• Ömür, kendimle benim aramda, eriyecek ve bitecek, elbette....Sere serpe ruhumu çağırıyorum, el kadar bi'şeymişim
    el kadar!
    büyümüşüm sonra
    sevda kundağında,
    olmuşum bi’ dünya. "Kayıp bir dünyanın ortasında,felç eden bir mahcubiyete yenik düşerek yaşarken,bir dur,bir nefes al.soyun bütün maskelerinden .ırkından,dininden, ideolojinden...Nedir geriye kalan?uzun uzun ve bir şimdi sor kendine;
    Neyim ben!?"
    eğilip koyveriyorum kendimi yeşeren yaz çimenini gözleyerek...
    Ölünceye kadar durmama umuduyla...Yapraklara, dallara, yeşillere,Huzura gidenle huzuruna gidilen arasına kimse giremez. Var eden ve yaratan ki topraktır, güneştir, sudur, havadır; güne uyanırken tüm yeryüzü ile doğduğuna varan, vardığına eren, duadadır o vakit.
    Yeryüzü canlıları ile hemhal oluşuma mani olan ne varsa beni öldürmekte, sürgün etmekte, aşağılamakta, bana işkence etmektedir. Toprak gibi, ışık gibi, su gibi olan ne varsa ruhumda, bedenimde, canımda; tükenmeyen, çürümeyen, ölmeyen odur.
    O anlardan ayrı düştüğüm vakitler yüreğim kararmaz, sevincimi yitirmem, koşullar ne olursa olsun, içimdeki dağların yücesinde kovuğumda yaşarım, yaşatırım.
    Toprakla hemzemin olur olmaz yeryüzü ailemi selamlarım ki o vakitler de duadayımdır, içimden geçen onlara geçer ve onlardaki de bana geçer; geçişiriz.
    Yaşamın içinde, gelip geçmekte oluş hallerimin sözcüklersiz söyleşme dualarıdır bunlar; sessizlikte, sessizce işlenmiş türküdür, şiirdir bu dualar.
    "Biz öyleyiz, ve öyle
    kalacağız, çiçek açarak:
    Hiçliğin-
    Ve
    Kimsenin gülü…"

    ...Kim ki koparır yüreğini göğsünden geceleyin, o uzanır güle.
    Onundur yaprağı ve dikeni
    onun tabağına koyar gül ışığı,
    onun bardağını doldurur gül nefesle,
    ona hışırdar sevginin gölgeleri..."Gündüz Yarasaları

    I.

    Neyiz ki biz? İlk ışınları görününce güneşin,
    Kaparız tepenin gözkapaklarını -
    Çam değiliz ki, kollarımız açık,
    Ürpererek karşılayalım donuk ışığı.
    Gölgeler kısalınca çıkarız ortaya,
    Açıklıktır, aydınlıktır aradığımız,
    Parlaklıkta bulur gücünü görüşümüz.
    Tanımayız alacakaranlığı delen,
    Tepelerin arasından seçen bakışı, -
    Kör olmuş ışıktan gözlerimiz,
    Gündüz yarasalarıyız biz.

    II.

    Geceyi düşleriz gündüzken,
    Geceyken de gündüzü -
    Yitirebileceklerimiz yitiktir
    Onlardan uzaktayken - ama
    Özleriz, döneriz yeniden
    Yitirmeden
    Yitirebileceklerimizi
    Yitiremediklerimize,
    Yitirebilirdik, deriz;
    Ama yalnızca bir fiil çekimi bu -
    Tutsaklıklara bağlamışız özgürlüğümüzü.
    Gündüz yarasalarıyız biz.

    III.

    Sağlamdır düşünce temellerimiz,
    Ama altlarında kist vardır, sonra kum -
    Dururuz gerçi, sapasağlam, kalın
    Taştan duvarlarımızla, dimdik
    Ayakta; ama biraz su, bir sızıntı
    Kaydırır temellerimizi hemen
    Duyarız yerçekimini hemen,
    Titreriz. Sımsıkı, gergin
    Bağlar vardır
    Düşüncelerimizi ayakta tutan, ama,
    Ya temelsizse temeli
    Bütün bu bağları
    Bağlayan
    Bağın?
    Bağlantısızca bağlarız bağlarımızı.
    Gündüz yarasalarıyız biz.

    IV.

    Yapacaklarımız vardır kocaman,
    Kocaman başarılar, yüce çağrılar; ama,
    Tutmadığımız bir eldedir aklımız,
    Bir son selamda, biz aceledeyken gönderilen -
    Nedir ki acelemiz, niyedir ki?
    Camın boşluğunu arayan kocaman
    Pervaneler gibi, kanat çırpan
    Işığa ulaşmak için
    Çırpınan, camı kıracakmış gibi -
    Düşmanımızdır oysa ışık bizim,
    Kanatlarımızı yakan, kavuran -
    Aradığımız -ışıkta- nedir ki?
    Işıktan gelir ölümümüz.
    Gündüz yarasalarıyız biz.

    V.

    Hep bir dimdik, dümdüz dürüstlüktür duyduğumuz,
    Ama bir kuşku kurdu kıvır kıvır kemirir köklerimizi -
    Nasıl da kolaydır yalanlarımız, uydurmalarımız,
    Nasıl da rahat. İç sızlaması nedir bilmeyiz;
    Başedilmez gerekçelerimiz hazırdır çünkü hep-
    Kozasında mışıl mışıl kanat takınır tırtılımız,
    Sindire sindire yapraklarımızda açtığı delikleri.
    Övünürüz delik deşik, bölük pörçük
    Yeşilliğimizle -yenmiş bitmiştir oysa
    Büyüme noktalarımız, su çekmez artık
    Kök uçlarımız, dökülüp gitmiştir
    Taç yapraklarımız artık,
    Nasıl da yabancı topraktan baş uzatmış taze fide bize.
    Gündüz yarasalarıyız biz.

    VI.

    Bir görsek andığımız yüzü,
    Tanır mıyız? -Tanır mıyız
    Sevdiğimizi, bilir miyiz neydi-
    Sevdik mi, seviyor muyuz?
    Yürüyüşü, saçının dökülüşü-
    Anımsar mıyız, anımsıyor muyuz?
    Bir anıdan başka nedir ki sevgimiz?
    Gündüz yarasalarıyız biz.

    VII.

    Koy başını omuzuma yine.
    Aldırma, söylenmeden kalsın
    Düşünülmedikler, bilinmedikler -bırak
    Unutulsun geridekiler, özlensin ileridekiler -bırak
    Yansısın camda donuk ışık, usulca ışıldarken
    Sabah, aydınlanırken uçup geçen yeşillik.
    Gel -uyuyalım güneş görününce,
    Aşınca tepeyi göz kamaştırıcı ışık.
    Uyanacağız nasılsa, dikelmeden ışınlar,
    Dümdüz, aklaştırıcı olacak yeniden bakışımız.
    Ama şimdi -sanki sevdalı gibiyiz şimdi,
    Sanki karanlıkta sezinledik aydınlığın başladığı yeri-
    Şimdi kurduk sanki geceyi gündüzle,
    Şimdi kuruttuk sanki gündüzü geceyle-
    Aydınlığın karanlığında görür gözlerimiz.
    Gündüz yarasalarıyız biz.

    (Oruç Arıoba)
    yaralarımı seviyorum
    çünkü ben
    yaralarımla güzelim..vedalaşmak istemediği acıları var insanın, insanlığın;
    karanfil kokularında saklı umutları taze tutmak, vicdanı iyiliğe yaslamak adına! Sonsuz olasılıklı bilincin sesini duyuyorsan hayatın senin adına verdiği kararlara güvenmelisin. Sakin, telaşsız ve akışta ol. Olan şey olacaktır. Oldurmaya çalışmak öldürmektir bazen. - tüm bu ilahi aşk, koşulsuz sevgi, kendin olma, kendi değerini bilme vb..insana kendini iyi hissettiren, eksiklik ve eziklik duygusuna biraz olsun rahatlık veren ama aynı anda özünde yüce hakikatin izlerini de taşıyan ruhsal sözcükler ve tanımlamalar kendine yeterince dürüst olmayan ve maddi arzuları yeterince tatmin olmamış beden odaklı kişilerin elinde insanları (kişisel tatminleri) amacıyla kullanabilecekleri güçlü ve yaralayıcı bir silah halini alabiliyor..ruhsal yolda her kesimden insan bu anlamda oldukça dikkatli olmalı, her güzel söz söyleyene hemen inanmamalı derim nacizane..basitçe,bir insanı gözlerinden tanıyabilirsiniz..
  • Sevgili Dost .
    Bu güne kadar kalemim hep başkaldırdı bana ve bugün yalvardim ona .
    "Ne olur ,yeter artık ."! Dedim. ' yardım et bana ,mürekkebin duygularima tercüman olsun diye karartsın , ınan bana incitmeyecem beyazı ...' !!

    Sevgili Dost .
    Hatırlıyor musun , seninle çamurdan yaptığımız evlerimizi ,masaları,koltuk takımlarını ve sayamadigim hayallerimizle yoğurduğumuz çocukluğumuzun oyuncaklarını... ?
    Evlerimiz yıkılırsa üzülmezdik .Çünkü,bilirdik o evler yıkılsa biraz su yeterdi yeni hayalleri ,yeni evleri ,yeni koltukları, inşa etmeye ...
    Çünkü ;temel malzememiz su'ydu ,toprakti ,yagmurdu ve karıştıricim dostumdu kıvamını tutturacağına inandığım ve hep inandığım bahar'ımm dı o benim ...bunlar bitmeyene kadar bizde umut gitmezdi ...
    Dostum, sular mı tükendi de benim mi haberim yok ..?
    Niye insanlar ağlıyor ..?
    Acaba diyorum insanlar gözyaşlarıyla toprak ana'yı ıslatıp yıkılan binalarını inşa edip o binalarda yaşamaya mi çakışıyorlar ...?
    Bulutlar yok mu oldu ..?
    Yağmur, yağmıyor mu bitti tükendi mi bulutlar da damlalar ...?
    Niye insanlar ağlıyor ..? Çünkü ; ben yağmur yagmadığında ağlıyorum sadece ...
    Çünkü ; yağmur yagmadığında göz torbalarım,Bulut , gözyaşıylarimı da yağmur belliyorum ...
    Dostum bütün insanlar benim gibi mi yoksa ...?
    Tüh.!baksana yine döndük o yagmurla ,toprak ananın yoğrulduğu günlere ..
    Dost diyorum. Dostum, aklıma geliyor ,bahar geliyor ,hep bahar geliyor çünkü ;benim tek mevsimim dostumdu ..çünkü ; benim hep yeşil kalan ve yeşil kılan dostumdu...
    Güneşin tüm güzelliğiyle yeryüzünü ısıttığı,çocukların parklara doluştuğu,çiçeklerin açtığı ,suların dağlardan aktığı ,çocukların tek oyuncağının toprak olduğu zamanlardı o zamanlar ..
    Sevgili Dost .
    Şairler bahar'ı umudun sembolü olarak betimlerler hep . Kış' ı da hüznün mevsimi ilan ederler . Ama şairleri eleştiriyorum.
    Çünkü;bahar da çiçekler var ,bahar da toprak ana doğuruyor ... şair im !" Asıl hüzün ,toprak ana dogurmaktan vazgeçtiği gün yas mevsimi dedigin kış,hazan mevsimi ışte o gün .! senin bahsettigin kış o zaman gelecek ...." diyerek baş kaldırıyorum senin hüzün diye tabir ettiğin kış'ına ...
    Dostumla ben kış ı yaşamadık daha çünkü yağmur yağıyor ...
    insanlar ,ağlamasın .!!
    Dostum sakın ağlama .!!Allah her mevsime bir çiçek bırakmış ki ümitsizliğe düşmeyelim ...
    Bahar'ımmm...
    Canım...
    Çocukluğum...
    Toprağımm...
    Solmayan çiçeğimmm...
    İkizimmmm....
    Unutma. !! Toprak ana yaşadığı,doğurduğu sürece umut vardır ..ve bahar'ım ben toprağa gömülsem de gitmeyeceğim ,yitmeyeceğim..
    Bitmeyecek sevgi, topraklasan hiç bir şey bitmeyecek ,zerrelerimize yağmur suyu ulaşınca yeniden yeniden doğuracak toprak ana bizi ve hep senle çocuk kalacaz ...hep taze kalacak dostluğumuz ,yeniden yesereceğiz, yeniden baharlaşacak İNSAN lık...
    Yağmur yagdikca Baharlarimiz olacak ...

    Ve bu mektup ta beethoven bana eşlik ediyor ...
    https://youtu.be/Hq_-2A_JH_8

    Yagmursuz günlerde bunu dinle ve ağlama ...Çünkü biliyorum sende bana benziyorsun ...ikizim..
    İNSANLAR ..! İNSAN DENİNCE HATIRLANANLAR ..! BEN AĞLAMORUM SİZ DE AĞLAMAYIN...!
    Sevgili Dostum .
    Eğer o çamurlu günlerimizi unutursan kalbin ,yagmursuz kalsın ...
  • Her sabah alarmın sesini duyduğumuzda hayata saydırmak, sistem boynun altında kalsın diye hayıflanmak,iş yerinde veya okulda kahveye abanmak.Evet uyanalı tam 10 dakika oldu ve bunları düşünerek güne başlıyoruz
    Güneş doğmadan evden çıkıp battıktan sonra anca eve dönüyoruz
    Böyle Günaydın olmaz
  • Topluluk, bu dolandırılmış alacaklı, elinden geldiğince karşılayacaktır zararını, bundan emin olabilirsiniz.
    Burada en az söz konusu olan, zarar verenin doğrudan doğruya yol açmış olduğu zarardır; vermiş olduğu zarar bir yana, suçlu her şeyden önce bir "bozan"dır, o güne dek kendisinin de pay almış olduğu topluluk yaşamının sunduğu yararlar ve kolaylıklara ilişkin sözleşmeyi ve verdiği sözü "bütün aleyhine" bozandır.
    Suçlu, ona bahşedilmiş yarar ve kazançları geri ödemediği gibi, alacaklısına da saldıran bir borçludur.

    Bu yüzden de o andan itibaren, haklı olarak, tüm bu yarar ve kolaylıklardan, yalnızca yoksun bırakılmakla kalmaz, daha ziyade "bunların ne kadar önemli olduğu da" anımsatılır ona.

    Zarara uğramış alacaklının, yani topluluğun öfkesi, onu şimdiye dek korumuş olduğu o vahşi ve yasasız konuma yeniden geri gönderir; onu dışlar, varsın her türlü düşmanlığa maruz kalsın artık.
  • “O ilk güne götür beni. Seni tanıdığım güne bırak. Gülüşün ukde kalsın içimde. Keşkelerim güzel olsun sana dair. Bir daha hiç karşılaşmayalım. Tanıştığımıza memnun olalım ve ötesine geçmeyelim. Sen yoluna git, ben yoluma...”
  • “Haçin” Adana’nın Saimbeyli ilçesinin Osmanlı dönemindeki adıdır ve bu günkü “Saimbeyli” adını Kuvayi Milliye tarafından kurtarılması sırasında şehit düşen Kozanlı Saim Bey’den almıştır.
    Kitap, Haçin’in Ermeni kaymakamı Çallıyan’ın günlükleri ve o günleri yaşayan Türklerin anılarından oluşmakta ve belgesel niteliğindedir.
    Hep okumak istediğim halde bir türlü okuyamadığım kitaplardan biridir Zebercet Coşkun’un“Haçin”i”
    Belki de bu kitabı çok okumak isteğimin altında yatan sebeplerinden birisi de atalarımın anlattığı Ermeniler ile ilgili o güzel anıların izini sürmektir.
    Kozan’da, Ermenilerle iç içe yaşamış, onların uğradığı haksızlıkların tümüne defalarca maruz kalmış Türkmen boylarından birine mensup olmam da benim için bu kitabı önemli kılan faktörler arasındaydı elbette.
    Bu olayları birebir yaşamış atalarımın anlattıkları ile tarihi gerçekler kitabın abartısız ve politik kaygılardan uzak, belgesel nitelikte olduğunu göstermektedir.
    Kozan Gökgöz köyünden ve 1900 doğumlu yakın akrabamız Ahraz Mustafa “Yavrım, Gaçgaç’ta (Kaçkaç) aylarca Haçın’da öldürülen Ermenilerden dolayı Göğdere kıpkırmızı aktıydı. Irmaktan cenazeler geçer, kokudan ırmağa yaklaşılmazdı.
    Kenara vuran ölüleri, kokusundan yaklaşıp ırmağa iteleyemezdik.
    O günler getsin de bir daha geri gelmesin” derdi ki, roman ırmağın neden kan aktığını, neden koktuğunu açıklar niteliktedir.
    Zebercet Coşkun kitabında “Çerkezlerin Ermenilere de Türklere de destek vermemek kaydıyla bu savaşta tarafsız kaldıkları” bilgisini vererek, bu güne kadar bilinmeyen veya göz ardı edilen çok önemli bir konunun da ipuçlarını da veriyor okuyucusuna.
    Zira Osmanlı 1865’te başata Avşarlar olmak üzere Kozan’da Türkmen oymaklarının üzerine İslahiye Fırkasını göndermiş ve aynı 1915’te Ermenilere yaptığı gibi, Türkmenleri sürgüne göndermiş, onları aç, açık, evsiz, yurtsuz bırakarak ölüme sürüklemişti.
    Anlaşılan o ki, bu defa Çerkezler; siyasetçinin kendi kirli işlerini daha rahat yürütebilmek için, halkı birbirine düşürme, birbirine kırdırma oyununa gelmek istemiyordu.
    Franz Werfel’in “Musa Dağda Kırk Gün” romanı ile Zebercet Coşkun’un “Haçin” ya da diğer adı ile “Tarihe Düşülen Not: Haçin ve Çallıyan Efendi” romanı bize gösteriyor ki, hukuk ve adalet sistemi çöken devletlerin, mutlak kendisi de çöküyor.
    …Ve bu öyle bir çöküş ki, bin yıldır bir birini “Ermeni, Rum, Kürt, Çerkez” diye göremeyen halk kendisi hayatta kalmak için, çetelerden koruma maksadıyla çocuğunu evinde sakladığı komşusunu boğazlamak zorunda kalabiliyor.


    Haçin’de kan pazarı,
    Var mı kitapta yazarı?

    Uyu Osman oğlum uyu,
    Haçin oldu kanlı kuyu,
    Hücum ettik alamadık,
    Soyka kalsın Sultan suyu.

    Mürsel Efendi’nin kızı,
    Hak’tan kara yüzü,
    Ara kurşunu mu değdi?
    Anan kadanı alsın kuzu.

    Osmanı’mı göğe attılar
    Süngüyü altına tuttular.
    Öldüğüne gam çekmiyom,
    Ak tenimize baktılar..

    Çamsanoğlu koca gavur,
    Bebekleri kaynatıyor,
    Gün görmemiş hanımları,
    Süngü ile oynatıyor.

    On kat esvap, püsküllü fes,
    Bunu bana yu, diyorlar,
    Ocak başlarından ırak
    Bebek pişmiş, ye diyorlar…

    Osman oğlum kucağımda,
    Çuha şalvar bacağında,
    Böyle yiğit töremedi
    Kamberli’nin bucağında…

    Bir pınar gördüm tereli,
    Oturanlar hep yareli
    Dünden kardeşim öleli,
    Varamıyom evimize…

    Toplanın gelin obalar
    Bir taş koyun yapımıza.
    Dolan da gel babam oğlu,
    Ağ çardaklı kapımıza.

    Evimizin önü kuyu,
    Boz bulanık akar suyu
    Çabalama Selbi’m/sabim uyu
    Uyu mor beliklim uyu.

    Yaşa Tufan Bey’im yaşa
    Kılıcın geçsin taşa,
    Enfiyeci Hüseyn Paşa,
    Kılıcını sarmış tasa.

    Urum yolunun ağzında,
    Kötünlü Duran mı duran?
    Allah uzun ömür versin,
    Şöhretli gavur kıran…

    Eller ne der ise desin,
    Kurban olurum Duran’a
    Mahşerde seni dilerim
    Çürüme ha, ben varana…

    Oy Duran’ım, oy Duran’ım,
    Ayrılık zor, toy Duranı’ım,
    Dolan da gel kadan alım,
    De ki, ölmedim yalanım.

    Kanı yelek, kanı kuşak,
    Buna can mı dayanır, uşak?
    Ben öpmeye kıyamadım,
    Nasıl değdin gavur fişek?

    Emmim oğlu şurda otur,
    Batsın saydığınız hatır,
    Hasan gadanı alayım,
    Beni de Haçin’e götür.