• Akp hükümeti tee Cibuti'ye cami yaptı, Sultan Abdülhamid Han Camisi adını verdi, sekiz milyon dolar harcadı, karada yer kalmamış gibi denizi doldurarak yaptı, 13 bin metrekare, minareleri 50'şer metre, aynı anda altı bin kişi namaz kılabiliyor, Türkiye'nin bütün kaynakları seferber edildi, sadece dört yılda tamamlandı.



    Akp hükümeti İngiltere'ye cami yaptı, Cambridge camisi, elektriği güneş enerjisiyle üretiliyor, sıfır karbon ayakizi özelliğiyle Avrupa'nın ilk çevre dostu camisi, sensörleri var, içerde oksijen azalırsa, dışardan derhal temiz hava pompalanıyor, masraftan kaçınılmadı, 30 milyon dolara maloldu, sadece yedi yılda tamamlandı.



    Akp hükümeti Kırgızistan'a cami yaptı, aynı anda 30 bin kişi namaz kılabiliyor, stadyum gibi, 50 bin metrekare, Orta Asya'nın en büyük camisi, 35 milyon dolara maloldu, sadece altı yılda tamamlandı.



    Akp hükümeti ABD'ye cami yaptı, Maryland camisi, ABD'nin en büyük camisi, kültür merkezi var, kütüphanesi var, konukevi var, hamamı var, konferans salonları var, sergi salonları var, restoranı var, resepsiyon alanı var, aynı anda üç bin kişi namaz kılabiliyor, sıkı durun, 100 milyon dolara maloldu, sadece üç yılda tamamlandı.




    Akp hükümeti Rusya'ya cami yaptı, Moskova camisi, 20 bin metrekare, aynı anda 10 bin kişi namaz kılabiliyor, parayı döktüler, kubbesini altın varaklarla kapladılar, şimdi daha sıkı durun, 170 milyon dolara maloldu, sadece yedi yılda tamamlandı.



    Akp hükümeti tee Haiti'ye cami yaptı, Boukman Buhara camisi, sadece iki yılda tamamlandı.



    Akp hükümeti tee Filipinlere üç tane cami yaptı, Fatih camisi, Osmanlı camisi, Tacloban camisi, üçü birden sadece bir yılda tamamlandı.



    Somali'nin başkenti Mogadişu'daki merkez camisi, ülkedeki içsavaşta harap olmuştu, Akp hükümeti derhal devreye girdi, Somali'deki camiyi komple yeniden yaptı, sadece iki yılda halletti.



    Akp hükümeti tee Mali'ye cami yaptı, Bamako Eyüp Sultan camisi, sadece bir yılda tamamlandı.



    Akp hükümeti tee Kolombiya'daki Ebu Bekir Sıddık camisinin restorasyonunu yaptı, bir yılda cillop gibi yaptı.



    Akp hükümeti elalemin ülkesine cami dikmek için 500 milyon dolardan fazla para harcadı.

    50 milyon dolarımız yok diye tank fabrikamızı Katar'a peşkeş çektiler, Cibuti'ye Haiti'ye 500 milyon dolarlık cami diktiler.



    Akp hükümeti tee Tayland'ta Bang Uthit camisini restore etti.

    Akp hükümeti Macaristan'da Gül Baba türbesini restore etti.

    Akp hükümeti Etiyopya'da Kral Necaşi Eshame türbesini restore etti.

    Akp hükümeti Sırbistan'da damat Ali paşa türbesini restore etti.


    Akp hükümeti Sudan'da Sevakin Adası'nı komple inşa ediyor, zemin sondajcısı, şehir planlamacı, jeoloji-jeofizik mühendisleri, haritacılar, mimarlar, 50'den fazla uzman gönderdi, milyon dolarlar döküyor.



    Ve önceki gün…

    Ulusal kahramanımız Rauf Denktaş'ın sekizinci ölüm yıldönümüydü.

    Sekizinci defa kahrolarak gördük ki, anıt mezarı hâlâ tamamlanmadı.



    Alt tarafı avuçiçi kadar bir yer.

    Sadece bir kabir.

    Sekiz yıldır bitirmediler kardeşim.



    Israrla, tekrar tekrar söylüyorum…

    Doğu Akdeniz sorununu Libya'da Mısır'da Suriye'de zannedenler yanılıyor.



    Doğu Akdeniz sorunu, Akp'nin Türk kavramına, ulus devlet kavramına yamuk bakışından kaynaklanıyor.
  • - "... Güneş batarken en güzel ışıklarıyla parıldar.
    Osmanlı İmparatorluğu da batarken en güzel ışıklarını saçıyordu..."
  • BARBAROS HAYREDDİN PAŞA
    Yalnız karaların büyük yiğitleri değil, en kahraman deniz çocukları da Türk milletinin bağrından
    çıkmıştır. Nasıl topraklar milâttan önceki çağlardan beri sayısız Türk erinin sürdüğü atların ayakları
    altında şekil değiştirmişse, denizler de yüzyıllarca ancak Türk gücünü yürüten teknelere yol
    vermişlerdir. Denizler en usta erlerini on altıncı yüzyılda ve bizim tarihimizde bulmaktadırlar. Bu
    yüzyılda Akdeniz pek yaman deniz kurtlarıyla kucaklaşmıştır. Bu yaman denizcilerin en yamanı Hızır
    Reis'tir ki tarihimizi Hayreddin Paşa adı ile süslemektedir.
    Hızır, gençliğinde bir korsandı. Ağası olup Akdeniz’in sayılı korsanlarından biri bulunan Oruç Reis ile
    birlikte, yıllarca kâfir ülkelerini basıp kavurmuşlardı. Hıristiyanlara kan ağlatan Oruç'un ölümünden
    sonra korsan donanmasına Hızır, baş olmuştur. Tarihimizin ve dünya tarihinin en büyük deniz yıldızı
    bundan sonra doğmaya başlar.
    Hızır Reis'in buyruğundaki korsan donanması hatırı sayılır bir kuvvetti. Bu kuvvetin başında tabiatın
    pek az insana sunduğu kahramanlıkta ve zekâda bir reis, gemilerde de Akdeniz’in dik başlı leventleri
    Türk denizcileri bulunuyordu, işte bu kahraman reis, ağasının ölümü İle buyruğuna geçen donanmayı
    Akdeniz'de yıllarca hâkim kıldı. O bir korsandı, lâkin Akdeniz'in büyük devletlerinin donanmaları ile
    çarpışmaktan bile çekinmez, kâfirlerle yaman vuruşmalar yapardı, İspanyol, Venedik ve Fransızlar'la
    çarpışmaları ve yukarı Afrika'nın yerli hükümetleriyle vuruşmaları az değildir. Bu kavgalar sonunda
    Cezayir'i ele geçirmiştir ki bu, yalnız bir korsan için değil, bir devlet hesabına bile büyük başarı
    sayılabilecek bir iştir.
    Hızır, daha Yavuz Selim çağında Akdeniz kâfirleriyle girişmeye başladığı savaşlara. Kanunî Süleyman
    zamanında da devam etti. Bunlardan biri de, Hıristiyanları hayli kırdığı bir çarpışmadan sonra elde
    ettiği başarıyı Kanuni'ye bildirmişti. Padişah verdiği karşılıkta Hızır'ı hem kutluyor, hem de İstanbul'a
    çağırıyordu. Korsan Hızır'ı derya kaptanı Hayreddin Paşa yapan işte bu çağırıştır.
    Hızır, İstanbul'a gelmekle, karaların hâkimi muhteşem Kanuni'nin devletine Cezayir'i o koca toprak
    parçasını eklemiş oluyor. Kanunî de denizlerin yenilmez erini güçlü Türk İmparatorluğu'nun
    donanmasına baş yapıyordu. Türklüğün kazancı büyüktü. Yüz elli yıldan beri karaları titreten Osmanlı
    Türklüğü, artık sularda da diz çöktürücü olabilecekti.
    Hızır, Hayreddin Paşa adını aldığı 1533 tarihinden ölümüne kadar her yıl Akdeniz'i dolaşmıştır. Daha
    korsanken Hıristiyanlara o koca denizde aman vermeyen Hızır, Türk İmparatorluğu'nun güçlü
    donanmasının başına geçtikten sonra Akdeniz'deki Türk düşmanlarının başını ezmek için hiç fırsat
    kaçırmadı. Denizlerde, Türk bayrağını hep zafer Türküleri söyleyen yellerin dalgalandırdığı bu kutlu
    çağ on yıldan çok sürmüştü. Hayreddin Paşa'nın bu zaman içinde Akdeniz’de yaptığı çarpışmaların en
    büyüğü 1538'deki Pireveze Savaşı'dır.
    Bu yılın baharında Paşa, yıllık Akdeniz seferine çıkmış, Akdeniz'in Venedik'e ait olup vergiye bağlanmış
    bulunan adalarına uğradıktan sonra henüz boyun eğmemiş olanlarına da saldırdı. Sarp kayalar üzerine
    yapılmış kaleler, Türk korsanlarına karşı dayanmalarıyla ünlü adalar, Hayreddin Paşa'nın çelik azminde
    canlanan Türk gücü önünde hemen boyun eğmekten başka çare bulamıyorlardı. Fakat Akdeniz
    adalarını birer birer ele geçirmekte güçlük çekmeyen Hayreddin Paşa'nın asıl isteği, çağının en büyük
    Hıristiyan denizcisi olan Anderya Dorya ile çarpışmaktı. Dorya ise tamamen aksi dilekle idi.
    Düşmanla boy ölçüşmek için fırsat arayan kahraman Hayreddin, bu isteğine Pireveze sularında
    kavuştu. Anderya Dorya kumandasındaki Haçlı donanmasının Pireveze'ye saldıracağını haber alınca
    buyruğundaki gemileri daha önceden, tarihin en büyük savaşlarından birinin yapılacağı sulara
    getirmişti. Haçlıların da Pirevezeye gelmesi üzerine çarpışma yapıldı.
    O çağın en büyük deniz kurtlarını karşı karşıya getiren Pireveze Savaşı az sayılmayacak bir nispetsizlik
    içinde yapılmıştır. Şanlı tarihe yeni bir parlak sayfa ekleyecek olan Türk donanması, bu karşılaşma
    başlarken 120 gemiden mürekkep bulunuyordu. Bunların bir kısmı da eski teknelerdi. Halbuki papa,
    Venedik, İspanyol, Portekiz, Fransız ve Rodos gemilerinin birleşmesiyle meydana gelmiş olan haçlı
    donanması 300 büyük parça idi. Bu 300 gemi ile birlikte bulunan irili ufaklı gönüllü ve diğer teknelerle
    haçlı donanması 600 yelkenlik korkulu bir kuvvet teşkil ediyordu. Buna rağmen Dorya, savaş kararında
    değildi. Hayreddin Paşa'dan çekiniyordu. Fakat Haçlı amiraller meclisi savaşa karar verince, Cenevizli
    bir İtalyan olan Dorya, derya kaptanı Hayreddin Paşa ile kozunu paylaşmak zorunda kaldı.
    Türk donanmasının ortasına Hayreddin Paşa, sağına Turgut, soluna da Salih Reis buyruk veriyorlardı.
    Haçlı donanması en usta amirallerin elinde idi. Akdenizin hâkimini ortaya koyacak olan savaşa böyle
    başlandı. Donanmasının azlık olmasına rağmen, derya kaptanı Hayreddin ilk anlardan başlayarak
    yaptığı korkusuz atılışlarla savaşın hâkimi durumuna geçti. Güzel sözlerle askerinin yiğitliğini büsbütün
    arttıran büyük Türk denizcisinin yaptığı saldırışlar, zaten savaşmayı istemeyen Dorya'yı daha çok yılgın
    hale sokmuştu. Türk toplarıyla havaya uçan Venedik gemileri ve zapt edilip içindekilerin kılıçtan
    geçirildiği diğer Haçlı tekneleri savaşın hangi sonuca gittiğini gösteriyordu. Haçlı donanmasının amirali
    Cenevizli Dorya kararsızlıklar içinde çırpınırken, Türk kaptanı Hayreddin serbest ve yiğitçe atılışlarla
    düşmanı sarsmaya devam ediyordu. O koca Haçlı donanması şaşkınlık İçinde idi. Büyük bir Haçlı
    felâketi muhakkaktı, Hristiyan donanmasını felâketin bu derecesinden Akdeniz'in sularına inmekte
    olan karanlıklar kurtardı. Gece; Hızır'ın pençesinde kıvranmakta olan Haçlı donanmasına Hızır gibi
    yardıma yetişti, Hıristiyan gemilerinden denizin dibini bulmayanlar, karanlıktan faydalanarak her biri
    bir tarafa dağıldılar. Bu öyle bir kaçış oldu ki ertesi sabah Akdeniz’i ışıklara boğan güneş, sularda yalnız
    Türk gemilerini ve o gemilerin yenilmez kaptanı Hayreddin'i buldu. Batı'nın deniz dehası Cenevizli
    Anderya Dorya ortada yoktu. Haçlı donanmasından ise sular üstünde yüzen teknelerden kopmuş
    parçalar kalmıştı.
    Hayreddin Pasa, bu büyük zaferi kazandıktan sonra, oğlunu zafer müjdesi ve tutsak iki düşman amirali
    ile birlikte padişaha gönderdi. Kanunî, Türk gücünün denizlerdeki bu parlak zaferi şerefine şenlikler
    yaptırdı ve ulu kaptanına mükâfatlandırdı. İşte bu zaferdir ki Akdeniz’i, bir Türk iç denizi haline
    sokmuştur. Türk denizciliğinin bütün Batı'ya karşı zaferi demek olan Pireveze, tecellisi sayılan
    Hayreddin Paşa ile Dorya'nın da sınavı idi. Savaşın sonu, bu ırkî sorunun karşılığını en kesin şekilde
    veriyordu.
    Hayreddin Paşa, bu büyük savaştan sonra ölümü anına kadar yıllarca Türk bayrağını Akdeniz'de
    rakipsiz olarak dolaştırdı. Bu yıllarda yaptığı kavgalar Pireveze savaşının yanında pek küçük kalır.
    Kanunî'nin eşsiz kaptanı, Pireveze eserinin yanına bir başkasını koyamadı. Çünkü o büyük bozgundan
    sonra Batı, bir daha Türk deniz kahramanının karşısına çıkacak yüreği kendisinde bulamadı. Akdeniz
    yıllarca Türk bayrağının gölgesinde yaşadı. Korsan Hızır, yenilmez Türk deniz dâhisi Hayreddin Paşa
    olarak gözlerini kapadıktan sonra da onun manevi çocukları öteki büyük derya kaptanları Akdeniz'deki
    Türk hâkimiyetini devam ettirdiler.
  • 136 syf.
    ·1/10
    Kitap Yorumu//Güneş Üşüyor Ülkemde-Büşra Demir
    .
    Bu kitap için herhangi bir alıntı ya da konu içeriği girmeyeceğim. Çünkü muhterem yazarımız insanlara din bilgisi vermeye çalışırken kendince hadsizleşip Atatürk'ün harf inkılabına laf atıp Osmanlı kültürünü yabancılaştırdılar, alimleri astılar demiş kendi muhteşem aklıyla! Anladık Atatürk düşmanısınız da dini konuları anlatırken bu Atatürk'e saldırmak da moda oldu sanırım! Yabancılaştı dediği Osmanlı kültürünün de Osmanlıca diye bir dilin olmamasından da karma bir dil olup sarayda kullanıldığından da haberi yok heralde bu şahsiyetin! Aslında Türkçeye olan yabancılığı da kitapta yığınla yer alan yazım yanlışından belli. Tüm ayrı yazılması gereken 'da,de' ekleri bitişik, bitişik yazılması gerekenler ayrı. Onun haricinde yazım yanlışları dolu. Kitabın editörü de acınası bir durum ama bir Türkçe öğretmeni! Her sayfada yığınla bulunan hataları düzeltemeyecek kadar Türkçeye hakim kendileri! Sevgili çok şahsiyetli yazar @yzrbusrademir harf inkılabından ve Atatürk'ümün kurduğu cumhuriyetten memnun değilsen hemen sağdan çıkış yapıp Orta Doğu bölgesine geçebilirsin. Malum orada hala Arapça kullanılıyor!
    .
    Bu arada yazar dediğim şahsiyet 'şizofrenik paranoya' diye bir hastalığı olan karakterine de ruh hastası diyecek kadar psikolojiden ve tabirlerden habersiz. Şu kitabı okuduğum zamana mı acıyayım, yoksa basılırken harcanan kağıda mı bilemedim! Neyse!
    .
    Son cevabı da Neyzen Tevfik versin. Ben susayım.! .
    .
    Esir iken mümkün müdür ibadet?
    Yatıp kalkıp Atatürk'e dua et.
    Senin gibi dürzülerin yüzünden,
    Dininden de soğuyacak bu millet.

    İşgaldeki hali sakın unutma,
    Atatürk'e dil uzatma sebepsiz.
    Sen anandan yine çıkardın amma,
    Baban kimdi bilemezdin şerefsiz...
  • TÜRKİYE GENELİ SINAVLARDA ÖĞRENCİLERİN VERDİĞİ İLGİNÇ CEVAPLAR.

    SORU: 1.Murat hangi savaşta ölmüştür?
    CEVAP: Katıldığı en son savaşta.

    İlkokul 4’te bir Din yazılısı.
    SORU: Kitabımızın adı nedir?
    CEVAP: Kitabımızın adı "Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi" kitabıdır.

    İlköğretim Fen Bilgisi
    SORU: Kurbağaların dolaşım sistemi nasıldır?
    CEVAP: Zıplaya zıplaya dolaşırlar.

    SORU: Tansiyon hangi durumlarda ölçülemez?
    CEVAP: Kolun olmadığı durumlarda

    SORU: Kuran’ı anlayıp yorumlayanlara ne denir?
    CEVAP: “Aferin” denir.

    SORU: Dişi üreme sistemini yazınız.
    CEVAP: "Dişi üreme sistemi"

    SORU: Bilgisayarın çalışma prensibini kısaca açıklayınız.
    CEVAP: Bilgisayarın çalışma prensibi kısaca açıklanamaz.

    SORU: İşletim sistemi olmayan bir bilgisayarla neler yapabiliriz?
    CEVAP: İşletim sistemi yükleyebiliriz.

    SORU: 40 gün nafile ibadetten bile daha sevap olan şey nedir?
    CEVAP: 41 gün nafile ibadet.

    SORU: Güneş sisteminde olan üç gezegenin ismini yazınız.
    CEVAP: Merkür, Venüs, Anüs(!?!)

    ÖDEV KONUSU: Küçük başlı hayvanları inceleyiniz.
    ÖDEV: İnceledim.

    SORU: Sokrates’in "devlet" üzerine düşünceleri nelerdir ?
    CEVAP: Sokrates: “bildiğim tek şey, hiç bir şey bilmediğimdir.” demiştir. Bu bağlamda mantık yürütürsek Sokrates devlet hakkında bir şey bilmediğini iddia etmektedir.

    SORU: Gece trafiğe yaya olarak çıkarken nasıl kıyafetler giymeliyiz?
    CEVAP: Çok şık ve güzel giyinmeliyiz. Karşımıza iyi biri çıkabilir. Romantik bir gece geçirebiliriz.

    SORU: Üzüm nasıl tüketilir?
    CEVAP: Yenerek.

    SORU: Miraçta gelen 3 emir nedir?
    CEVAP: Oku, oku, oku.

    SORU: 1402 yılında yapılan Ankara Savaşı’nın nedenlerini ve sonuçlarını yazınız.
    CEVAP: Bilinen nedenlerden dolayı istenilen sonuçlar elde edildi.

    SORU: (8 + 7)/(8 x 7)
    CEVAP: 8’ler birbirini götürür. 7'ler de birbirini götürür. Cevap sıfır

    SORU: Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasası nedir?
    CEVAP: Birinci anayasa

    SORU: İlk Türk denizcisi kimdir?
    CEVAP: Temel Reis

    SORU: Tekke ve zaviye nedir?
    CEVAP: Osmanlı döneminde erkeklerin giydiği kıyafetlerdir…

    SORU: Hz.Muhammed Mekke’den Medine’ye göç etmeden önce Mekke’de kalan Müslümanlara ne demiştir?
    CEVAP: Hadi Allah’a emanet olun..
  • 1.
    Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi,
    duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
    gümüş ibriklerde şarap,
    bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
    Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup
    yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak
    Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi.
    Çelebi hünkâr idi amma
    Âl Osman ülkesinde esen
    bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi.
    Köylünün göz nuru zeamet
    alın teri timar idi.
    Kırık testiler susuz
    su başarında bıyık buran sipahiler var idi.
    Yolcu, yollarda topraksız insanın
    ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
    Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar
    köpüklü atlar kişner iken
    çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
    tarumar idi.
    Velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi,
    ahüzar idi.
    ***
    2.
    Bu göl İznik gölüdür.
    Durgundur.
    Karanlıktır.
    Derindir.
    Bir kuyu suyu gibi
    içindedir dağların.
    Bizim burada göller
    dumanlıdırlar.
    Balıklarının eti yavan olur,
    sazlıklarından ısıtma gelir,
    ve göl insanı
    sakalına ak düşmeden ölür.
    Bu göl İznik gölüdür.
    Yanında İznik kasabası.
    İznik kasabasında
    kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
    Çocuklar açtır.
    Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
    Ve delikanlılar türkü söylemez.
    Bu kasaba İznik kasabası.
    Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
    Bu evde
    bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
    Boyu küçük
    sakalı büyük
    sakalı ak.
    Çekik çocuk gözleri kurnaz
    ve sarı parmakları saz gibi.
    Bedreddin
    ak bir koyun postu üstüne
    oturmuş.
    Hattı talik ile yazıyor
    «Teshil»i.
    Karşısında diz çökmüşler
    ve karşıdan
    bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
    Bakıyor:
    Başı tıraşlı
    kalın kaşlı
    ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
    Bakıyor:
    kartal gagalı Torlak Kemâl..
    Bakmaktan bıkıp usanmayıp
    bakmağa doymıyarak
    İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..
    *
    3.
    Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
    Ve gölde ipi kopmuş
    boş bir balıkçı kayığı
    bir kuş ölüsü gibi
    suyun üstünde yüzüyor.
    Gidiyor suyun götürdüğü yere,
    gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.
    İznik gölünde akşam oldu.
    Dağ başlarının kalın sesli sipahileri
    güneşin boynunu vurup
    kanını göle akıttılar.
    Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır,
    bir sazan balığı yüzünden
    kaleye zincirlenen balıkçının kadını.
    İznik gölünde akşam oldu.
    Bedreddin eğildi suya
    avuçlayıp doğruldu.
    Ve sular
    parmaklarından dökülüp
    tekrar göle dönerken
    dedi kendi kendine:
    «— O âteş ki kalbimin içindedir
    tutuşmuştur
    günden güne artıyor.
    Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
    eriyecek yüreğim...

    Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim!
    Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.
    Ve kuvveti ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip
    biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını
    iptâl edeceğiz...»

    Ertesi gün
    gölde kayık parçalanır
    kalede bir baş kesilir
    kıyıda bir kadın ağlar
    ve yazarken
    Simavneli «Teshil»ini
    Torlak Kemâlle Mustafa
    öptüler
    şeyhlerinin elini.
    Al atların kolanını sıktılar.
    Ve İznik kapısından
    dizlerinde çırılçıplak bir kılıç
    heybelerinde el yazma bir kitapla çıktılar...
    Kitaplarının adı:
    «Varidat»dı.
    *
    4.
    Börklüce Mustafa ile Torlak Kemâl, Bedreddinin elini öpüp atlarına binerek biri Aydın, biri Manisa taraflarına gittikten sonra ben de rehberimle Konya ellerine doğru yola çıktım ve bir gün Haymana ovasına ulaştığımızda
    *
    Duyduk ki Mustafa huruç eylemiş
    Aydın elinde Karaburunda.
    Bedreddinin kelâmını söylemiş
    köylünün huzurunda.
    Duyduk ki; «cümle derdinden kurtulup
    piri pâk olsun diye,
    on beş yaşında bir civan teni gibi, toprağın eti,
    ağalar topyekün kılıçtan geçirilip
    verilmiş ortaya hünkâr beylerinin timarı zeameti.»
    Duyduk ki...
    Bu işler duyulur da durmak olur mu?
    Bir sabah erken,
    Haymana ovasında bir garip kuş öterken,
    sıska bir söğüt altında zeytin danesi yedik.
    «Varalım,
    dedik.
    Görelim,
    dedik.
    Yapışıp
    sapanın
    sapına
    şol kardeş toprağını biz de bir yol
    sürelim, dedik.»
    Düştük dağlara dağlara,
    aştık dağları dağları...
    Dostlar,
    ben yolculuk etmem bir başıma.
    Bir ikindi vakti can yoldaşıma
    dedim ki: geldik.
    Dedim ki: bak
    başladı karşımızda bir çocuk gibi gülmeğe
    bir adım geride ağlayan toprak.
    Bak ki, incirler iri zümrüt gibidir,
    kütükler zor taşıyor kehribar salkımları.
    Saz sepetlerde oynıyan balıkları gör:
    ıslak derileri pul pul, ışıl ışıldır
    ve körpe kuzu eti gibi aktır
    yumuşaktır etleri.
    Dedim ki bak,
    burda insan toprak gibi, güneş gibi, deniz gibi
    bereketli.
    Burda insan gibi verimli deniz, güneş ve toprak..
    *
    5.
    Arkamızda hünkârın ve hünkâr beylerinin timar ve zeametli topraklarını bırakıp Börklücenin diyarına girdiğimizde bizi ilk karşılayan üç delikanlı oldu. Üçü de yanımdaki rehberim gibi yekpâre ak libaslıydılar. Birisinin kıvırcık, abanoz gibi siyah bir sakalı ve aynı renkte ihtiraslı gözleri, kemerli büyük bir burnu vardı. Vaktiyle Musanın dinindenmiş. Şimdi Börklüce yiğitlerinden.
    İkincisinin çenesi kıvrık ve burnu dümdüzdü. Sakızlı Rum bir gemiciymiş. O da Börklüce müritlerinden.
    Üçüncüsü orta boylu, geniş omuzlu. Şimdi düşünüyorum da, onu, yolparacılar koğuşunda yatan ve o yayla türküsünü söyliyen Hüseyine benzetiyorum. Yalnız Hüseyin Erzurumluydu. Bu Aydınlıymış.
    İlk sözü söyliyen Aydınlı oldu:
    — Dost musunuz düşman mı? dedi. Dost iseniz hoşgeldiniz. Düşman iseniz boynunuz kıldan incedir.
    — Dostuz, dedik.
    Ve o zaman öğrendik ki, Sarohan valisi Sismanın ordusunu, yani toprakları tekrar hünkâr beylerine vermek isteyenleri, bizimkiler Karaburunun dar, dağlık geçitlerinde tepelemişlerdir.
    Yine, o yolparacılar koğuşunda yatan Hüseyin'e benziyeni dedi ki:
    — Buradan ta Karaburunun dibindeki denize dek uzayan kardeş soframızda bu yıl incirler böyle ballı, başaklar böyle ağır ve zeytinler böyle yağlı iseler, biz onları, sırma cepken giyer haramilerin kanıyla suladık da ondandır.
    Müjde büyüktü. Rehberim:
    — Öyleyse tez dönelim. Haberi Bedreddine iletelim, dedi.
    Yanımıza Sakızlı Rum gemici Anastası da alıp ve ancak eşiğine bastığımız kardeş toprağını bırakarak tekrar Âl Osman oğullarının karanlığına daldık.
    Bedreddini İznikte, göl kıyısında bulduk. Vakit sabahtı. Hava ıslak ve kederliydi.
    Bedreddin.
    — Nöbet bizimdir. Rumeline geçek, dedi.
    Gece İznikten çıktık. Peşimizi atlılar kovalıyordu. Karanlık, onlarla aramızda duvar gibiydi. Ve bu duvarın arkasından nal seslerini duyuyorduk. Rehberim önden gidiyor, Bedreddinin atı benim al atımla Anastasınki arasındaydı. Biz üç anaydık. Bedreddin çocuğumuz Ona bir kötülük edecekler diye içimiz titriyordu. Biz üç çocuktuk. Bedreddin babamız. Karanlığın duvarı ardındaki nal sesleri yaklaşır gibi oldukça Bedreddine sokuluyorduk.
    Gün ışığında gizlenip, geceleri yol alarak İsfendiyara ulaştık. Oradan bir gemiye bindik.
    ***
    6.
    Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
    ve bir yelkenli vardı.
    Bir gece bir denizde bir yelkenli
    yapyalnızdı yıldızlarla.
    Yıldızlar sayısızdı.
    Yelkenler sönüktü.
    Su karanlıktı
    ve göz alabildiğine dümdüzdü.
    Sarı Anastasla Adalı Bekir
    hamladaydılar.
    Koç Salihle ben
    pruvada.
    Ve Bedreddin
    parmakları sakalına gömülü
    dinliyordu küreklerin şıpırtısını.
    Ben:
    — Ya! Bedreddin! dedim,
    uyuklıyan yelkenlerin tepesinde
    yıldızlardan başka bir şey görmüyoruz.
    Fısıltılar dolaşmıyor havalarda.
    Ve denizin içinden
    gürültüler duymuyoruz.
    Sade bir dilsiz, karanlık su,
    sade onun uykusu.
    Ak sakalı boyundan büyük küçük ihtiyar
    güldü,
    dedi:
    — Sen bakma havanın durgunluğuna
    derya dediğin uyur uyur uyanır.
    Bir gece bir denizde yalnız yıldızlar
    ve bir yelkenli vardı.
    Bir gece bir yelkenli geçip Karadenizi
    gidiyordu Deliormana
    Ağaçdenizine..
    ***
    7.
    Bu orman ki Deliormandır gelip durmuşuz
    demek Ağaçdenizinde çadır kurmuşuz.
    «Malûm niçin geldik,
    malûm derdi derunumuz» diye
    her daldan her köye bir şahin uçurmuşuz.
    Her şahin peşine yüz aslan takıp gelmiş.
    Köylü, bey ekinini, çırak çarşıyı yakıp
    reaya zinciri bırakıp gelmiş.
    Yani Rumelinde bizden ne varsa tekmil
    kol kol Ağaçdenizine akıp gelmiş...
    Bir kızılca kıyamet!
    Karışmış birbirine
    at, insan, mızrak, demir, yaprak, deri,
    gürgenlerin dalları, meşelerin kökleri.
    Ne böyle bir âlem görmüşlüğü vardır,
    ne böyle bir uğultu duymuşluğu var
    Deliorman deli olalı beri..
    ***
    8.
    Anastası Deliormanda Bedreddinin ordugâhında bırakıp ben ve rehberim Geliboluya indik. Bizden önce buradan denizi yüzerek geçen olmuş. Galiba bir dildâde yüzünden. Biz de denizi yüzerek karşı kıyıya vardık. Lâkin bizi bir balık gibi çevik yapan şey bir kadın yüzünü ay ışığında seyretmek ihtirası değil, İzmir yoluyla Karaburuna, bu sefer şeyhinden Mustafaya haber ulaştırmak işiydi.
    İzmire yakın bir kervansaraya vardığımızda, padişahın on iki yaşındaki oğlunun elinden tutan Bayezid Paşanın Anadolu askerlerini topladığını duyduk.
    İzmirde çok oyalanmadık. Şehirden çıkıp Aydın yolunu tutmuştuk ki bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında, bir kuyuya serinlesin diye karpuz salmış dinlenen ve sohbet eden dört çelebiye rastladık. Her birinin üstünde başka çeşit libas vardı. Üçü kavukluydu, birisi fesli. Selâm verdiler. Selâm aldık. Kavuklulardan birisi Neşrî imiş. Dedi ki:
    — Halkı ibahet mezhebine davet eden Börklücenin üzerine Sultan Mehemmed Bayezid Paşa'yı gönderir.
    Kavuklulardan ikincisi Şükrüllah bin Şihâbiddin imiş. Dedi ki:
    — Bu sofinin başına birçok kimseler toplandı. Ve bunların dahi şer'i Muhammediye muhalif nice işleri âşikâr oldu.
    Kavuklulardan üçüncüsü Âşıkpaşazâde imiş. Dedi ki:
    - Sual: Ahir Börklüce paralanırsa imanla mı gidecek, imansız mı?
    - Cevap: Allah bilir anın çünkim biz anın mevti halini bilmezüz..
    Fesli olan çelebi İlâhiyat Fakültesi tarihi kelâm müderrisiydi. Yüzümüze baktı. Gözlerini kırpıştırarak kurnaz kurnaz gülümsedi. Bir şey demedi.
    Biz hemen atlarımızı mahmuzladık. Ve bir bağ içinde, bir ceviz ağacı altında, bir kuyuya saldıkları karpuzları serinletip sohbet edenleri nallarımızın tozları arkasında bırakarak Aydına, Karaburuna, Börklücenin yanına vardık.
    ***
    9.
    Sıcaktı.
    Sıcak.
    Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı
    sıcak.
    Sıcaktı.
    Bulutlar doluydular,
    bulutlar boşanacak
    boşanacaktı.
    O, kımıldanmadan baktı,
    kayalardan
    iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.
    Orda en yumuşak, en sert
    en tutumlu, en cömert,
    en
    seven,
    en büyük, en güzel kadın:
    TOPRAK
    nerdeyse doğuracak
    doğuracaktı.
    Sıcaktı.
    Baktı Karaburun dağlarından O
    baktı bu toprağın sonundaki ufka
    çatarak kaşlarını :
    Kırlarda çocuk başlarını
    Kanlı gelincikler gibi koparıp
    çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde
    beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp.
    Bu gelen
    Şehzade Murattı.
    Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın
    ismine
    Aydın eline varıp
    Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine.
    Sıcaktı.
    Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı,
    baktı köylü Mustafa.
    Baktı korkmadan
    kızmadan
    gülmeden.
    Baktı dimdik
    dosdoğru.
    Baktı O.
    En yumuşak, en sert
    en tutumlu, en cömert,
    en
    seven,
    en büyük, en güzel kadın :
    TOPRAK
    nerdeyse doğuracak
    doğuracaktı.
    Baktı.
    Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.
    Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu
    fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla.
    Oysaki onlar bu toprağı,
    bu kayalardan bakanlar, onu,
    üzümü, inciri, narı,
    tüyleri baldan sarı,
    sütleri baldan koyu davarları,
    ince belli, aslan yeleli atlarıyla
    duvarsız ve sınırsız
    bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.
    Sıcaktı.
    Baktı.
    Bedreddin yiğitleri baktılar ufka...

    En yumuşak, en sert,
    en tutumlu, en cömert,
    en
    seven,
    en büyük, en güzel kadın :
    TOPRAK
    nerdeyse doğuracak
    doğuracaktı.
    Sıcaktı.
    Bulutlar doluydular.
    Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
    Birden-
    - bire
    kayalardan dökülür
    gökten yağar
    yerden biter gibi,
    bu toprağın verdiği en son eser gibi
    Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
    çıktılar.
    Dikişsiz ak libaslı
    baş açık
    yalnayak ve yalın kılıçtılar.
    Mübalâğa cenk olundu.
    Aydının Türk köylüleri,
    Sakızlı Rum gemiciler,
    Yahudi esnafları,
    on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
    düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
    Bayrakları al, yeşil,
    kalkanları kakma, tolgası tunç
    saflar
    pâre pâre edildi ama,
    boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
    on binler iki bin kaldı.
    Hep bir ağızdan türkü söyleyip
    hep beraber sulardan çekmek ağı,
    demiri oya gibi işleyip hep beraber,
    hep beraber sürebilmek toprağı,
    ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
    yârin yanağından gayrı her şeyde
    her yerde
    hep beraber!
    diyebilmek
    için
    on binler verdi sekiz binini..
    Yenildiler.
    Yenenler, yenilenlerin
    dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
    kılıçlarının kanını.
    Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
    hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
    Edirne sarayında damızlanmış atların
    eşildi nallarıyla.
    Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
    zarurî neticesi bu!
    deme, bilirim!
    O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
    Ama bu yürek
    o, bu dilden anlamaz pek.
    O, «hey gidi kambur felek,
    hey gidi kahbe devran hey,»
    der.
    Ve teker teker,
    bir an içinde,
    omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
    yüzleri kan içinde
    geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
    geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..
    ***
    10.
    Karanlıkta durdular.
    Sözü O aldı, dedi:
    «— Ayasluğ, şehrinde pazar kurdular.
    Yine kimin dostlar
    yine kimin boynun vurdular?»
    Yağmur
    yağıyordu boyuna.
    Sözü onlar alıp
    dediler ona:
    «— Daha pazar
    kurulmadı
    kurulacak.
    Esen rüzgâr
    durulmadı
    durulacak.
    Boynu daha
    vurulmadı
    vurulacak.»
    Karanlık ıslanırken perde perde
    belirdim onların olduğu yerde
    sözü ben aldım, dedim :
    «— Ayasluğ şehrinin kapısı nerde?
    Göster geçeyim!
    Kalesi var mı?
    Söyle yıkayım.
    Baç alırlar mı?
    De ki vermeyim!»
    Sözü O aldı, dedi:
    «—Ayasluğ şehrinin kapısı dardır.
    Girip çıkılmaz.
    Kalesi vardır,
    kolay yıkılmaz.
    Var git al atlı yiğit
    var git işine!..»
    Dedim: «— Girip çıkarım!»
    Dedim: «-—Yakıp yıkarım!»
    Dedi: «—Yağış kesildi
    gün ağarıyor.
    Cellât Ali,
    Mustafayı
    çağırıyor!
    Var git al atlı yiğit
    var git işine!..»
    Dedim: «— Dostlar
    bırakın beni
    bırakın beni.
    Dostlar
    göreyim onu
    göreyim onu!
    Sanmayınız
    dayanamam.
    Sanmayınız
    yandığımı
    el âleme belli etmeden yanamam!
    Dostlar
    "Olmaz!" demeyin,
    "Olmaz!" demeyin boşuna.
    Sapından kopacak armut değil bu
    armut değil bu,
    yaralı olsa da düşmez dalından;
    bu yürek
    bu yürek benzemez serçe kuşuna
    serçe kuşuna!
    Dostlar
    biliyorum!
    Dostlar
    biliyorum nerde, ne haldedir O!
    Biliyorum
    gitti gelmez bir daha!
    Biliyorum
    bir deve hörgücünde
    kanıyan bir çarmıha
    çırılçıplak bedeni
    mıhlıdır kollarından.
    Dostlar
    bırakın beni,
    bırakın beni.
    Dostlar
    bir varayım göreyim
    göreyim
    Bedreddin kullarından
    Börklüce Mustafayı
    Mustafayı.»

    Boynu vurulacak iki bin adam,
    Mustafa ve çarmıhı
    cellât, kütük ve satır
    her şey hazır
    her şey tamam.
    Kızıl sırma işlemeli bir haşa
    altın üzengiler
    kır bir at.
    Atın üstünde kalın kaşlı bir çocuk
    Amasya padişahı şehzade sultan Murat.
    Ve yanında onun
    bilmem kaçıncı tuğuna ettiğim Bayezid Paşa!
    Satırı çaldı cellât.
    Çıplak boyunlar yarıldı nar gibi,
    yeşil bir daldan düşen elmalar gibi
    birbiri ardına düştü başlar.
    Ve her baş düşerken yere
    çarmıhından Mustafa
    baktı son defa.
    Ve her yere düşen başın
    kılı depremedi:
    —İriş
    Dede Sultanım iriş!
    dedi bir,
    başka bir söz demedi..
    ***
    11.
    Bayezid Paşa Manisaya gelmiş, Torlak Kemâli anda bulup anı dahi anda asmış, on vilâyet teftiş edilerek gidecekler giderilmiş ve on vilâyet betekrar bey kullarına timar verilmişti.
    Rehberimle ben, bu on vilâyetten geçtik. Tepemizde akbabalar dolaşıyor ve zaman zaman acayip çığlıklar atarak karanlık derelerin içine süzülüyorlar, henüz kanları kurumamış körpe kadın ve çocuk ölülerinin üstüne iniyorlardı. Yollarda, güneşin altında, genç, ihtiyar erkek cesetleri serili olduğu halde, kuşların yalnız kadın ve çocuk etini tercih etmeleri karınlarının ne kadar tok olduğunu gösteriyordu.
    Yollarda hünkâr beylerinin alaylarına rastlıyorduk.
    Hünkârın bey kulları; çürümüş bir bağ havası gibi ağır ve büyük bir güçlükle kımıldanabilen rüzgârların içinden ve parçalanmış toprağın üstünden geçerek, rengârenk tuğları, davullarıyla ve çengü çigane ile timarlarına dönüp yerleşirlerken biz on vilâyeti arkada bıraktık. Gelibolu karşıdan göründü. Rehberime:
    — Takatim kalmadı gayrı, dedim, denizi yüzerek geçmem mümkün değil.
    Bir kayık bulduk.
    Deniz dalgalıydı. Kayıkçıya baktım. Bir Almanca kitabın iç kapağından koparıp koğuşta başucuma astığım resme benziyor. Kalın bıyığı abanoz gibi siyah, sakalı geniş ve bembeyaz. Ömrümde böyle açık, böyle konuşan bir alın görmemişimdir.
    Boğazın orta yerine gelmiştik, deniz durmamacasına akıyor, kurşun boyalı havanın içinde sular köpüklenerek kayığımızın altından kayıyordu ki koğuştaki resme benziyen kayıkçımız:
    — Serbest insan ve esir, patriçi ve pleb, derebeyi ve toprak kölesi, usta ve çırak, bir kelime ile ezenler ve ezilenler, nihayet bulmaz bir zıddıyette birbirine karşı göğüs gererek bazen el altından, bazen açıktan açığa fasılasız bir mücadeleyi devam ettirdiler; dedi.
    ***
    12.
    Rumeline ayak bastığımızda Çelebi Sultan Mehemmedin Selânik kalesindeki muhasarayı kaldırarak Sereze geldiğini duyduk. Bir an önce Deliormana ulaşmak için gece gündüz yol almağa başladık.
    Bir gece yol kenarında oturmuş dinleniyorduk ki, karşıdan Deliorman taraflarından gelip Serez şehrine doğru giden üç atlı, doludizgin önümüzden geçti. Atlılardan birinin terkisinde bir heybe gibi bağlanmış, insana benzer bir karaltı görmüştüm. Tüylerim diken diken oldu. Rehberime dedim ki:
    Ben tanırım bu nal seslerini.
    Bu köpükleri kanlı simsiyah atlar
    karanlık yolun üstünden dörtnala geçip
    hep böyle terkilerinde bağlı esirler götürdüler.
    Ben tanırım bu nal seslerini.
    Onlar
    bir sabah
    çadırlarımıza bir dost türküsü gibi gelmişlerdir.
    Bölüşmüşüzdür ekmeğimizi onlarla.
    Hava öyle güzeldir,
    yürek öyle umutlu,
    göz çocuklaşmış
    ve hakîm dostumuz ŞÜPHE uykuda...
    Ben tanırım bu nal seslerini.
    Onlar
    bir gece
    çadırlarımızdan doludizgin uzaklaşırlar.
    Nöbetçiyi sırtından bıçaklamışlardır
    ve terkilerinde
    en değerlimizin
    arkadan bağlanmış kolları vardır.
    Ben tanırım bu nal seslerini
    onları Deliorman da tanır..
    Filhakika bu nal seslerini Deliormanın da tanıdığını çok geçmeden öğrendik. Çünkü ormanımızın eteklerine ilk adımımızı atmıştık ki, Bayezid Paşanın diğer tedbiratı saibe ile ormana adamlar bıraktığını, bunların karargâha kadar sokulup Bedreddinin müritliğine dahil olduklarını ve bir gece şeyhimizi çadırında uykuda bastırıp kaçırdıklarını duyduk. Yani yol kenarında rastladığımız üç atlı Osmanlı tarihindeki provokatörlerin ağababası idiler ve terkilerinde götürdükleri esir de Bedreddindi.
    ***
    13.
    Rumeli, Serez
    ve bir eski terkibi izafi:
    HUZÛRU HÜMAYUN.
    Ortada
    yere saplı bir kılıç gibi dimdik
    bizim ihtiyar.
    Karşıda hünkâr.
    Bakıştılar.
    Hünkâr istedi ki:
    bu müşahhas küfrü yere sermeden önce,
    son sözü ipe vermeden önce,
    biraz da şeriat eylesin ibrazı hüner
    âdâb ü erkâniyle halledilsin iş.
    Hazır bilmeclis
    Mevlâna Hayder derler
    mülkü acemden henüz gelmiş
    bir ulu danişmend kişi
    kınalı sakalını ilhamı ilâhiye eğip,
    «Malı haramdır amma bunun
    kanı helâldır» deyip
    halletti işi...
    Dönüldü Bedreddine.
    Denildi: «Sen de konuş.»
    Denildi: «Ver hesabını ilhadının.»
    Bedreddin
    baktı kemerlerden dışarı.
    Dışarda güneş var.
    Yeşermiş avluda bir ağacın dalları
    ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar.
    Bedreddin gülümsedi.
    Aydınlandı içi gözlerinin,
    dedi:
    — Mademki bu kerre mağlubuz
    netsek, neylesek zaid.
    Gayrı uzatman sözü.
    Mademki fetva bize aid
    verin ki basak bağrına mührümüzü..
    ***
    14.
    Yağmur çiseliyor,
    korkarak
    yavaş sesle
    bir ihanet konuşması gibi.
    Yağmur çiseliyor,
    beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
    ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.
    Yağmur çiseliyor,
    Serezin esnaf çarşısında,
    bir bakırcı dükkânının karşısında
    Bedreddinim bir ağaca asılı.
    Yağmur çiseliyor.
    Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
    Ve yağmurda ıslanan
    yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
    çırılçıplak etidir.
    Yağmur çiseliyor.
    Serez çarşısı dilsiz,
    Serez çarşısı kör.
    Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
    Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.
    Yağmur çiseliyor.