• 632 syf.
    ·38 günde·Beğendi·10/10
    İtiraf etmeliyim ki önce diziyi izleyip kitabından haberdar oldum fakat iyi ki önce dizisini izlemişim. İnanılmaz güzel tahliller ve okuyucuyu içine çeken betimlemelere sahip. Yazarımız bu kitap için üst düzey çaba göstermiş tıp, psikiyatri, tarih, günlük yaşam hakkında epey araştırmalar yapmış. Grace'ten emin olmamakla beraber yer yer kişilik bölünmesi yaşadığına dair izlenimler yürüttüm. Okuduğum enteresan kitaplardan biriydi. Okumak isteyen varsa beklememesini tavsiye edebilirim. Okuyanların da diziyi izlemesini öneririm.
    Hakkında yazabileceğim kelimelerim yok zira hala etkisindeyim.
  • 664 syf.
    ·26 günde·Beğendi·10/10
    Merhaba arkadaşlar. Bugün sizler ile 2008 yılında okumuş olduğum, Steve Coll’e Pulitzer ödülü kazandıran kitabı, Hayalet Savaşları’nı (Ghost Wars) incelemek istiyorum. Zaman zaman okumuş olduğum ve ben de güzel izlenimler, deneyimler bırakan değerli kitaplara incelemeler yazıyorum ve “Hayalet Savaşları” da bunlardan birisidir diyebilirim. Bu kitabın tümü, açık veya gizli belge ve söyleşilere dayanmaktadır. Okumuş olduğum ve önümde duran bu kitap, Amerika ve onun haber alma teşkilatı CIA’nin, 27 Nisan 1979 tarihinde Afganistan’da başlayan Sovyet İşgali sonrasında, 10 Eylül 2001’e kadar yürütmüş oldukları gizli faaliyetlerini ve rollerini ele almaktadır. Ayrıca gelişen bu süreçte, 1998 yılında kurulan ve yeni dünya düzeninde tüm dünyada insanlara terör saldırılarıyla korku salacak olan El-Kaide terör örgütü ile Bin Ladin’in Afganistan’da kimler tarafından, nasıl yaratıldıklarının “gizli tarihi”ni ele alınmaktadır.

    Ülkemizde Truva Yayınları tarafından basılan ve satışa sunulan Hayalet Savaşları kitabında dolu dolu ele alacağınız 664 sayfa içerik asla aldatıcı bilgiler ile süslenmemiştir. Aslına bakacak olursak, Amerika Birleşik Devletleri'nin Afganistan'a müdahil olması 9/11 olaylarından çok daha öncesine dayanmaktadır. Buraya, Afganistan’ın kızıl çorak topraklarına gelene kadar darbe üstüne darbe ya da hamle üstüne hamle (blow by blow) yapmıştır diyebiliriz. Bir gün, sabahın erken saatlerinde aniden New York ve Washington semalarında beliren uçakların, ülkenin önem arz eden yapılarını hedef almasıyla birlikte tüm dünyada hayat sanki resmen durmuş gibiydi. O gün ve o gün sonrasında medyanın ekranlarda sansürsüz yayınladığı bu algı propagandasını şahsen hiç unutmayacağım. Aslına bakacak olursak, ABD’nin merkezini sarsacak bu denli sansasyonel bir saldırıyı yürüten düşmanın 11.925 km ötede bir ülkeden gelebileceğini o güne kadar hiç kimse kestiremezdi.

    Steve Coll, bu kitabı ile biz okurlar için son derece usta bir şekilde Usame bin Ladin'in izini sürmekte ve Hollywood tarzı CIA operasyonlarını arayan okuyucu kitlesini içine çekecek detayların (operasyonların ve yaşanmışlıkların) kapısını aralamaktadır. Takvimler 4 Kasım 1979’u gösterirken, tüm dünyada insanlar, İran Amerikan konsolosluğunda yaşanan rehine krizine odaklanmış ve "Burada Öleceğiz" diye seslenen diplomatların akıbetlerini solukları tutulmuş bir şekilde takip etmekteydiler. Birçok Amerikalı, Tahran büyükelçiliğinde hapsedilen Amerikalılara odaklanırken, Coll aynı zamanda ortaya çıkan eşit derecede önemli bir olaya dikkat çekmekteydi. İlginçtir ki aşırı radikal Pakistanlı öğrenciler, anti-Amerikancılığın gelişmekte olan dalgasına kapıldıkları bu zamanda, Pakistan İslâm Cumhuriyeti'nin başşehri olan İslâmâbâd büyükelçiliği dışında eşzamanlı bir isyan başlattılar. Yaşanmakta olan bu protesto ve gerginliğin ufak hareketliliği, yerini kısa bir süre sonra ortaya çıkan, güvenlik çitlerini yırtarak aşacak olan silahlı öğrencilerin eylemine bırakacaktı. Ortaya çıkan bu öğrenciler, elçilik koruması olan ABD Deniz Muhafızları'nı alt ettiler ve elçilik ofislerinin iç mahallerine kadar ilerlediler. Diplomatik personelin Pakistan polisine acil durum bildirisi sonrasında, elçilik çalışanları prosedür gereği önem arz eden tüm yazışmaları, belgeleri yakmaya başladılar ve daha sonra hepsi güvenlik için yapılmış olan "acil durum odasına" çekildiler ve burada yerel polis güçlerinin gelmesini beklemeye koyuldular. Aslında burada bir umut beklemelerine rağmen, polis kuvvetleri elçilik binasında yaşanan olayları bastırmaya gelmedi. İsyancılar, zamanında 20 milyon dolar harcanarak yapılmış olan elçilik yerleşkelerinin neredeyse diğer tüm bölümlerini yakıp yıktılar. Hadisenin yaşandığı o gecenin ilerleyen saatlerinde, bir CIA ajanı diğer sağ kalan elçilik personelini güvenli bölgeye götürmek için yıkık elçilik binasından dışarı çıkarak bir araç çalmak zorunda kaldı. Nedendir bilinmez ama bu aptalca politikanın devamı olarak, Washington’da Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hodding Carter gazetecilere, “Alınan raporlara göre elçilikteki tüm personel Pakistan ordusu askerleri sayesinde kurtarılmıştır” (S. 43) diyecektir. Yaşanan bu elim hadisenin Amerikan diplomatik tarihin en yüksek can kaybına yol açmış olduğunu ifade edecek ve birçok Amerika’n vatandaşının yaşamını kurtardığı için Pakistanlı yetkililere tebrik üstüne tebrik sunacak ve teşekkür edecektir.

    Steve Coll, bizleri kitabı ile Sovyet komünist Afganistan işgalini baltalamak adına, eski bir CIA şefi olan William Casey’nin gizli bir operasyonuna götürüyor. Bu operasyon Amerika'nın yürütmekte olduğu dünya hâkimiyetinin bir başka ayağı olarak başlayan ve Sovyetlerin Kafkaslarda genişlemesini engellemeyi amaçlayan bir programdı. Bu yakın tarihte yürütülen operasyonda, yerel Afgan isyancılarına ve güçlerine CIA tarafından yüzlerce milyon dolarlık silah ile birlikte para yardımı da yapıldı. Tüm bunlar, Casey'nin “Sovyetler Birliği'ne karşı savaşı sürdürmek” konusundaki değişmez planıydı ve her ne olursa olsun bu plan amacına ulaşmalıydı. Bu plan, Sovyetlerin 1988'de Afganistan'dan çekilmesiyle başarılı oldu, ama aslında hesapta olmayan bir şeyi daha beraberinde getirdi! Bu savaş sonrasında ABD tarafından yapılan yardımlarından geriye kalan binlerce tehlikeli silah karaborsada serbestçe dolaşmaktaydı ve zafer sarhoşluğu sonrası yeniden yapılanma, kalkınma planı olmayan isyancılar Afgan hükümetini ve ülkeyi içinden çıkılmaz bir kaosa sürüklediler. Bu yaşananlar size tanıdık geliyor mu? (Günümüz Irak ve Suriye’si!) :))

    Taliban ülkenin kontrolünü ele geçirdikten sonra, Afganistan'ın CIA'nin komuta merkezi, Beyaz Saray ve Langley'de bulunan ABD'li yetkililer, dikkatlerini kolayca tanımlanabilecekleri bir düşmana çevirmektense, tercihlerini diğer Rus hareket ve faaliyetlerine yönelttiler. Analistler, Afganistan, Suudi Arabistan ve diğer Ortadoğu ülkelerinde bulunan İslami cihatçıların Amerika'ya ve günün birinde sivillere ulaşabileceği ihtimaline kör kaldılar. Kitapta bizleri bekleyen birkaç yüz sayfa, Afganistan'daki Taliban'ın 1989'dan Aralık 1997'ye kadar yükselişini okuyacağız.

    Bu kitabın ikinci bölümünde, biz okurlara Coll'ün yavaş, titiz ve teğet geçmeyen yazma tarzını, ABD’nin dünyaya karşı olan gerçeklerini yansıtır. Zaman zaman okuduğunu detaylar ya da yaşanmışlıklar bir okuyucuya ne kadar saçma gibi görünse de, aslında birebir tarihe kayıt geçmiş politik ve sansasyonel hadiselerdir. Kitapta Usame bin Ladin’nin kendisinden, onun ailesinden gelen muazzam zenginliğinden ve Amerika'ya karşı artan nefretinden söz edilmektedir. Bin Ladin birçok yönden Coll'ün kitabının temel taşını oluşturmaktadır. Okuyucular, Bin Ladin’in bu terör sapkınlığı sürecinin nasıl geliştiğini ve kendisinin dünyadaki en sofistike istihbarat topluluğunu nasıl yendiğini okuyacaklardır.

    1997'den 10 Eylül 2001'e kadar uzanan üçüncü bölüm ise adeta zirve tırmandıran bölümdür. 1990'larda Yemen’de yaşananlar, 12 Ekim 2000 tarihinde el-Kaide tarafından USS Cole savaş gemisine düzenlenen saldırı, El-Kaide'nin Beyaz Saray'a duyurmak istediği ayak sesleriydi. Coll, 1996'da, CIA tarafında Bin Ladin biriminin kurulmasını ve 11 Eylül'e kadar olan bu yükselişi etkileyici bir şekilde, detaylıca anlatıyor. ABD hükumeti bu konuda çok hızlı değilse de sonunda uyanıyor! CIA, İslami cihadın altyapısını kırmak niyetinde olsa da, Başkan Clinton'ın diğer başkanlara nazaran bu dış politikada çok da etkili ve ilgi olmadığını öğreniyoruz. Ayrıca Başkanın bu konuya olan yaklaşımı, CIA'nin bütçesini ve ulusal güvenlik önceliklerini de önemli ölçüde etkilemekteydi.

    CIA direktörü George Tenet, El-Kaide ve bin Ladin girişimlerine karşı verilen bu yeni öncelik ile Bin Ladin'i bulunduğu yerden operasyon ile almak için Clinton'ın güvenlik ekibine çok sayıda plan sunduysa da, ABD bu gibi fırsatların hepsini kaçırdı. Tenet'in sunmuş olduğu tüm planlar önemli güvenlik riskleri taşımaktaydı. CIA, tüm çabalarına rağmen deyim yerindeyse, Bin Laden'in “iç çemberine” asla giremedi ve Afgan ajanlarının kendileri ve ABD hükumetine karşı olan dürüstlüğünden şüphe duyar oldu. Bunların dışında, CIA hakkında yürütülen sıkı kongre incelemeleri, Bin Ladin'e karşı yürütülecek olan suikast planlarını ve paramiliter operasyonları engelledi. CIA, her fırsatta yaratıcılığıni ve seçeneklerini boğan yasal kısıtlamalarla karşı karşıya kaldı. ABD, ulusal casusluk ve medeni haklar konusunda geniş çaplı bir tartışmaya girerken, 1990'ların sonlarından itibaren yaşanılanlardan alınan dersler, CIA’ye uygulanan yasal sınırlamaların işlerini yapmasını engellediğini ve 11 Eylül’ün gerçekleşmesine izin verdiğini gösteriyor.

    2001'in yaz aylarına girerken, ülkede ve dünyada neler olduğunu bilenler arasında CIA'deki korku durumu o kadar yüksekti ki, bazı memurlar istifa etmek ve bazı bilgiler ile kamuoyuna gitmek istedi. Çoğunlukta olan istihbarat çalışanları, El-Kaide'nin ABD'ye her an saldırmayı planladığını dile getiriyorlardı. Bu sadece bir an meselesiydi. 10 Eylül'de CIA’nin Başkanı, Başkan Bush'un günlük istihbarat toplantısında, Bin Ladin’in ABD’ye karşı kesin bir saldırı talimatı emri verdiği ve ABD’nin El-Kaide ile girişeceği gizli savaşın sonuçları görüşüldü.

    Steve Coll, temelde 9/11 komisyonlarının bulgularını birleştirmek, pekiştirmek adına kitabı burada sona erdirir. Kitap, CIA’nın tahrip gücü yüksek teknolojik silahlarla yenilgiye uğratmaya çalıştığı Sovyetleri, desteklediği yerel güçler ile yenerek şok etkisi bıraktığını anlatmaktadır. Bence burada, bu kitapta zor olan tek şey, okuyucunun sonuna kadar sabırlı davranabilmesidir. Steve Coll, okuru ile çıkmış olduğu bu yolculukta kendisine yardımcı olmak için kolaylık sağlamışsa da, tanımadığınız, bilmediğiniz birçok şey ve detay sizi belki sıkabilir. Ama Hayalet Savaşları kitabı, tarihte belli bir döneme ışık tutacak bir ders kitabı niteliğinde, bugünün derslerinde akademik olarak ele alınabilir. Evet, bir kitap incelememizin daha sonuna geldik. Herkese şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • 218 syf.
    Hayalperest'in bir günlük gerçek romantizm yaşamı bir ömürüne feda edeceğinden bahsedilir. Dönemin Rusya'sında değil aslında modern çağımızda da hayalperest insanlar var ve kibir ve gururlu insanlar aslında bunlar. Puşkin'in eserlerinden Petersburg hakkında izlenimler de buluyorsunuz aslında. Özgün ve romantik bir aşk üçgeni bu yönüyle Karamazov Kardeşlerde ki aşk üçgenine de benziyor.
  • Yazar: Selim
    Hikaye Adı : Satranç
    Link: #31929722
    Müzik Parçası : Veridis Quo

    2018’in temmuz ayının 2. haftası Salı günü genel göz muayenesinde miyop olduğum ortaya çıktı. Malum orta yaş biriydim. Artık gözlük kullanacaktım. Eve doğru yürümeye başladım. Apartmanda ikinci katta oturuyordum, manav dükkânım onun altıydı, bugün erken kapamayı uygun görmüştüm. Dükkânımın yanı kafeteryaydı, dükkânı kapayınca arada bir soğuk bir şeyler içmek için uğrar eski tanıdık yüzleri görüp bir çift laflamak hoşuma giderdi. Genellikle masa oyunları oynanırdı, satrançta masa oyunları arasında sıkça tercih edilen bir oyun türüydü. Ben kimseyle satranç oynamazdım yalnızca evde kitap okumak için fırsat bulduğum o ender aralarda bilgisayar zekâsıyla maç yapardım o kadar.

    Satranç güzel bir oyundur. Mantık ve zekâya davet eder. Bazılarının, doğal nedenlerle hiç tanışamama bahtsızlığını saymazsak, sadece hayal gücünün harekete geçirici etkisinden bihaber olanlarla beraber buna istinaden mantık silsilesinden uzak duranların satranç oynadıkları hiç ama hiç görülmemiştir. Fakat onlar arasından da yine birçoğu parçası olmadıkları – istemedikleri için - veya hiç parçası olmayacakları bu oyunu izleme fırsatı yakalayanlar – çıkanlar - olmamış mıdır? Olmuştur tabii, yine bunlardan bir kısmı pek anlamasa da – belki biraz bundan ötürü - büyüleyici bir gücün altındaymışçasına bu oyunu yakın, uzak ara izleme fırsatı bularak mantıklı bir seçimde bulunarak hayranlıkla izlemişlerdir. Bilirsiniz satranç her yerde oynanır, bazen rastlarsınız kafeteryada, sokak araların da yahut evlerde oyun masalarında, deniz kıyısında da olabilir, parklarda da. Bu oyunun düşkünleri yalnız oynamakla kalmazlar bazı, bazı Grand Master seviyesindeki profesyonellerin video içeriklerini de youtube gibi zahmetsizce ulaşabilecekleri ortamlarda izlerler. Her seviyeden oyuncu kendisini bu ‘’zekâ ölçer’’ gibi oyunla bir kez tartmak ister gibidir sanki. Her oyuncunun bir *elo puanı vardır. Geçmişte oynanmış binlerce satranç maçının kayıtlarına baktığınızda pek az oyunun birbirine birebir benzerlik taşıdığını görürsünüz, daha çok oyun açılışları, oyun sonları benzerdir. Satranç hayal gücü ile aklı birleştiren bir oyun türüdür. Geometriyle cebirle alakalı olduğu kadar sezgiye de dayanır.

    Oturduğum sokağa varınca doğrudan eve çıkmak yerine kafeteryaya girdim.

    Günün gece kıyafetleri giydiği saatlerdi. Sıradan bir gün diyebilir miyiz? Hayatın rutine sürüklediği pek çok kişi için öyleydi. Akşamın hediye paketi gibi içinde sürpriz barındırdığı düşüncesiyle hareket eden bir avuç genç bir araya gelmişti. **kendilerini yalnızlıktan kurtarma düşüncesiydi onları bir araya getiren. Dert, tasa, kaygı, günlük sıkıntılar gri binalar arasında gerilmiş çamaşır ipi gibi tüm şehri sanki birbirine bağlamıştı. Tüm şehri gün boyu gezmiş izlenimler biriktirmiştim bana öyle geliyordu ki tüm şehir sanki dertlerini önemsemez gibi umursamaz görünürken, diğer yandan acıyı iliklerinde hisseden insanlar kadar duyarlı davranabiliyordu birbirine.

    Böyle düşünmenin Anton Pavloviç Çehov'un, ya da Franz Kafka'nın üzerimdeki etkisinden kaynaklanabileceği aklımdan geçmiyor değildi. Malum esin veren yazarlardı, her ikisi de.

    İçerideki curcunadan anlıyordum ki kafeteryanın dar ortamında ***Blitz gösterisi, gölge boksu gibi çoğunun izleyici olmasına rağmen aralıksız izlenen etkileyici bir karşılaşma, gövde gösterisi az sonra başlayacağa benziyordu. İki oyuncu birazdan satranç tahtasının iki ucunda bir araya gelecek kıran kırana birbiriyle çarpışacaktı, ya biri ya diğeri kazanacaktı, beraber de bitebilecekti belki ama kimse bu olasılığa imkân vermiyordu, konuşulanlardan anlaşılan.

    Oyuncular iki genç adamdı. Biri uzun, diğeri kısaydı, uzunu kolejliydi, Diğerinin ise emekçi olduğu her halinden belliydi. Kolejlinin adı Cem’di. Çoğunluğun Beyazlarla başlayacak olan Cem’in kazanacağına dair mutlak bir inancı vardı. Kısanın kazanmasına sanki kendilerinden biri olduğunu düşündükleri için olsa gerek şans tanımıyor gibilerdi.

    Akşamleyin kafeteryanın hıncahınç dolu ortamında, çıkıp gitmeyi düşündüğüm bir sıra eski okul arkadaşlarımdan birine rastladım her zamanki gibi selamlaştık sonra bana ‘’ Necdet sence oyunu hangisi kazanacak?’’ diye sordu. Böyle bir soru beklemiyordum. ’’Ne bileyim ben?’’ dedim ‘’Kâhin miyim hem kim kazanırsa kazansın bana ne’’ izleyici grubu oynanan oyunun çevresinde halka olmuştu, yanımdaki arkadaşla ben yukarıdaki platformdan izliyorduk olup biteni, soğuk soda içiyordum. Her iki oyuncu sakin ama dikkatli gözüküyordu. Satranç saati başlatıldı. Sabırsızlıklarını belli etmek istemeyen kızlı erkekli karışık bir güruhtan oluşan kalabalık izleyici kendilerini zor zapt ediyor gibiydi. Klima yerine eski tip beyaz kanatlı bir tavan vantilatörü çalışıyordu mekânda, bu durum ise içerideki atmosferin ısısını düşürmese bile muhafaza eder gibiydi. Kolejli bu mekâna sıklıkla uğrayan tanıdık bir simaydı, fakat kısa olan diğerini hiç görmemiştim, ‘’kim bu oyuncu daha önce hiç rastlamadım?’’ diye sordum. Arkadaşım sabah akşam, şu sıralar buradan hiç ayrılmadığı için ‘’ O mu?’’ dedi, ''su tesisatçısı, karşıdaki dükkânda yeni işe başlamış, Gazetede bulmaca çözmeye meraklıymış, arada bir satranç oynarmış oyuna ilgisini öğrenince buraya davet ettiler ismi de Kemal.'' Oyun masasının üzerinde Cem’in tarafında sigara içerken külünü boşalttığı bir kül tablası vardı, Kemal’in tarafındaysa ayraçlı bir kitap duruyordu. Miyop’tum. Kitaplara ilgim olduğu için sordum, ‘’yazarının adını görebiliyor musun?’’ ‘’Albert Camus’’ dedi ‘’Yabancı adlı kitabı.'' ‘’Tamam’’ dedim, sırtımı oyuna dönerek, ‘’Kemal kazanır’’ öyleyse. Arkadaşım ‘’Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun ki?’’ dedi ‘’Adam kitap okuyor’’ dedim. Ben de kitap okurdum, Camus’un yabancısı değildim. ‘’Kitap tutkunları satrançta, satranç oynayanlar kitapta hızlı ilerlerler’’, diye ekledim. İnanmazcasına ‘’Ama kalabalıktan daha mı iyi bileceksin?’’ diye sordu arkadaşım açık bir şüpheyle, ‘’Unutma Cem kendisini ispatlamış biri’’ Cevapsız bıraktım. Cem saçıyla veya izleyici kitlesiyle uğraşıp duruyordu. Kemal’in ise bulmaca çözer bir havası vardı.

    Satrançta hamle sırası size geçtiğinde hangi yoldan gitmeyi kararlaştırmak isteyebileceğiniz türden bir seçim listesi olurdu her daim elinizde seçeneklerden birini değerlendirirdiniz. Seçimlerinizde yanılabilirdiniz. Yanılgı bilgisizlikten doğardı. Oyuncuların çoğu bilgisizlilik içinde olurdu olmasına ya yine de oyunun ustası gibi davrandıklarından (bambaşka görürlerdi kendilerini) öyle de gözükürlerdi. Oyuncu hamle sırası kendine geçtiğinde yanlış bir seçimde bulununca kaybederdi. Kendi taşınızın kazanacağınızı sanırken yanlış hamle seçiminde bulununca kaybederdiniz. Mutlak kazanacağınıza sizden bile daha fazla inanan çeşitli kimseler olurdu, her zamanki gibi. Aslında onlarda bu oyunda, seçim işinde uzman kimseler olmazdı kendileri kaybetmezdi ki nihayetinde kendilerini, bu arada da sizi oyalarlardı yalnızca, bu sırada da kazanan her zaman özellikle beyazlar olurdu, beyaz taşlarla oynayan rakip sanki doğuştan talihli gibi davranırdı. Hamle üstüne hamle yapardı. Kuraldı, beyazlar her daim oyuna önce başlardı, bunun avantajını kullanırlardı, onlar önde siz arkada oyun tamamlanırdı. Bir de çokbilmiş tavırlarla gerçekten gazeteciymişçesine bilgi aktarımı yapanlar olurdu ki uzaktan oyunu izleyip, kritik sandıkları değerlendirmelerde bulunanlar, bunlar oyunu izlerken çevresindekilere bazı kritik tahminlerde bulunurlardı, fazla ciddiye alındıklarının bilincindeydiler. Aslında ne konuştuklarını çoğunlukla kendileri de bilmezlerdi, pek öngörülü kimselermişçesine kasılırlardı, aslında gerçekten bilge insanların böyle bir ruh hali içerisine girdikleri pek gözükmemiştir. Yaptıkları kötücül biraz gerçek dışı değerlendirmelerle bütün ilgiyi üzerilerine çekmeye bayılan kimselerdir bunlar. Boş teneke gibi ses çıkarırlar, aslında hiçbir özgünlükleri de yoktur. Bunların ağzına ne diyor diye bakan hep birkaçı olur, aç kulaklarla dinleyen, anlamasalar da, masala dalıp gitmiş gibi gözükürler hep. Fakat oyunu az çok bilen kimseler vardır ki bu tür kimselerden imtina ile uzak durmaya çalışırlar, bazen kızarak bazen gülerek. Dezavantajı kırmak, tersine çevirmek, kazanmak isteyen gerçekçi olmalıydı ki bu tutarlılık demekti. Kafa karıştıran seslere kulak tıkamak demekti bu, (malum kütüphane sessizliği konsantrasyon için gerekli bir şeydir) içindeki sese kulak vermeliydi ki yanılmasın, doğru olanı yapmak güdüsüyle hareket etsin. Yoksa hep başka bir (bahara) oyuna ertelenebilirdi kazanma umudu, beklentisi sonuçsuz kalarak. Bu oyunu kaybedenlerden bazıları koltuklarına sımsıkı yapışıp çekilip gitmek istemezlerdi çoğunlukla, oyunda ilerleyemezlerdi de fakat gündem de kalmak izlenmek isterlerdi hep sanki. Çoğunluğun oyuna dönük mutlak ilgisi, böylelerini oyunda tutardı. Fakat tüm bunlardan dolayı oyun çekiciliğini kaybetmese de aslında tutkunu oldukları her oyunda kaybettiklerinden bir süre sonra kendilerine dönük çekiciliklerini kaybederlerdi. Böyle, böyle zamanla izleyenler için değil ama daha çok kendileri için devam ettirirlerdi oyunu.

    Karşılaşma tamamlanıp Kemal kazanınca, eski okul arkadaşım inanmazlıkla yanaşıp ‘’Nasıl bilebildin?’’ diye sordu, ‘’Bilebilmek için ****Capablanca olmaya gerek yok’’ diye cevapladım. ‘’Kitaplar, satranç. Bu ikisi kişinin empati düzeyini artırır, birbirini ilerletirler,’’ Cem’i işaret ettim ‘’ oysa onu şimdiye değin bir defa olsun elinde kitapla görmemiştim.’’


    *ELO, bir sıralama, derecelendirme sistemidir.-

    ** Andrey Tarkovski demiştir ki, Tek başınalığı sevmeyi öğrenin kendinizle daha çok baş, başa olabilmeniz için. Genç insanların, kendilerini yalnız hissetmemek için gürültü patırtı ve agresif davranışlar göstermek gibi bir problemi var, ve bu üzücü bir şey. -Sanat, Anlam, ve Yalnızlık üzerine

    ***Blitz-Blitz (Yıldırım) olarak tabir edilen terim satrancın hızlı oynanmasına denir. Belirli bir zaman diliminde oynanan maçlardır. Genellikle tercih edilen zaman dilimleri 5 Dakika ya da 1 Dakika + 10 Saniye dir. Kısacası satrancın hızlı oynanan versiyonudur.

    ****José Raúl Capablanca y Graupera Kübalı dünya satranç şampiyonu. 1921 ile 1927 yılları arasında dünya satranç şampiyonu unvanını taşımıştır.
  • Satranç

    https://www.youtube.com/watch?v=ySLc8gZ3oEc

    2018’in temmuz ayının 2. haftası Salı günü genel göz muayenesinde miyop olduğum ortaya çıktı. Malum orta yaş biriydim. Artık gözlük kullanacaktım. Eve doğru yürümeye başladım. Apartmanda ikinci katta oturuyordum, manav dükkânım onun altıydı, bugün erken kapamayı uygun görmüştüm. Dükkânımın yanı kafeteryaydı, dükkânı kapayınca arada bir soğuk bir şeyler içmek için uğrar eski tanıdık yüzleri görüp bir çift laflamak hoşuma giderdi. Genellikle masa oyunları oynanırdı, satrançta masa oyunları arasında sıkça tercih edilen bir oyun türüydü. Ben kimseyle satranç oynamazdım yalnızca evde kitap okumak için fırsat bulduğum o ender aralarda bilgisayar zekâsıyla maç yapardım o kadar.

    Satranç güzel bir oyundur. Mantık ve zekâya davet eder. Bazılarının, doğal nedenlerle hiç tanışamama bahtsızlığını saymazsak, sadece hayal gücünün harekete geçirici etkisinden bihaber olanlarla beraber buna istinaden mantık silsilesinden uzak duranların satranç oynadıkları hiç ama hiç görülmemiştir. Fakat onlar arasından da yine birçoğu parçası olmadıkları – istemedikleri için - veya hiç parçası olmayacakları bu oyunu izleme fırsatı yakalayanlar – çıkanlar - olmamış mıdır? Olmuştur tabii, yine bunlardan bir kısmı pek anlamasa da – belki biraz bundan ötürü - büyüleyici bir gücün altındaymışçasına bu oyunu yakın, uzak ara izleme fırsatı bularak mantıklı bir seçimde bulunarak hayranlıkla izlemişlerdir. Bilirsiniz satranç her yerde oynanır, bazen rastlarsınız kafeteryada, sokak araların da yahut evlerde oyun masalarında, deniz kıyısında da olabilir, parklarda da. Bu oyunun düşkünleri yalnız oynamakla kalmazlar bazı, bazı Grand Master seviyesindeki profesyonellerin video içeriklerini de youtube gibi zahmetsizce ulaşabilecekleri ortamlarda izlerler. Her seviyeden oyuncu kendisini bu ‘’zekâ ölçer’’ oyunla bir kez tartmak ister gibidir sanki. Her oyuncunun bir *elo puanı vardır. Geçmişte oynanmış binlerce satranç maçının kayıtlarına baktığınızda pek az oyunun birbirine birebir benzerlik taşıdığını görürsünüz, daha çok oyun açılışları, oyun sonları benzerdir. Satranç hayal gücü ile aklı birleştiren bir oyun türüdür. Geometriyle cebirle alakalı olduğu kadar sezgiye de dayanır.

    Oturduğum sokağa varınca doğrudan eve çıkmak yerine kafeteryaya girdim.

    Günün gece kıyafetleri giydiği saatlerdi. Sıradan bir gün diyebilir miyiz? Hayatın rutine sürüklediği pek çok kişi için öyleydi. Akşamın hediye paketi gibi içinde sürpriz barındırdığı düşüncesiyle hareket eden bir avuç genç bir araya gelmişti. **kendilerini yalnızlıktan kurtarma düşüncesiydi onları bir araya getiren. Dert, tasa, kaygı, günlük sıkıntılar gri binalar arasında gerilmiş çamaşır ipi gibi tüm şehri sanki birbirine bağlamıştı. Tüm şehri gün boyu gezmiş izlenimler biriktirmiştim bana öyle geliyordu ki tüm şehir sanki dertlerini önemsemez gibi umursamaz görünürken, diğer yandan acıyı iliklerinde hisseden insanlar kadar duyarlı davranabiliyordu birbirine.

    Böyle düşünmenin Anton Pavloviç Çehov'un, ya da Franz Kafka'nın üzerimdeki etkisinden kaynaklanabileceği aklımdan geçmiyor değildi. Malum esin veren yazarlardı, her ikisi de.

    İçerideki curcunadan anlıyordum ki kafeteryanın dar ortamında ***Blitz gösterisi, gölge boksu gibi çoğunun izleyici olmasına rağmen aralıksız izlenen etkileyici bir karşılaşma, gövde gösterisi az sonra başlayacağa benziyordu. İki oyuncu birazdan satranç tahtasının iki ucunda bir araya gelecek kıran kırana birbiriyle çarpışacaktı, ya biri ya diğeri kazanacaktı, beraber de bitebilecekti belki ama kimse bu olasılığa imkân vermiyordu, konuşulanlardan anlaşılan.

    Oyuncular iki genç adamdı. Biri uzun, diğeri kısaydı, uzunu kolejliydi, Diğerinin ise emekçi olduğu her halinden belliydi. Kolejlinin adı Cem’di. Çoğunluğun Beyazlarla başlayacak olan Cem’in kazanacağına dair mutlak bir inancı vardı. Kısanın kazanmasına sanki kendilerinden biri olduğunu düşündükleri için olsa gerek şans tanımıyor gibilerdi.

    Akşamleyin kafeteryanın hıncahınç dolu ortamında, çıkıp gitmeyi düşündüğüm bir sıra eski okul arkadaşlarımdan birine rastladım her zamanki gibi selamlaştık sonra bana ‘’ Necdet sence oyunu hangisi kazanacak?’’ diye sordu. Böyle bir soru beklemiyordum. ’’Ne bileyim ben?’’ dedim ‘’Kâhin miyim hem kim kazanırsa kazansın bana ne’’ izleyici grubu oynanan oyunun çevresinde halka olmuştu, yanımdaki arkadaşla ben yukarıdaki platformdan izliyorduk olup biteni, soğuk soda içiyordum. Her iki oyuncu sakin ama dikkatli gözüküyordu. Satranç saati başlatıldı. Sabırsızlıklarını belli etmek istemeyen kızlı erkekli karışık bir güruhtan oluşan kalabalık izleyici kendilerini zor zapt ediyor gibiydi. Klima yerine eski tip beyaz kanatlı bir tavan vantilatörü çalışıyordu mekânda, bu durum ise içerideki atmosferin ısısını düşürmese bile muhafaza eder gibiydi. Kolejli bu mekâna sıklıkla uğrayan tanıdık bir simaydı, fakat kısa olan diğerini hiç görmemiştim, ‘’kim bu oyuncu daha önce hiç rastlamadım?’’ diye sordum. Arkadaşım sabah akşam, şu sıralar buradan hiç ayrılmadığı için ‘’ O mu?’’ dedi, ''su tesisatçısı, karşıdaki dükkânda yeni işe başlamış, Gazetede bulmaca çözmeye meraklıymış, arada bir satranç oynarmış oyuna ilgisini öğrenince buraya davet ettiler ismi de Kemal.'' Oyun masasının üzerinde Cem’in tarafında sigara içerken külünü boşalttığı bir kül tablası vardı, Kemal’in tarafındaysa ayraçlı bir kitap duruyordu. Miyop’tum. Kitaplara ilgim olduğu için sordum, ‘’yazarının adını görebiliyor musun?’’ ‘’Albert Camus’’ dedi ‘’Yabancı adlı kitabı.'' ‘’Tamam’’ dedim, sırtımı oyuna dönerek, ‘’Kemal kazanır’’ öyleyse. Arkadaşım ‘’Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun ki?’’ dedi ‘’Adam kitap okuyor’’ dedim. Ben de kitap okurdum, Camus’un yabancısı değildim. ‘’Kitap tutkunları satrançta, satranç oynayanlar kitapta hızlı ilerlerler’’, diye ekledim. İnanmazcasına ‘’Ama kalabalıktan daha mı iyi bileceksin?’’ diye sordu arkadaşım açık bir şüpheyle, ‘’Unutma Cem kendisini ispatlamış biri’’ Cevapsız bıraktım. Cem saçıyla veya izleyici kitlesiyle uğraşıp duruyordu. Kemal’in ise bulmaca çözer bir havası vardı.

    Satrançta hamle sırası size geçtiğinde hangi yoldan gitmeyi kararlaştırmak isteyebileceğiniz türden bir seçim listesi olurdu her daim elinizde seçeneklerden birini değerlendirirdiniz. Seçimlerinizde yanılabilirdiniz. Yanılgı bilgisizlikten doğardı. Oyuncuların çoğu bilgisizlilik içinde olurdu olmasına ya yine de oyunun ustası gibi davrandıklarından (bambaşka görürlerdi kendilerini) öyle de gözükürlerdi. Oyuncu hamle sırası kendine geçtiğinde yanlış bir seçimde bulununca kaybederdi. Kendi taşınızın kazanacağınızı sanırken yanlış hamle seçiminde bulununca kaybederdiniz. Mutlak kazanacağınıza sizden bile daha fazla inanan çeşitli kimseler olurdu, her zamanki gibi. Aslında onlarda bu oyunda, seçim işinde uzman kimseler olmazdı kendileri kaybetmezdi ki nihayetinde kendilerini, bu arada da sizi oyalarlardı yalnızca, bu sırada da kazanan her zaman özellikle beyazlar olurdu, beyaz taşlarla oynayan rakip sanki doğuştan talihli gibi davranırdı. Hamle üstüne hamle yapardı. Kuraldı, beyazlar her daim oyuna önce başlardı, bunun avantajını kullanırlardı, onlar önde siz arkada oyun tamamlanırdı. Bir de çokbilmiş tavırlarla gerçekten gazeteciymişçesine bilgi aktarımı yapanlar olurdu ki uzaktan oyunu izleyip, kritik sandıkları değerlendirmelerde bulunanlar, bunlar oyunu izlerken çevresindekilere bazı kritik tahminlerde bulunurlardı, fazla ciddiye alındıklarının bilincindeydiler. Aslında ne konuştuklarını çoğunlukla kendileri de bilmezlerdi, pek öngörülü kimselermişçesine kasılırlardı, aslında gerçekten bilge insanların böyle bir ruh hali içerisine girdikleri pek gözükmemiştir. Yaptıkları kötücül biraz gerçek dışı değerlendirmelerle bütün ilgiyi üzerilerine çekmeye bayılan kimselerdir bunlar. Boş teneke gibi ses çıkarırlar, aslında hiçbir özgünlükleri de yoktur. Bunların ağzına ne diyor diye bakan hep birkaçı olur, aç kulaklarla dinleyen, anlamasalar da, masala dalıp gitmiş gibi gözükürler hep. Fakat oyunu az çok bilen kimseler vardır ki bu tür kimselerden imtina ile uzak durmaya çalışırlar, bazen kızarak bazen gülerek. Dezavantajı kırmak, tersine çevirmek, kazanmak isteyen gerçekçi olmalıydı ki bu tutarlılık demekti. Kafa karıştıran seslere kulak tıkamak demekti bu, (malum kütüphane sessizliği konsantrasyon için gerekli bir şeydir) içindeki sese kulak vermeliydi ki yanılmasın, doğru olanı yapmak güdüsüyle hareket etsin. Yoksa hep başka bir (bahara) oyuna ertelenebilirdi kazanma umudu, beklentisi sonuçsuz kalarak. Bu oyunu kaybedenlerden bazıları koltuklarına sımsıkı yapışıp çekilip gitmek istemezlerdi çoğunlukla, oyunda ilerleyemezlerdi de fakat gündem de kalmak izlenmek isterlerdi hep sanki. Çoğunluğun oyuna dönük mutlak ilgisi, böylelerini oyunda tutardı. Fakat tüm bunlardan dolayı oyun çekiciliğini kaybetmese de aslında tutkunu oldukları her oyunda kaybettiklerinden bir süre sonra kendilerine dönük çekiciliklerini kaybederlerdi. Böyle, böyle zamanla izleyenler için değil ama daha çok kendileri için devam ettirirlerdi oyunu.

    Karşılaşma tamamlanıp Kemal kazanınca, eski okul arkadaşım inanmazlıkla yanaşıp ‘’Nasıl bilebildin?’’ diye sordu, ‘’Bilebilmek için ****Capablanca olmaya gerek yok’’ diye cevapladım. ‘’Kitaplar, satranç. Bu ikisi kişinin empati düzeyini artırır, birbirini ilerletirler,’’ Cem’i işaret ettim ‘’ oysa onu şimdiye değin bir defa olsun elinde kitapla görmemiştim.’’


    *ELO, bir sıralama, derecelendirme sistemidir.-

    ** Andrey Tarkovski demiştir ki, Tek başınalığı sevmeyi öğrenin kendinizle daha çok baş, başa olabilmeniz için. Genç insanların, kendilerini yalnız hissetmemek için gürültü patırtı ve agresif davranışlar göstermek gibi bir problemi var, ve bu üzücü bir şey. -Sanat, Anlam, ve Yalnızlık üzerine

    ***Blitz-Blitz (Yıldırım) olarak tabir edilen terim satrancın hızlı oynanmasına denir. Belirli bir zaman diliminde oynanan maçlardır. Genellikle tercih edilen zaman dilimleri 5 Dakika ya da 1 Dakika + 10 Saniye dir. Kısacası satrancın hızlı oynanan versiyonudur.

    ****José Raúl Capablanca y Graupera Kübalı dünya satranç şampiyonu. 1921 ile 1927 yılları arasında dünya satranç şampiyonu unvanını taşımıştır.
  • MERSİN BALIĞI BURCU 23 Temmuz - 22 Ağustos Sembolik DönemBöğürtlenlerin OlgunlaşmasıBitkiAhududuMadenGröna ve DemirKoruyucu RuhuShawnodese
    RenkKırmızıKabilesiFırtına Kartalı KabilesiUygun EşSusamuru Böğürtlenlerin Olgunlaşması Dönemi’nde dünyaya gelen insanların hayvanlar alemindeki totemi mersinbalığı, bitkiler alemindeki totemi ahududu ve madenler alemindeki totemi ise, demir ve grönadır. Uğurlu rengi kırmızı, kabileleri ise Fırtına Kartalı’dır.Kırmızı renkli sert bir taş olan gröna yıllar boyunca değerli bir süs taşı olarak kullanılmıştır. Grönanın yürek ve kanla ilişkisi olduğuna inanılır. Eskiden gröna parçacıklarından yapılmış bir muska taşımanın, kalp rahatsızlıklarına iyi geldiğine inanılırdı. Mersinbalığı’nın madenler alemindeki ikinci totemi ise, demirdir.Demir, insanlığı teknoloji çağına taşıyan ve çok farklı alanlarda fayda sağlayan bir madendir. Günlük yaşamda demir kaçınılmaz bir unsurdur.Mersinbalığı insanı da madeni gibi çeşitli ve değişik görünümlerde olabilir, ama kolayca farkedilen bazı ortak özellikleri vardır. Bu insan gröna gibi, iyi yürekli, duyarlı bir kişi olarak dikkati çeker.Eğer yüreğinde taşıdığı iyi ve dostça duygulara kulak verirse, dengeli ve mutlu bir insan olur.Yüreğinin sesine uyduğu sürece, sezgili ve keskin görüşlüdür. Bazen açıkça ortaya çıkan, bazen de gizliden gizliye süren, ileriyi görme ve sezme yeteneği vardır.Bu yetenekle kendini ve dostlarını bekleyen tehlikeleri önceden görebilir.Mersinbalığı burcundan olan kişi, keskin görüşü ve duyumsama yeteneğiyle öylesine sözler söyler ki, söyledikleri, dostlarının ya da düşmanlarının ta yüreğine işler. Bu burcun insanı iyi bir dost olduğu kadar, korkulacak bir düşman da olabilir.Aldatıldığına inanırsa, bütün gücüyle harekete geçer ve gerçekten çok yıkıcı olabilir. İç dengesi yerinde değilse, kendi gücüne karşı dikkatli olması gerekir. Bu güç beklenmedik, hesapsız bir biçimde ortaya çıkabilir ve yarattığı patlamalarla, herkesin canını yakabilir. Bu insanın demir toteminden gelen belli bir sertliği, aynı zamanda yaşamda kazandığı deneyimlerle de sertleşebilme eğilimi vardır. Bu nedenle yaşadığı ilişkileri yürek ve kanla bağlantılarını güçlendirir.Karşılaştığı insanlarda ve işlerde zaman zaman sıçramalı değişimler yaratmasına neden olur. Mersinbalığı’nın bitkiler dünyasındaki totemi çilekgillerden, ahudududur.Pek çok hastalığa şifa olan ahududu, lezzeti, rengi ve biçimiyle de pek hoş bir meyvedir.Mersinbalığı insanının topluluk içinde göze çarpma ve sevilen kişi olabilme özellikleri bitki toteminin etkisiyle daha da güçlenir.Diğer insanlar onda gördükleri neşeli ve zevkli hava nedeniyle, daha yakınlaşmak isterler, ancak bu burcun insanı her zaman göründüğü gibi de olmayabilir. Mersinbalığı’nın çevreye yaydığı izlenimler, dış görünüşünün altında gizlenen bambaşkadır.Bu burcun hayvanlar alemindeki totemi, uzun ömürlü mersinbalığıdır.Bu balık, bulunduğu alanda egemenlik kurmak isteyen, tatlı ve tuzlu sularda yaşayabilen bir canlıdır.Mersinbalığı insanı da bulunduğu her alanda egemenlik kurmak ister. Doğal gücüyle bunu zorlanmadan başarır.Sanki önder olarak dünyaya gelmiştir ve enerjisi düzenli aktığı sürece, haksever, iyi niyetli bir yönetici olabilir.Sezgileri ve ileriyi görebilme yeteneğiyle, başkalarının sorunlarını önceden kavrayıp, çözümlemek için elinden geleni yapar.İçinde kaynayan güçler sayesinde her zaman etkin ve üstün bir durumda olmayı başarır. Yaşamla uyum sağladığı sürece, içinde tükenmez bir güç kaynağı ve ruhsal derinlik yatar.Ancak başka insanlar üzerinde egemenlik kurmaktan zevk alan kötü bir yönü olduğunu da unutmamak gerekir.Mersinbalığı insanı ruh sağlığını koruyabildiği zaman, bu tür problemlerden de kendini kolaylıkla uzaklaştırır. Mersinbalığı insanı, Susamuru burcundan olanlarla mükemmel bir bütünleşme sağlayabilir.En iyi anlaştığı diğer burçlar arasında kendi kabilesinden olan Aladoğan ve Wapitiler vardır.Diğer yandan Kelebek Kabilesi’nden Karga ve Geyik ile de ilişkileri gelişime açıktır.
  • Bir de dipsizliğe doğru durmadan düşenler. Kendini yok eden çiçekler gibi başlarını toprağa, yerkürenin öbür ucuna, Çin'e doğru sokanlar. Düşleri zengin, ancak günlük hayatı ve gerçekleri idare edemeyenler. Kafamda türlü çeşit izlenimler vardı. Bir anahtar kelime verildiğinde bir roman yazabilecek kadar.
    Ingvar Ambjörnsen
    Sayfa 92 - Ayrıntı Yayınları - 11. Baskı - Çev. Banu Gürsaler Syvertsen