• Elimdeki kitapta “Gerçek, bir buz parçasıdır.”* diyor. Hayır! Gerçek, bir buz parçası değildir. Gerçek, güneş gibidir; karanlıkta görünmediği zamanlarda bile varlığını devam ettirir. Eğer gözler güneşi ararsa gece gökyüzündeki Ay gerçeği işaret eder. Çünkü o Güneş’in yani gerçeğin yansımasıdır.

    *Sapkowski, Kader Kılıcı, s.155
  • 465 syf.
    ·3 günde
    “Meleklerin kendisinden utandığı bir adamdan sen utanmaz mısın?” diye buyuruyordu Peygamber Efendimiz Ashabın büyüklerinden Osman (r.a.) hakkında.
    Ne güzel bir kitap okudum diyemiyorum zira okuduğum ve hüzünlediğim sayfa satırlarında ,şehadetini okurken gözyaşlarımı sakladığım nice kelime dizeleri vardı yüreğime dokunan.
    Ömer Rıza Doğrul tarafından kaleme alınmış ,kaynaklandırılmış satırları okurken gittim geldim Mübarek beldelere. Yürüdüm Basra,Şam,Mısır sokaklarında...
    Birçok haneye misafir oldum birçok anıya şahit oldum.
    En acısını Osman (r.a.) evinde, hilafet gömleği kana bulanırken hissettim,kan damladı ayet üzerine. Kalpte gussa. Gözde yaş. Lisan-ı hal dilsiz kalıyordu.Ne tevafuk ki Mevla şöyle buyuruyordu:
    ‎فَسَيَكْف۪يكَهُمُ اللّٰهُ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
    “Onlara karşı Allah sana yeter. O işitendir, bilendir.” (el-Bakara, 137)
    Sıradan bir yolculuk değildi,seven sevdiğine icabet için çıkmıştı. Seven,susuzluğunu dindirmek icin gitmişti. Bir bilseler ki iftar sofrasına bir tabak daha vardı. Dünya nimetlerini tasadduk eden,cennet nimetlerine nail olacaktı.

    Osman(r.a.) buyuruyordu ki:
    “Lakin asıl öldürülmeye layık olanlar yeryüzünde fesat çıkaranlardır”

    Bu sözlerin muhatabı işitmediler mi sizi ?
    Bile bile mi attılar fitne tohumlarını ?
    O yüzden mi içirdiler şedahet şerbetini ?
    Kimdi ki onlar Sebe oğlu dediğimiz Yahudi.(ler) 5 yahudi tarafından itina ile planlanmış oyunlar.
    Susuz bırakırken düşünmediler mi sizin müslümanlara su ile ikramda bulunduğunuzu ?
    Bilmiyorlar mıydı sizin Ebubekir ve Ömer efendimize dost olup biat ettiğinizi. Sahi neyi planlıyor ? ne diyorlardı ?

    “...İslamiyet,esaslarının açık olması ve akıl ile kalbe nüfuzu sayesinde her an fetihlerini genişletmeye namzetti. Bu yüzden bizim yapacağımız iş, onu içinden fethetmektir. Yani müslümanları birbirleriyle meşgul ederek onları İslamiyeti yaymaktan alıkoymaktır. Biz bunu yapmaya çalıştık.” - Sebe oğlu.

    Biliyorlardı elbet İslamiyet için doğan güneşin batmayacağını. Korkuyorlardı. Korkularının ardında çehrelerine taktıkları münafık sıfatıyla dolaşıyorlardı. Yüzlerini belli etmeye cesaretleri yoktu,haince yürüyorlardı mübarek sokaklarda. Bir yiğit gibi kılıcı kınından çıkarmak ağır geliyor, iftira ablukasına alıyorlardı...

    Bitmiyordu... birçok olaya şahitlik yaptı kalem.
    Cemel vakası,sıffin savaşı, hürmüzan vakası,haricilik...Günümüze dair uzanan birçok cevaplanması gereken sorulara cevap veriyor. Fitne tohumunun başlangıcını anlatıyordu. Hz.Ömer’den Hz. Ali (r.a.)’ün şehadetine kadar...

    Selam olsun Peygamber Efendimizin “gökteki yıldızlar gibidir” muhatabına nail olanlara. Kitapta zikredilenlere. Rabbimin razı olduklarına.Allah razı olsun iman gözüyle görüp İslam davasını koruyanlara.
    Okuyup,okutunuz efendim.
  • Tanya
    zoe’ydi adı
    ismim tanya dedi onlara
    (tanya;
    bursa cezaevinde karşımda resmin
    bursa cezaevinde,
    belki duymamışsındır bile bursa’nın ismini
    bursa’m yeşil ve yumuşak bir memlekettir.
    bursa cezaevinde karşımda resmin
    sene 1941 değil artık, sene 1945
    moskova kapılarında değil artık
    berlin kapılarında dövüşüyor artık seninkiler
    bizimkiler
    bütün namuslu dünyanınkiler..
    tanya;
    senin memleketini sevdiğin kadar ben de seviyorum memleketimi
    seni astılar memleketini sevdiğin için
    ben memleketimi sevdiğim için hapisteyim
    ama ben yaşıyorum
    ama sen öldün
    sen çoktan dünyada yoksun
    zaten ne kadar az kaldın orada
    on sekiz senecik...
    doyamadın güneşin sıcaklığına bile...
    tanya;
    sen asılan partizan, ben hapiste şair
    sen kızım, sen yoldaşım
    resmin üstüne eğiliyor başım
    kaşların incecik, gözlerin badem gibi
    renklerini fotoğraftan anlamam mümkün değil
    fakat yazıldığına göre koyu kestaneymişler.
    bu renk gözler çok çıkar benim memleketimde de...
    tanya;
    saçların ne kadar kısa kesilmiş
    Oğlum memet’inkinden farkı yok
    alnın ne kadar geniş, ay ışığı gibi
    rahatlık ve rüya veriyor insanın içine.
    yüzün ince uzun, kulakladır büyücek biraz,
    henüz çocuk boynu boynun
    henüz hiçbir erkek kolu sarılmamış anlıyor insan.
    ve püsküllü bir şey sarkıyor yakandan
    süsünü sevsinler mini mini kadın.
    arkadaşları çağırdım bakıyorlar resmine;
    _tanya
    senin yaşında bir kızım var.
    _tanya
    kız kardeşim senin yaşında
    _tanya
    senin yaşında sevdiğim kız
    bizim memleket sıcaktır
    bizde kızlar tez kadınlaşır..
    _tanya
    senin yaşında kızlarla
    okulda, fabrikada, tarlada arkadaşız
    tanya;
    sen öldün ne kadar namuslu insan öldü
    ve öldürülmekte
    ama ben,
    söylemesi ayıpmış gibi geliyor bana
    ama ben yedi yıldır kavgada
    hayatımı tehlikeye koymadan
    hapiste de olsa da yaşıyorum)
    sabah oldu tanya’yı giydirdiler
    ama çizmeleri, şapkası, gocuğu yoktu
    iç etmişlerdi onları
    torbasını giydirdiler
    torbada benzin şişelesi, kibrit,
    kurşun, tuz, şeker....
    şişelesi boynuna astılar
    torbasını verdiler sırtına
    göğsüne bir de yazı yazdılar
    “partizan”
    köyün meydanına kuruldu darağacı
    atlılar çekmiş kılıcı
    halka olmuş piyade askeri
    zorla seyre getirdiler köylüleri
    iki sandık üst üste
    iki makarna sandığı
    sandıkların üstüne yağlı urgan sallanır
    urganın ucunda ilmik
    partizan kaldırılıp çıkarıldı tahtına
    partizan
    kolları bağlı arkadan
    durdu urganın altında dimdik..
    nazlı boynuna ilmiği geçirdiler
    bir subay fotoğrafa meraklı
    bir subay elinde makine; kodak
    bir subay resim alacak
    tanya seslendi kolhozlulara ilmiğin içinden
    “ _ kardeşler üzülmeyin gün yiğitlik günüdür.
    soluk aldırmayın faşistlere
    yakın, yıkın, öldürün....”
    bir alman vurdu ağzına partizanın
    genç kızın beyaz, yumuk çenesine aktı kan
    fakat askerlere dönüp devam etti partizan:
    “_ biz iki yüz milyonuz
    iki yüz milyon asılır mı?
    gidebilirim ben
    ama bizimkiler gelecekler
    teslim olun vakit varken...”
    kolhozlular kan ağlıyorlardı,
    cellat çekti ipi
    boğuluyor nazlı boynu kuğu kuşunun
    fakat dikildi ayaklarının ucunda partizan
    ve hayata seslendi insan
    “_ kardeşler
    hoşça kalın
    kardeşler
    kavga sonuna kadar
    duyuyorum nal seslerini geliyor bizimkiler...”
    cellat bir tekme attı makarna sandıklarına
    sandıklar yuvarlandılar
    ve tanya sallandı ipin ucunda...
  • Attillâ, dünya hakimiyetine giden yolun Doğu Roma/Bizans’ın ele geçirilmesi olduğuna inanmıştır.Attilâ Doğu Roma ile ilişkilerinde amcası Uldız Han’ın “Güneşin doğduğu yerden baktığı yere kadar her tarafı feth ederim.” Cümlesiyle tehtid ettiği Bizans’a/Doğu Roma’ya karşı amcasının yaklaşımını devam ettirmiştir. İskit/Saka halkı ve krallarının inandığı kutsal kılıç efsanesine Hunlar ve Atillada inanmıştır. Savaş Tanrısı Ares’in kılıcını ele geçiren kişinin yenilmezliğine inanılmıştır. Ares’in kılıcı bir çoban tarafından bulunmuş ve Attilâ’ya getirilmiştir. Kılıcın Attilâ’da olması onun yenilemeyeceği ve “Cİhan Hakimi” olacağı inancını pekiştirmiştir.
  • Yollar incecik, uzayıp uzayıp giden
    Kayalar üzerinden, ağaçlar altından
    Güneşin hiç parlamadığı mağaralar içinden
    Denize hiç ulaşmayan suların yanından
    Üzerinden kışın ektiği karın
    Ve Haziran'ın şen çiçekleri arasından
    Çimenler üzerinden ve üzerinden taşların
    Ve ayın altındaki dağlar altından
    Yollar incecik, uzayıp uzayıp giden
    Bulutların altından, yıldızların altından
    Yine de gezinir ayaklar ötelerden
    Sonunda döndüler eve doğru uzaklardan
    Gözleri ateşi görmüş ve kılıcı da
    Ve korkuyu taş salonlarda
    Bak yeşil çayırlara işte sonunda
    Ağaçlara ve tepelere yıllardır bilinen
  • Her yükselen bir gün düşer, inişler başlar zirveden
    Ömrün mutlu günlerine niçin aldanır ki insan
    Her şey değişir gök gibi, bir gün pırıl pırıl, bir gün bulutlu
    Sen de öylesin işte, bugün güldürmüşse zaman, yarın ağlatır
    Kime uzatmış ki bir şefkat eli bu dünya?
    Kime ebedilik vermiş, kime yaramış sonsuzca?
    Hedefini delip geçmezse kılıçla mızrak,
    Geri döner, yaralar kendi sahibini
    Zaman bu, ne kılıç kını tanır ne sağlam Gımdan kalesi
    Çürütür hepsini, paramparça eder zaman kılıcı
    Düşün, nerdedir şimdi, var mı onlardan bir iz
    Nerde muhteşem taçlı Yemen hükümdarları
    Şeddad’ın İrem Bağı, İrem Cenneti nerde
    Nerde bugün İran’ın Sasani hükümdarı
    Karun’un bitmez tükenmez serveti nerde bugün?
    Hani Ad, hani Adnan, hani Kahtan, bu dünya servetleri
    Çaresiz onlarda boyun büküp emrine tarihin,
    Çekilip gittiler birer birer, bir masal bir efsane gibi
    O saltanatlar sanki bir rüyada yaşanmış gibi
    Gerçekten değil de, bir hayal bir gölge gibi sanki
    Bir vuruşta yere serdi Dara’yı zaman
    Yere geçirdi Kisra’yı, ne sarayları kaldı, ne zafer takları
    Don vurmuş yapraklar gibi kurudu Sa’b
    Düşün ki bir beka bulmadı alemde Süleyman bile
    Bin türlü belası var dünyanın işte,
    Bazan bir hüzün boşanır, bazan bir sevinç tufanı
    Her faciaya bir teselli bulursun belki, ama
    Unutulmaz İslam’ın uğradığı bela cihanda
    Öyle bir felakete uğradık ki Endülüs’te biz
    Üstümüze devrildi sanki, Şehlan ve Uhud dağları
    Nazar değdi İslam’a Endülüs’te, bela üstüne bela
    Yağdı yağmur gibi, O güzelim şehirler üstüne
    Bir sor Belensiye’yi hali nicedir Mürsiye’nin
    Duy başına gelenleri Şatibe’nin, Ceyyan’ın
    Gördün mü Kurtuba’yı, bir bilgi okyanusu
    Bir bilgi deniziydi , görseydin bilginleri
    Hıms’ı sor şimdi de, pırıl pırıl aydınlık bahçeleri
    Azb ırmağını sor, yine öyle akar mı, şeker tadıydı suyu
    İşte bunlardı, Medine’si, gözbebeği Endülüs’ün
    Bunlar ki birer viranedir artık, niçin yaşamalı
    Yarinden ayrılmış feryatlar koparan bir genç gibi
    Öyle dolmuş, hüzünlügözleri yüce İslam’ın
    Soyununca İslam’dan, birer çöle dönüştü sanki
    Onlar ki, küfür karanlığı içinde bayındır bugün
    Birer kilisedir artık camiler, mescitler
    Her yanda çanlar, putlar ve baykuş uğultuları
    Donmuş taştansalar da, mihraplar ağlar buna
    İnler buna minberler, cansız ağaçtansalar da
    Uyan ey gafil kişi ibret denizi zaman
    Sen uyumuşsan da, asla uyumaz zaman
    Ey korkusuzca, gururla at sürenler kendi ülkesinde
    Siz Hıms’ı gördünüz mü, en güzelini ülkelerin
    Her facia unutulur biraz belki tarihte
    Unutulmaz endülüste başa gelen belalar
    Ey Siz, en güzel ve şahin duruşlu
    Arap atlarına binenler, yarış alanlarında
    Ey keskin kılıçlı kahramanlar ordusu,
    Ey savaşın toz dumanı içinde kılıcı parlayanlar
    Siz ey karşı kıtada, bin nimet içinde
    Rahat ve mutlu yaşayanlar saltanat içinde
    Sizin hiç haberiniz var mıdır Endülüs’ten
    Bir siz kalmışsınız duymayan halimizi
    Onlar sizden yana çevirip gözlerini ufuklara bakıp,
    Bir imdat beklediler, öldürülen asker , esir düşen kadınlar
    Yarab, nedir bu çatışma, bu ayrılık İslam arasında
    Alıp götürdü, nemiz var, nemiz yok, bir zulüm seli
    Dün sultan idiler, bey idiler kendi ülkelerinde
    Bugün küfrün elinde bir uşak, bir oyuncak
    Çevirmiş onları, dört yandan zillet uçurumları,
    Dehşet içinde fırlamış gözleri, kimsesiz ve şaşkın...
    Sende görseydin çığlıklarını, çırpınışlarını ey Tanrı kulu
    Ocağından koparılıp satıldıklarını köle pazarlarında
    O feryatlar senin de aklını koymazdı başında benim gibi
    Koparır gibi bedenden ruhu, kopardılar anadan yavrusunu
    Yeni doğan güneşin aydınlığı o kızlar ki
    Öyle saf temiz, yakut ve mercandan dökülmüş sanki
    O kızlar ki, sürüklenip sürüklenip saçlarından
    Kirli yataklarına çekildi, kan kustu babaları
    Eritir her kalbi bu anlattıklarımın birisi bile
    Eğer varsa sende İslam’dan, imandan bir iz
    Ey insanoğlu!