• Günümüz Aydın Kandilimiz Hayırlara Vesile Olsun İnşallah...

    Berat Kandilimiz Mübarek Olsun.
  • **

    Günümüz aydın, kandilimiz hayırlara vesile olsun inşallah.
    Hayırlı Cumalar . . .
  • ...özenerek alınan kitaplar; yüzlerce kitap, çoğu hiç okunmamış duruyordu öylece. Hiç evden çıkmadan beş yıl sürekli okusan, belki biter bu kitaplar,...
    İçinde birden, hepsini okuyup bitirme ateşi yandı: kitapları her görüşünde yanan eski ateş..
  • “Hadiseler kendiliğinden unutulmaz. Onları unutturan, tesirlerini hafifleten, varsa kabahatlilerini affettiren daima öbür hadiselerdir.”
    Ahmet Hamdi Tanpınar
    Bazen öyle şeyler başımıza gelir ki bir çirkinlik bin güzelliği mahveder bazen de bir güzellik bin çirkinliği örter. Yaşananların önünde yahut ardında hep başka yaşanmışlıklar gezer.✨
  • Ayasofya Doğu Roma İmparatorluğu’nun İstanbul’da yapmış olduğu en büyük kilise olup aynı yerde üç kez inşa edilmiştir. İlk yapıldığında Megale Ekklesia (Büyük Kilise) olarak adlandırılmış, 5. yüzyıldan itibaren ise Ayasofya (Kutsal Bilgelik) olarak tanımlanmıştır. Ayasofya Doğu Roma İmparatorluğu boyunca hükümdarların taç giydiği, başkentin en büyük kilisesi olarak katedral işlevi görmüştür.

    Birinci kilise, İmparator Konstantios (337-361) tarafından 360 yılında yapılmıştır. Üstü ahşap çatı ile örtülü, uzunluğuna gelişen (bazilikal) planlı birinci yapı, İmparator Arkadios’un (395–408) karısı İmparatoriçe Eudoksia ile İstanbul Patriği İoannes Chrysostomos arasında çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle, patriğin sürgüne gönderilmesi üzerine 404 yılında çıkan halk ayaklanması sonucunda yakılıp yıkılmıştır. (Bugün patriğin mozaik tasviri, Ayasofya’nın kuzey tymphanon duvarında görülebilmektedir.)
    Günümüzde ilk kiliseye ait herhangi bir kalıntı bulunmamakla birlikte, müze deposunda bulunan Megale Ekklesia damgalı tuğlaların bu yapıya ait olduğu düşünülmektedir.

    İkinci Kilise, İmparator II. Theodosios (408-450) tarafından 415 yılında yeniden inşa ettirilmiştir. Bu yapının, beş nefli, ahşap çatı ile örtülü ve anıtsal bir girişe sahip bazilikal planda olduğu bilinmektedir.

    Kilise, İmparator Justinianos’un (527–565) 5. saltanat yılında, aristokrat kesimi temsil eden maviler ile esnaf ve tüccar kesimi temsil eden yeşillerin İmparatorluğa karşı birleşmesi sonucunda çıkan ve tarihte “Nika İsyanı” olarak geçen, büyük halk ayaklanması sırasında 13 Ocak 532 yılında yıkılmıştır.

    1935 yılında İstanbul Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün A. M. Scheinder başkanlığında yapılan kazılarda, bugünkü zeminin yaklaşık 2.00 m altında görülebilen II. yapının Propylon’una (anıtsal giriş kapısı) ait basamaklar, sütun kaideleri ve On İki Havari’yi temsil eden kuzu kabartmaları ile süslü friz parçaları bulunmuştur. Ayrıca anıtsal girişe ait diğer mimari parçalar ise batı kısımdaki bahçede görülebilmektedir.



    Günümüz Ayasofya’sı İmparator Justinianos (527-565) tarafından dönemin iki önemli mimarı olan Miletos’lu (Milet) İsidoros ile Tralles’li (Aydın) Anthemios’a yaptırılmıştır. Tarihçi Prokopios’un aktardığına göre, 23 Şubat 532 yılında başlayan inşa, 5 yıl gibi kısa bir sürede tamamlanmış ve kilise 27 Aralık 537 yılında törenle ibadete açılmıştır. Kaynaklarda, Ayasofya’nın açılış günü İmparator Justinianos’un, mabedin içine girip, “Tanrım bana böyle bir ibadet yeri yapabilme fırsatı sağladığın için şükürler olsun” dedikten sonra, Kudüs’teki Hz. Süleyman Mabedi’ni kastederek “Ey Süleyman seni geçtim” diye bağırdığı geçer.

    Üçüncü Ayasofya’nın mimarisindeki yenilik geleneksel bazilikal plan ile merkezi kubbeli planın bir araya getirilmesidir. Yapının üç nefi, bir apsisi, iç ve dış olmak üzere iki narteksi vardır. Apsisten dış nartekse kadar uzunluk 100 m. genişlik 69.50 m.dir. Kubbenin zeminden yüksekliği 55.60 m, çapı ise kuzey güney doğrultusunda 31,87 m, doğu batı doğrultusunda ise 30.86 m.dir.

    İmparator Justinianos Ayasofya’nın daha görkemli ve gösterişli olması için, maiyetindeki tüm eyaletlere haber göndererek, en güzel mimari parçaların Ayasofya’da kullanılması için toplatılmasını emretmiştir. Bu yapıda kullanılan sütun ve mermerler; Aspendos, Ephesos, Baalbek, Tarsus gibi Anadolu ve Suriye’deki antik şehir kalıntılarından getirilmiştir. Yapıdaki beyaz mermerler Marmara Adası’ndan, yeşil somakiler Eğriboz Adası’ndan, pembe mermerler Afyon’dan ve sarı mermerler Kuzey Afrika’dan getirilerek Ayasofya’da kullanılmıştır. Yapının iç kısmında yer alan duvar kaplamalarında; tek blok halinde mermerlerin ikiye bölünerek yan yana getirilmesi ile simetrik şekiller ortaya çıkarılmış ve damarlı renkli mermerlerin iç mekânda kullanılmasıyla dekoratif bir zenginlik oluşturulmuştur. Ayrıca, yapıda Efes Artemis Tapınağı’ndan getirilen sütunların neflerde, Mısır’dan getirilen 8 adet porfir sütununun ise yarım kubbeler altında kullanıldığı bilinmektedir. Yapıda 40 tanesi alt galeride, 64 tanesi ise üst galeride olmak üzere toplam 104 adet sütun bulunmaktadır.

    Ayasofya’nın mermer kaplı duvarları dışındaki tüm yüzeyler birbirinden güzel mozaiklerle süslenmiştir. Mozaiklerin yapımında altın, gümüş, cam, pişmiş toprak ve renkli taşlardan oluşan malzemeler kullanılmıştır. Yapıdaki bitkisel ve geometrik mozaikler 6. yüzyıla, tasvirli mozaikler ise ikonaklazma (Tasvir Kırıcılık Dönemi 730- 842) sonrasına tarihlenir.

    Ayasofya Doğu Roma Döneminde İmparatorluk Kilisesi olması nedeniyle İmparatorların taç giyme merasimlerinin yapıldığı mekândı. Bu sebeple Ayasofya’da ana mekanın (naos) sağında bulunan, renkli taşlardan yuvarlak ve geçmeli desenli yer döşemesi (omphalion), Doğu Roma İmparatorlarının taç giydiği bölümdür.

    IV. Haçlı Seferi sırasında İstanbul Latinler tarafından 1204- 1261 yılları arasında işgal edilmiş, bu dönemde gerek kent, gerekse Ayasofya yağmalanmıştır. 1261 yılında Doğu Roma kenti tekrar ele geçirdiğinde, Ayasofya’nın oldukça harap durumda olduğu bilinmektedir.

    Ayasofya, Fatih Sultan Mehmed’in (1451-1481) 1453’te İstanbul’u fethetmesiyle camiye çevrilmiştir. Fetihten hemen sonra yapı güçlendirilerek en iyi şekilde korunmuş ve Osmanlı Dönemi ilaveleri ile birlikte cami olarak varlığını sürdürmüştür. Yapıldığı tarihten itibaren çeşitli depremlerden zarar gören yapıya, hem Doğu Roma, hem de Osmanlı Döneminde destek amacıyla payandalar yapılmıştır. Mimar Sinan tarafından yapılan minareler ise aynı zamanda yapıda destekleyici payanda işlevi görmektedir.

    Ayasofya’nın kuzeyine, Fatih Sultan Mehmed Dönemi’nde bir medrese yaptırılmış, her dönemde bakım ve onarım çalışmalarından geçmiş, en kapsamlı tamir çalışması Sultan Abdülmecid Dönemi'nde (1839-1861) Fossati tarafından yapılmıştır. Sultan Abdülaziz Döneminde Ayasofya çevresinin yeniden düzenlenme çalışmaları sırasında medrese 1869- 1870 yılları arasında yıktırılmış ve1873- 1874 yılları arasında ise yeniden yaptırılmıştır. 1936 yılında yıkılmış olan Medresenin kalıntıları 1982 yılında yapılan kazılar sonucu ortaya çıkarılmıştır.

    Osmanlı Dönemi’nde, 16. ve 17. yüzyıllarda, Ayasofya’nın içine mihraplar, minber, müezzin mahfilleri, vaaz kürsüsü ve maksureler eklenmiştir.

    Mihrabın iki yanında bulunan bronz kandiller, Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) tarafından Budin Seferi (1526) dönüşünde camiye hediye edilmiştir.

    Ana mekâna girişin sağ ve sol köşelerinde bulunan Helenistik Döneme (MÖ. 4.-3. yy) ait iki mermer küp ise, Bergama’dan getirilerek, Sultan III. Murad (1574-1595) tarafından Ayasofya’ya hediye edilmiştir.

    Ayasofya’da, Sultan Abdülmecid Dönemi’nde 1847-1849 yılları arasında, İsviçreli Fossati Kardeşlere kapsamlı bir onarım yaptırılmıştır. Bu onarım çalışmaları sırasında, daha önce mihrabın kuzeyindeki niş içinde bulunan Hünkâr Mahfili kaldırılmış, yerine mihrabın solunda, sütunlar üzerinde yükselen, etrafı ahşap yaldızlı korkuluklarla çevrili Hünkâr Mahfili yapılmıştır.

    Aynı dönemde Hattat Kadıasker Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılan 7.5 m. çapındaki 8 adet hat levhası ana mekânın duvarlarına yerleştirilmiştir. “Allah, Hz. Muhammed, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin” yazılı bu levhalar İslam âleminin en büyük hat levhaları olarak bilinmektedir. Aynı hattat kubbenin ortasına ise Nur Suresi’nin 35. ayetini yazmıştır.

    Ayasofya Mustafa Kemal Atatürk’ün emri ve Bakanlar Kurulu kararı ile müzeye çevrilmiş ve 1 Şubat 1935’de müze olarak, yerli ve yabancı ziyaretçilere açılmıştır. 1936 tarihli tapu senedine göre, Ayasofya “57 pafta, 57 ada, 7. parselde Fatih Sultan Mehmed Vakfı adına Türbe, Akaret, Muvakkithane ve Medreseden oluşan Ayasofya-i Kebir Camii Şerifi” adına tapuludur.
  • Roza KURBAN - TANIDIĞIM LENİN’İN GERÇEK YÜZÜ.15 Kasım- 2017
    1917 Ekim Devrimi’nin 100.yılı dolayısıyla son günlerde devrim kelimesiyle birlikte Vladimir İlyiç Ulyanov-Lenin’in (1870–1924) adı da sıkça dillendirilmektedir. 1917 Ekim Devrimi ile ilgili uzmanlar da ikiye ayrılmış durumdadır. 1917 yılının Ekim ayında gerçekleşen bu olayı kimisi “devrim”, kimisi “darbe” diyor… Olayın adının ne olduğunun pek fazla önemi yok, ister devrim olsun ister darbe, önemli olan bu olayın perde arkasında yatan gerçeklerdir. Bilindiği üzere bu kanlı girişimin lideri Lenin’dir. İnsanlar öldükten sonra cenaze namazında “bu insanı nasıl bilirdiniz? diye sorarlar. Lenin ile ilgili bana sorsalar, çocukluk samimiyetim ve gençlik heyecanımla “iyi bilirdim” derdim. Ne de olsa ömrümün 26 yılını Sovyet rejimi altına geçiren birisiyim. Sovyetlerde büyüyen çocuklar Lenin’i kendilerini bildikleri andan itibaren tanırlar. Dürüst, çalışkan, zeki, dâhi gibi birçok güzel ve özel vasıfları bir bünyede barındıran kusursuz bir insan, kusursuz bir liderdi Lenin bizim gözümüzde. Lenin’i sorgulamak, kusursuz insan olur mu sorusunu sormak aklımızın ucundan bile geçmezdi. Sorgusuz, sualsiz kabul edilen veya ettirilen bir şahıstı Lenin. Kreş ve anaokulundan itibaren Lenin’i öven, göklere çıkartan şiirleri ezberler, ilkokul-ortaokul yıllarında Lenin’in hayatı ile ilgili hikâyeler okur, rivayetler dinlerdik. Lisede Lenin’in yaptıkları, başarıları (!) ve eselerini tarih kitaplarından okurduk. Üniversitede ise Lenin’in eserlerinin büyük bir kısmını bilmeden sınavlardan geçmek imkânsızdı. Sovyet Dönemi’nde Lenin’in olmadığı bir alan yoktu. Her okulda mutlaka Lenin’in portresi bulunuyordu. Bazen Lenin’in resmi halıya işlenmiş olarak, bazen yağlı boya şeklinde çıkardı karşımıza. Öğretmen olarak çalıştığım kreşte de Lenin resminin halıya işlenmişi vardı, alt kısmına 1870–1970 tarihleri yazılıydı. Belli ki Lenin’in doğumunun 100. yılı için özel yapılmıştı. Her gün duvardaki bu halıya baka baka tarihler unutulmayacak bir şekilde aklıma yazılmıştı. Her şehirde, her kazada, her kasabada, her köyde, hatta en ücra köşelerde bile bir Lenin heykeli vardı. Onun için Sovyet Dönemi’nde yetişen çocuklar Lenin’i “iyi bilir”… 

    Bilindiği üzere 1917 Şubat ve Ekim Devrimleri koşulların oluşması sonucunda ortaya çıkan bir olgudur. Devrimin halka ne getireceğini yaşamadan kimse bilemezdi. Ekim Devrimi, Rus olamayan milletler için bir umuttu. Rusya’da Bolşevikler iktidara geldikten sonra milletler konusundaki Lenin’in fikirleri merak konusuydu. Bu bağlamda Pantürkizm’ın babası olarak nitelendirilen siyasetçi Yusuf Akçura (1876–1935) Lenin’in milletler konusundaki fikirlerini öğrenmek üzere 1916 yılında Lenin’le İsviçre’nin Zürich kentinde 4 saatlik bir görüşme yapmıştır. Görüşmeye Aziz Meker (1877–1941) de katılmış, görüşmenin detaylarını 20 Aralık 1917 tarihinde “Lenin ile Bir Mülakat” başlığı altında Tasviri Efkâr gazetesinde yayımlamıştır. Yusuf Akçura ile Lenin’in milletler konusundaki fikirleri uyuşmamıştır. (Kerimullin 1996: 155) Çarlık Rusya’sı Dönemi’nde başta Kazan Tatarları olmak üzere Rus olmayanlara yapılan zulüm, İdil-Ural bölgesi aydınlarının Lenin’in yanında yer almasına neden olmuştur. Bilhassa, “adil düzen” vaadi, “milletlerin kendi kaderlerini kendilerinin tayın etme” sözleri Tatar devrimci Mirseyet Sultan Galiyev (1892–1940), Başkurt Türklerinden tarihçi ve devlet adamı Zeki Velidi Togan (1890–1970) gibi önemli isimlerin Lenin ile çalışmalarına zemin sağlamıştır.        

    1991 yılında Sovyetlerin çökmesiyle birlikte hiçbir yerde ne bir Lenin resmi ne de bir Lenin heykeli kaldı. Resimler yırtılarak çöpe, heykeller kırılarak çöplüğe atıldı. Çeyrek asırlık ömrüm Sovyetler Dönemi’nde geçmiş birisi olarak günümüz gözüyle baktığımda her şeyin ne kadar yapay, aldatıcı olduğunu şimdi daha iyi anlıyor, yorumlayabiliyorum. Sovyet Dönemi’nde olayları olduğu gibi kabul ediyor, anlatıldığı gibi algılıyorduk. Gözlerimize takılan “at gözlükleri” etrafımızı görmememizi sağlamak içinmiş meğer… Ekim Devrimi’nin Rus olmayan milletlere getirdikleri ve götürdükleri teraziye konulduğunda götürdüklerinin getirdiklerden çok daha fazla olduğunu görürüz.

    Lenin bizim tanıdığımız gibi kusursuz bir insan mıydı? 1991 yılının sonunda Sovyetlerin çöküşünden sonra arşivlerin bir kısmının kullanıma açılmasıyla birlikte Sovyetlerin acımasız yüzü tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır. Arşiv belgelerine bakıldığında Lenin’in adının “terör” kelimesiyle yan yana durduğunu söylemek mümkündür. Lenin’in çeşitli kararlar çıkartarak halka terör uyguladığı belgelerle kanıtlanmıştır. Bolşevikler iktidara gelir gelmez “Sovyetlerde fahişeler olmamalı” gerekçesiyle binlerce kadının idam ettirmesi terörden başka bir şey değildir. Lenin verdiği birçok yazılı emirlerinde “dehşetli ve acımasız olun”, “terörün güç kazanmasını ve yayılmasını sağlamalıyız”, “gizli bir şekilde terör eylemleri hazırlamalıyız! Bu çok önemli ve son derece gereklidir” şeklindeki ifadeler bulunmaktadır. Lenin’in 11 Ağustos 1918 tarihinde Penza komünistlerine yazdığı mektupta şu başlıklar bulunmaktadır:

    “Beş bölgedeki köylülerin ayaklanmasından yararlanarak, kulaklarıyok etmeliyiz. Bu devrimin bir gereğidir. Şimdi kulakları silip-süpürmeyi esas görev olarak belirliyoruz. Başkalarına ibret olsun!

    1. Kulaklardan, zenginlerden ve kan emicilerden en az 100 kişi asılmalı. Halk arasında asılmalı ki: görsünler!

    2. Asılanların isimleri gazetede yayımlanmalı!

    3. Asılanların bir tane tahılları dahi bırakılmadan müsadere edilmeli!

    4. Dünkü telgrafa esasen rehin alınmalı!

    5. Öyle yapılmalı ki, yüz çarkımcivardaki halk dehşetten korkarak titresin, ödü patlasın ve yüksek sesle bağırsın: kan emici kulakları boğazlıyorlar ve boğazlayacaklar.

    Söz konusu işlerin yapılışını telgrafla bildiriniz.

    Sağlam, eli sert olan insanları bulunuz!” (Gıylecev 1997: 43–44). 

    Lenin’in Penza’ya gönderdiği mektuplar bununla da sınırlı kalmamış, o telgraf yoluyla “gevşemeyin!”, “yumuşaklık – cinayettir!”, “kimseye şefkat göstermeyin!” şeklinde emirler yağdırmıştır. Lenin’in acımasızlığı sınır tanımamış: 3 Haziran 1918 tarihinde, eğer İngiltere ve Türk askerlerinin işgal etme tehlikesi ortaya çıkarsa Bakû şehrinin ateşe verilmesini emretmiştir. 

    Lenin’in gaddarlığı milletin aydın tabakasını da etkilemiştir. O, fikir sahibi olan eğitimli insanları ülkeden kovma kararı almıştır. Lenin 1922 yılının 19 Mayıs tarihinde, “Hepsini çeşitli taraftan değerlendirip, profesörlerin, yazarların çalışma yılları ile ilgili belgeler toplandıktan sonra ülkeden kovma ile ilgili karar alınmalıdır” demiştir. 17 Temmuz 1922 tarihinde konuyla ilgili Stalin’e yazdığı mektupta şu satırlar bulunmaktadır: “Hiç acımadan yurt dışına sürmeliyiz! Hiçbirisini bırakmadan Rusya’dan kovmalıyız! Yüzer-yüzer tutuklamalı ve nedenini bildirmeden: ‘Kaçınız, efendiler, kaçınız! Tabanları yağlayınız! Biz Rusya’yı uzun süreliğine sizden arındırıyoruz!- denmelidir!”(Gıylecev 1997: 45). Bu bağlamda iki buçuk milyon aydın (!) ülkeden ayrılmak zorunda kalmıştır.
  • “ Şu göğüs kafesimi genişleten umudum var oldukça, güzel günlere olan inancım hiç bitmeyecek.”🍃
    Can Yücel