• 724 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10 puan
    Tutunamayanları tek kelime ile özetlemek gerekirse "Yolculuk" derim. Turgut'un keşif, anlayış ve farkındalık yolculuğu; Selim'in tutunamadığı ana kadar olan yolculuğu. Olay örgüsü çok yavaş işlenirken, hareketler çok az anlatılırken aynı anda sayfalarca betimlemeler, analizler, tanımlamalar ve aydınlanış yergi ile aktarılıyor.
      Tek kitapta iki öykü okuyoruz. Turgut Özben'in düzenli, kronolojik hikayesi ve Selim Işık'ın düzensiz geçmiş ve ondan daha geçmiş ya da daha geçmemiş anıları bir arada.
    Roman aslında sondan başlıyor. Ne demek bu? Filmlerde olur ya: son anı gösterir ve ardından 21 saat önce, 20 gün önce diyerek 2 saat bizi kitler ekrana. Bu kitap da beni 12 gün kitledi işte. Turgut trende rastladığı bir adama (aslında kendisi bir gazeteci) sayfalar dolusu bir paket postalar ve o kişi ofisinde bir mektupla bu sayfaları bulur. Turgut öyküsünün yazılmasını ister. Vahim ve kaybolmuş biridir Turgut. Gazetecinin bazı bilgiler edinebileceği kaynaklar belirtir mektubunda. Gazeteci minik bir araştırma ile gerçekten de 3 sene önce mühendis olan Turgut Özben isimli birinin kaybolduğunu öğrenir. Kitabı, bazı isimleri değiştirerek yayımlama kararı alır.
      Roman Turgut ile başlar ancak daima böyle kalmaz. Arkadaşı, bir zamanlar can dostu olan Selim'in bağlantılı olduğu kişilerle tanıştıkça anlatıcı da değişir. Sadece insan da değildir bu anlatıcı. Belli bir bölümden sonra karşımıza Olric isimli hayali bir anlatıcı çıkar. O çok popüler "...efendimiz" cümleleri ile farkındalıklar ve hicivler sunar bize. Her karakter sanki bir oyundaymış gibi konuşturulur. Turgut bazen III. Selim olur bazen de bir kralın oğlu veya tutunamayan olur.
    Nedir peki bu tutunamayan? Ya da namı değer Disconnectus Erectus?
    Selim, "Tutunamayanların Ansiklopedisini" yazmayı kendine görev biçmiştir. Tutunamayan sınıfına soktuğu insanlar hayatlarındaki silik, işe yaramayan ve varlığı önemsiz kişilerdir. Tutunamayanlar hiçbir zaman sağlıklı ilişkiler içinde sağlıklı bir akıl sağlığı ile yaşayıp ölmezler. Sayfalarca yapılan Tutunamayan betimlemesini buraya yazmak istemiyorum. Ne Oğuz Atay gibi yazabilirim ne de özetleyebilirim. Gidin okuyun ve kendinizi görün, ya da kendinizi görmediğiniz için sevinin.
      Turgut bir gün gazeteden Selim'in intihar ettiğini öğrenir. İçine gömdüğü ve uzun zamandır dillendirmediği anılar birer birer ortaya çıkar. Aklı karışır, ya da zaten karmaşıktır ama o karmaşa yumağı artık bir amaç edindiği için yavaşça çözülmeye başlar. Selim'in annesine gider ve kendince Selim'in bu sona nasıl geldiğini araştırmaya başlar. Turgut'un kendine görev bildiği de budur. Ziyaretinde Burhan ile tanışır ve ortalık buram buram kıskançlık kokar. Selim'in arkadaşlarını birbiri ile tanıştırmayı hiç sevmediğini öğreniriz burada. Sanki her arkadaşına başka bir Selim'i göstermiştir zamanında. Selim'e içten içe kırgındır da. Neden kendisine anlatmadığını, neden başka insanlarla başka anılar biriktirdiğini, neden onca yıllık hukuklarını umursamadığını sorgular. Selim'in kendini öldürdüğü odaya girer ve o oda aslında bir sığınakken bir cinayet yerine dönmüştür. Selim ile doludur oda. Onun anıları, onun yazıları her yerdedir. O notlar sayesinde Süleyman Kargı'yı keşfeder.
      Süleyman Kargı ile askerlikte tanışan Selim ona 600 dizelik bir şiir verir. Dizeleri bir bir okuduktan sonra Kargı'nın kendi notlarını da okuruz. Kargı dizelerin bir kısmını belli örneklerle açıklar ve Selim'in başkangıçta yaşattığı karmaşalar yavaşça çözülür.
      Turgut yeni birinden bir not alır. Günseli. Romanda duyduğumuz (Turgut'un karısı Nermin'den sonra) ilk kadındır bu. Turgut kendi içinde bu kadını tehdit olarak görmekte ve ondan kaçmaktadır. Günseli kendisini bulana dek ona gitmemekte kararlıdır. Bu sırada aklına eski ortak arkadaşları gelir. Esat, Metin... Metin'i arar ve ona Selim'in ölüm haberini verir. Metin'den kendisine Selimle ilgili bir mektup yazıp her şeyi anlatmasını ister.
      Bu mektup Selim'in cinsellik algısı, zaafları, kadınlara bakış açısı ve dostu ile sevdiği kadın arasında kalışını anlatır. Turgut okurken ara ara sinir krizi geçirir okumaya devam etmek istemez. Olric ile tanıştığımız sahne de budur. Olric ona devam etmesini söyler her seferinde. Mektup bittiğinde Selim'in aslında gençliğinde ne büyük psikolojik sıkıntılar çektiğini anlarız.
      Günseli yeniden ortaya çıkar ve Selim'in ilişki yaşadığı tek kadın olarak Selim'in son 1 yıllık ömründe büyük bir öneme sahiptir. Artık komedi unsurları yoktur. Selim'in buhranı ve çalkantılı hislerini Günseli'den dinleriz. Bu dinleme aşaması o kadar zordu ki. Tam 3 gün sürdü 77 sayfayı okumam. Noktalama işareti yok. Cidden hiçbir noktalama işareti kullanılmamış Selim ve Günseli'nin öyküsünde. Aralıksız devam eden olaylar arasına sıkıştırılan Turgut'a ait düşünceler de karşımıza çıkıyor. Okurken sanki isteksiz bir dinleyici, duyduklarıyla aynı anda bir şeyler de düşünüyormuş gibi hissettim. O lirik ve duygusal dil belki de kitaptaki en romantik hisleri yaşattı bana. Selim'in çevresine yabancılaştığını, insanlara duyduğu güven bağlarının gitgide yok oluşunu burada okuyoruz. Selim'in hastalanmaya başladığını ve içten içe çürümeye yüz tuttuğunu görüyoruz.
      Bu kısımda aynı zamanda Oğuz Atay'ın daima konuşulan hiciv yanını da hissettim. Üniversite eğitimini övdüğü sayfaları bir çırpıda ters yüz edip batıyı, kafamıza sokmaya çalıştıkları ezberci sistemi eleştirir. Okumak ve diploma almak mecburen yapılmış bir şeydir. Batıdaki bilimi almaya gitmez bilim insanları, eğlenmeye gider. Aydınlanış değil kayboluşla geri dönerler. Tüm bu hiciv Selim'in veda mektubu ile son bulur. Öyle bir mektuptu ki bu sanki Selim ölürken ben doğuyordum. Hiçbir geleneği kabul etmeyen ruhu bu gelenekler altında çökmüştü. Olric'e sığınarak ölmek istediğini söylüyordu:
    "Ben anlatmak, falan filan demek istemiyorum. Sonum geldi Olric. Kendime yeni bir önsöz yazmak istiyorum. Yeni bir dil yaratmak istiyorum. Beni kendime anlatacak bir dil. Çok denediler, efendimiz. Allah’tan ne denediklerini bilmiyorum, Olric. Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim. Olmaz, diyorlar. İsyan ediyorum. Az gelişmiş bir ülkenin fakir bir kültür mirası olurmuş. Bu mirası reddediyorum Olric. Ben Karagöz filan değilim. Herkes birikmiş bizi seyrediyor. Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz. Kapı kapı dolaşıp dileniyoruz. Son kapıya geldik. İnsaf sahiplerine sesleniyoruz. Ey insaf sahipleri! Ben ve Olric sizleri sarsmaya geldik. Dünya tarihinde eşi görülmemiş bir duygululukla ve kendini beğenmişçesine ve kendinibeğenmişçesinesankibizdenöncebirşeysöylenmemişçesinegillerden olmaktan korkmadan kapınızı yumrukluyoruz..." (542-543) Daha ne söylenebilir ki?
      Ve Turgut sanırım tüm bu bilgilerle artık alışkanlıkları ile yaşayamayacağını anlar. İçinde Olric; yanında çektiği paralar, Oblomov, Don Kişot, Kafka ve Dostoyevski’nin romanları ile evini, karısını, çocuklarını terk eder. Herkes bilir ki Don Kişot tam bir direniş, ayaklanış ve "Ya bu adam ne yapıyor?" kitabıdır. Kafka ise var oluşu ya da olmayışı sorgular durur. Bu kitaplar aslında Turgut'un analizleri ile bir bütünlük sağlıyor bence. İlerledikçe verdiği örneklerle daha iyi anlaşılıyor. Turgut elinde Selim'in günlüğü ile tüm o travmaları, Selim'i bir zamanlar hayata bağlayan o iplerin birer birer kopuşunu, Selim'in annesine kendisini doğurduğu için duyduğu öfkesini, doktorların çözemediği ateş sorununu okur. Başlarda tarih attığı, birkaç sayfa yazdığı günlük zaman içinde tarihsizliğe ve yazamayacağı kadar yorgun olduğu sayfalara bırakır yerini. Günlüğü okumayı bitirdiğimde "Tamam, Selim zaten ölmüş. Tutunamamış." dedim.
      Daha önce bahsettiğim Tutunamayanlar Ansiklopedisi'nde Selim kendine de yer veriyor. Babası ve annesinin zıtlığını kendinde yaşadığını ve bunun kendisinde sorunlara yol açtığını söylüyor. Tanıştığı insanları ve onların aslında fark edemediği ama kendisinin bir şeyleri fark etsinler diye ne kadar çırpındığını anlatıyor. Sonuç olarak günlüğünü Günseli'ye gönderiyor ve bir silahla intihar ediyor. Bu sonla birlikte Selim'in hikayesi son buluyor ve biz başa dönüyoruz. Olric ile Turgut trende bir adamla karşılaşıyor.
    Olric konusunda da değinmek istediğim bir husus var. Bir sahnede Turgut'un yabanfı birisine neredeyse "biz" cümlesi kuracağını okuyoruz. Olric ve Turgut bir kişi gibi ama değil gibi de. Onun saklanması ama aynı zamanda dinlenmesi gerektiğini de düşünüyor Turgut. Buna alter ego ya da alt benlik diyebiliriz sanırım. Sonlara doğru Olric de kendini kaybetmiş ve anlamlı uyarılar yapamaz halde buluyor. Başlardaki kesinliği gittikçe "silikleşiyor". Bundandır ki Turgut da kendini bir tutunamayan olarak ifade ediyor ve öyküsünü ekliyor ansiklopediye.
      Tahminimce bu kitap bir çok edebiyatçıya tez olmuştur. Olması da çok normal. İçerik olarak dolu dolu ve birçok noktaya birçok farklı şekilde değiniyor Oğuz Atay. Kendisinin de bir mühendis olması ve kitaptaki karakterlerin de mühendis olması ayrı bi hoşuma gitti. Yazarların kitaplarında minicik bile olsa kendinden bahsetmesi bence bir samimiyet yaratıyor. Son olarak varoluş ve bu konudaki yolculuğu anlatan bu kitap tam da "Her okumamda farklı bir yanını gördüm." kitaplarından. Yeniden okumaya cesaret edebilir miyim kısa sürede bilmiyorum. Ama hiç okumamış birisi kesinlikle cesaret edip başlamalı. Sorgulamadığı şeyleri sorgulamalı.
  • Bir aşk, İki kalp, Üç İnsan