• Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi kararında ve Misak-ı
    Milli'de şu vardır:
    Misak-ı Milli sınırlan içinde iki kardeş kavim, Türk ve Kürt
    kavmi yaşamaktadır. Birinci TBMM kararı böyledir. Bölücülük
    olarak kabul edildiği takdirde, Birinci TBMM ve Mustafa Kemal'i
    de bölücü olarak kabul etmek gerekir. Bu iki kardeş unsur; Birinci
    kurtuluş savaşını müştereken başarmışlardır. Güney Cephesi'nde
    omuz omuza savaşmışlardır. Bu ikisine birden biz "Türkiye
    halkı " diyoruz ve bu iki kardeş unsur; ikinci bağımsızlık savaşını
    da müştereken başaracaklardır. Asıl bölücüler; bu gerçeği kabul
    etmeyenlerdir.
  • Çürükdere yerleşim birimine adını veren dereyi besleyen sular, yerleşimin güney ucunda yer alan Katran Dağı’ndan (1134m.) çıkar. Yaz kış gümüş renginde akan sularıyla dere, güneyden kuzeye doğru, küçük şelaleler, gölcükler de oluşturarak kıvrıla kıvrıla, yaklaşık beş bin metre aktıktan sonra Göksu’ya karışır.
    Çürükdere Vadisi’nin doğu sınırını Kesmetepesi (680m.) ve bu tepenin uzantısı olan sırtlar oluştururken, batısında ise, Sarıkaya (1204m.) Mazzak ve Çamlısırt yer alır. Vadinin her iki yamacından, yazın kuruyan onlarca esik ile sol sahilde yer alan Gavur Deresi ve Bokludere’de Çürükdere’ye ulaşarak nihayete ererler.
    Muhtemelen, üst kesimlerde tarla açıldıkça, nadiren de olsa bostanları sel aldığı için dere ve yerleşim “Çürükdere” adı ile anılır olmuştu.
    1800’lerin sonlarında derenin nehre yakın kısmı ve sağ sahilini, Kütük İbrahim’in oğulları Cırık Halil ile Ahraz Osman kışlık yurt edinmişlerdi. Bu iki kardeşin oğulları İbiş ile Mustafa baba ocağında kalırken Ahraz Mustafa’nın oğulları İbrahim ve Osman’da derenin sol sahiline kendi evlerini yapmışlardı.
    Dere baharda yumurtlamaya çıkan ballılarla kaynarken, kurt, çakal, sansar, tilki, domuz, porsuk, kirpi ve her türden kuşlar vadinin daimi sakinleriydi. O kadar ki, dağda ölen bir canlıyı önce kartallar, sonra da diğer yırtıcılar ziyaret eder ve birkaç saat sonra ölüden geriye ancak kemikleri kalırdı.
    Vadinin daha çok güneş alan kesimlerinde başta zeytin, hartlap (sandal), ve çalı türleri yer alırken, az güneşli yamaçlarda ise meşe ve çam ormanlarıyla kaplıdır.
    İşte bu derede, gecelerin uzadığı ve serinlemeye başladığı ama henüz ayazların hissedilmediği o esintili sonbahar akşamları, dedenin evinde akşam oturmalarımızın da başlangıç dönemiydi.
    Ocaklıkta yanan ateşin ölgün ışığında, toprak damın mertek aralarından, büyük ve çok uzun bir çift karayılan akmaya başlayınca gençlerden yılanları şişleyerek öldürmek için hareketleneler olur, o ise, “Evde yılan berekettir, sakın yılanlarıma dokunmayın” derdi.
    Diklenenler olursa da, “siz yaylalara gittiğinizde benim onlardan başka can yoldaşım mı var; oturun oturduğunuz yere” diyerek gürler, herkesin yerine oturmasını sağlardı.
    Bizler, o zamanlar aksakallı dedenin neden böyle davrandığını hiç anlamaz, hatta anlamaya da çalışmazdık. Fakat damdan dökülen topraklar ile farelerin canhıraş feryatlarından yılanların istikametini ve davetsiz misafirliklerinin ne zaman biteceğini büyük bir merak ve dikkatle takip ederdik.
    Bizim için hiç bitmeyecekmiş gibi gelen ama aslında birkaç dakika süren bu misafirliğin bittiğini, evin içini derin bir sessizlik kaplayınca anlar, korkularımız azalır, ancak o zaman rahat bir nefes alırdık.
    Sonra o çok yıldızlı gecelerin karanlığına ışık olsun diye yaktığımız meydan ateşimiz sönmeden yetişir ve aşağılardaki derenin bir çoğalıp bir azalan gümbürtüsü, zaman zaman işitilen nehrin uğultusu eşliğinde kaldığımız yerden siñmeç (saklambaç) oynamaya devam ederdik.
    Çağırsalar da oyunu bırakıp zaten gelmeyeceğimizi bildiklerinden, ocaklıkta kaynayan ve kıvrımlı büyük bardaklarla içilen ger çayına (boz renkli bir kekik) bizi çağırmazlardı. Fakat kuru maya, (incir), maya pestili, ceviz, kavrulmuş melengiç ve nardan oluşan sofranın hep başköşesinde olurduk.
    Siñmeç oynarken uzaklardan hayal meyal duyulan kurt, çakal, tilki ulumaları, üğü, göğceoğlak (baykuş) sesinden korkup, saklandığı yerden kendiliğinden çıkanlar olur, bir de çanak çömlek patlatabilirsek, gülme nöbetlerine tutulur, mutluğumuz daha da artardı.
    O vakitler, “karayılanların insanlara asla zarar vermedikleri ama düşmanlarını unutmadıkları, bu nedenle hatırlarının hoş tutulması, onlara saygıda kusur edilmemesi, görülmelerinden, gözden kayboluşlarına kadar hareketsiz kalınması, korkutulurlarsa takip ederek, yakaladıklarında vücutları ile hasımlarını kırbaçladıkları” gibi telkinler, bizlere sürekli yapılırdı.
    İnsanlardan kendilerine zarar gelmeyeceğinden emin olan karayılanların olur olmaz yerde bizlere meydan okurcasına acelesiz tavırları, aniden durup etrafı kolaçan ederek yol almaları, tavuk cücükleri, gözetlediğimiz yuvalardaki kuşları yumurtaları ve yavruları ile birlikte mideye indirmeleri, ruhumuzda garip bir başkaldırı uyandırsa, içimizdeki şeytana, “bir tenhada indir şunların başına taşı” dedirtse de, yine de karayılanların kesin bir dokunulmazlığı vardı.
    Şimdilerde onların gözlerinin yaşına bakan bile yok. Rahmetlinin torunu, gelini ve köyün imamı, insan kıyımı veya zehirli fare ölülerinden kurtulabilmiş, köyümün son iki karayılanını, tüfekli birine öldürttüklerinde görüldü ki, “evin bereketi” diye dokunulmayan, son derece sevimli ve utangaç canlılar, sadece merteklerin arasındaki fareleri yemek için ziyaret etmezmiş dedenin o köhne evini. Meğer kimselerin bilmediği daha başka ölümüne bir dayanışma, dostluk ve sır da varmış aralarında.
    Zira vahşice öldürülen karayılanlardan birinin ağzında baş kısmından yarısına kadar yutulmuş dev bir zehirli engerek vardı. Uzun süre taciz edilmelerine rağmen, ölümleri pahasına oradan ayrılmamalarının asıl sebebi de engereği avlamak içinmiş.
    Dede, mektep medrese görmediği için okuma yazma da bilmezdi ama hiçbir şeyin boş yere var edilmediğini çok iyi bilir, ona göre de davranırdı.
    Başta nar olmak üzere, her türlü sebze ve meyvenin yetiştirildiği bostanlar, derenin hemen kenarında yer alırken, üst kesimlerde de maya bahçeleri vardı. Her ailenin bir yük hayvanı, yaklaşık beş sığır, on koyun, on beş tavuk, elli tane de keçisi olur, yetesi kadar ekin ekilir, giyecek, yatak ve kefen bezi için ovadan pamuk toplanır, tuz ile sabundan başka bir şey satın alınmaz, muhannete muhtaç olunmadan yaşanır giderdi.
    Beyaz bir örtüyle salacakta götürülenin aslında kendi anası olduğundan başka, anasıyla ilgili bir anısı yoktu Dedenin. Babası öldüğünde ise, onun daha bıyıkları yeni terliyordu. Sabah bostan sulamaya giden kardeşi Recep akşam yaylaya dönmeyince, onun ölüsünü bir dut ağacının dibinde bulmuşlar, askerden yeni dönen karındaşı Ali’de vurduğu ördeği almak isterken söğüt coşkunu ırmağın suyuna karışmış, Zeynep bacısı ise, bir kız arkadaşıyla şeleğinde kirç çuvalıyla dereyi geçerken aynı akıbete uğramıştı.
    İki oğlunun anası olan ilk eşini, askerlik dönüşü boşamak zorunda kalmış, ikinci eşi, ikinci doğumundan hemen sonra ölmüş, ortada kalan bebek anasızlık, bakımsızlık ve açlığın pençesinde kırk iki gün çırpındıktan sonra, nihayet kara toprağın altında anasına kavuşmuştu. Ana, baba, kardeşler, bir eş, altı evlat dönülmez yollara gitmiş, kendisi de işte gelmiş gidiyordu artık. Yeter ki Allah imandan ayırmasın, ağıda iş koymasın, bizlerin acısını ona göstermesindi.
    İyi de, Dede niye anlatıyordu bunları bize!..
    Bizim ölülerle ne işimiz olabilirdi ki!..
    Hiç ölmeden, böyle hep birlikte yaşasak olmaz mıydı?..
    Peki, ölenleri bir daha ne zaman görebilecektik?..
    Sahi “ömür ve ölüm” ne demekti?..
    O zamanlar ölüm ve ayrılık bize gökteki yıldızlar kadar uzaktı ama üç ayrı istikamete gidecek üç aile ve otuza yakın cana ışık olacak üç demet çıra, ocaklığın kenarında hazır olduğuna göre, artık bu akşam ay doğmayacaktı. Ve bir dahaki buluşma gününe kadar, yine ayrılık vakti gelmişti…
    Elektrikle hiç tanışmayan Çürükdereliler, 1990’larda araç yoluna kavuşmuştu. Bizim için mutluluğun adıydı Çürükdere fakat dedenin ve diğer aile reislerinin peş peşe ölümüyle, yaprak dökümü de başlamış, bu vadiye eski rağbet kalmamıştı. Karayılanları insanlar yok etmişti ama ak köpüklü sular diyarını insanlar da yavaş yavaş terk ediyor, karayılanlar gibi adeta onlarda yok oluyorlardı.
    Etrafı lahana yaprakları gibi kat kat dağlar, tepeler, ormanlar, dereler, ırmaklarla çevrili, huzurun, sakinliğin hüküm sürdüğü dere, kendisini yalnız bırakan misafirlerine kavuşacağı günleri, biraz sitem, biraz da özlemle beklerken, bizlerde “Çürükdere Toplantıları” ile dereye olan hasretimizi diri tutmaya çalışıyoruz.
    Belli mi olur! Bizim için artık hayal olsa bile belki de bilinmez bir tarih, bilinmez bir zamanda, o vadide barınan insanlar ile hayatı paylaştığımız dağlardaki dostlarımızdan gelecek yeni nesiller, o günleri hatırlar ve o derede tekrar bir araya gelirler.
    Halil Korkmaz
  • Amerikalılar, Sovyet ekonomisinin bir plan ekonomisi olduğunu, Amerikan kredisi ve malları olmaksızın da maliyeti geniş halk kitlelerinin sırtına yükleyerek ülkelerini inşa edebileceklerini düşünemiyordu. Stalin ve arkadaşlarıysa, ABD kapitalizminin Rusya'ya kredi vermeksizin ve mal göndermeksizin, yeni pazarlar bularak ayakta kalabileceğini hesaplayamıyordu. Aynca Amerikalılar, ellerindeki atom bombasını Sovyetler üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanabileceklerine inanıyordu. Bir süre sonra
    her iki tarafın da yanıldığı anlaşılacaktı. Ruslar kendi atom bombalarını yapacak, ABD Marshall yardımıyla Amerikan ekonomisi için yeni imkanlar yaratacak, yeni pazarlar açacaktı.
    Savaşın son aylarında Batı'ya doğru ilerleyen Sovyet ordusu, Polonya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan ve Almanya'nın üçte birini işgal etmişti. Yalta'da varılan mutabakata göre savaştan sonra bu ülkeler kendi bağımsızlıklarına ve hükümetlerine sahip
    olacaktı. Proleter ihtilaliyle komünizmi bütün dünyaya yaymak amacıyla SBKP'nin önderliğinde, diğer ülke komünist partilerinin de katılmasıyla 1919 yılında kurulan Komintern adlı bir kuruluş vardı. Komintern 1943 yılına kadar komünist sistemin diğer ülkelere yayılması için çalışmalar yürütmüştü. ABD'nin 1947 yılında Polonya'da Marshall Planı'nı başlatması üzerine yine SBKP güdümünde Polonya, Çekoslovakya, Romanya, Macaristan, Bulgaristan, Yugoslavya, Fransa ve İtalya komünist partilerinin katılımıyla, Sovyetler Birliği dışındaki ülkelerde komünist hareketleri koordine etmek ve o ülkelerdeki komünist partileri iktidara taşımak için Kominform örgütü kuruldu. Zaten Kızıl Ordu birlikleri tarafından işgal edilmiş olan Polonya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Çekoslovakya ve Yugoslavya'da, o ülkelerin komünist partileri Moskova'nın desteğiyle savaşın hemen ardından iktidar oldular.
    Savaş sırasında İran'ı işgal eden Sovyetler Birliği, Kuzey İran'da Moskova güctümünde kukla bir "Güney Azerbaycan Cumhuriyeti" ile Mahabad Kürt Cumhuriyeti kurdurdu.
  • 258 syf.
    ·3 günde·Beğendi·8/10
    Beyaz Diş, Ademden Önce ve Vahşetin Çağrısı'ndan sonra okuduğum üçüncü Jack London kitabım. İçlerinden en beğendiğim eseri olduğunu söyleyebilirim Beyaz Diş'in. Yarı kurt- köpek kahramanımızın hayatını okuyoruz. Okuduğumuz bir kurtun hikayesi olabilir ancak biz insanların hayatına dair izleri çok net görebiliyoruz Beyaz Diş'te. Kitabın güzelliğini de bu özelliği sağlıyor bence.

    Issız, buzlarla kaplı Kuzey Topraklarında dünyaya gelen Beyaz Diş hayatı tanıyor, dünyayı, çevreyi yaşayarak anlamlandırıyordu. Her deneyimi yeni bir şey öğretiyordu Beyaz Diş'e. "Yaşamak, işte böyle bir şeydi. Dünyasına anlam veren şeyi gerçekleştiriyor, ne için yaratıldıysa, onu yapıyordu: et yemek ve o eti öldürmek için savaşmak. Varoluşuna en mükemmel anlamını ancak bu şekilde verebilirdi çünkü hayat, ne yapmak için donanımlıysa, en çok onu yaparken zirvesine ulaşır." (sayfa 74).

    Ya yersin ya da yem olursun yasasını öğrenmişti Beyaz Diş. Bir parça et bulmak, hayatta kalmak amacıyla ne gerekiyorsa onu yapıyordu, vahşi yönünü ortaya çıkarıyordu. Hayatı, doymak bilmez bir iştahı doyurmaya çalışmak olarak tanımlıyordu. Sonra 'tanrı' olarak adlandırdığı insanları tanıdı. "İnsanda, yabani hayatın diğer bütün hayvanlarına egemen olmak için mücadele eden hayvanı gördü." Beyaz Diş. Ta ki sahibinin şefkati ve sevgisiyle tanışana kadar. Yargıç Scott Beyaz Diş'i aldı Güney topraklarına getirdi. Doğal yaşam şartlarından, kendi türleri ile yaşadığı vahşi ortamdan ayrıldı ama bu yeni yaşamına da uyum sağlamakta zorlanmadı Beyaz Diş, sevginin, bir okşayışın gücü ile... Bu yepyeni hayatı artık içgüdülerini dinlememesi, nefret üzerine kurulan eski hayatını yok sayması sonucu inanılmaz, güzel, sevginin egemen olduğu bir yaşamdı.

    Hayatın tüm yüzlerini, insanların acımasızlığını, bir canlının doğup büyüyüp hayatı anlamlandırma sürecini bir kurtun gözünden okuduğumuz başarılı bir roman Beyaz Diş. Keyifli okumalar.
  • Edinebildiğim kaynaklarda Kürtler ile çayın birlikte geçtiği en eski metin, 1928 tarihli bir devlet raporudur. Azerbaycan Tetkik ve Tetebbu Cemiyeti’nden V. M. Sısoev, SSCB Eğitim Komiserliği için hazırladığı raporda bir Kürt ağanın evindeki gözlemini aktarır. Sısoev, Laçîn’in Mîrik köyünün sahibi bu Kürt’ün zenginliğini belirtmek için “Onun nikelaj bir semaveri bile vardı. Yemekten sonra verdikleri hoşaf ve çay çok güzeldi” der.

    Yani bugün kaçak çay sebebiyle Kürtler ile çay arasında kurulan romantik ilişkinin öyle sanıldığı gibi eski bir tarihi yok. Tam 90 yıl olmuş. Bu yüzdendir ki Kürt folkloru, edebiyat ve müziğinde çayla ilgili bir şeyler bulmak da pek mümkün değil. Varsa da Kürtlerin 90’lardaki son büyük göçü ile semt pazarları gibi Türk illerine dağıtılmasından sonraya aittir.

    1980’ler ve öncesi ise Kürtlerin sırtında bir çuval çay ile mayın tarlalarından geçtiği dönemi anlatır ki başı da sonu da trajedidir. Kürtler, evlerinin bir odasından diğerine geçerken kaçak olmuş ve onlar mayın patlamasının tazyiki ile sınırın her iki tarafına fırlayan kolları ve bacaklarıyla Türk çay rekoltesinin ve kotasının varlığına armağan edilmişlerdir.

    Çay, İngilizlerin dünyayı işgallerinin bir sembolü olarak 17’nci yüzyıldan sonra dünyanın gündemine girmiş ve çay ticaretinin büyüklüğü, kolonilerin sayısına oranla büyümüş. Çayın İran’a ve Irak’a, doğasıyla Doğu ve Güney Kürdistan’a girişi de İngiliz işgallerinin tarihleriyle örtüşüyor. Türkiye ise 1924’te, kanun ile çay ekimine başlamış. Verimli bir tarım ise ancak 1940’ların ortalarında mümkün olmuş. Sonrasında da ithal çayda gümrük vergisi arttırılıp Türk çayının satışı zorunlu hale getirilince Kürtler de “kaçak çay” meselesine girişmiş.

    Oysa Kürdistan kahvedir.

    Bu yüzden Kürdistan’da çay satan, çay içilen bütün mekânların ismi bugün bile Qehwe veya Qehwexane’dir: Qehwa Şarlo (Urfa), Qehwa Jorî (Diyarbekir), Qehwa Hemko (Amûdê), Qehwa Heso (Kirmanşah), Qehwa Miçko (Erbil) aklıma ilk gelenler. Bir zamanlar bu kahveler Kürt aydınlarının buluşma yerleriydi ve anlatılanlara göre kılık kıyafeti düzgün olmayanlar buralara alınmazmış. Zira kahve edebi ve içimi Kürt divan kültürünün bir devamı olarak görülürdü.

    Mela Mehmûdê Beyazidî’nin Adat û Rusumatê Ekradiye kitabında Kürtlerde kahve kültürü ile ilgili onlarca anlatıya, pişirme biçimine denk geliriz. Mesela Kürt ekâbiri olmanın sembolik şartlarından biri, divanında kahve dağıtabilmek ve odasında kahve takımı (cezve, fincan, kahve değirmeni, havan) bulundurmaktır.

    Yine kahveye dair ilginç bir anlatı savaş-kavga ile ilgilidir ki savaştan kaçan erkekler toplumun maskarası haline getirilir. Der ki Beyazidî: “Kavgadan kaçan erkeğin artık bir değeri yoktur; kadınlar onun yüzüne tükürür ve meclislerde ona fincanın tersiyle kahve verilir”. Yani toplumun dışına itilenin kahve içme hakkı da kahvenin kıçındaki oyuk kadardır. Yine aynı eserden okuruz ki Kürtlerde mitolojik bir kahve cini vardır. Kahve pişirildikten sonra cezveden bir miktar ocaktaki küllerin üzerine dökülür ki bu da Kahve Şeyhi’nin hakkıdır. Keza, Kürt mirlerinin ve ağalarının üç büyük özelliği vardır: ekmek verebilmek, ihsanda bulunabilmek ve kahve ikram edebilmek.

    Kürt mirleri ve kahve denince akla elbette büyük Kürt destanı Derwêşê Evdî ve Edûl gelir. Bu destan her ne kadar Millî aşiretinin miri Zor Temir Paşa’nın kızı Edûl ile Dinayê Şerqî aşiretinden Evdoyê Milhim’ın oğlu Dewrêş’in aşk hikayesini anlatsa da destan çok daha eskilere dayanır. Bu aşk hikayesinin fonunda Kürtlerin Türk ve Arap saldırılarına karşı savaşı varken, aşka dair metafor kahve fincanı üzerinden şekillenmiştir.

    Edûl’un babası Zor Temir Paşa, üç gün divanında kahve dağıtmaz. Bölgenin tüm ileri gelenlerini toplar ve tek bir fincan yemen kahvesi hazırlatır ama kimse kahveyi içmeye cesaret edemez. Zira Zor Temir, kahveyi içenin Türk ve Gassani Araplarına karşı cenge gitmesini ve eğer sağ dönerse kızı Edûl ile evleneceğini söyler. Dewrêş, Edûl’un aşığıdır ve sakinin elindeki fincan kahvesinin içinde kan, kahvenin içinde beş ejderhanın fırlayan başlarını görür. Bunların her biri savaş meydanında karşılaşacağı kişilerdir. Kahveyi alır ve başına diker. (Müthiş kahve sahnesinin, Baqî Xido’dan derlenen varyantın, anlatımını Şahîn Bekirê Soreklî’den dinleyebilirsiniz: https://youtu.be/C_t8KNprR-8

    Derwêşê Evdî’deki kahve Baqî Xido’nun anlatımıyla Yemen Kahvesi’dir (Coffea Rubiaceae). Fakat bunun yanısıra Kürdistan’da yetiştirilen kahve çeşitleri de yakın zamana kadar çok yaygındı. Qehwa Xizêmok (Karahindiba kahvesi) ve Qehwa Qizbanan / Kizwanan (Menengiç Kahvesi) en çok bilinenler. Nitekim Xizêmok uzun süre Avrupa’ya ihraç edilmiş ve ta 1930’lara kadar Kürt Kahvesi adıyla satılmıştır.

    Mihemed Emin Zekî Beg’den biliyoruz ki Kürt mirliklerinin yeniden teşekkülünü sağlayan Selahaddinê Eyyûbî, her Kürt mirine misafir karşılaması, kahve pişirip dağıtması ve müzik yapması için Hindistan’dan bir uşak ailesi getirterek tahsis etmiştir. Günümüzde bile Kürt ağalarının evlerinde bulunan Gewende aileleri bunların torunlarıdır ve halen de sadece bu işleri yaparlar.

    16’ncı yüzyıla kadarki Kürt mirlerinin ve divanlarının detaylı bir tasvirini göz önüne seren Şeref Xan’ın anlatımlarında kahveye denk gelmeyiz. Kürt mirleri üzüm şarabı içerler ve aralarında sürekli sarhoş gezenler bile vardır. Ne var ki Şeref Xan sonrası yaşayan Melayê Cizîrî’de de Ehmedê Xanî’de de kahveye rastlarız; Cizîrî’deki şu güzelliğe bakın:

    Sond bi wê zulfa siyah ez ‘abidê husna te me

    Xef dinoşim vê şerabê xweş şerab û qehwe ye
    (Siyah zülüflerine yemin olsun ki ben güzelliğine tapıyorum / Gizlice içtiğim bu içki güzel şarap ve kahvedir)

    Ehmedê Xanî’nin Mem û Zîn’i yine bir aşk hikayesi etrafında Kürtlerin devletsizliğine odaklanır fakat burada da canlı bir anlatımla Kürt mirlerinin günlük yaşamlarını, divanlarındaki feyz ve kemali görürüz. Kahve burada da vardır. Mesela Mem û Zîn’deki kötü karakter Bekir’in vasıflarından biri de kahveciliktir:

    Daîm li derê wî qapûcî bû
    Qella’ û qelaş û qehwecî bû

    (Her zaman beyin kapısında kapıcıydı / Muhasip, haberci ve kahveciydi)*

    Şu sıralar Instagram’da dolaşırken Starbucks Cafe’de oturmuş, içtiği kahveyi göstermek için fotoğraf çeken Kürt kızlarına rastlıyorum. Çay artık alelade bir yaşamın simgesi haline geldiği ve dahası düşük bir sınıf olarak Kürtlerin kültürünün bir parçası olarak stilize edildiği için Starbucks’ta kahve ile görüntülenmek epey önemseniyor. Oysa bizim kocaman bir kahve kültürümüz vardır ve yeni kuşaklar bundan habersizdir.

    Artık düğün salonlarına ve 3 saate sığdırılan düğünlerimiz var; oysa eskiden düğünler üç gün üç gece sürer ve bu seremoninin ayrılmaz bir parçası acı kahve (Mırra; Melayê Cizîrî’de Qehweya Telxî) ikramıydı. Bütün düğün boyunca bir kahveci elinde bir kahve cezvesi ile dolanırdı. Şimdilerde taziye evlerine ve 3 güne sığdırılan yas törenlerimiz eskiden 40 gün sürerdi ve koca kıl çadırların önünde pişen kahve güğümleri bu yas biçiminin olmazsa olmazıydı. Düğünde de taziyede de acı kahve. Mutluluğu ve acıyı paylaşmak için.

    Tam yazıyı sonlandırıyordum ki 1932 Ekim tarihli Hawar’ın 10’uncu sayısından bir ölüm ilanı gözüme çarpıyor; çevirelim: “Bu ayın on üçünde, Perşembe günü, öğleden önce saat altı buçukta Halil Ramî Bedirxan, Beyrut’ta iki oda bir salonlu evinde hakkın rahmetine kavuştu. Halil Ramî Bey sağlıklıydı, bir sandalyeye oturmuş sabah kahvesini yudumluyordu ki aniden dalıp gitti. Etrafındakiler öyle sandılar ama gerçekte onun kalbi Kürdistan’ı için bir daha çarpamayacaktı.”



    *Birçok tercümede “Qella” kelimesi yanlışlıkla “kaleci” olarak, “Qelaş” kelimesi ise kalleş yahut kurnaz olarak çevrilmiş. Fakat doğrusu Qella’, kalleye bakan kişi, muhasip demek; Qelaş ise kuzgun, siyah karga demektir. Kargalar daha önce habercilikte kullanıldıkları için klasik Kürt metinlerinde ulak olarak sembolize edilmişlerdir...
  • Kuzey Irak'a sınır ötesi operasyon meselesi adeta bir ateş topu gibi elden ele gezerken, tarih yine imdadımıza koşuyor ve bazı eskimez ipuçlarını fısıldıyor kulağımıza.

    1927 yılında İngilizlerin Irak'taki Kaba Gürgür petrol kuyularından gümbür gümbür petrol fışkırmaya haşlayınca bizi bir yıl önce kandırdıkları ayan beyan hale gelmişti.

    Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras kurt ingiliz diplomatların blöfünü yutmuş, Musul petrollerini onların tahmininden de ucuza kapatmıştı. Ancak anlaşmanın üzerinden kısa bir süre geçtikten sonra petrolden "hisse" değil de, gelirden "kâr payı" almanın korkunç tuzağına düştüğümüz anlaşılınca içeride homurtular da yükselmeye başlayacak ve bunlar bugüne kadar devam edecektir.

    İşte Lozan'ın açık bıraktığı yaralardan birisi daha karşımızdaydı.

    İttihatçılardan başlayarak göz göre göre bir dizi hata işlemiş ve sonuçta Musul sözde Irak'a dahil edilmiş, böylece güney sınırlarımızı kesinleştirmiştik.
  • Cezanız; uykuya doymamak.