelektüel yorumu istedim.
    entelektüel: kökeni fransızca olan bir kelime. hem akademik hem de avam ordan burdan tanım topladım. :)
    *bilim, teknik ve kültürün değişik dallarında özel öğrenim görmüş aydın, münevver.
    *entelektüel birikime sahip olan kişi(haadi caanım allasen). :)
    *elinde piposu, diğer elinde kitabı, gözlüğü olan kişi. :)
    *istanbul'da metro'da çok varlar. :)
    *entel ile karıştırılmaması gereken bir kelime.
    *eskiden olduğu gibi toplumda bir uzlaşma oluşturacak genel simgeleri yaratan biri değil, bu simgeleri sorgulayan, kutsal sayılan gelenek ve değerlerin iki yüzlülüğünü, ırkçılığını, cinsiyetçiliğini teşhir eden; hiçbir fikir ayrılığına tahammülleri olmayan kutsal metin gardiyanlarıyla mücadeleden çekinmeyen kişidir.
    *ilk kez 1898'de emile zola, bir dost meclisinde sarfetmiştir bu sözcüğü.
    *hürriyet'te vehbi koç'un kızı: "bizdeki entelektüeller ya solcudurlar sadece batı'ya bakarlar, veyahut sağcıdırlar doğu'ya bakarak batı'dan bihaberdirler."
    *charles bukowski: "entelektüel basit bir şeyi karışık söyleyebilen kişidir; sanatçı ise zor bir şeyi kolay."
    *sartre de 'aydınlar üzerine' kitabında: "entelektüellik, teknik bilgi gerektirir. sınıfsız olmaktır."

    birinci bölüm: entelektüelin temsil ettikleri

    -"entelektüel belli bir kamu için ve o kamu adına bir mesajı, görüşü, tavrı, felsefeyi ya da kanıyı temsil etme, cisimleştirme, ifade etme yetisine sahip olan bireydir. bu rolün özel, ayrıcalıklı bir boyutu vardır ve kamunun gündemine sıkıntı verici sorular getiren, ortodoksi ve dogma üretmektense bunlara karşı çıkan, kolay kolay hükümetlerin veya büyük şirketlerin adamı yapılamayan, devamlı unutulan ya da sumen altı edilen insanları ve meseleleri temsil etmek için var olan biri olma duygusu hissedilmeden oynanamaz."

    ikinci bölüm: milletlere ve geleneklere pes etmemek

    george orwell'in siyaset ve ingiliz dili denemesinin bahsi geçiyor burada. orwell, "siyasal dil" diyordu, "yalanları doğru, cinayetleri saygın göstermek ve içi tamamen boş sözlere doluymuş görüntüsü vermek amacıyla tasarlanmıştır."
    bir önceki bölümde benda'nın kadınlardan entelektüel olamayacağı ifade edilirken; bu bölümde modern feminist entelektüel için virginia woolf'un "kendine ait bir oda"sı örnek gösteriliyor.
    ve ekleniyor: "woolf bir kadının yazmak için eline kalemi aldığında nasıl bu erkek değerleriyle her zaman karşı karşıya kaldığını anlatırken, aynı zamanda entelektüel birey yazmaya ya da konuşmaya başladığında gündeme gelen ilişkiyi de anlatır aslında."
    ve pek tabii ali şeriati ve malcolm x de anılan entelektüellerden.

    -"yönetenlerin islamı mı, diye soruyor suriyeli şair ve entelektüel adonis..."
    yine entelektüeller için, -"milliyetçi olmayı sürdürseler bile milliyetçilik yüzünden eleştirilerinden vazgeçmemişlerdir."


    bu bölümde esperanto* dilinin de bahsi yapılmakta. benim gibi merağa düşüverenler varsa buraya da ufak bir parantez olayıım. :)
    esperanto, polonyalı göz doktoru lejzer zamnhof tarafından ortaya atılan uluslararası bir dil.
    bu dilde,"ümit eden" anlamına gelmekte.
    bu doktorumuz, çok dilli bir ortamda yetişmiş ve bilmesine rağmen karışık bulduğu latince ve yunancayı reddetmiş.
    esperanto; almanca, fransızca, ingilizce ve rusça dillerinin harmanlanmış hali.
    bu dilde her şey çok basit ve mantıklı imiiş. isimlerin cinsiyeti yok, yazıldığı gibi okunuyor. bütün fiiller kurallı.
    otuz bini aşkın kitap, dergi, yayın ve gazete bulunuyor. ve hattaa bu dilden çoook insan evlenmiş filan :)
    bir iki örnek cümle de bulmuştum: -"te animo estas mia!(benim olacaksın)" -"dio dei lumo.(come with me)"

    üçüncü bölüm: entelektüel sürgün:göçmenler ve marjinaller

    bu bölümden alıntı çokça yapmış idim. kitabın arka kapağındaki yazı da kitabın mottosu da genel olarak kitaba yayılmış bulunmakta -sürgün, marjinal,yabancı-.
    marjinal* toplumda türdeş bir kümenin içine girmeyen, onun en ucunda yer alan, aykırı.
    sürgün* içinde yaşadığı toplumun( ve hatta dünyanın) yerlilerinden olmamayı, orada hep tedirgin, rahatsız ve başkalarını da rahatsız eden bir yabancı* olmayı içeren bir konum ona göre.

    dördüncü bölüm: profesyoneller ve amatörler

    burada bir arkadaşımla yaptığım muhabbeti paylaşmak istiyorum :)

    ben: şimdi bak, entelektüeli kelime olarak araştırıyorum. altyapı olsun ki adamın(hevet yazar:) dediğini tanım olarak almayayım. sana da sorayım ne demek entelektüel? kullanıyoz havalı kelime de:)
    arkadaşım: haydaa:)
    b: noldu yaktım mı beynini? :)
    a: zekasını ve düşünme yetisini meslek amacıyla kullanan kişi. yahut bütün fikirlerini, aklını şahsi kanaatleri için kullanan kişi, yani amacı uğruna tüm yetisini kullanan
    b: vay reyiz iyi bi şey yani?
    a: çıkarları uğruna zekasını kullanan kişi
    b: kötü oldu. ahah:)
    a: yani biraz profesyonel bir iş diyebilirim
    hani bak zekasını ne için kullanır insan?
    b: kullanan birine mi sorsan ahah :p
    a: açıklamasını yapıyorum ama ben bundan mahrumum :)
    b: est efenim
    a: profesyonel bir iş efenim bu, biz mahrumuz ama :))
    b: biz amatörüz :)
    araya sayfalar sayfalar girdii :)
    b: bak baak, ne olduu; sen hani entelektüele profesyonel dedin ben de hani biz amatörüz dedim
    a: ee dedindi
    b: bkz: "profesyonelleşmenin baskısı giderek artarken, amatör kalıp kamusal alanda yoksullar, yok sayılanlar, güçsüzler adına kendi görüşünü ve tavrını temsil etmekte ısrar eden bireydir entelektüel." diyor edward said.
    b: entelektüelmişiz ya l*. ahahha:)
    a: haydaa :)

    beşinci bölüm: iktidara hakikâtı söylemek

    buraya da okurken "-adamlık." diye not aldığım alıntıyı bırakıyorum:
    "geçen iki yıl içinde birkaç kere medyadan ücretli danışmanlık yapma teklifi aldım. bunu reddettim, bir tv kanalı ya da gazeteyle ve bu piyasanın kaypak siyasal dili ve kavramsal çerçevesiyle sınırlı kalmak istemedim. keza, düşüncelerinizin sonraları nasıl kullanılacağı konusunda hiçbir fikrinizin olmadığı bir iş olan, yönetim makamları için danışmanlık yapmakla da hiç ilgilenmedim.
    ikincisi, doğrudan ücret karşılığı bilgi vermek, bir üniversite sizden halka açık bir konferans vermenizi istediğinde başka, sadece az sayıda memurdan oluşan kapalı bir çevreye konuşmanız istendiğinde bir anlama geliyor. bu ayrım bana çok bariz göründüğünden üniversite konferanslarını her zaman kabul ederken diğerlerini her zaman reddettim.
    son olarak, siyasi düzeyde de filistinli bir grup benden ne zaman yardım istese ya da bir güney afrika üniversitesi ne zaman ülkelerini ziyaret edip ırk ayrımcılığına karşı ve akademik özgürlükten yana bir konuşma yapmamı talep etse istisnasız kabul ettim."

    altıncı bölüm: tanrılar hep iflas eder

    burada gerçek entelektüelin laik olduğuna vurgu var. bölümde geçen soruyla, cevap aramadan sormak eylemiyle girişiyorum bu alıntıya:

    --"kişi kafa bağımsızlığını korurken aynı zamanda herkesin önünde mezhebinden dönüp günah çıkarma ıstırabını yaşamayabilir mi?"

    sağlam bir kitap.
    birçok kitaba yol olan sizi de yolcu etmek isteyen bir kitap.
    bilmediğim çok kavramı, daha çok insanı, daha daha çok fikri; yolculuğumda bana yoldaş etti, iyi de etti.
    son bölümde nöronlarım birbirine girdi ve aralarındaki boşluk öyle arttı ki. :)
    herkese entelektüel diyemeyeceğimi, çookça az olduklarını kati bir şekilde zihnime yerleştirdi.
    beni yoran, mahrum kalmadığım için de mutlu eden bir kitap oldu.

    **yok mu oralarda sürgün? marjinal? yabancı birilerii hıı? :)
  • Aleksandra Kollontay - 1920

    Militan bir kutlama

    Kadınlar Günü ya da Emekçi Kadınlar Günü, uluslararası bir dayanışma günüdür; proleter kadınların gücünü ve örgütlülüğünü yeniden değerlendirme günüdür.

    Ancak yalnız kadınlara özgü bir gün değildir. 8 Mart, işçiler ve köylüler, tüm Rus işçileri ve tüm dünya işçileri için tarihi ve unutulmaz bir gündür. 1917 yılında bugün, büyük Şubat devrimi gerçekleşti. [2] Bu devrimi başlatan Petrograd'ın işçi kadınlarıydı; Çar ve ortaklarına muhalefet bayrağını kaldırmaya ilk karar verenler onlardı. Bu yüzden emekçi kadınların günü bizim için çifte kutlamadır.

    Peki eğer bugün tüm proletarya için bir bayram ise neden “Kadınlar Günü” diyoruz? Neden kadın işçilere ve köylülere yönelik özel kutlamalar ve toplantılar düzenliyoruz? Bu durum işçi sınıfının dayanışmasını ve birliğini bozmaz mı? Bu soruları cevaplamak için, Kadın Günü'nün nasıl gerçekleştiğini ve hangi amaçla örgütlendiğini geçmişe giderek anlamak zorundayız.

    Neden ve nasıl örgütlendi?

    Kısa bir zaman önce, yani on yıl önce, kadınların eşitliği sorunu ve kadınların erkeklerle birlikte siyasete katılıp katılamayacağı sorusu ateşli bir şekilde tartışılıyordu. Tüm kapitalist ülkelerin işçi sınıfları, işçi kadınların hakları için mücadele etti. Burjuvazi bu hakları kabul etmek istemedi. İşçi sınıfının parlamentodaki ağırlığını güçlendirmek burjuvazinin çıkarına değildi; her ülkede işçi kadınlara hak tanıyan yasaların kabul edilmesini engellediler.

    Kuzey Amerika'daki sosyalistler, oy hakkı taleplerinde ısrarcıydılar. ABD’nin kadın sosyalistleri 28 Şubat 1909’da, emekçi kadınlar için siyasi haklar talep ederek, tüm ülke genelinde büyük gösteriler ve toplantılar düzenlediler. Bu gün, ilk “Kadın Günü” oldu. Bir kadın günü örgütleme girişimi Amerika'nın emekçi kadınlarına aittir.

    1910'da, İkinci Uluslararası Emekçi Kadınlar Konferansı'nda Clara Zetkin, Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü belirleme konusunu gündeme getirdi. Konferans, her yıl, her ülkede, aynı günde “kadınlar için oy hakkı sosyalizm mücadelesinde gücümüzü birleştirecek” sloganı altında bir “Kadınlar Günü” kutlanması gerektiği kararına vardı.

    Bu yıllarda, parlamentonun daha demokratik hale getirilmesi, yani oy hakkının genişletilmesi ve oy hakkının kadınlara da verilmesi sorunu çok önemli bir konuydu. Birinci dünya savaşından önce bile, işçiler Rusya hariç tüm burjuva ülkelerde oy kullanma hakkına sahipti. Yalnızca akli dengesi yerinde olmayanlar ve kadınlar bu hakka sahip değildi. Ancak aynı zamanda, kapitalizmin acı gerçekleri kadınların ülke ekonomisine katılımını gerektiriyordu. Her yıl fabrikalarda ve atölyelerde ya da hizmetçi ve gündelikçi olarak çalışmak zorunda kalan kadın sayısında artış oluyordu. Kadınlar erkeklerle birlikte çalışıyordu ve ülkenin zenginliği kadınların elleriyle artıyordu. Ancak kadınlar oy kullanma hakkından mahrumdu.

    Ancak savaştan önceki son yıllarda, fiyatlardaki artış en barışçıl ev kadınların bile siyasete ilgi duymasına ve burjuvazinin yağma ekonomisine karşı yüksek sesle protestoya katılmalarına neden oldu. “Ev kadınları ayaklanmaları” gittikçe sıklaştı ve Avusturya, İngiltere, Fransa ve Almanya'da farklı zamanlarda alevlendi.

    Çalışan kadınlar pazardaki tezgahları kırmanın ya da tüccarı tehdit etmenin yeterli olmadığını anladılar: Bu tür bir eylemin yaşam maliyetini düşürmediğini fark etmişlerdi. Hükümetin politikasını değiştirmek zorundalardı. Ve bunu başarmak için işçi sınıfı, oy hakkının genişletildiğini görmek zorundaydı.

    Çalışan kadınların oy kullanması için bir mücadele biçimi olarak her ülkede bir Kadın Günü olması kararlaştırıldı. Bu gün, ortak hedeflere yönelik mücadelede uluslararası dayanışma günü ve sosyalizm başlığı altında emekçi kadınların örgütlü gücünü yeniden gözden geçirme günü olacaktı.

    İlk uluslararası kadınlar günü

    İkinci Uluslararası Sosyalist Kadınlar Kongresinde alınan karar kağıt üzerinde bırakılmadı. İlk Uluslararası Kadınlar Günü'nün 19 Mart 1911'de yapılmasına karar verildi.

    Bu öylesine seçilmiş bir tarih değildi. Alman yoldaşlarımız bugünü Alman proletaryası için tarihi öneme sahip bir gün olduğu için seçtiler. 1848 devrim yılının 19 Mart günü, Prusya kralı silahlanmış halkın gücünü ilk kez tanımış, proleter bir ayaklanma tehdidi karşısında boyun eğmişti. Verdiği ama sonrasında asla tutmadığı sözler arasında, kadınların oy hakkının tanınması da vardı.

    (...)

    İlk Uluslararası Kadınlar Günü, 1911 yılında gerçekleşti. Emekçi Kadınlar Günü’nde Almanya ve Avusturya köpürüp coşan bir kadınlar denizi oldu. Her yerde toplantılar organize edilmişti, küçük kasabalarda ve hatta köylerde bile kadınlar salonları o kadar çok doldurmuşlardı ki erkek işçilerden yerlerini kadınlara vermeleri istendi.

    Bu emekçi kadınların ilk militan gösterisiydi. Erkekler bir değişiklik yapıp çocuklarıyla birlikte evde kaldılar ve eşleri, evden çıkmayan o kadınlar toplantılara gitti. 30 bin kişinin yer aldığı en büyük sokak gösterilerinde polis göstericilerin pankartlarını kaldırmaya çalıştı; kadın işçiler direndi. Ardından gelen itiş kakışta meclisteki sosyalist temsilcilerin sayesinde kan dökülmesi engellendi.

    1913’te Uluslararası Kadınlar Günü 8 Mart olarak değiştirildi. Bu gün, emekçi kadınların militan günü olarak kaldı.

    (...)

    Emperyalist savaşta uluslararası kadınlar günü

    Birinci Dünya Savaşı başlamıştı. Her ülkede işçi sınıfı savaşın kanıyla boyanmıştı. 1915 ve 1916’da ‘Emekçi Kadınlar Günü’ yurtdışında zayıf geçti –Rus Bolşevik Parti’nin görüşlerini paylaşan sol kanattaki sosyalist kadınlar 8 Mart’ı emekçi kadınların savaş karşıtı bir gösterisine dönüştürmeye çalıştılar. Ancak Almanya’da ve diğer ülkelerde sosyalist partiye ihanet edenler, sosyalist kadınların toplantılar örgütlemesine izin vermeyeceklerdi; emekçi kadınların, burjuvaziye karşı uluslararası dayanışma güçlerini göstermek için düzenledikleri etkinliklere katılacak olan sosyalist kadınlara pasaport verilmedi, kadınların tarafsız ülkelere girişi engellendi.

    1915’te Kadınlar Günü’nde uluslararası bir gösteri düzenleyebilen tek ülke Norveç’ti. Rusya’dan ve tarafsız ülkelerden temsilciler de gösteriye katıldı. Çarlık iktidarı ve silahlı makinesi yüzünden Rusya’da bir Kadınlar Günü örgütlemek düşünülemiyordu.

    Ve büyük 1917 yılı geldi. Açlık, soğuk ve savaş mahkemeleri, Rusyalı işçi ve köylü kadınların sabrını taşırmıştı. 1917 8 Martı’nda (23 Şubat), Emekçi Kadınlar Günü’nde, kimisi işçi kimisi asker eşi kadınlar “Çocuklarımız için ekmek” ve “Kocalarımız siperlerden geri dönsün” talepleriyle cesurca Petrograd sokaklarına çıktılar. Bu belirleyici bir an oldu; emekçi kadınların protestoları öylesine bir tehdit oluşturmuştu ki Çar’ın kolluk güçleri ayaklananlara karşı her zamanki önlemleri almaya cesaret edemediler, halkın öfkesine şaşkınlıkla bakakaldılar.

    1917 Emekçi Kadınlar Günü tarihte unutulmaz bir ana dönüştü. Rus kadınlar o gün proleter devrimin meşalesini yükseltip dünyayı ateşe verdiler. Şubat Devrimi işte o gün başladı.

    Kaynak: Sol Haber
  • Haziran 1977’de Sîret-i Nebi Konferansı İstanbul’da tertib edilmişti. Peygamberin hayatını etüd etmek, bu konuda çeşitli İslâm ülkelerinden ilim adamlarının hazırladıkları tebliğleri sunmak, İslâm’ı en canlı noktasından başlayarak uluslararası düzeyde gündeme getirmek gibi fevkalâde olumlu bir amacı olan böyle bir konferansın, Müslüman ülke Türkiye’de baltalanması, baskı altına alınması ve yıpratılma gayretleri esef vericidir.

    Bu konferansın ikincisinin İstanbul’da tertiplenmesi, hükümet kararnamesi ile kabul edilmiştir. Bütün organizasyonu yüklenmesi gereken Dış İşleri Bakanlığı, mahiyeti bu kadar İslâmî olan bu konferansı, hükümet kararnamesine rağmen üstlenmekten kaçınmış, davetiyeleri yollamamakta sonuna kadar direnmiş, konukların karşılanma ve yerleştirme hazırlıkları yapılmamış, bu nedenle de çeşitli İslâm ülkelerinden gelen devlet ve ilim adamları büyük bir sükût-i hayâle uğramışlardır.

    İçişleri Bakanı böyle bir konferanstan haberdar olmadıklarını, bu nedenle de herhangi bir koruma tedbiri alamayacaklarını iddia etmiş ve gerçekten de tedbir alınmamış ve bazı yabancı devlet ve ilim adamları, açılışı müteakip güvenlikleri nedeniyle İstanbul’u terk etmişlerdir.

    Hükümet mekanizmasını elinde tutan kozmopolit materyalist zihniyet, bakanlar kurulu kararnamesine rağmen, konferansın nerdeyse bir emri vaki üzere gerçekleştiği, hükümet dışında birkaç heveskârın özel bir teşebbüsü olduğu, cumhuriyet hükümetinin bu toplantıyı kuşkuyla karşıladığı ve anayasaya aykırı olduğu izlenimini vurgulamaya çalıştı ve gayri İslâmî zihniyete hizmet ettiği aşikâr olan kalabalık ağızlı büyük tirajlı basın bu etkiyi sinsi bir şekilde kamuoyuna aktardı.

    Bunlara göre; ilmî olsun olmasın Hazreti Peygamber’in hayatını toplanarak etüd etmek, uluslar arası bir konferansla dikkatleri çekerek, amacını etkin bir yolla kitlelerde gerçekleştirmeye çalışmak, laik Cumhuriyetin temellerini sarsmak demektir ve anayasaya aykırıdır.

    Bu hücumlar sistemli şekilde materyalistleştirilen resmî ve gayrı resmî kuruluşların tabii reaksiyonlarıdır. Kabul edelim ki, iki yüzlülük yapmıyorlar. Gizlemek gereğini duymadıkları İslâm düşmanlıklarıyla ortadadırlar...
  • Müslümanların gevşemeden ve taşkınlığa uğramadan kararlı bir toparlanmayla davalarını gündeme getirmelerinin zamanıdır.
  • Çemberlitaş’ın Altındaki Gizli Oda

    1968 yılının nisan ayında tarihçi ve yazar Şevket Rado’nun “Hayat Tarih Mecmuası”nda yayımlanan bir yazısı, başta Yunanistan olmak üzere dünyayı heyecanlandırmıştı. Yazıda İsa Peygamber’in üzerine çakıldığı iddia edilen haçın parçalarının İstanbul’da Çemberlitaş’ın altında olduğu öne sürülüyordu. Rado; kendi kütüphanesinde bulunan ve 17. Yüzyıldan kalma eski bir elyazması yapıtta, haçın parçalarının Bizans İmparatoru Konstantin’in annesi Helena tarafından, Kudüs’ten İstanbul’a getirilerek ve Çemberlitaş’ın altına gömüldüğüne ilişkin anlatımlara rastladığını belirtiyordu. Rado’nun değindiği yapıt; tıp, coğrafya ve dil konularında kitaplarıyla tanınan Hezarfen Hüseyin Çelebi’nin “Tenkiyhü’t – Tevarih” adlı kitabıydı. Yazının uluslararası bir heyecan uyandırmasının ardından yapılan araştırmalarda daha başka birçok kitapta da benzeri anlatımlara rastlandı. İsa Peygamber’in üzerine çakıldığına inanılan haçın parçalarının Çemberlitaş’ın altında özel olarak hazırlanmış bir hücreye yerleştirildiği inancı yaygın şekilde kabul gördü. Çemberlitaş’ın asıl adı Konstantin Sütunu’dur. İstanbul’un, 11 Mayıs 330 tarihinde Roma İmparatorluğu’nun başkenti ilan edilmesinin anısına İmparator Konstantin tarafından bugünkü yerine yerleştirildi. Bizans döneminde “Somaki Sütunu” da denilirdi. Birçok kez yangın geçirilmiş olmasından ötürü kimi Avrupalılarca “Yanık Sütun” adıyla da anılırdı. Sütun her biri 3 ton ağırlığında ve 3 metre çapında olan bileziklerle birbirine bağlanmış toplam 8 adet sütun ve bir kaidenin üst üste konulmasıyla oluşturulmuştur. Tarihi Bizans imparatoru Kostantin Roma’daki Apollon tapınağından söktürterek uzunluğu 57 m olan bu sütunu getirterek eskiden Forum Kostantin adı verilen bir meydan olan günümüzdeki yerine diktirmiştir. İlk yapıldığında sütunun üzerinde doğan güneşi selamlayan bir Apollon heykeli var iken 330 yılında İstanbul’a dikildiğinde İmparator Konstantin bunun yerine kendi heykelini sütunun üstüne koydurtmuştur. Daha sonra da yine Bizans imparatoru olan Julianus ve Theodosius’un heykelleri konulmuştur. 430 yılında İmparator 2. Theodosius sağlamlığından kuşkulanarak sütunu demir çemberle güçlendirdi. Sütun, 1081 yılında yıldırım isabet etmesi nedeniyle yanmış ve hasarlanmış ve üzerindeki heykel devrilmiştir. Bundan sonra I. Aleksios sütunu onartmış ve üzerine kaidesi olan bir başlık ile büyük bir haç koydurtmuştur. 1105 yılında çıkan bir fırtınada üzerin de olan haçın devrilmesinden sonra, üzerinde altın yıldızlı bir haç bulunan bir sütun başlığı yerleştirildi. Heykelin içindeki parçalar da sütunun altına bir hücre yapılarak buraya yerleştirildi. İstanbul’un 1453’te ele geçirilmesinin ardından Fatih Sultan Mehmet sütunun tepesindeki haçı indirtti.

    Çemberlitaş ilk kez 1470’li yıllardan sonra I. Selim döneminde yenilenmiştir. Daha sonra Osmanlı döneminde Apollon sütunu büyük bir yangın geçirmiş, sütunun mermerleri zedelendiğinden Sultan II. Mustafa Sütunun altına duvarla takviye ettirmiş, demir çemberlerle sardırarak sağlamlaştırmıştır. Bu nedenle o günden sonra adı Çemberlitaş olarak anılmıştır. 1779’da çıkan bir başka yangın sonrasında 1. Abdülhamit bugünkü demir çemberleri ve sıvayı yaptırttı. Yaklaşık 50 metre yüksekliğindeki Çemberlitaş’ın özgün biçiminde, en alttaki bölümün yüzeyinde İsa Peygamberin doğumunu betimleyen kabartma anlatımlar yer alıyordu. Sonraları ise sütunu sağlamlaştırmak için çevresi taş bir kaplamayla örtüldü. Söz konusu hücrenin bulunduğu bölümün ise bugün yol düzeyinin 2- 2,5 metre altında kaldığı var sayılmaktadır. Çemberlitaş, 1990’ların ortasında 2000 yılı turizmi nedeniyle yeniden gündeme getirildi. Kimi çevreler eğer iddia edildiği gibi sütunun altında gerçekten İsa Peygamber’in çakıldığı haçın parçaları bulunursa bunun Türkiye’nin tanıtımı açısından son derece önemli olduğunu vurguladılar. Ancak dönemin Turizm Bakanı Fikri Sağlar bu yaklaşıma şöyle yanıt vermişti: “Ülkemizde bu gibi söylentiler yüzünden yüzlerce insan define aramak için izin istiyor. Sonunda tüm emekler boşa çıkıyor. Böylesine doğruluğu kesin olmayan bir söylenti için de tarihi sütunu yerinden oynatmamız söz konusu bile olamaz.” İlgili çevrelerse, UNESCO tarafından Mısır’daki Ebu Sibel Tapınağı’nın parçalara ayrılarak kilometrelerce uzakta başka bir alana taşındığını anımsatarak böylesine bir işlemin günümüzün gelişmiş teknolojik olanaklarıyla Çemberlitaş için çok daha kolay olacağını öne sürdüler. Yine 1990’ların ortasında Çemberlitaş, geçmişte yaşadığı fırtına ya da yangınlara göre çok daha bir felaketin eşiğinden döndü. Günümüzde aynı adla anılan ve geniş bir alanda çok sayıda tarihi mirası barındıran Çemberlitaş’a diğer deyişiyle tarihin kalbine kat otoparklı bir çarşı yapılmak istendi. Ancak bu girişim kente ve tarihe duyarlı çevrelerin tepkileriyle durduruldu ve büyük bir felaket yaşanmadan Çemberlitaş ve çevresi kurtarılmış oldu. Sonunda, Hz İsa’dan sonra 2000’li yıllardayız ama Çemberlitaş hala gizemini korumayı başarıyor. Çemberlitaş’ta yapılan arkeolojik kısıtlı bir kazı sonucunda labirent şeklinde kapılara ve kapıların açıldığı enerji noktalarına rastlanmıştır. Bizanslıların merkezi olan Hipodromun yeraltı galerisiyle döşendiği ”İstanbul’un Yedi Harikası” adlı kitapta yazılmıştır ayrıca Yerebatan Sarayında Kınalı Adaya kadar uzanan bir tünelde söz konusudur. M.Ö Roma’nın başkenti olan İstanbul’a Çemberlitaş heykeli Kostantin’in şerefine dikilmiştir. Heykel çeşitli hava durumlarından dolayı bazı zararlara uğrasa da bir şekilde günümüze kadar gelmiştir.

    Söylenen iddialara göre gizli odada Hz İsa’nın kutsal sayılan eşyalarının dışında Hz. Musa ve Hz. Lut’ ait olan asa, Hz. Nuh’un baltası ve Hz. Süleyman’ın 7 kollu şamdan da yer almaktadır. Odanın yeri porfir bir blok kaidenin içerisine oyulan küçük bir alanda olduğu düşünülmektedir. Çemberlitaş’taki bu gizemli odaya 1918 yılında Vatikan’dan gelen bir grup rahip tünel kazıyarak kutsal emanetlere ulaşmaya çalışmışlar. Zamanla tünelden çıkan toprak yüzünden şüphe uyandırırlar ve yakalanıp, sınır dışı edilirler. 1929 yılında Mustafa Kemal Atatürk Avrupa’dan burada ne olduğunun araştırılması için arkeologlar getirtir ilk zeminde taşın altında muhteşem bir ana kaide, onun üzerinde ikinci ve üçüncü birer kaide olduğunun görülmüştür. Ama yine de bir sonuç alınamadı. 1960 yılında tekrar bu sırlar gündeme geldi ve Ludwig Völkl’in 1957’de Münihte Der Kaiser Konstantin makalesinde burada kutsal eşyaların bulunduğunu destekleyecek bir yazı yayınlamıştır. Encyclopaedia Britannica’nın Cross maddesinde, gerçek Haç’ın 326 yılında İmparatoriçe Helena tarafından bulunmasının, Hıristiyan dininin inanışlarından olduğu belirtiliyor. Yani Helena’nın İstanbul’a bir Haç getirdiğinin bir nevi kanıtıdır. Olaylar bununla da bitmiyor. 2016 senesin de, İstanbul’un röntgeni çekilmiştir. Bu çekimler neticesinde, Çemberlitaş’ın alt kısımlarında, Yerebatan Sarnıcı gibi bir yapının olduğu tespit edilmiştir. Sarnıcın korunması ile ilgili medyada o zamanlarda birçok haber çıkmıştır. Sarnıcı korumak için üzerindeki bazı yerlerin kapatılacağı söylenmiştir. Bu konuyla ilgili olarak Dünya Bankası da finans ayırdığını açıklamıştır. Yani röntgen neticesinde Çemberlitaşın altında bahsedilen yapının bir oda değil yaklaşık 1500 -2000 m2 lik sütunlu bir yapı olduğu anlaşılmıştır. Sarnıç olduğu iddiası bazı Türk tarihçiler tarafından sütunlu bir yapı olması ve İstanbul’un altında bu denli büyük sarnıçlardan başka bir yapı olmaması hasebi ile ortaya atılmıştır. Çemberlitaş konum itibari ile ticari olarak kıymetli bir bölgede yer almaktadır. Bölgenin röntgeninin çekilmesinin üzerinden henüz birkaç ay geçmişken tapınak şövalyeleri ile organik bağları olduğu bilinen ve isimlerini burada zikretmeyeceğim bazı dünyaca ünlü markalar bu bölgede yerel esnaftan olan fiyatların çok daha üzerin de fahiş fiyatlar ödeyerek mağazalar satın almış ve ticari faaliyetler yürütmeye başlamışlardır. İlginç şekilde bu mağazalar sık sık tadilat dolayısı ile kapanmakta birkaç ay sonra ise faaliyetlerinde devam etmektedir. Bir başka iddiada Avrupa ve Amerika’da yaşayan bazı komplo teorisyenleri tarafından ortaya atılmıştır. İddiaların dayanağı ise doğu Roma imparatorluğundan kalma bazı yazı ve eski İstanbul haritaları. İmparator Konstantin şerefin çemberli taş dikilmeden evvel burada altı tüneller ağıyla kaplı devasa bir tapınak bulunuyordu.

    Fakat bir deprem sonucu tapınak yer altına kaydı aradan geçen yıllar sonucunda tapınağın sadece kubbesinin bir parçası yer üzerindeyken Konstantin tapınağın etrafını kazarak temizlemenin ve onarmanın çok uzun zaman alarak maliyetli olacağını düşündüğü için üzerini iyice toprakla kapatarak Çemberli taşı diktirmişti. Tapınak Erken dönem pagan Romalılardan kalmaydı fakat altında ki tüneller zaten oradaydı. Bu tünellerse oyuk dünyanın yer altı krallığı olarak bilinen Agartha şehrine bir giriş kapısıydı. Ayrıca bu iddia ülkemizde çok önemli bir soruşturmada da detaylarıyla resmi evraklara geçmiştir. Türkiye’nin Ergenekon Soruşturması esnasında bir şüpheli mahkemeye verdiği ifadede Agarta’nın yer altı tünellerinin Türkiye’den de geçtiğini. Hatta; Ezoteristlerin bu yer altı hattının İstanbul’dan da geçtiğini söyler. anlattığına göre; bu hattın merkezlerinden biri de İstanbul’da bulunan Çemberlitaş’tır. Öyle ki; Çemberlitaş ezoterizm adına çok büyük önem arz etmektedir. Çünkü Ezoteristler Çemberlitaş’ın altında kutsal bir Agarta heykelciği olduğuna inanır. Bu yüzdendir ki; Çemberlitaş’ın altında var olduğu söylenen odalar ve dehlizler ifadede Agartha sistemiyle ilişkilendirilmiştir.
  • Flakka Zombi Kıyametini Başalatabilir mi?

    Flakka son dönemlerin en çok tartışılan konusu… İlk olarak 2011’de Amerika’da ortaya çıkan ve ‘zombi hapı’ adı verilen sentetik uyuşturucu, dünyaya hızla yayılıyor.

    Amerika’nın ardından Brezilya’da görülen hapı kullananlar tıpkı bir zombi gibi davranıyor ve ‘yamyam’ özellikleri gösteriyor. Amerika’da hapın etkisindeki bir kişi bir evsizin yüzünü, bir başkası da oda arkadaşının beynini yedi. Amerika Miami’de 2012’de Rudy Eugene adlı bir adam bir evsizin yüzünü yemeye başladı. Polis geldiğinde, Rudy Eugene, kurbanının yüzünün yüzde 80’ini yemişti. Polisin uyarılarına rağmen yamyamlığı devam eden katil, vurularak öldürüldü. Otopsi sonucu Rudy Eugene’nin Amerika sokaklarında “Ivory Wave”, “Vanilla Sky”, “Bliss” ve “Purple Rain” adıyla satılan sentetik uyuşturucunun etkisi altında olduğu saptandı. Bu uyarıcı piyasaya 2011’de sürülmüştü. 2011’de Indiana’da bir adam yol kenarında bir bayrak direğine tırmanmış ve yoğun trafiğin bulunduğu bir caddeye atlamıştı. Pensylvania’da bir başka adam manastıra girip rahip bıçaklamıştı. Batı Virginia’da bir kadın çırılçıplak soyunmuş, cildinin altında bir şey olduğunu sandığı için kendini parçalamıştı. Bu üç olayda da failler yeni sentetik uyarıcının etkisi altındaydı. Bu uyarıcıyı alanların vücut ısısı hızla yükseliyor, bu nedenle insanlar bir şeyin kendilerini yaktığını düşünüp ya soyunuyor ya da derisini yüzmeye çalışıyordu. Flakka, uzun süre Amerika’da yasal olarak satıldı.

    Çünkü içindeki maddelerin kullanım oranı, yasal sınırların altındaydı. Bu maddenin adına banyo tuzu denildi. Çünkü şekli banyo tuzu gibiydi. Çin’de üretiliyor ve bir dozu sadece 25 dolara satılıyordu. Rude Eugene olayından sonra Louisiana Toksik Maddeler Merkezi Müdürü Mark Ryan, New York Times’a ‘zombi hapının’ nasıl üretildiğini anlattı ve yetkilileri dikkatli olmaları konusunda uyardı. Hap olarak adlandırdığımız bu uyarıcı, toz halinde ve sıvı halde kullanılıyor. Uyuşturucu tacirleri bu ilacın içerindeki maddelerin miktarıyla oynayabiliyor. Daha önce kişiler kendisine zarar verirken Rude Eugene olayında olduğu gibi başkalarına zarar vermeye başlamıştı. Yine Miami’de bir evsiz sağa sola saldırınca polis müdahale etmişti.
    Evsiz, polis ekiplerine direnip “I will eat you all” (Hepinizi yiyeceğim) diye bağırmış ve bir polisin elini ısırıp ciddi şekilde yaralamıştı. Baltimore’da Morgan State Üniversitesi’nde okuyan biri, oda arkadaşına saldırıp, beynini ve kalbini yiyerek öldürmüştü. Yine bir kişi saldırıya uğramış, yanında taşıdığı biber gazı sayesinde sadece yanağından yaralanarak kurtulmuştu.

    Bu olayların hepsinde saldırganlarda bu uyuşturucu maddeye rastlanmıştı. Yani tacirler uyuşturucunun dozuyla oynamış ve insanları birer zombiye dönüştüren formüle ulaşmıştı. Uyuşturucu, beyindeki insan olma özelliğini, “ben” durumunu yok edip, hayvani iç güdüleri ortaya çıkarıyor. Kalp atışı aşırı artıyor, duygular çok güçleniyor, kişi kendini bir süper kahraman gibi hissediyor. Beyne giden acı resptörlerini devre dışı bıraktığı için tesir altında ki kişi kendisine ateş dahi edilse acı hissetmiyor. Beyne giden sindirim sistemi resptörleride aynı şekilde baskılandığı için kişi ne kadar yerse yesin kendisini hep aç hissediyor buda benlik duygusunu kaybeden kişileri iç güdüsel olarak hem cinslerini yemeye sürüklüyor. İlaç, kişinin ruh halini düzenleyen hormonları baskı altına alıyor ve kalıcı hasarlara, kalp yetmezliğine hatta tek kullanımda bile ölüme sebep olabiliyor. Bazı vakalarda kişilerin zihinsel faaliyetlerinin kalıcı olarak kaybettiği bile görülmüştür. 2016’nın sonlarına kadar çok nadir olarak sadece Amerika Birleşik Devletlerin’de görülen uyuşturucu bu tarihten itibaren bir anda tüm dünyaya hızla yayılmaya başladı. Amerika’dan önce Brezilya’ya oradan İspanya’ya ve son olarakta Türkiye’ye kadar uzandı. Ülkemizde henüz birbirini yiyen insanlar yok ancak çok yakında haberlerde bu gibi olaylar duyma olasılığımız çok yüksek. Konuya İlgi duyan araştırmacılarsa vakaların bilinenden çok daha fazla olduğunu ancak yetkililerin bu durumu halkta panik yaratmamak için gizlediğini söylüyor.

    Zombi olgusu günümüz dünyasına Holywood filmleriyle girmiştir. Bilinen Holywood zombileri öldükten sonra dirilip insan etiyle beslenen ürkütücü varlıklardır. Pek çok holywood filmi belli başlı kaynakları ve görüleri konu almaktaysada bu filmleri bir standart olarak kabul etmemek gereklidir. Aslında zombi salgını tarihin çok eski çağlarından beri farklı isimlerle bazı uygarlıklarda ve kehanetlerde dillendirilen bir olguydu. Ayrıca semavi dinlerde’de belirtileri zombi salgınıyla son derece örtüşen hastalıklardan kıyamet alameti olarak bahsedilmektedir. Yakın tarihimizde ise zombi olgusuyla sarsılan Haiti’de pek çok olay yaşanmıştır. Vudu inancına göre ölü, bir insan ya da Mambo tarafından yeniden diriltilebilir. Zombilerin kendi bilinçleri ya da istekleri olmadığı için Bokor ya da Mambo’nun kontrolü altındadırlar. Zombi aynı zamanda vudu yılan tanrısı Niger-Congo’nun adıdır. Kongo dilinde kullanılan ve tanrı anlamına gelen “nzambi” sözcüğüne benzemektedir. 1937 yıılında Haiti’deki gelenek ve adetler üzerinde yapılan bir araştırma sırasında Zora Neale Hurston, 1907 yılında 29 yaşındayken ölmüş ve gömülmüş Felicia Felix-Mentor ile ilgili bir söylentiyle karşılaştı. Köylüler ölümünden 30 yıl sonra Felicia’yı yollarda sersem bir şekilde ve yanında birkaç kişi ile birlikte yürürken gördüklerini söylüyorlardı. Hurtson, bu bahsedilen insanlara çok güçlü ilaçlar verilmiş olduğu söylentilerinin peşine düştüysede daha fazla bilgi vermeye istekli bireyler bulamadı. 80’li yıllarda Kanadalı etnobotanist Wade Davis zombilerin farmakolojik durumu ile ilgili iki kitap yayınladı; The Serpent and the Rainbow (Yılan ve Gökkuşağı) (1985) ve Passage of Darkness: The Ethnobiology of the Haitian Zombie (Karanlığın pasajı: Haitili zombilerin etnobiyolojisi) (1988). Davis 1982 yılında Haiti’ye gitmiş ve orada yaptığı araştırmalar sonucunda, yaşayan bir insanın iki özel tür tozu almasıyla bir zombiye dönüştürülebileceğini iddia etmişti. Birincisi coup de poudre (Fransızca: ‘toz çarpması’) içersinde bulunan tetrodotoxin (TTX) maddesi nedeniyle ölü benzeri duruma neden olur. Tetrodotoxin Japonların yemek zevkini oluşturan, fugu ya da kirpi balığı içinde bulunan zehirli toksin ile aynı özelliklere sahiptir. Öldürücü etkisi olan bu maddenin 1 mg’lık dozu insanı günlerce bilincİ açık olmasına rağmen, yarı ölü bir durumda bırakabilir. İkinci toz ise (şaşkınlık veren halüsinasyon etkisi vardır) insanı bilinçsiz ve kendi istemi dışında hareket eden zombi benzeri bir duruma sokar. Davis aynı zamanda bu deneyimleri yaşamış Clairvius Narcisse‘ın hikâyesini de popülerleştirmişti. David’in yaptığı çalışmaların gerçekliği ve doğruluğu üzerinde halen şüpheci görüşler bulunmaktadır.

    Televizyonlar son sürat zombi salgınını temalı film ve dizilerle çalkalanırken 1970’lerde Dünya nüfusu azaltma projesinden bahseden Amerika’daki esrarengiz rehber taşları’da bu tür bir hastalığa atıfta bulunuyordu. 90’lara gelindiğinde meşhur illuminati oyun kartları Labaratuarlarda üretilen yapay zombi virüsünü dillendirmeye başladı. 2010’lardan itibaren pek çok zengin ve ünlü isim zombi kıyameti için sığınak hazırlamaya başlarken Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere Ve hemen ardından Fransa gibi büyük ülkeler Zombi kıyametine hazırlık için askeri tatbikatlar yaparak gündeme gelmişti. Yakın bir tarihte ortaya çıkan fema kampları eylem planıyla konu iyice hararetlenmiş ve başkaca ülkelerde el altından hazırlık yapmaya başlamışlardı. Bu gelişmelerin ardından bazı kişilerce dünya’nın 4 bir yanında gruplar kurulmuş, sığınaklar gıda ve silah stokları gibi birikimlerle post apokaliptik bir dünyada varlıklarını devam ettirmek için hızla hazırlanmaya başlamışlardır. Öyle’ki bu gruplar Amerika Birleşik Devletlerinde festival adı altında tatbikatlar düzenliyor hatta deepwebte kurulan bir forumda pek çok çeşitli ülkelerden katılan gruplar birleriyle haberleşip fikir alış-verişi sağlıyor ve yeni üye alımları yapıyorlar. Dünya’da pek çok insan bir zombi kıyametine nüfusun azaltılması için kesin gözüyle bakıp hazırlık yaparken bazı kimselerde bu durumun tamamen hayal ürünü bir fantezi olduğunu söylüyordu. Flakka’nın meydana çıkışıyla Asla böyle bir şey olamaz diyen pek çok kişi 180 derece söylemlerinden döndü.

    Dünya’da durum böyleyken ülkemizde’ki örümcek beyinli, cahil yobaz zihniyetin duruma tepkisi ise her zaman ki gibi “Böyle bir şey olsa Kuran’da yazardı.” O yüzden yok demekten öteye geçememiştir. Bu cahil ve yobaz arkadaşlara buradan söylemek istediğim şey ellerinden düşürmedikleri cep telefonuda Kuran-ı Kerim’de yazmıyor ama var. Konumuza dönecek olursak, Pek çok yayın organı ve youtube videosunda flakka ile zombi istilasının başladığı savunulmaktadır. Ancak bunlar temelsiz söylemlerdir. Nihayetinde bu uyuşturucunun etkisi 4 – 6 saat sürmekte ve daha sonra kişi normal haline dönmektedir. Ayrıca bulaşıcıda değildir. Bu bağlamda bu uyuşturucu ile etkili bir zombi salgını başlaması olanağı söz konusu değildir. Yine’de pek çok araştırmacı uyuşturucunun devlet eliyle yayıldığını iddia etmektedir. Yine iddialar arasında flakkanın yakında başlayacak olan zombi salgını için bir canlandırma olduğunu uyuşturucuyu biraz daha yayarak bu konuda eğittikleri kurumların durumlarını gözlemlemek amacıyla ortaya çıkartıldığını savunuyorlar.