• -Tik Tak, Tik Tak, Tik Tak.
    Tertemiz bir gece ve durmaksızın devam eden saatin sesi gecenin sessizliğine bir ihanet içerisindeydi. Saatten cesaret alan eşyalar ise bazen çıtırdıyor çoğu kez de anlam veremediği sesler ile hayal dünyasını iyice zorlamasına neden oluyordu. Muhtemelen şuan oturma odasında bir ejderha kesinlikle televizyonu yiyordu. Yoksa televizyon gecenin bu saatinde neden acı acı gıcırdasın ki!..

    Yorganı iyice üzerine çekti; şu odanın köşesinde saatlerdir sırtı dönük olan adamda kimdi acaba. Hem o kadar ayakta durmaktan yorulmadı mı diye düşüyordu. Ne kadarda uzun boyu vardı, kendisi ancak onun bacakları kadardı. Birkaç kere annesine seslenmeyi düşündü ama köşede duran adamında duyacağından korkarak ses çıkartamadı. Korku soluk sesini dahi kıstı.

    Gündüzler böyle çabuk ilerleyip, hemen bitip, tükenirken; gece neden bu kadar uzun sürüyordu. Ne zaman ortalık aydınlanacaktı. Uzun zamandır babasının da dediği gibi güneşi yıkamanın vakti gelmedi mi daha? Bulutlarla beraber asar gökyüzüne kuruturdu bir güzelce. Bir gıcırtı yeniden düşüncesini bozdu. Ejderha şuan kesin anane yadigârı olan gümüşlüğü yiyordu.

    Gece ve gündüz birer kavram değildiler. Sadece birbirlerinin ispatıydı. Işık değen yerlere gündüz, değmeyen yerlere ise gece deniyordu. Elle tutulan somut bir durumun olmadığını, sadece ışıksız kaldığı için korkmamasını babası defalarca anlatmıştı; ancak nafile… Hayal dünyası büyüklerin aklının alamayacağı kadar genişti. Çoğu gece uzay savaşlarına katıldı, neredeyse haftada bir çikolatalardan havuzlarda yüzdü, hatta geçen gece en sevdiği balığı “Müslüm” ile babasıyla izlediği belgeselden aklında kalan Marina Çukuruna daldı.

    Ortalık yavaşça ağarmaya, güneşin ışınları belirmeye başlamıştı. Hemen odanın köşesinde duran adama bakmaya başladı. Ortalık aydınlandıkça orada duran adamın aslında bir ayaklı gece lambası yani lambader olduğunu gördü. Korkusu yavaşça düşüncesinden uzaklaştı ve yüzüne vurmaya başlayan gün ışığı tebessüm etmesini sağladı. Pencereye koştu ve güneşin tam karşı evin üzerinde olduğu gördü. Banyoya koşup; bir kova, küçük bir tel fırça, biraz “Peros” deterjan ve yüz havlusu aldı. İki eliyle kovayı alıp, zorlana zorlana yatak odasına kadar koştu;

    -Baba, baba uyan… Güneşi yıkayabiliriz, şimdi tam bizim karşımızdaki evin üzerinde… Hem “Müslüm” de yardım eder. Senin çocukluğundaki sarışın sabahları görmek istiyorum. Hadi uyan baba…

    -Canım oğlum... Gece gördüğümüz düşleri gerçekleştiremeyeceksek her sabah uyanmanın sebebi ne? Güneş uzaklaşmadan yetişelim!...
  • ON SEKİZ HİKAYE OLDU
    Günaydınlar, #42881193 kapsamında yazacağınız GECE temalı öykülerinizi bu başlık altında paylaşabilirsiniz. Herkese güzel baharlar.
    ----------------
    1. Odessa - Gece Sancısı - #32046010
    2. Captain Marvel - Gece,melek ve ay - #43257122
    3. Şimâl - BİR GECEDE..BİR EVDE..BİR RÜYADA.. - #43279379
    4. Emin K. - Tortu Sağanağı / Sığınağı - #43460984
    5. Hilmi Bey - Sevgi Her Acının İlacıdır - #43511392
    6. zeyneb - Aydınlık Belki - #43525780
    7. Esra Duran - TEPEDEKİ YILDIZ - #43595740
    8. Erhan - Beyaz Geceler - #43673150
    9. Bahadır Çavuşoğlu - BİR KÜFÜRBAZIN HÜZÜNLÜ GECESİ - #43695521
    10. Tayfun - Gündüzler Kadar Kısa... - #43830183
    11. Osman Y. - Bir Gece Bir Yolculuk - #43908816
    12. Rahime - GÖNÜLSÜZ ŞAHİT - #43933468
    13. Oğuz Aktürk - Gece Niye Battaniye? -#43964991
    14. Fatoş - Belle De Nuit - #43969432
    15. Betül Özdemir - Gece kuşu - #44013011
    16. Mete Karagöl - balkonda düşünülmüştür - #44047730
    17. Haluk - İNTİKAM GECESİ - #44120066
    18. Melike - GÜN DÖNÜMÜ - #44151451
  • AY,DENİZ VE AŞK....

    Her aşk hikâyesi gibi, her şey, mâşukun cemalinin âşığa görünmesiyle başladı. Ay hilâl oldu; peçesini aralayıp gül cemalinden kaş inceliğinde bir parçayı denize gösterdi. Deniz, bu hilâl kaşa vuruldu ve âşık oldu ay’a.
    Yer durdu, gök durdu, hayat durdu, yıldızlar durdu, evren durdu o ânda. Zaman dondu, ân sonsuzluğa açılan bir pencere oldu. Âşık deniz, ilk kez gerçekten varolduğunu ve varlıkları ilk kez gerçekten gördüğünü sandı.
    Sonra birden her şey yeniden dönmeye başladı. Dünya daha hızlı dönüyor, yıldızlar daha ışıltılı parlıyordu. Hayat daha canlı, evren daha anlamlıydı.
    Aşk boya oldu, âşık denizin yüzünü yaldızladı. Şarap oldu, bir damlasıyla denizi sarhoşluğun en derinine garketti, onu mest etti. Varlığın anlamı oldu, deniz onunla varolduğunu hissetti. Kimse denizi o kadar mutlu ve sarhoş görmedi o güne kadar.
    Âşığın hem gönlündeki, hem gözündeki perdeler kalkmış gibiydi. Baktı, baktı, baktı, bakmaya kıyamadı. Ay yüzlü, hilâl kaşlı mâşukunun cemaline doyamadı. Gündüze düşman, geceye dost oldu. Gündüz ayrılık, gece temâşâ vaktiydi. Gündüz hüzün, gece yakınlık ve meşk demekti.
    Ne çare ki, nâzenin ay uzaklarda, erişemeyeceği yükseklerdeydi. O zaman aşk acz olup yüreğini dağladı; firak fakr olup ruhunu yaktı.
    Ve her âşık gibi yalvarıp dil dökmeye başladı deniz. Dalgalandı, çırpındı. Dalgaları, çırpınışları ay’a yalvarma; ay’da tecellî eden cemalin Sahibine yakarış oldu.
    Uyanık kalb sahipleri gece uyanıp el açarken, o gündüz yalvardı kalbinin Sahibine:
    “Ey cümle güzelliklerin âyet olduğu Sonsuz Güzel, ey cümle kalplerin bağlandığı yegâne Merci, duy sesimi!”
    “Bilirim, sevme Senden, sevilme Senden. Bilirim, gerçekte seven de Sensin, sevilen de Sen.”
    “Ey kalbleri rahmet ve kudretinin iki parmağı arasında tutan, gör halimi!”
    “Öyle bir aşka düştüm ki ya Rabbi. Sadece onu görüyor, sadece onu dinliyor, sadece onu yaşıyorum. Vuslat ver ey Kalbimin Sahibi. Sen ki kimsesizlerin Sahibisin, Sen ki düşkünlerin Yardımcısısın, derdime derman ol!”
    Her geçen gece, duâsının cevabını mâşukunun gül yüzünde buldu. Her nazlı mâşuk gibi ay, bir kereden değil, yavaş yavaş, gün be gün, araladı peçesini. Her cemal mertebesinde, varoluşun bir sırrını keşfetti âşık. Sevgilisinin peçesinin her aralanışında sarhoşluğa biraz daha gömüldü.
    Âşık hem memnundu, ama hem de sabırsız. Gündüzler geçmek bilmedi, geceler kısa geldi. Sevgilisi, o doyamadan elveda deyip kaçtı.
    Ve bir gün dolunay oldu mâşuk. Kendisine emanet edilen cemalin bütün nurunu saldı âşığının gözünün önüne. Ay gökte tek iken, âşığı denizin her kabarcığında tecellî etti, sonsuz oldu. Deniz her zerresiyle aya ayna oldu. Zerreler birleşti, yakamoz oldu. Yakamoz âşıkların gözlerine, oradan da yüreklerine güzellik oldu. Yakamoz, deniz ile ay’ın aşkının en derin sırrıydı. Ve bu sırrı ancak âşıklar hissedebilirdi.
    Deniz, aşkla kendinden geçti. Cezbeye kapıldı. Meczub oldu. Kabardı, kabardı, kabardı. Bentleri yıktı, sınırlarını aştı, mâşukuna koştu.
    Ama heyhat! Aralarındaki mesafe ne yürüyerek, ne de koşularak aşılası değildi.
    Ay, mâşukunun coşkusuna nazlı bir küskünlükle cevap verdi. Hem kavuşulmak, ama hem de sonsuz uzakta kalmak istercesine, adım adım yüzünü gizlemeye başladı yeniden. Her gece peçesini biraz daha örttü cemalinin üzerine.
    Âşık duruldu. Bu defa ayın da ayna olduğunu hissederek duruldu. Anladı ki, ay’ı ay yapan, üzerinde yansıyandı. Kendisi ay aynasında yansıyana âşıktı. Ay aynası kırılabilirdi. Ama o hiç bitmeyen bir güzellik istiyordu kalbini bağlayacak. Anladı ki, kalbindeki sonsuz aşkın adresi ancak sonsuz bir Güzeller Güzeli olabilirdi, kırılası aynalar değil.
    Hüzünsüz bir hüsn bulmuştu artık. Ay’a aşkı bir köprü olmuştu sonsuz hüsn sahibi Hakikî Mâşuk’a varmak için.
    Ve Rabbine bu defa şöyle niyaz etti:
    “İbrahim gibi sesleniyorum sana ey Güzeller Güzeli. Kalbim sonlu olana razı değil; ruhum batıp gidenlere bağlanası değil. Meğer Seni istermişim, Seni söylermişim… Beni cemalinden mahrum etme, beni aşkından azad etme!”
    Birkaç gün sonra, deniz ile ay’ın aşk hikâyesi yeniden başladı. Görünüşte her şey benzerdi, ama âşık deniz biliyordu ki, hikâyelerini yazan bir Başkasıydı. Bu öyküyü yazan, bütün aşkların gerçek adresi ve yüreklere aşkları cemal kalemiyle yazan gerçek Mâşuk’tan başkası değildi…
    Evet, en hasretli, en nuranî, en güzel aşklardan birisi ay ile deniz’in her ay, her gün ve her dem yaşadığı...
    Deniz ve ay, bir kabarıp bir durulmanın, bir küsüp bir barışmanın, gelemeyişin ve gidemeyişin, gelişin ve gidişin, gelgitin; sonsuz uzaklığın, sonsuz ayrılığın, ama aynı zamanda sonsuz yakınlığın, bir olup nur saçmanın, sevenlerin birbirine ayna olmasının, bir olup gerçek aşka mazhar olmanın simgesi olarak aşklarını dalga diliyle, nur diliyle anlatmaya devam ediyor...
  • 144 syf.
    ·2 günde·10/10
    Şubat ayı benim mahçup olma ayım sanırım. Gerçekten Mehmet beye karşı çok mahçup oldum. Sebebini burdan diyemem tabi :)) Bazı nedenlerden dolayı bir hafta geç okumak zorunda kaldım ama ne demişler geç olsun güç olmasın aslında bu bi hafta içinde çok sıkıldım gündüzler akşam akşamlar sabah olmak bilmedi. Arkadaşım ziyaretime gelmesine rağmen unutmuş getirmeyi sağlık olsun deyip kitabıma kavuşmayı bekledim.
    Yazı yazma işinde iyi olduğum söylenemez. İki kelimeyi yan yana getirmek ömrümden ömür götürür. E sayısalcı olmanın zararları neyseki bilgisayar ve telefondan yazınca yazımın çirkinliği görünmüyo :) tabi sayısalcı olmam okumama engel değil. Okuma alışkanlığı kazanmama yine boşnakların hayatının anlatıldığı bir kitap vesile oldu. Her okuduğumda içimden birşeylerin kopup gittiğini, içimin acıdığını, göğsümün sıkıştığını ve boğazıma bişeylerin düğümlendiğini hissettim. Aida'nın hayatını okuyunca aynı şeyleri hissettim. Her okuduğumda hissetmenin ötesinde nefes almak bile benim için güç oluyo. Kitapta o kadar bölüm varken Aida'nın hayatına takılıp kaldım. Bir zamanlar deli gibi film izliyor olmama rağmen bu konuda film izlemeye cesaret edemedim. Bunları okuyup izlemeye yüreğimiz dayanmazken onlar yaşayıp görmüşler . Eğer cennete gideceksem( ki benim muallak) aynı cenneti haketmediğimizi düşünüyorum. Bu kitaptan sonra kulplu şeylerden bişey yiyip içeceğimi sanmıyorum. O dönemde yaşamış olsam heralde kahrımdan ölürdüm. Şu dönemde napılabilir onları hayata geçirmekle başlayacam. Aliya izzetbegoviç hakkında hiçbir fikre sahip değilken şuanda acayip bir şekilde merak ediyorum. Sadece bir kaç defa sosyal medyada bir kaç sözüne denk geldim. İki sözünü çok sevmiştim. Biri ,
    "Sanat için soyunana alkış tutanlar Allah için giyinene neden zulmeder?" Şimdinin hocaları dine çağa ayak uydurduğu için türbanın ayarı ile oynandı. Çağa göre fetva verilir oldu. Kendimi teselli ederek söylüyorum bu durumda bende türbanlıyım!!!
    Oturup biraz düşününce şu sözünde ne kadar haklı olduğunu görebiliyorum.
    "Ve herşey bittiğinde hatırlayacağımız şey düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır. " adam biz insanlara, insanları geçtim yeryüzünde susan müslümanlara ne dese azdır. Bu kitaptan sonra Aliya izzetbegoviç hayatı hakkında bir kitap önerirseniz seve seve okurum.
    Bugüne kadar otobüs içinde olanların anlatıldığı bi kitaba hiç denk gelmedim okumayı geçtim yaptığım yolculuklarda dış dünyayla irtibatı kestiğim için hiç başkasının hayatları olduğunu düşünemedim bile. Kitapta her kelimeyi okurken ayrı bir keyif aldım fakat can evimden vuran nokta;
    "Sıradaki şarkı sevipte kavuşamayanlara değil kavuşupta sevmeyenlere armağan olsun" bazı yaşanmışlıklar nedeniyle bana mı anlamlı geldi bilemedim ama umarım kavuşup sevemeyenler birgün geride bıraktıkları için, gelecekteki mutsuzlukları için pişman olmazlar.
    Kitapta yer verilen ve Mehmet Yılmaz denilince aklıma gelen Samsun'a da yer vermek istiyorum. Doğuda şu düşünce yaygındır. Karadenizliler biz Kürtleri hiç sevmez. Sanırım ben bu düşünceyi yerle bir ettim hemde hiç aklıma gelmeyecek bir yerden. Okul hayatım boyunca (yaklaşık 17 yıl) hiçbir öğretmenimi sevmedim. Öğretmen sıfatıyla karşıma çıkan herkesten nefret ettim taa ki Samsunlum karşıma çıkana kadar. Yediğim sıra dayağında arkamda olan, babamdan yediğim dayaklarda okula gitmeyince beni okula zorla götüren, kılık kıyafetime çeki düzen veren ve anne şefkatiyle yaklaşan. Beni hayata bağlayan, ayaklarım üzerinde durmayı öğreten samsunlu öğretmenim.. şimdilerde en yakınım, her şeyimi bilenim, dostum. Böyle düşünen Karadenizlilere ve doğululara inat Karadenizli öğretmenimi çok ama seviyorum.
    Kitabı okurken her hikayede kendimden bişey buldum. Hiç sıkılmadan üzüle üzüle bitirdim. Ne yalan söyleyim biraz daha uzun olmasını isterdim. Doyum noktasına ulaşmadan bitiyo. Tadı damakta kalan cinsten. Sonu maalesef beklediğim gibi olmadı hüsranla bitti. Türkiye'nin ve hatta dünyanın acı ve acımasız gerçeği TERÖR. Hiç beklemediğim bir son. Daha mutlu, umutlu, güzel ve yaşanılabilicek bir dünyanın olması dileğiyle. Elimde olmayan nedenlerden, Çok geç olsa da zahmetlere girip imzalı kitap yollayan yazarımıza, abime çok ama çok teşekkür ederim. Rabbim yolunuzu açık etsin. En kısa zamanda bir gün kitabında görüşmek üzere..
  • Biri uzun biri kısa ,biri hızlı biri yavaş ...bazı geceler ,bazı gündüzler , bazı insanlara göre değişmekte,hissiz hislinin arasında düşünmenin ötesinde umarsızlığın berisinde...Gün olur asra bedel diyen Aytmatov'un kitabı aklıma geliyor sonrasında Necip Fazılın Ne hasta bekler sabahı,ne taze ölüyü mezar ,ne de şeytan bir günahı ,seni beklediğim kadar.... beklenen şiiri...halbuki insan büyük tabloda ölümü bekliyor! Gecenin,gündüzün ya da anın yoğunluğunu savurduğu bu esrarengiz durumun yaşandığını iliklerine kadar yaşayan bir idam mahkumunun içine girmek isterdim.Şu kıymet bilmez halim, zamanı doruklarına kadar yaşayabilirdi.Victor Hugo da bir mahkumun son gününü yazmış olsa da Dostoyevski bizzat yaşamış olmalı ki eserlerinde ne kadar iştahlı okunabiliyor.Son dakikalar ,son saniyeler ve son salise ...Düşünüyorumda sonsuzluğu ancak bu saliseler içinde yaşayabilir insan.Şimdi hep yenilenirken şimdide kalın sevglili okuyucu...
  • V’eda
    Gerçekliğin içinde veya hayalimde bile değilken neredeyim ben? Ne aradığıma dair herhangi bir fikrim yok. Belki de böylesi iyidir derken o kadar uzaklara düşüyorum ki kendimi labirentin en başında buluyorum. İşte öylesine uzak yaşadığım duruma, öylesine uzak şeylere karşı bir ilgi uyanıyor içimde. Dikkatlice sokulup kulak kabartıyorum. Koyu bir sessizlik! Yaşı ne kadar büyük olursa olsun her insan ruhunda bir çocuk taşır, bende ellerinden çok fazla etkilenmiştim, iç güdülerim tarafından yuvaya dönmüş gibi ona doğru çekilmiştim.
    ‘Sen sevgiye açsın’ demişti Eda
    Sen hiç açlık çeken bir çocukla tanıştın mı peki? Onun görünenin ötesinde bir durumu vardır. Ruhu hüzünle yumruklanan bu çocuk en küçük esinti karşısında bile yaprak gibi titreyecektir, hele bir de bu çocuğun elinden oyunlarını, eğlencelerini, güvenini aldıysan. Hayatı örümcek ağlarından başka bir şey olarak algılayamayacak, zaman artık çok çabuk geçtiği için ruhani bir şekilde geçmişte yaşayacak ve gelecek ona bir mezarın içinde unutulup gitmek gibi görünecektir.
    Bana yaşamın bu yüzünü verdiğine göre kendimi ona göre uydurabilir miyim? Dayattığın özel kaygı karşısında sana inanmak deneyimlerin niteliklerinin yerini niceliklere bırakmak anlamına gelmez mi?
    Eda’nın ruhsal bir güzelliği vardı, Ama onu hiç görmemiş olan kendisine nasıl tarif edebilirsin ki? Aldırmazlığın , yüreğin uykusunun ya da ölümcül vazgeçişlerin verdiği bu zehirli esenliğin doğması için düzenlemiş olduğu bir oyundu. Cömert bir şekilde miras olarak bıraktığın iki kişilik yalnızlığa ne demeli? Hiç kimse sana yalnızlığın hüznün yandaşı olduğunu söylemedi mi yoksa? Ya içerde tutsak ettiğin sevgiye aç olan çocuk! Bu açlığın getirdiği bedensel çöküş sende sadece görünenin algılanmasını sağlıyor. Bedenin yargısı, aklın yargısından hiç de aşağı değildir, beden de yok oluş karşısında geriler. Ama bu çocuğun korkusu, onu bu durumlara düşürenlere olan hıncı nasıl görüntüye girer? Açlıktan başı dönen bu çocuk yarattığın hapishanede, göbeğinin üzerinde kendince üççeyrekler ve yarımşar ölçülerle santim santim tüm uzunlukları ölçecektir.
    Bu tepelerin hoş çizgileri, çarpıntılı yürek üzerinde akşamın eli çok daha fazlasını öğretiyor bana. Sarhoş değilim fakat içinde bulunduğum oda giderek küçülüyor, demek beni bırakıp gitmek istiyorsun! Bak işte bu da öbürleri gibi bir karar. Peki nereye gideceksin? Pinpon topu misali aniden değişen duygular içinde sihirli arabadaymış gibi aklın bu dünyada yol alıyor. Ayakuçlarına basarak uzaklaştığın yıkıntıların arasında yeni bir başlangıç filizlendirmemi istiyorsun, iyi de bu devam eden yaşamdaki ayağa kalkmaktan çok ölümün dirilişini kanıtlamaz mı? Daha büyük yaşam bir başka yaşam anlamına gelmez onun için. Dürüst bir tutum olmaz böylesi. Dün, bugün berbat günler. Aslında ölümün yaşatacağı basit bir son; fakat gerçek bir acıya sahip olacağından şüphem yok. Tüm bu son için hazırlıklar yapılırken, senin dünyamı sarsacak planlar yapabileceğini kim düşünürdü ki? Yüreğimde büyük bir boşluk hissediyorum, güç değil! Oda sıcak ve karanlık, her ateş üzerinde bir duman taşır, dört bir yanda kara dumanlar varken görüşü engellenmiş ben yanan bedenimi nasıl kurtaracağım? Bu gidişle yakın bir gelecekte ya öleceğim ya da yaşamaya devam etmek için uygunsuz olacağım. Neydi son iki gece önce kustuğum; kan! Dirhem dirhem bölündüğümü söylememe izin ver. Bunun bayağı mı, tiksindirici mi, hoş mu yoksa üzücü mü olduğunu düşünecek değilim. Kesinlikle söylemeliyim, burada olgu yanılgıları benimsenmiş, değer yargıları bir kenara bırakılmıştır.
    Yeniden boyadım odamın duvarlarını, her yanında ise kısa, küçük notlar. Okudukça sesleri yankılanıyor. Her yerde, aynı güçte ve gece gündüz, umutların içimde yaşadığı ihtimaline yönelsem daha iyi ederdim. Umut dediğime bakmayın her hatırlanan notta bunlarla karşılaşmam gerekirdi, en ufak izlerine bile rastlayamadım oysa. Kocaman bir hayal kırıklığını benimsemek kalıyor geriye. Üstelik bu bir ihtimale karşı çıkar görünen şeyler bir hayal kırıklığının varlığını olanaksız değil, onu yalnız bütün tasarımların ötesinde tehlikeli kılan bir nitelik taşıyor. Bende sadece adı geçen nedenden ötürü böyle bir ihtimale karşı çıkmıştım. Kesintiye uğrayan kısa sürekli uykular ve kesinleşmiş ümitsizliklerle dolu bir odada yalnız başına başka ne yapılırdı ki? Yalnızlığın esir aldığı zamanlarda ne yapılabilir ki? Kalbin konuştuğu tek dil olan sessizlikten başka. Belki dudaklardan dökülemeyenler yakınlaştırır bizi, bak yine gece oldu mesela her yer zifiri karanlık her şey saklanmış ama göremediğim halde sana olan sevgimi saklayamayacaktır. Eda’nın varlığımdan haberi olduğu sürede beni gerçekten işittiğini söyleyemem; çünkü sesimi çıkarmamıştım hiç. İsteyince kalmak iyidir fakat istemeden eksikliği anlayıp kalmak çok daha iyidir. Bu yüzden konuşmamıştım yuvaya kavuşmaktan sessiz ne düşünülebilir ki? Gözyaşları vardı sadece yanaklarından süzülen beni boğamayacak kadar küçük fakat bir o kadar korkutan!
    Kaç yıl olacak, 6 mı? 6 yıllık yitip giden bir ömür. Nasıl olurda az olan kendinden önceki çokluktan daha fazlasını götürebilir ki? Galiba ömür yitirdiğimiz zamandan daha uzun değil, başka bir açıdan yitirebileceğimiz zamanla aynıymış hep, yalnızca o kadar. Başından itibaren hiçbir destek almaksızın izlediğim yol bu değil miydi? O zaman ne olursa olsun onu izlemeye devam edecektim, türlü badireler ve zorluklardan geçerek yuvarlandım belki aşağı ama daha ilk adımdan pes edip geriye dönüp gitseydim asıl o zaman kaybederdim. Uzun mesafeler ardından bir şey elde edememiş olsam da zararı yok dedim. Yolcuysak yolun sonu gelmez, geri dönüp baktığımda ise yalnızca kat edilmiş mesafeler vardı ayaklarımın altında. Boyumdan büyük sevmiştim oysa seni, kaç kulaç attım kıyılarında karşılık vermiş olsan can simidim olabilirdin hâlbuki. Yoruldukça dibe dalıyorum, söylediklerin çınlıyor kulaklarımda, hala aynı tesire sahip sözlerin. Hançer değildi kullandığın evet dilin ve dudaklarındı. Neden kalbinde ölümün tohumlarını yeşertip ağzınla üfledin ki? Umutlarım ve dualarım boşuna, öyle tuhaf ki uykuyla uyanıklık arasından çıkagelmiş gibi.
    İnsanların arasında seni düşündüğüm zamanlarda halimin gülünçlüğünü görmelisin. Üstelik hoşuna gidip gitmediğini soranlar oluyor kendi aralarında, kulak kabartırken duyduğum bu kelime ‘hoşa gitmek’. Bu sözcükten ölesiye nefret ediyorum Eda ve yalnızca hoşa gitmek, o öyle biri olabilir mi? Eda benim aklımı başımdan alırken sizin sıradanlığınız duyumsallığını kapsamaz ki. Öyle yanarken içten içe anlıyorum her kıvılcım zerresi düştüğü yeri saflaştırıyor, gözlerde biriktirmediğim yaş ile içten yıkanıyor. Giden bir misafir için başka ne yapılabilir ki?
    Neredeyse artık hiçbir şey yemez olmuştum. Ancak hazırlamış olduğum yemeğin yanından geçerken oyalanmak maksadıyla ağzıma bir lokma alıyor, dakikalarca ağzımda tutuyor, düğümlenmiş boğazımdan geçirmek yerine dışarı tükürüp atıyordum. Önceleri bunun sebebinin üzüntü olduğunu düşünürdüm ama bilinçli bir şekilde baktığımda aramıza giren boşluklara alışıvermişliğimi fark ettim. İçerimde başka hiçbir yerlere konamayan anıların kederi narkoz boyutuna ulaşmış, etkisi bir azalıp bir artan hüzün artık tam manasıyla beni saçlarımdan ayak parmaklarıma kadar saran gerçeklik halini almıştı. Boşluk önünde diz çökmekten daha tüyler ürpertici bir görüntü beklenebilir mi?
    Yeniden boşluğa yanıt verirken buldum kendimi ama yanıt vermek ancak sözcüklerin telaffuzuyla mümkün olabilecek bir şey değil mi? Yazma isteğim bu konuda kendini daha fazla öne çıkarıyor, olsa olsa mutluluk neydi sezer gibi olurken sesler duvarlara çarparak yankılanıyor. Tekil düşüncem yok artık, sonsuz sayıda nesneye anlam veren sonsuz sayıda öz.
    Bu düşünceler uyutmuyor beni, her insafsız kalem izi gerçeği bir sonraki kelimeyle daha belirgin hale getiriyor, kalemi tutan ellerimle, zihnimdeki sesler ortak düşman gibi iş birliği ile acı gerçeği bir kez daha seriyor önüme, yazılanların tersinin mümkün olma ihtimaline olan ümidim düş misali uykuyu getiriyor bana. Bu güç bir çaba olacağından bir de uyku gelene kadar saatler ağır çekimle geçeceğinden bir an evvel uyumalıyım. Tüm bu deneyimleri aynı adla karşılamaya hakkım yok.
    Sevgilim sana neşeli bir şeyler söylemek, yazmak isterim fakat aklıma başka doğal bir şey gelmiyor, düşünebilecek en büyük üzüntü yüklerinden başka. Yorgunluklarımla aksaklıklarımın bazı yerlere açıkça yansımış olması çok yazık, çok daha yalın işleyebilir miydim? İşte sürekli içimde fırtınalar koparan, oluk oluk akan duygu da bu zaten. Senden önce feda etmiş olduğum benliğimdeki yaratıcı güçlerle, daha elverişli yaşam koşullarıyla, şimdikinden daha yalın, etkili ve sistemli bir çalışma ortaya çıkarabilirdim Bunu düşünmek, kabullenmek beni kahrediyor; oysa gerçek koşulların bulunmadığını, olmasının da beklenemeyeceğini söyleyen mantık da haklı.
    Bak işte yine uyku tutmadı! Gecenin ilerleyen saatleri ve bulunduğum odayı içimde taşıyorum, eğer dikkat kesilirsem bunu herhangi bir ölçü aleti olmadan kanıtlayabilirim. Dört bir yan sessizliğe bürünmüş halde ve duvardaki saatin sesi, öteden gelen araba sesleri, şayet biraz daha kulak kabartırsam yan odadaki damlayan musluğun sesini bile işitebilirim.
    Ne zaman kapıya yaklaşsam yüce ve ağır duygular uyanıyor içimde. Cenin pozisyonu almış bir şekilde yatağın içinde belli bir noktaya takılmış bakışlarla oracıkta uzanıyorum. Aynaya bakmadan tarif edebileceğim şeyler, dışa çıkık omuzlar, çaresizce birleştirilmiş kollar, nadiren kıpırdattığım ayaklarım, tarif edemeyeceğim bir üşüme... Ansızın düşünüyorum burası, yani içerim aşağıdaki kışsı topraktan daha mı sıcak? Çevremde her şey beyazlara bürünmüş siyah olan tek şey benim kömür kovam. Bir an aklımdan geçen Eda’nın beni anlamasını beklersem kıyamete kadar bekleyeceğim - ki ruh ebedidir-. Bir şeyler yanıyor içimde dumanı tütmeyen ama kor gibi yakan bir şey. İnsan ölçüsünü aşıyor bu, o zaman insanüstü olması gerek. Ama bu ‘o zaman’ fazla mantıksal, tek söyleyeceğim artık benim ölçütümü aştığıdır. Görüyorsun ki uyumsuz bir insan oldum tüm yapabildiğim her şeyi tüketmek, zamanı, neşemi, kendi kendimi...
    Ayağa kalmak isterken nefes almakta güçlük çekiyorum ve çok uzaklardan yankılanan bir ses, sonrası yok.
    Gözlerimi açtığımda halının üzerinde buldum kendimi, bugün üçüncüsü gerçekleşmiş olan aniden gelen titreme krizi ile sandalyeye yığıldığımı göğsümdeki acıyla fark ettim. Allah’ım ne olur bu bir kâbus olsun! Ne kadar zaman geçmişti? Öyle sıcak ki her yanım sırılsıklam, neydi biraz önce yankılanan?
    ‘Sen benim Allah’la imtihanımsın.’ Evet böyle söylemişti.
    Sözlerin hesapsız fakat büyük yapıtlar gibi beklenenden daha fazla anlam taşıyor. Bu tutumun hangi din söylevine giriyor orasını araştıracak değilim.
    Kimselerin hatta en başta senin bile hikâyemize inanmamış olman aşkın hiçbir mevsimin yardımı olmadan gelişip çiçeklenen kutsallığına saygısızlık değil midir? Bizi tam anlamıyla karşı karşıya getiren Salı günü müydü? Ya da ocak ayı mıydı? Öğle saati miydi? Bizi çevreleyen, bize çarpan ya da bizi götüren bu dünyada bu her şeyin başı bu rastlantıdan başka. Ruhlarımızı daha doğmadan birbirine dokunduran Yaradanın elleri değil miydi? Ve senin gazabın değil miydi tüm bu güzelliklerden alıkoyan? Bizi birbirimize yakınlaştıran kadere inat geceler gündüzler boyu tutsak eden. Hayatlarımız anne rahminde başlamadığı gibi mezarda da sona ermez. Nasıl ki gökyüzü, ay, toprak ana bizden önce varsa bizden sonra da var olacaktır. Kargaşadan ilahi denklikten doğan başka her şeyi çürütebilirim. Direncin ve açık görüşlülüğün, umudun ve ölümün birbirlerine karşılıklı bu insanlık dışı oyununda karşılıklı izleyiciler olduk, bak! Tüm engelleri parmağımla izleyecek olsam bundan fazlasını bilemezdim.
    Şimdi sayfalar dolusu senle ilgili yazılar arasına biçare yanan dudaklarımı ellerinin üzerine koyarcasına değdirip bekliyorum, ruhumun derinliklerinde yatan tüm erdemleri uyandırmak istercesine – hayali ellerine- kokunu çekerek uzunca bir öpücük bıraktım.
    Sabitlenen notlar arasından kopup düşme eylemini bitiren ‘Başından beri beni güçsüz kılan köken farkımız ve ailen.’ notu. Hangi plana göre yapılmış bir kapı kurtarabilir beni?
    Tam dört yıl sonra yargılandığım sözler tam olarak bunlardı. İşte bir sorun var ve ben bundan asla yok sayarak kaçamadım. Uyuklayan bir dünyayı uyandırıp düşünce için canlı kılma yollarından değil midir bu? Bununla baş edebilmek için bir yöntemim olduğunu iddia edemem. Tek bildiğim başım dik kollarım açık yürümüştüm sana zaten ancak başın dik ise kolların açık olmaz mı? Eğer inkâr edip yadsırsam sana ve diğerine olan yürüyüşümün aksayacağını biliyordum. Yaşamdaki varlık sebebimiz temel olarak bilinen dinden, dilden, sınıftan kaynaklanan aidiyetlerden olabilir mi sence? Sahip olduğumuz bu vasıfların çoğunu kimselerle paylaşamayız, kızımız da olsa annemiz de olsa... Kendimize ait olan kimliğimizin açıkça ortaya konması için sıralayacağımız ölçütlerden pek azı yeterli olacaktır. Çünkü gerekli yetki çerçevesinde en dar koşullara sıkıştıran da onları özgür bırakacak olan da sahip olduğumuz bakış açımız olabilir. Yaşam boyu değişen kişiliğimiz doğduğumuz anda verilen kimliğimizden gelmeyip daha çok yaptığımız seçimlerden ve eylemlerimizin tutarlılığından beslenmez mi? Çıraklık anlayışı beşikte başlar bireysel olmaya giden yol ise bu süreçte yaralar alır ama asla yamalı bohça değildir. Söz konusu olan bu zaruri ihtiyaç münferit bir olaydan çok ağır basan yön olması gerçeğin ta kendisi değil midir?
    Uyuyor, uyanıyor yeniden uyuyorum. Neydi sorun? Söyledikleri çınlıyor ilk andan itibaren, tüm cevaplarım hep aynı nokta da birleşiyor. Neden?
    ‘Bir daha seni yarı yolda bırakmak istemiyorum ama kendime de güvenemiyorum.’ Neden?
    ‘Sen haklıydın senin de dediğin gibi yarına farklı uyanamayacağımı anladım.’ Neden?
    Ne suç işledim böylesi bir ceza için? Neden sana inanmamı isteyip sevmemi beklerken sonrasında ayıplar yükseltiyorsun? Neden ağlarında sevgiyle ölümü bir araya topluyorsun ?
    Kafanın içinde kurguladığın kendin hariç hiç kimsenin bilmediği bir sır! Yine mantığının el verdiği kadar bu sırrı korumak için koyduğun engellerin önünde ki duraksaman artıkça yabancılık da artıyor. Sonu gelmez nöbetlerin yerine özgür bırakmak varken. Peki ya şimdi istemeden sen veya başkası kapı aralığından sana bir şey sorarsa. Ya bunun sonucunda yarattığın bahaneler istemsiz geliştirdiğin savunmalar eyleme döktüğün haksızlıklar… Ve en sonunda baş başa kaldığın iç sesin.
    Kim kendinden kaçabilir ki? Bu oyun ne kadar kuralına uygun oynanırsa oynansın hiçbir baskı olmaksızın kendi içinde yine kendine karşı sırrını gizlemek isteyen biri durumuna düşmez misin? Kendini bu şekilde gözaltında tuttuktan sonra veya tutabilme olanağına sahip olduktan sonra yaratmış olduğun bu duruma güvenmek pek de zor değildir.
    Hala odadayım, doğrusu bulunduğum yer rahat değil, huzur yok. Hiçbir şey değişmiş değil ama sessiz ama gürültülü… Bir deneyimi, bir yazgıyı yaşamak onu tam anlamıyla benimsemektir.
    Eda gitmişti! Her şeyi benden alıp hızla savurarak gitmişti işte, bütün bir yol boyunca sormuştum üstelik. Dışarıdan yeni geldim suratım rüzgârın darbelerini yemiş gibi soğuk ve sıcak, sol elim cebimde istemsiz geriliyor. Ne yaptın be Eda, ne yaptın be canım? Çoktan dağıldı kara bulutların seninle beraber artık içinden fırtına da çakmaz. Neden mi olmuştu bunlar? Komşu kızıyla aynı dili konuştuğumuz halde lehçemiz farklıymış, köken olarak da farklıymışız. Eskimiş şeylerdi hepsi, eskiden beri acıları yaşanmış, unutulmamış şeyler. Yüzyıllardan beri ebedi kanunları anlayamamış, yozlaşmış zihinlerin eserlerine prim vermiş olduk. Ölmüşlerin yaşayanlar için yaptığı mezarlarda zaten hayat yoktur.
    Ben ise hep yaşanası zamanlarda aramıştım seni. Yalana başvurmadıkça benim olmayan kendi koşulumun sınırları içinde hiçbir anlam taşımayan bir umudu araya sokmadıkça... Bundan başka hangi gerçeği tanıyabilirim? Emek verilen şey dayanışma için vardır, boşluğu doldurmak için değil. Burada görmüş olsan bir güzellik yatıyordu kendini uzun uzun aynada seyreden sonsuzluk demek yanlış olmaz ama sonsuzluk dona kalmış zaman değilse bile.
    Güzel günlerimizin anılarıyla uzak kaldığımız zamanı terazi gibi tutuyorum ellerimde, ilkel bir yöntem kabul ediyorum gel gör ki baya yaşlanmışım. Yaşlı insanlar inatçı ve muhafazakâr olmaz mı? Ben de öyleyim işte.
    Genç insanlar için ömürlerinin baharında gözyaşı abes kaçabilir veya o an bulundukları mevsime uygun olmayabilir fakat yaşlılar için durum öyle midir? ‘O zaman yaşlılar gibi ağla dedim,’ kendime madem mevsim kış sonbahardaki yaprağın dökülmesi kadar doğal olacaktır.
    Ruhumdan pek çok parça bıraktım bu satırlarda ama üzülme sen, sevgimizin tohumları içimde yaşayacak ve geleceğimizin tomurcukları benim yüreğimde çiçek açacak. Kimi zaman nefesim olacak ve birlikte yürüyeceğiz bütün mevsimlerde.
    Neden mi yalnız yürüyeceğim?
    Sadece bir hayat kaldı avucunda tutabilecek yüreğimizi. Gerçekler benimsendikten sonra kopamaz insan. Bedel ödemek gerekir bazen. Artık gitme zamanı geldi.
    Söylediklerimin tamamını yapacak ve ruhumu senin ruhunun içine koyacağım. Kalbim eskiden oturduğun güzelliklerin yeriydi, şimdi hüzünlerin son durağı.
    Oturduğum yerden bir yazdıklarımın bütününe bir de duvardaki notlara-ki saatlerce baktığımı bilirim- kayıyor gözlerim, uzunca takılıp kaldıktan sonra varsayımlarda bulunuyorum. Ağlamış olduğuna bahse girerim, canı yanmış mıdır peki? Ya benim gibi hissetmiş olma ihtimalin? Yazılan her bir notu ard arda tahtaya sabitlerken, tahta nasıl iğne uçlarını hissettiyse Eda da yüreğinde öyle hissetti herhalde.