• Prof.Dr. ilhami Güler

    ‘Vicdan Böyle Buyurdu’ kitabının yazarı İlhami Güler “Söylemekten doğan zarar, söylememekten doğan zarardan daha azdır” diyor.

    Kur’an, Allah’ın kendi yarattığı (91/8) insan vicdanı/aklı, insan dili (Arapça), insan (Hz. Muhammed) aracılığı ile insanlara (Araplara) hitabıdır. 610 ile 630 arasında vuku bulan bu hitabın/hutbelerin amacı-maksadı-muradı-hedefi-gayesi, insanın cehaleti-geleneği-hevası içinde kaybolmuş vicdanını (basiret-lübb) tekrar diriltmektir. Bu bağlamda Kur’an, kendini hikmet, furkan, nur, tezkire, ziya, rahmet olarak niteler. Kur’an açısından ‘din’ iman, ibadet ve ahlak (siayaset-iktisat-hukuk) olmak üzere hayatın bir tarz-tutum-tavır-hal olarak yaşanmasıdır. Ayetler (Kur’an-Vahy), oluştukları dönemde toplumsal hayatta olup-biten bazı olayların-olguların ve durumların, Allah tarafından değerlendirilmesidir. Bir de, geçmişte vahiy/peygamber gönderilmiş toplumların tutum ve tavırlarının değerlendirilmesi (Kıssa) vardır.

    İslam (Kur’an-Hz. Muhammed), Arapların yaşantılarını kendi vazetmiş olduğu yaşam tarzı doğrultusunda ciddi düzeyde değiştirmiştir. İkinci yüzyıldan itibaren politik ve teolojik bir kategori olarak oluşturulan “Sünnilik”, yaratmış olduğu ‘teoloji’ yani bu iki (Kur’an-Sünnet/Hadis) kaynağın ‘ne’ olduğu ve ‘nasıl’ anlaşılması gerektiği teorisi ile bu iki kaynağın idealinden ciddi bir kayma-sapma gerçekleşmiştir. Sünniliğin kendi içinde iki farklı damar/ekol oluşmuştur. Birincisi ‘Rey Ehli’ olarak bilinen ve başta Mutezile, Maturidilik, Hanefilik ve Malikilikten oluşan ve düşünceye-vicdana-yoruma-değişmeye açık olan kanattır. İkincisi ise, Hanbelilik-Şafiilik-Zahirilik (Selefilik) ve Eşarilikten oluşan ve temel iki kaynağı bir kere ve bütün zamanlar (toplumlar) için verilmiş, bağlayıcı-mutlak-değişmez (dogma) olarak gören ‘Hadis/Eser/Sünnet Ehli’dir. Bu ikinci kanat, ‘Ortodoksi’ olarak siyasal iktidarlar tarafından tarih boyunca resmi ideoloji olarak İslam toplumlarına –medreseler aracılığı ile- dayatılmıştır. Bu teolojik yorum/teori, aşağıda sayacağım ilkeleri ile Kur’an’ın yapmaya çalıştığının tersine olarak insan vicdanını dumura uğratmıştır.

    Kur’an, Allah’ın insan vicdanı, sağduyusu ve dili (Arapça) aracılığı ile insana hitap etmiş canlı-dinamik-mahluk sözü olduğu halde (Mutezile); Sünnilik, Kur’an’ı Allah’ın kendi (gölgesi) gibi “Kadim” değişmez sözü (Kelam) olarak mutlaklaştırmış ve kutsallaştırmıştır. Böylece “söz”ün canlı-dinamik kaynağı, vicdandan “Kadim” Kitap’a kaydırılmıştır. Allah, muradını-davasını Kur’an’da insan vicdanını “hakem” yaparak anlatmaya çalışırken; daha sonra Kitapta söylenenlerin dogmatik yorumları (Hariciler başta olmak üzere Sünni ve Şii ortodoxilerde) mutlaklaştırılarak vicdan buna “mahkum” edilmiştir.

    Böylece dinin kaynağı, Allah’ın yaratmış olduğu “Vicdan/akıl” olmaktan çıkmış; Allah’ın ve Hz. Muhammedin, bu kaynağı tarihsel olarak kullanımlarına/yorumlarına (Kur’an-Hadis) indirgenmiştir. Yani dinin kaynağı, yaşamın dinamizmine paralel olarak sürekli vicdandan kaynaklanan-kaynayan söz söyleme ve amel ortaya koymaktan çıkarılmış; söylenmiş sözlerin, verilmiş hükümlerin taklit ve tekrar edilmesine indirgenmiştir. Arapların cahiliyye döneminden getirdikleri katı gelenekçilik (sünnet-selefilik), İslam döneminde mantık-mantalite-ruh olarak aynıyla devam etmiştir. Sadece içerik değişmişti. Vicdanı uyandırmaya gelen Kitap, vicdanı iptal etmekte bir araç işlevi görmüştür.

    Yeni olarak ortaya çıkan sorunların din açısından –Ulema tarafından- çözüme kavuşturulması olarak benimsenen “Kıyas”, -vicdan dumura uğratıldığı için- tarihi süreç içinde tedrici olarak “Kitabına uydurma” ve “Hile-i Şeriyye” ye yani “vicdansızlık”a dönüşmüştür. Oysa, “Rey Ehli”nin benimsemiş olduğu “İstihsan” veya “Delil”, sorunları Kur’an’dan “mülhem” olarak insan vicdanı ile çözme girişimiydi. Hakikat itikat, hukuk, ahlak alanlarında salt epistemolojik bir “yargı (kesinlik-pekinlik-uygunluk/sıdk)” melesi değildir; Hakikat, Allah’ın rızasına uygun, vicdan ile “yeni” olay-olgu-durum yaratmak; ortaya eylem/amel koymaktır. Hakikatın çilesine (meşakkat) talip olmak veya dogmatizmin konforuna yatmak, işte bütün mesele budur. Kadercilik teorisi, insan özgürlüğünü/vicdanını yok sayarak, insanın başına gelen bütün iyilik ve kötülüklerin (Hayır-Şer), Allah’ın takdiri-planlaması ile olduğu iddiası ile insan vicdanı dumura uğratıldı. Bir kere edinilmiş kesin-zihinsel/bilgisel itikat (tasdik), “İman” sanılarak, imanın sürekli vicdan ve akıl ile edinilmesi gereken (artan-eksilen), canlı, duygusal değerlilik yaşantıları olduğu gerçeği ortadan kaldırıldı. Ahlak/amel ile iman arasında zorunlu olarak var olan ilişki/bağ, yok sayıldı. Sadece itikadın olması, “Müslüman” kimlik tanımı için yeterli görüldü (“Lailahe illallah” diyen kurtulmuştur.” Hadis). Böylece İslam “Amentü(İtikat)”, “İslamın Beş Şartı(İbadetler)” ve “Hela-Haram”lardan oluşan (32-54) “farz”a indirgenmiş oldu.

    Siyasette Kur’an, Kamusal işlerin müminler arasında “şura” ile herkesin katılımı (vicdan-aklı-menfaatı) ve ahlaki sorumluluk üstlenmesi ile çözülmesi gerektiğini önerirken (42/38); Muaviye’nin “güç” ile iktidarı ele geçirmesi ile Bizans ve İranlılardan taklit yolu ile alınan “Saltanat/Hilafet”e dönüştürüldü. Böylece din, gün boyu, her davranışta mündemiç olan ahlaktan ayrıştırılarak, kaynaklarda değinilmiş olan iman/itikat-ibadet ve helal-haramlardan oluşan sınırlı, belirlenmiş, donmuş ajandaya ve onun ezbere-alışkanlık yolu ile tekrar-taklidine dönüşmüştür. Kaynaklar, “örnek” olarak alınacak yerde “ölçü” olarak ebedileştirilmiştir. Kur’an, sanatın konusu olarak vazedilen “güzel” ile ahlakın konusu olarak vazedilen “iyi” kavramlarını “Husn-İhsan” kavramı ile birleştirmiş iken; iktisadın konusu olan “fayda” ile ahlakın konusu olan “iyi”yi tek fiil (sa’y) ve tek isim-sifatta birleştirmiş iken (Hayr); tarihi süreç içerisinde bunlar, birbirlerinden koparılmışlardır (sekülerlik). Rahmanın, kainatı yönetmesi (emr,11/123) ile siyasi ekibin toplumu yönetmesi (emr,4/59,42/38) aynı fiil ile ifade edilmiştir. Hakk kavramı da, hem Allah’ın bir isim-sıfatı, hem de ahlak (hakkaniyet) ve Hukuk’un ortak ifade edicisidir.

    Kur’an, Allah’ın yaratmış olduğu vicdan kapasitesinin ürünü olan “Cahiliyye” Araplarındaki ahlaki kavramları (Habis-Tayyib, Birr, İhsan, Hasenat-Seyyiat, Maruf-Munker, Salih Amel, Çömertlik(cud), Adalet-Zulum, Hayır….) kullanarak yine vicdana dayanan yenilerini üretmiştir (Hayır-Şerr, Hak-Batıl, İman-Küfür, Takva-Heva, Helal-Haram….). Bu bütünlük telosuna rağmen, ahlaki “iyi”den bağımsız, “güzel”i konu alan bir “Sanat (Tezyinat)” kavramı geliştirilerek altına zevk, tenezzüh, hoşlanma, rahatlama ve kendinden geçme halet-i ruhiyeleri doldurulmuştur. “Güzele bakmak, sevaptır” sözünün ima ettiği, güzelliğin arkasındaki ilahi ihtişam, lütuf, ikram göz ardı edilmiştir. Kur’an’da Dünyadaki “Fayda (iktisat)”ın ifa-icra-ihkak biçiminin, -Kapitalizmdeki “peşin/acil” meta değişimi yerine- Ahiret ile tecil edilmiş/veresiye bir “mübadele ekonomisi” anlamına geldiği, gözden kaçırılmıştır. Siyaset, Allah ve Peygamberden sonra müminlerin kamu işlerini “adalet”le deruhte etmesi (Çobanlık) olmaktan çıkarılarak; “seyislik” olarak kurnazlık, dek, dolap, dubara, hile, kumpas… olarak icra edilmiştir. Hukuk, bütün bir toplumun haklarının gözetilmesi olarak “adalet” idesinin peşinde koşacağına “Hayız-Nifas-Miras…” kıskacına sıkışmıştır.

    Hayatın bizzat dini bir veri olduğunu savunmak, Kilise, Hilafet, Hariciler-Şii İmamet… teorilerindeki gibi “Teokratik/Oligarşik” bir şiddet, dogmatizm-fanatizm çağrısı değildir. “Rahmani Siyaset/Laiklik” olarak, İlahi çağrının (Vahy-Kur’an) ışığında vicdani bir “İçtihat-İcma(Şura-Demokrasi)” pratiğini onaylamaktır. Kişi kerameti/karizmasına karşı, toplumsal bilgeliği-sorumluluğu, kurumsal-ortak aklı savunmaktır. Kur’an’da “din”, düşünce-duygu ve davranış birlikteliği olduğu halde; Kelam disiplininde kuru-soyut “düşünce”ye; Fıkıhta kılı kırk yaran, şekilci davranışa/zahire, “amel”e; Tasavvufta ise “duyguya” indirgenmiştir. Tasavvuf, ayrıca “Batın/İlham” kavramı ile düşüncenin dil/gramer ve mantık bölümlerinden koparak tam anlamı ile “Vicdan” olarak gerçekleşememiştir. Ayrıca, “Zühd” kavramı ile de, içgüdülerden ve dünyadan koparak (Nefsin öldürülmesi-Fena) Kur’an’ın bütünlüklü “insan” anlayışından kopmuştur. Genellikle Türklerin benimsediği bu yorum (Tasavvuf-Tarikat), onların bir kısmının (Anadolu Türklüğü-Selçuklu-Osmanlı) “akli çerçeve (Maturidi-Hanefi)”den (şeriat) koparak kişi kültüne-menakibe-hurafeye sürüklenmelerine sebebiyet vermiştir. Bu yorumun ciddi bir eleştirisi henüz yapılmış değildir.

    Tanrı, vicdan ile keşfedilir ve onun aracılığı ile O’nunla ilişkide kalınır (İman). Hemcinsimize karşı ahlaki sorumluluk (adalet-merhamet), bu imanın zorunlu-kopmaz bir sonucudur ve imandan sonra su gibi kendiliğinden gelir. Vicdan, dumura uğradıktan sonra, O’nun ile ilişki kesilir; irtibat kopar. Geriye kavramlardan oluşan (sıfatlar) kavramsal bir “put” kalır. “Şirk”in tanımı, Tanrı’ya ortak koşulan put sayısında değildir; insanın vicdanına/kendine yabancılaşmasındadır. Teoloji (Kelam) –bir yönü ile bir “tenzih” çabası iken; diğer yönü ile bir tür kavramsal “putçuluk”, soyut-kuru bir söylemdir. Bir Sufi’nin dediği gibi: “Kelam ile uğraşmanın ilk belirtisi, Allah’a karşı kalpten “heybet”in gitmesidir.” Şu ayet, imanın mahiyeti ve insanın vicdanına/imanına yabancılaşmasının mahiyetini net bir şekilde tasvir eder: “İman edenlerin, Allah’ı anma ve kendilerine inen haktan dolayı kalplerinin ürperme zamanı gelmedi mi? Müminler, daha önce kendilerine kitap verilen, ancak aradan uzun zaman geçince kalpleri katılaşanlar gibi olmasınlar. Onların birçoğu, fasık kimselerdir.”(57/16). Diri vicdan (36/70) ölüp de, ölü “itikat/akait” haline gelince; Allah da, her bir insan teki ile canlı ilişkide olan Rahman, Rabb, Mevla, Kerim… olmaktan çıkıp, -Eş’arilikte teorileştirildiği gibi- karanlık bir “Mutlak güç” haline dönüşür. “Kader” kavramıyla insandan istenen “Efendi-Köle” ilişkisidir (Ubudiyyet). Oysa, ibadet-i mersumenin (menâsik-ritüel) amacı, insanın Allah ile olan canlı iman-saygı ilişkisini sürdürmekti. Tanrı ile insan arasındaki ilişkinin asli mahiyeti, özünde ahlaki bir sözleşme (misak,7/172) ilişkisi olup, onun pratiğe yansıması ise, yine ahlaki bağlamda “Velayet (dostluk)-iman” veya “Adavet (düşmanlık)-Küfür/Zulüm” ilişkisidir.

    Bugün, İslam dünyasının içinde bulunduğu durum, -aradan 1400 sene geçtiği için- yukarıdaki ayetin tasvir ettiği gibi, kendine yabancılaşmış (imansız-vicdansız) bir putçuluk durumudur. Reel Müslümanlıkta (Sünnilik-Şiilik) hakikatın bir kısmının ahlak olarak “olmakta olan(dinamik-değişken)” doğası ıskalanarak, hazır-verili-el altında-cepte (Kitapta) olduğu vehmi (tekrar-taklit) ile ona ihanet edildi. Hayatın tümü dinselleştirildiğinde, anın hakikatı vicdan ile görüleceği yerde; verilmiş/söylenmiş hakikatın altına zorla/dogmatik olarak çekilmeye çalışıldı (bağnazlık, yobazlık, fanatiklik, şiddet, terör, cehalet). Denenme, çocukça veya muhafazakârca tarihsel bir topluma (Araplar) verilmiş direktifleri (şeriat) ilelebet taklit yolu ile tekrar etmek değil; -Allah ve Peygamberi gibi- “Halife/Şahit” olma misyonu ile insanlığa örnek olacak (ümmeten vasatan-şüheda alannas,2/143) yeni eylemler/ameller, şeyler/nesneler, fikirler/teoriler ortaya koymaktır (tecdit-update). Kur’an’ın Allah rızası, vicdan ve menfaattan oluşan ahlaki motivasyon kaynakları(2/265), Sünnilikte sadece menfaata (Cennet-Cehennem) indirgenerek kısırlaştırılmıştır. Muhafazakârlar olarak çoğumuz itikat sahibiyiz, ancak canlı imanımız yok. Helal-Haramlarımız var, ancak “takva”mız yok. Alışkanlığa indirgenmiş ibadetlerimiz var, ancak huşumuz-saygımız yok.

    Sonuç olarak, Hegel’in Felsefe için söylediği: “Güneş battıktan sonra gölge olarak ortaya çıkar” benzetmesinde olduğu gibi; “Bize doğru ameli gayret(praxis-cihat) gösterenlere, yollarımızı açarız-gösteririz.” (29/69) ayeti, süpekülatıf teoloji (Kelam-Fıkıh Usulü)ye karşı, “ibnu’l-vakt” olarak her bir insan tekinin vicdanının daimi-canlı doğru yolunu gösterir. (Ferit Esack, Qur’an,Liberation and Pluralizm.Oxford-1997.s85)
  • Aşkın Şarâbı...

    (Şiirin Hikayesi

    "Deli Yürek" dizisinde deniz kenarında bir gece vakti bir sarhoş ile Yûsuf'un muhabbetini izlerken düştü hatra...
    -"İç... Kendinden geç... Denizi içeçekmis gibi bakıyorsun...Gel... İç aşkın şarabını gel... Herkese sunulmaz bu!..." diyor... Diyor amma nasıl?...
    Yıllar yıllar sonra izlerken düştü bembeyaz bir sayfaya yazılanlar...
    Bugün...
    Bu akşam...
    Arzu edenler "Aşkın Şarabı" adlı videoya bir göz atabilir...
    Yada bir kalb...
    Şu güzel şiirinin de "şiirimin hikâyesi" noktasında hatrı sayılır bir payı var...

    Ey Zahit Şaraba Eyle İhtiram
    İnsan Ol Cihanda Bu Dünya Fani
    Ehline Helaldir, Na Ehle Haram
    Biz İçeriz Bize Yoktur Vebali

    Sevap Almak İçin İçeriz Şarap
    İçmezsek Oluruz Düçar-ı Azap
    Senin Aklın Ermez Bu Başka Hesap
    Meyhanede Bulduk Biz Bu Kemali

    Kandil Geceleri Kandil Oluruz
    Kandilin İçinde Fitil Oluruz
    Hakkı Göstermeye Delil Oluruz
    Fakat Kör Olanlar Görmez Bu Hali

    Sen Münkirsin Sana Haramdır Bade
    Bekle Ki İçesin Öbür Dünyada
    Bahs Açma Harabi Bundan Ziyade
    Çünkü Bilmez Haram İle Helali

    Harabi

    Şiirin hikâyesi; hikâyeli şiir böyle idi...
    Muhabbetle...)

    Doldur... Ey sâki!...
    Doldur... Mey doldur...
    İçelim bâki...
    Bir hoş olalım...
    İçelim... Doldur...
    Sarhoş olalım...

    Bildir... Ey kerem!...
    Bildir... Aşk bildir...
    Geçelim bu dem...
    Ki; şem olalım...
    Geçelim... Bildir...
    Adem olalım...

    Daldır... Ey medet!...
    Daldır... Hây daldır...
    Açalım elbet...
    Şâhit olalım...
    Açalım.... Daldır...
    Âit olalım...

    Güldür... Ey güzel!...
    Güldür... Cân güldür...
    Biçelim gazel...
    Şâir olalım...
    Biçelim... Güldür...
    Sâir olalım...

    Öldür... Ey sultan!...
    Öldür... Ben öldür...
    Göçelim burdan...
    Diri olalım...
    Göçelim... Öldür...
    Biri olalım...

    Buldur... Ey vâsıl!...
    Buldur... Hû buldur...
    Seçelim asıl...
    Mânâ olalım...
    Seçelim... Buldur...
    Rânâ olalım...

    Oldur... Ey güneş!...
    Oldur... Nâr oldur...
    Saçalım ateş...
    Yanalım artık...
    Saçalım... Oldur...
    Yakalım artık...

    Ankara, Ocak 2009
  • Çukur ve Şarap etkisi nedir?
    Dün gece uzanmışım kumsala güneş çarpar yüzüme.. Sertap ablanın şarkısında ki gibi .. Bende gelmişim okuldan, minibüslerde otobüslerde metrolarda sürünerek, cebimde ki son parayı da harcamışım okulla ev arasında ki ulaşıma.. herneyse geldim huzur dolu evime, Anişkomun kötü yemeklerini yedikten ve şükürler olsun bugünde aç karnımı doyurdum diyerekten, tavuk misali kafamı kaldırdım yukarıya dua ettikten sonra geçtim odama, hem dinleneyim hem de bir şeyler okumak istedim. Sonra salondan bir müzik sesi .. aşina olduğum bir melodi sevdiğim bir parça.. koştura koştura salona girdim. Mehmet Güreli’nin kimse bilmez parçası.. aaaa Çukur dizisinde, bu dizide cidden güzel müzikler çalıyor. Yapımcılar bu işi iyi biliyor. Ahaaaa ne göreyim. Mehmet abinin parçasında geçen ŞARAP kelimesi sansürleniyor. Şimdi güzel abilerim ve ablalarım diziye bakınca Silah ticareti, organ mafyası, uyuşturucu kartelinden tutunda, insan kaçakçılığının olduğu, yasaların hiç birinin tanınmadığı, yasa dışı ilişileri yücelten ve bunu bir haltmış gibi süsleyip püsleyip burnumuza sokan bir dizi. Diyor ki sana. Sen eyyy evinde oturan televizyonun karşısında karnını kaşıyıp salaklaşan halk. Bak hertürlü gayri meşru ilişkileri burada sana meşru gibi gösterebilirim ama ŞARAP kelimesini bile şarkının içinde geçen sansürlerim. Çünkü biz islam toplumuyız ..Alkol haram ama mafya olmak haram değil. İnsan öldürmek haram değil. Silah ticareti yapmak haram değil. Emniyetin içine girmiş mafya uzantıları haram değil. Arabanın üstünde müziği açıp, elinde silahlarla dans eden ( bunlar yeni versiyon mafya bozuntuları) çatışmaya giren adamlar .. haram değil. Lan ne haram bize ... ? ŞARAP haram size.. Sen zaten bu iğrenç dizileri yayınlayarak en büyük şarap etkisi yaratıyorsun bize . Çakırkeyf moduna sokuyorsun bizi.. Gerçeklikten uzaklaştırıyorsun. Seyrettiğimiz herşeyi kendimiz yaşıyormuş gibi zevk aldırıyorsun. İçine güzel müzikler yerleştirip bizi bizden geçiriyorsun, sonrada ŞARAP kelimesini sansürlüyorsun. Bu Ne perhiz, Bu ne lahana turşusu..??? diye sormakta bana düşüyor. !... mıhlanmışım tv nin karşısına ağzımda salyalar akıtarak izlemeye koyulmuşum. Uzun zamandır da izlememişim.. dersler malümünüz.. tv nin karşısında küçük çaplı beyinsel orgazm yaşadıktan sonra.. Kanalları dolaşmaya başladım..ne göreyim biri haber kanalında .. çok değerli devlet büyüğümüz ve sanatçı camiası (???!!!???) Mehmetçik’e moral desteği için bir kışlaya gitmişler.. sazlı sözlü bol fingirdemeli.. botoksları suratlarıyla ekranlara sırıtıyorlar, çibeliyorlar... Yazık ulan İbrahim Tatlıses’e Çin çarpmış ucube gibi anırıyor, Nerden nereye ... Ne oldum demeyeceksin ne olacağım diyeceksin. Kasımpaşa’nın eli maşalı ablası Seda bacıyı.. benim platoniğimin sevgilisi gibi şişirilen balık dudaklarıyla, Sulukulenin boncuğu Sibel Can abla.. ve en önemlisi Yavuz Bingöl .,, savrulmuş ilkelerinden uzaklaşmış., daha doğrusu bir dönemler ekmek yemek için, ilkeli insanların dünya görüşünü suistimal etmiş bir yavşak sırıtıyor ve daha niceleri., En önemlisi Deniz SEK’i de yanlatındaymış. Ulan kadın sen uyuşturucu ticaretinden içerde değilmiydin? Ne işin var bu ülkenin başkomutanının yanında?..!???!?? İç içe geçmiş yalaka ve çıkar üzerine kurulmuş yılkşık cıvık insanlar toplanmışlar pek değerli sayın cumhurbaşkanımızın çevresine.., onu eğlendirmeye çalışıyorlar.. nihayetinde başkomutanımız da insan. Onunda eğlenmeye sazlı sözlü muhabbete ihtiyacı var. Ama niye bu kareler haberlere servis edilmiş.? Üstelik binlerce askerimiz öldü. Ben ölen bir askerin annesi olaydım ve bunları tv kanalında seyrediyor olsaydım bol balgamlı tükürüğü fırlatırdım ekrana...
  • Arzuhal

    İncecik tebessümün perdeleri açılsa,
    Saçılsa, sakladığı neler varsa saçılsa...
    Karalara bürünse kahkahalar sessizce,
    Delilerle beraber herkesten habersizce;
    Dursa insan!... Ve insan sorsa kendi kendine,
    Gelip geçen ne varsa her bir şeyin aksine.
    Geçmişin, geleceğin hapsolduğu bir anda,
    Sanki artık zamanın olmadığı zamanda:
    Bu gülmek neyin nesi, bu gülmek neyin nesi,
    Dört duvarı güldüren seslerin bahanesi?!...
    Nedir nedir kalbimi patlatan gür çığlıklar,
    Ne demek hürriyetten habersiz hür çığlıklar?!...
    Evet biz mahkumuyuz, biz yine kendimizin,
    Kendimizin mahkumu, buyruğu nefsimizin:
    Yalnız bir kez geldiniz şu ölümlü dünyaya,
    Gülün, gülün ve geçin gördüğünüz rüyaya.
    Haydi geçtik diyelim bir şekilde ölümden,
    Açlıktan, sefaletten, beladan ve zulümden;
    Ama yok mu düşünen ölecek dünya diye,
    Yokluk varsa bu varlık, bu hayat niçin, niye?...
    Baş kulağına haram neler söylüyor sesin,
    Gurbetteyiz gurbette sılası var herkesin.
    Ayrılık olur da hiç kavuşmamak olmaz mı,
    Yoksa her sabah güneş fecir gibi solmaz mı?...
    Doğar doğmaz ağlayan bir bebeğin gözyaşı,
    Her hayat için baştan sona bir mihenk taşı.
    Hep, hep uzaklığından şu çocuksu halimiz,
    Yine ve yalnız bir tek Sana arzuhalimiz:
    Allahım bir yakınlık versen bize yakından,
    Ağlasak hep ağlasak tâ haşre dek aşkından...

    Ankara, Nisan 2011
  • Mutluluk nedir bilir misin

    Bir pencere kenarında dertden uzak olabilmek mi
    Kücük kız çocuğunun o pencereden gözlerini kocaman açıp seni sevmesi mi
    Kaybettiğin umutlarının yerini başkalarının alması mı
    Yoksa birilerinin hala seni sevdiğini bilmen mi
    Aşk mıdır
    Aşk sevgi gibi kelimeler mutluluk mu saçar insana
    Sevdiğine kavusmak mı yıllar sonra
    Gurbetten dönüşünü bekler mi mutluluk
    Evlenince yakalanır mı mutluluk
    Ana evinden giden gelin mutlu mudur ağlarken
    Ana kucağı mı baba dayağı mı
    Yalandan mutluluk varmıdır gerçeğini aradığımız bu alemde

    Veya
    Uzun boylu mudur mutluluk boya göre insan seçer mi
    Uçmak mutluluk verir mi özgürlüğe
    Mutluluk elle tutulur mu istediğinde kucaklayabilir misin
    Salıversen kaçar mı mutluluk senden
    Mutluluğa talep nedir ihalesi yapılmaz mı
    Kaç kilodur bu ya ezilen var mıdır mutluluktan
    Fiyatı ne kadardır ucuz mudur satın alsak
    Dogar mı mutluluk güneş gibi ısıtır mı insanı
    dereceli midir, kaynama noktası varmı dır mutluluğun
    Oltaya gelir mi mutluluk yem takmadığında
    Patlak teker mutlu mudur artık ezilmeyeceğini bildiğinden
    Mutluluktan küfür edilir mi
    Şeytan mutlu mudur sence insanları saptırırken
    Haram mıdır mutluluk izinsiz alındığında
    Mutluluktan ölen var mıdır cennetlik midir yoksa cehennemlik mi
    Ölme sebebi olabilir mi yada yaşama

    Sence
    Sence mutluluk mutlu mudur kendince
    Ritim tutmak mutluluktan mıdır
    Sevdiğini nedensiz yere öpmek mi yagmur altında
    Havanın güzel olması mı sence o bir çicek olabilir mi yada kuş
    Yeni yerlerini keşif midir yoksa her yanını bildiğin bu şehrin


    Ayaklarına kapansam affeder mi mutluluk beni
    yeniden yaşanır mı eski mutluluklarım
    sence ben mutlu muyum gelmeyeceğini bilip beklerken
    Sen mutluluk nedir bilir misin
    7nci adam
    Söyler misin bize ozaman?