• 140 syf.
    1) YUNUS'U YETİŞTİREN İKLİM:
    11. yüzyılın ortalarında kurulan Büyük Selçuklu Devleti, Osmanlı Devletinden önce Türker adına en önemli devlettir. 1071'de Malazgirt Türkler ve anadolu için bir dönüm noktası olmuştur.

    1. Birinci Alladdin Keykubat (1220-1237) dönemi Anadolu Selçuklu Devleti'nde her bakımdan en parlak ve en ideal devirdir. Bu tarihten itibaren Konya, Sivas, Kayseri gibi Anadolu'nun önemli şehirlerinde gözle görülür imar faaliyetleri başlamıştır.

    13.yüzyılın ikinci yarısından sonra ve 14. yüzyıl boyunca Anadolu'da ve Bizans İmparatorluğuna yakın bölgelerde irili-ufaklı bir takım bağımsız beylikler kuruldu. Bunlardan en önemlisi ve etkini Karamanoğulları Beyliğidir.

    Bir taraftan Anadolu'nun içinde bulunduğu karışıklıklar, diğer taraftandan bunların sonucu olarak karşı karşıya kalınan Moğol ve Haçlı saldırıları... Ardı arkası kesilmeyen baskınlar, kavgalar, zulümler... Hepsinden kötüsü hep pusuda yatan düşmanlığı bitmeyen Haçlılar karşısında değil de enerjilerin içeride tüketilmesi... Kardeşlerin birbirini yok etmesi... Bir takım tarikatların ve dervişlerin katkılarıyla Müslümanlığı yeni benimsemiş ve bu dini samimiyetle hayatında yaşamak isteyen bir toplumun korku ile ümit arasındaki çaresizliği... "Alplik geleneği" ile "cihat fikri"ni kaynaştırmış Orta Asya'dan gelen dervişlerin Anadolu çıkartması, Namık Kemal'in deyimiyle etkisini yüzyıllar boyu sürdürecek " bir aşiret"ten çıkarılmış "cihangirane" bir harekettir.

    İşte bu dervişlerin önderliğinde tasavvuf düşüncesi maya tutmuş, tekke ve tarikatlar arasıbda oldukça yaygınlaşmıştır. Tasavvuf ve tarikatlar bunalımdan kurtuluşun tek yolu olarak görülmüştür. O zamanlar Adadolu'da büyük mutasavvıflar da yaşamaktaydı.

    İşte Yunus Emre de, Anadolu topraklarında böylesine kargaşa ve karışıkşıklarla dolu bir ortamda yetişen, İslamlık ve Türklük masasının tutmasında adı mutlaka söylenmesi gereken mutasavvıf dervişler zincirinin ilk ve en önemli halkalarından biri, belki de birincisidir.

    HAYATI:
    Şiirlerinin bu kadar okunmasına ve halk tarafından bu kadar sevilmesine rağmen ne yazık ki gerçek hayatı hakkında çok da ayrıntılı bir bilgiye sahip değiliz.

    Diğer mutasavvıf dervişler gibi Horasan bölgesinden kalkıp Anadolu'ya gelmiş ve buraları yurt edinmiş mutasavvıf dervişlerden bir aileye mensup olduğu kabül edilmektedir. Sivrihisar'a yakın Sarıköy'de doğduğu tahmin edilmektedir. Yunus Emre,nin ümmiolduğunı söyleyenler olduğu gibi, onun iyi bir eğitim alarak çağının bilimlerine sahip aydın bir kişi olduğunu ileri sürenler de vardır. Arap ve Fars diline vukufiyeti, bu dilleri şiirlerinde ustalıkla kullnmasından bellidir.

    Ölüm tarihi olarak 1321 yılı gösterilir. 13. yüzyılda yaşadığını ve 1273 yılında ölen Mevlana ile görüştüğünü,

    Mevlana Hüdavendigar bize nazar kılalı

    Onun görklü nazarı gönlümüz aynasıdır
    şiirinden anlıyoruz.

    Kaynaklarda ortaklaşa olarak yer alan menkıbevi hayatından birkaç anekdot:

    Hacı Bektaş Veli, Horasan diyarından Anadolu'ya gelip yerleştikten sonra veliliği etrafa yayıldı. Her taraftan mürit gelmeye, büyük meclisler olmaya başladı.

    O zaman Sivrihisar'ın şimal tarafında Sarıköy denilen yerde Yunus derler, bir kimse var idi. Gayet fakir olup ekincilik ederdi. Bir vakit kıtlık oldu. Ekinden bir nesne hasıl olmadı. Yunus, erenlerin bu güzel vasıflarını işitti. Kimsenin bu kapıdan boş dönmemesi dolayısıyla, bir bahane ile gidip az miktarda bir şeyler istemeyi düşündü. Eli boş gitmemek için öküzüne dağdan alıç yükleyip Suluca Karahöyük'e doğru yola koyuldu.

    Karacahöyük'e varınca Hacı Bektaş-ı Veli’nin huzuruna çıktı. Armağanını sunup "Ben fakir bir kimseyim, bu yıl ekinimden bir nesne alamadım. Ümidim şu ki bu yemişi kabul edip karşılığında buğday veresiniz" dedi. Hacı Bektaş, "öyle olsun" diyerek abdallara işaret etti, alıcı alıp paylaştılar, yediler. Yunus birkaç gün orda eğlendi. Gidecek olunca, Hacı Bektaş'a haber verdiler. O da "Sorun bakalım ne ister, buğday mı, himmet mi?" dedi. Yunus geri dönmek için acele ediyordu. Buğday istedi. Ne yaptılarsa da razı edemediler. Yunus, "Bana buğday gerek" diye ısrar etli. "Ben nefesi neyleyim" dedi. Razı olmadı. Hacı Bektaş, emretti, buğdayı verdiler. Yunus da Dergahtan çekilip gitti.

    Yunus, biraz yürüdükten sonra, işlediği hatanın büyüklüğünü anladı. Çok pişman oldu. Derhal geri dönerek kusurunu itiraf etti. Fakat Hacı Bektaş, "O iş şimdiden sonra olmaz. Biz o kilidin anahtarını Tabduk Emre'ye verdik, varsın nasibini ondan alsın", dedi."

    Menkıbeye göre "Yunus, üç bin şiir söylemiş. Bunları bir divan haline getirmiş. Molla Kasım isimli şeriat bilgini bir su kenarına oturup bu şiirleri okumaya başlamış. Bunlardan binini okumuş ve şeriata aykırı bularak yakmış. Kalan bin tanesini de aynı sebeple suya atmış. Üçüncü bine başlayınca şu beyitle karşılaşmış:

    Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme

    Seni sîgaya çeken bir Molla Kasım gelir

    Bu beyti okur okumaz, Molla Kasım, Yunus'un kerametine inanmış. Divanı öpüp alnına koymuş. Fakat ne çare ki elde bin şiir kalmış. Şimdi Yunus'un o yakılan bin şiirini gökte kuşlar ve melekler, denize atılan bin tanesini balıklar, kalan bin şiirini de insanlar okumaktalarmış."

    ESERLERİ:
    Yunıs Emre'nin şiirlerinin toplandığı Divanı ve mesnevi tarzında yazdığı Risaletü'ün- nushiyye olmak üzere iki eseri vardır. Onu günümüze taşıyan divanındaki şiirleridir. Buradaki şiirlerinin her birini " Sehl-i mümteni"ye ( söylemesi kolay gibi görülen ancak yazmaya kalkışıldığı zaman zorluğu anlaşılan şiirler için kullanılan edebi bir tabirdir) örnek göstereceğimiz bu şiirler bir sanat endişesi güdülmeden söylenmiş derin anlamları olan sade ve açık şiirlerdir. Şair içinden geldiği gibi, gönlünden koptuğu gibi söylemiştir. Bu şiirlerinde aşk, ahlak, ölüm gibi temalar işlemiştir. Bu şiirlerin bir kısmında aruz vezni kullanılırken, çoğu hece vezni ile yazılmıştır. Divanda gazel nazım tarzıyla söylenmiş şiirler ve mesnevi biçiminde yazılmış manzumeler de bulunmaktadır. Şiirleri dörtlük olark da okunabilir. Dolayısıyla gazel yarzına değil de, tasavvufi halk şiirinr daha yakın durmaktadır. Bu bakımdan Yunus Emre, Divan şiirinin ilk şairlerinden olan Hoca Dehhani, Sultan Veled, Aşık Paşa gibi şairlerle çağdaş olsa da , Divan şairlari arasında değil, Ahmed Yesevi ie başlayan tasavvufi Türk edebiyatının en önemli halkası olarak kabul edilmeltedir.

    Yunus Emre'nin diğer önemli eseri Risaletü'n - nushiyye'dir. 'Nasihat Kitabı" anlamına gelen bu eseri Yunus Emre didaktik nitelikte yazmış olup insanlara yol gösterici olarak karşımız çıkmaktadır. İlk sayfalarda yer alan kısa bir mensur kısmın yanında eser manzum olarak yazılmıştır. Mesnevisinin sonunda şöyle der:

    Söze tarih yedi yüz yedi idi
    Yunıs canı bu yolda fidi idi.
    Burada onun eğitici ve öğretici yanını bulmaktayız.

    DÜŞÜNCE DÜNYASI
    Yunus Emre hiç kuşkusuz tasavvufi Türk edebiyatının ilk ve en büyük şairleribden biridir. 12.asırda Ahmed Yesevi ike başlayan tasavvufi halk edebiyatı Yunus'la zirveye ulaşmıştır. Daha sonraki uüzyıllarda onların izinden yürüyen birçok şair yetişmesine rağmen, Yesevi'nin ve Yunıs'un bulunduğu zirveye hiöbiri ulaşamamıştır. Ahmed Yesevi hikmet'leriyle, Yunus Emre ilah'leriyle asırlardır yaşamaktadır.

    "Evvel kapı şeriat emri nehyi bildirir
    Yuya günahlarını her bir Kur’an hecesi”
    beytiyle başlayan şiir, Yunus’un temel düşüncesinin ilk ve en önemli kaynağını açıklar. Kişi Müslümanlık binasına şeriat kapısından girecektir. Kur’an’la öğrenilen emir ve yasaklarla günahlardan, yanlışlardan uzak bir hayat yaşayacaktır.

    İkinci ana kaynak Peygamber’dir ve O’na da uyulması gerekir. Zira peygamber, kendinden ortaya bir şey koyan değil, Kur’an’dan haber veren, onu açıklayan kişidir.

    Sen hak peygambersin seksiz gümansız
    Sana uymayanlar gider imansız
    Yunus’un düşünce dünyasında olay, kişisel bağlamda inanma ve ibadet etmeyle sınırlı değildir. Şiirinde İslam’ın pratiğe geçirilmesi gereken kurallarıyla ilgili tespitler yani ahlaki ilkeler de vardır. Bunların çoğu yine ayet ve hadislerin yorumu şeklindedir. Yalan söylememek, sabırlı olmak, insanlarla iyi geçinmek, gönül kırmamak, kanaat, cömertlik, yardımseverlik…. kişiye teklif edilen olumlu davranışlardır.

    “Ey dostunu düşman tutan
    Gıybet yalan söz söyleme
    Bunda gammazlık eyleyen
    Onda yeri dar olur”
    mısralarında ifadesini bulan davranışlar bu bağlamdaki şiirlerin örnekleri arasındadır. Bu hedeflerin gerekleşmesi ise kişinin bir eğitimcinin eğitimi altında nefsini eğitmesine bağlıdır. Zira hedefe ulaşmada en büyük engel nefstir. Onun eğitimi de ancak manevi terbiye ile mümkündür. Bu terbiye de bir tarikat içinde kazanılır:

    İkincisi tarikat kulluğa bel bağlaya
    Yolu doğru varanı yargılaya hocası
    Manevi eğitimin sonunda gerçekleşen hedef, kişinin gönül gözünün açılmasıdır. Nefsini eğitmiş, gönlünü her türlü kirden, pastan, günahtan geçici heveslerden, kinden, öfkeden arındırmış ve buraya Allah sevgisini yerleştirmiş olanların kalp gözü açılır. İnsan-ı kamil olmanın adıdır bu.

    Üçüncüsü marifet can gönül gözün açar
    Bu mana sarayının Arşa değin yücesi
    Bu noktadaki bir insan, ıslah olmuş, eğitilmiş, elinden, dilinden, gönlünden emin olabileceğimiz kişidir. Kendi problemlerini yendiği gibi yaşadığı toplum içinde de artık örnek bir kişidir. Güzelliğin, doğruluğun, mükemmelliğin timsalidir. Toplum bu tür örneklere bakarak, bu örneklerin temsilleriyle aynı hedeflere varma olanağına kavuşur. Böylece kul olma sorumluluğunu yerine getiren bu tür kişiler, kişisel olgunlukta daha ileri noktalara gitmenin yollarına yönelebilirler. Sonuçta kişi. Marifet kapısından Hakikat’e ulaşmış olur. Ve yaratılış amacı gerçekleşir.

    Yaradılanı yaradan'dan ötürü hoş görür. İnsanı ve yaratılışı en iyi ve en derin bir şekilde anlamış ve anlatmışbir şairdir. Yetmiş iki milleti kucaklayacak kadar geniş bir gnlü vardır:

    Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan

    Halka miderris olsa hakikatte asidir

    Yardılanı severiz yradan' dan ötürü

    DİLİ:
    Yunus Emre, Türkçeyi en güzel kullanan şairlerimizden biri, belki de birincisidir. Divan şiirinin arifesinde, bu şiirin temellerinin yeni yeni atılmaya başlandığı bir dönemde onun kullandığı açık, anlaşılır ve sade dil oldukça dikkat çekmektedir. Dönemin diğer çoğu mutasavvıf şairlerin Farsça yazması karşısında onun Türkçeyi bilinçli şekilde kullanması önemlidir. Yunus mutasavvıf bir şairdir. Şiiröerini sanat endişesiyle yazmamıştır. Ancak bu demek değildirki onun şiirleri sanattan yoksundur.
    Yunus Emre'nin şiirlerinde sıklıkla ele aldığı konuları düşündüğümüzde dilinin bu özelliğini daha iyi anlarız: Allah ve peygamber sevgisini, aşkla gönüllere işler. Onda ölüm hayatla güzeldir. "Bana seni gerek seni" diyerek cennetin de cehennemin de sahibine sığınır.
    Yunus Emre'de Türkçe kelimeler, deyimler, atasözleri önemli bir yer tutar. Bugün kullanmadığımız Türkçe deyim ve kelimeler bile onda bol miktarda vardır. Çağının dilini, yaşayışını canlı bir tablo gibi bıgüne olduğu gibi aktarır. Dilindeki ahenk ve kelimelere yüklediği anlam, zamanın şairleriyle kıyaslandığında oldukça zengindir.

    DİĞER. YUNUSLAR:
    Yunus Emre'nin Anadolu'nun bir çon yerinde mezar ve makamının olduğu söylenmektedir. Bu durum, halkın ona olan sevgi ve bağlılığını göstermekle beraber, ister istemez onun izinden giden başka Yunus'ları da akla getirmektedir.
    Yıllardır Yunıs Emre'nin bazı şiirlerini Yunus Emrelere karışmış olarak okuduk. Daha doğrusu, asıl Yunus Emre'den sonra gelmiş bazı Yunusların şiirleri ona mal edilmiştir. Bu konuda yapılan araştırmalara bakıldığında bunlar arasında Aşık Yunus ön plana çıkmaktadır. Bu Yunus önceki Yunus Emre'den saygıyla bahseder ve onları bir deniz olarak gördükten sonra kendisini o büyüklerin yanında bir damla gibi görür.

    Kimi Topduk kimi Yunus her birisi derya deniz

    Yunus'a da bir cür'adan zerrece sunuldu yine

    Bütün bunlar asıl Yunus Emre'nin ne kadar büyük bir şair olduğunu ve açtığı çığırın zenginliğine işaret etmektedir.

    DİVANI'NDAN SEÇMELER:
    Ben yürürüm yâne yâne
    Aşk boyadı beni kaane
    Ne âkılem ne divâne
    Gel gör beni aşk neyledi

    Yunus Emre, ilk dörtlükte Tanrı'ya seslenir. Ben, içimi kana boyayan Tanrı aşkı ile ya­na yana yürürüm.

    Tanrı'ya olan aşkım beni perişan etti, aklımı başım­dan aldı, deliye çevirdi. Tanrı'm, aşkının bana yaptı­ğını gel, gör.
    Dörtlükte "ben yürürüm yane yane" dizesinde ozanın gezginci kişiliğinden de söz edilebilir.

    Gâh eserim yeller gibi
    Gâh tozarım yollar gibi
    Gâh akarım seller gibi
    Gel gör beni aşk neyledi
    ....
    Ozan, içinde bulunduğu durumunu doğanın tüm öğelerinden yararlanarak dile getiriyor. Doğanın için­de kalış ve ona tutsak oluş, çağlar boyu Türk köy­lüsünü statik bir toplum haline getirmiştir. Bu ruh hali Yunus Emre'de de güçlüdür.

    Yunus Emre, bu ruh halinin sonucu kimi rüzgar gibi eserim, kimi yollar gibi tozarım, kimi de seller gibi akarım diyor. Kendisini yönü belirsiz esen rüzgara, rüzgarın etkisiyle yollarda uçuşan tozlara ve akan sulara benzetiyor. Sonra, "Gel gör beni aşk neyledi" dizesiyle; Tanrı'm, aşkının bana yaptığım gel, gör, diyor.
    Yunus Emre, coşkun duygularına doğayı ortak ediyor, onunla bütünleşiyor.

    Acep şu yerde varm'ola
    Şöyle garip bencileyin
    Bağrı başlı gözü yaşlı
    Şöyle garip bencileyin
    ...

    Acaba şu yerde, böyle benim gibi gönlü yara­lı, gözü yaşlı bir başka kişi var mıdır? Şair, gurbetin, yalnızlığın, Tanrı'dan uzak kal­manın acısını anlatıyor.

    DEĞERLENDİRME:
    Yunus Emre'nin şiirlerinin yer aldığı, tasavvuf ve aşk hakkında yazılmış Yunus'u Yunus yapan, aşka ve sevgiye daha farklı bakmamızı sağlayacak olan bu kitap, şiirler de ki aşk ile insanın yüreğinin ısınmasına sebep oluyor...

    KİM NEDEN OKUMALI:
    Yunus Emre'nin eserleri günümüz açısından okunmasi ve okutulmasının büyük fayda sağlayacağını düşünüyorum cünkü günümüz insanının ihtiyacı olan sevgi,hoşgörü ve güzel ahlak adına çok büyük katkılar sunuyor... Bu konularda ihtiyaç duyacak herkesin mutlak okuması gereken bir seçki.
  • 392 syf.
    ·Puan vermedi
    “Millet, edebiyatı olan topluluktur” der Balzac.

    Bizler mensubu olduğumuz millet olarak büyük eserler meydana getirmiş bir edebiyata sahibizdir. Edebiyatın malzemesi dildir. Türkçe, geniş bir coğrafyada hayat bulmuş, yazılan metinlerle daha da genişlemiş ve her dönem farklı konularla milletimizin aracı olmuştur. Acılarının, sevinçlerinin, hislerinin aktarımında şair ve yazarların elinde kimi zaman naif bir gül kimi zamansa bir mızrak halini almıştır.

    Ayşe Böhürler tarafından hazırlanan Yazmasam Ölürdüm kitabı, çeşitli yazarlar/şairler ile yapılan görüşmeleri içeriyor. Eleştirimizin duayeni Doğan Hızlan’dan, derin bilgisiyle Hilmi Yavuz’a, Divan edebiyatını sevdiren İskender Pala’dan, Rasim Özdenören’e, Semih Gümüş’e kadar birbirinden değerli isimlere yer veriyor. Edebiyatımızın tarihine, dönemlerine, etkilendikleri yazarlara dair her okuyucunun rahatlıkla okuyabileceği bir üslupla (zaten röportaj havasıyla) hazırlanmış. Kısaca, Sabahattin Ali, Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Ahmet Hamdi Tanpınar, Nazım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek, Mehmet Akif Ersoy, Yahya Kemal gibi edebiyatımızın üstatlarını tarihi bir akış içerisinde seyre koyulmak mümkün. Cihan Aktaş’ın “resmi olmayan tarih” olarak tanımladığı edebiyatımızın büyük isimlerini, bütün olarak görme imkânı bulduğumuz Yazmasam Ölürdüm, başlığını da Sait Faik’in yazmak ile ilgili artık herkesin bildiği sözünden alıyor. Yeri gelmişken öykü türünde Sait Faik için, Orhan Okay’ın Hugo-Zeus benzetmesini kullanırsak; Sait Faik Zeus misali Olimpos’a kurulmuş, herkesçe zirvede tutulmuş bir yazarımızdır.

    Ayşe Böhürler’in yazarlar ve okuyucular arasında köprü görevi gördüğü Yazmasam Ölürdüm, “Günümüz Yazarlarının Dilinden Edebiyat İzleri” alt başlığını taşıyor.

    İyi okumalar
  • Büyük Selçuklu Devleti döneminde, günümüz İran’ının Hazar Denizi kıyısındaki Gilan Eyaleti’nde doğan âlim ve mutasavvıf olan Kadiriye tarikatının kurucusu Abdülkadir Geylani Hazretlerinin hayatı.
    Abdülkadir Geylani Hazretleri 470’te (1077) Hazar denizinin güneybatısındaki Gîlân eyalet merkezine bağlı Neyf köyünde doğdu. Arapça’da “el-Cîlî, el-Cîlânî”, Farsça’da “Gîlî, Gîlânî”, Türkçe’de ise “Geylânî” şeklinde telaffuz edilen nisbesiyle şöhret buldu. Babası Ebû Sâlih Mûsâ’nın dindar bir kimse olduğu bilinmekte, ancak hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır.

    ABDÜLKADİR GEYLANİ HAZRETLERİNİN SOYU
    Hz. Ali’ye ulaşan soy şeceresi kaynaklarda şöyle verilmektedir: Abdülkādir-i Geylânî b. Mûsâ b. Abdullah b. Yahyâ b. Muhammed b. Mûsâ el-Cevn b. Abdullah el-Kâmil b. Hasan el-Müsennâ b. Hasan b. Ali. Hz. Hasan soyundan gelen şerifler İdrîsîler, Sa‘dîler (Filâliyyûn) ve Kādirîler adı verilen üç kola ayrılırlar. Babasının “Zengî-dost” (zenci dostu) unvanıyla anılması ve kendisinin Bağdat’ta, a‘cemî (Arap olmayan, yabancı) olarak tanınması gibi hususlar bahis konusu edilerek, Hz. Hasan’a varan soy şeceresinin sonradan ortaya konulmuş olduğu da ileri sürülmüştür. Devrin tanınmış zâhid ve sûfîlerinden Ebû Abdullah es-Savmaî’nin kızı olan annesi Ümmü’l-Hayr Emetü’l-Cebbâr Fâtıma’nın da kadın velîlerden olduğu kabul edilir.

    ABDÜLKADİR GEYLANİ HAZRETLERİNİN EĞİTİMİ
    Küçük yaşta babasını kaybeden Abdülkādir, annesinin yanında ve dedesi Savmaî’nin himayesinde büyüdü. Kendisi on yaşında mektebe gidip gelirken melekler tarafından korunduğuna inanırdı. Bütün gayesi tahsiline devrin en önemli ilim ve kültür merkezi olan Bağdat’ta devam etmekti. On sekiz yaşına gelince annesinden izin alarak bir kafileye katılıp Bağdat’a gitti (1095).

    Orada Ebû Gālib b. Bâkıllânî, Ca‘fer es-Serrâc, Ebû Bekir Sûsen ve Ebû Tâlib b. Yûsuf gibi âlimlerden hadis; Ebû Saîd el-Muharrimî (Mahzûmî), Ebû Hattâb ve Kādî Ebû Hüseyin gibi hukukçulardan fıkıh; Zekeriyyâ-yı Tebrîzî gibi dilcilerden de edebiyat okudu. Kısa zamanda usul*, fürû* ve mezhepler konusunda geniş bilgi sahibi oldu. Bağdat mutasavvıflarıyla yakın dostluklar kurduğu bu yıllarda Ebü’l-Hayr Muhammed b. Müslim ed-Debbâs (ö. 525/1131) vasıtasıyla tasavvufa intisap etti.

    TARİKAT HIRKASINI KİMDEN GİYDİ?
    Kaynaklar tarikat hırkasını Debbâs’tan giydiğini ve onun damadı olduğunu bildirirler. Hocası Ebû Saîd’in kendisine tahsis ettiği Bâbülerec’deki medresede hadis, tefsir, kıraat, fıkıh ve nahiv gibi ilimleri okuttu ve vaaz vermeye başladı. Ancak bir süre sonra bütün bunları bırakarak inzivaya çekildi. Menkıbeye göre, yirmi beş yıl kadar süren inzivâ döneminin sonunda, başka biri yedirmedikçe kendi eliyle hiçbir şey yememeye ahdetmiş, aradan kırk gün geçtiği ve içinden “açım, açım” sesleri geldiği halde olağan üstü bir dayanma gücü göstererek direnmiş, nihayet bu hali Ebû Sa‘d el-Muharrimî’ye mâlûm olmuş, o da bunu alıp evine götürerek eliyle doyurmuş ve daha sonra da kendisine şeyhlik hırkasını giydirmiştir.

    KADİRİ TARİKATI SİLSİLESİ
    Cüneyd-i Bağdâdî’ye ulaşan tarikat silsilesi şöyledir: Ebû Sa‘d Mübârek el-Muharrimî, Ebü’l-Hasan el-Hekkârî, Ebü’l-Ferec et-Tarsûsî, Abdülvâhid et-Temîmî, Şiblî, Cüneyd-i Bağdâdî. Muhtemelen inzivâ döneminin sonunda oğlu ile birlikte hacca gitti. Mekke’de tanıştığı birçok sûfîye hırka giydirdi. Sa‘dî, Gülistân’ın ikinci bölümünde Abdülkādir’i Kâbe’nin örtüsüne yapışmış dua ederken gördüğünden bahsederse de tarih itibariyle onu görmüş olması mümkün değildir. Sühreverdî, onun dört kadınla evli olduğunu söyler. Ancak ne zaman evlendiği bilinmemektedir. Herhalde halvete çekildiği zaman evli ve çocuk sahibi idi.

    ABDÜLKADİR GEYLANİ HAZRETLERİNİN KABRİ NEREDE?
    1166 yılında Bağdat’ta vefat etti. Türbesi Bağdat’tadır.

    ABDÜLKADİR GEYLANİ HAZRETLERİNİN DİNİ VE TASAVVUFİ DÜŞÜNCELERİ
    Abdülkādir-i Geylânî, Bağdat’a gittiği zaman mensup olduğu Şâfiî mezhebini bırakarak mizacına daha uygun gelen Hanbelî mezhebine girmiş, bununla birlikte hayatının sonuna kadar her iki mezhebe göre fetva vermiştir. Rivayete göre rüyasında Ahmed b. Hanbel Abdülkādir’den, o sırada zayıf durumda bulunan Hanbelîliği canlandırmasını istemiş, o da Hanbelî mezhebine girerek bütün gücüyle bu mezhebi ihya etmeye çalışmıştır.

    Ona Göre En İyi Mezhep
    Yaşadığı dönemde Hanbelîler’in imamı olmuş ve bundan dolayı kendisine “Muhyiddin” (dini ihya eden) unvanı verilmiştir. Abdülkādir-i Geylânî Hanbelî mezhebine sarsılmaz bir şekilde bağlıdır. Bütün eserlerinde, özellikle el-Ġunye’de bu mezhebe bağlılığı açıkça görülür. “Mezheplerin en iyisi İmam Ahmed’in mezhebidir” diyerek amel ve itikadda Ahmed b. Hanbel’i hararetli bir şekilde savunur. Müteşâbihatı te’vile kalkışmaz. Diğer Hanbelîler gibi te’vili tahrif sayar.

    İstivâya tereddütsüz inanır ve bu konuda başta Mu‘tezile olmak üzere öbür mezhepleri şiddetle tenkit eder. İmâm-ı Âzam’ın el-Fıkhü’l-ekber’deki fikirleri de bu tenkitlerin dışında kalmaz. Diğer Hanbelîler gibi o da Kur’an’daki harflerin dahi mahlûk olmadığını söyler. Müşebbihe veya Mücessime’den olmamakla birlikte bu konudaki görüşü onlarınkine oldukça yakındır. Hanbelîliği, “İmam Ahmed’in akîdesi üzere bulunmayan evliya var mıdır?” sorusuna, “Ne şimdiye kadar olmuştur, ne de bundan sonra olacaktır” diye cevap verecek kadar çok yüceltir. Kelâmdan ve kelâm âlimlerinden nefret eder. Nitekim Sühreverdî’ye, “Bu ilim âhiret azığı değildir” diyerek onun kelâm okumasını câiz görmemiştir.

    Abdülkādir’in Hanbelî mezhebine bağlı olması, başta İbn Teymiyye olmak üzere pek çok tasavvuf tenkitçisinin takdirini kazanmasına sebep olmuştur. Şathiyeleri sebebiyle mutasavvıfları tenkit eden İbn Teymiyye onun bu tür sözleri karşısında ya susmak veya bunları te’vil etmek zorunda kalmıştır. Meselâ, “Bizim için bir şeyi terkedene, Allah terkettiğinden çok fazlasını verir” ifadesini çeşitli şekillerde yorumlayarak şeriata uygun olduğunu ispat etmeye çalışır. Şerhu kelimât min Fütûhi’l-gayb adlı eserinde şathiye türünden daha başka örnekler veren İbn Teymiyye, onun Cüneyd-i Bağdâdî ve Muhâsibî gibi şer‘î hükümlere hassasiyetle bağlı, büyük ve saygı değer bir şeyh olduğunu söyler; hatta İbn Akīl’in hücumuna uğrayan şeyhi Debbâs’ı da savunur.

    Kerametlerinin tevâtürle sabit olduğunu iddia eder ve bunların doğruluğuna inanır. İzzeddin b. Abdüsselâm da bu konuda aynı fikirdedir. Meşhur Hanbelî âlimi İbn Kudâme 1166’da Bağdat’a geldiği zaman Abdülkādir-i Geylânî ile görüşerek ona hayran olmuş, meziyetlerini öve öve bitirememişti. Nevevî, Süyûtî ve İbn Hacer gibi âlimler de onu takdir edenlerdendir.

    Abdülkadir Geylani Hazretlerinin Tasavvufu
    Abdülkādir-i Geylânî’nin tasavvufu, şeriata ve dinin zâhirî hükümlerine titizlikle bağlı kalma esasına dayanır. O, her an Kur’an ve hadislere uygun hareket etmeyi şart koşar. Ona göre bir zâhidin hayatında görülebilecek derunî haller dinî ölçülerin dışına taşmamalıdır. Müridlerine hep, “Uyun, uydurmayın; itaat edin, muhalefet etmeyin, yakınmayın; temizlenin, kirlenmeyin” şeklinde tavsiyelerde bulunurdu. Dinin zâhirî hükümlerine uymadığı için Sehl et-Tüsterî’nin “sır” nazariyesini reddetmiş, kendi tarikatının şeriata uygun olduğu İbn Teymiyye gibi bir münekkit tarafından bile kabul edilmiştir. Semâ*a karşı değildir. Kur’an’ın telhin ve teganni ile değil, tertîl ve tecvid üzere okunmasını ister, aksine hareket etmeyi yasaklardı. Gazzâlî’nin geliştirdiği Sünnî tasavvuf, onun tarafından devam ettirilmiştir denebilir.

    Abdülkadir Geylani Hazretlerinin Lakapları
    Abdülkādir-i Geylânî, 1127’de ilk defa vaaz vermeye başladığı zaman ancak birkaç kişiye hitap ediyordu. Fakat daha sonra cemaati giderek arttığı ve medrese dar gelmeye başladığı için vaaz meclisini Bâbülhalbe’deki bir camiye nakletti. Açık havada verdiği vaazlarını dinlemek için yetmiş bin kişinin Bağdat’a geldiği, arka saflarda bulunanların ön saflardakiler kadar sesini rahatlıkla işittikleri rivayet edilir. Karşılaştığı kimseleri hemen tesiri altına aldığı için “Bâzullah” (Allah’ın şahini) ve “el-Bâzü’l-eşheb” (avını kaçırmayan şahin) unvanıyla da anılan Abdülkādir’e bu unvan, Demîrî’ye göre şeyhi Debbâs’ın meclisinde verilmiştir. Vaazlarında dinleyicilerine kurtuluşu ve cenneti vaad ettiğini, bu konuda onlara teminat verecek kadar inançlı ve kesin konuştuğunu, hitabetinin son derece etkili olduğunu kaynaklar görüş birliği içinde zikrederler.

    Abdülkadir Geylani Hazretlerinin Kerametleri
    Daha sağlığından itibaren kendisinden birçok keramet nakledilerek kişiliği tam mânasıyla menkıbeleştirilmiş, gerçek kimliği ise önemini yitirmiş ve unutulmuştur. İbnü’l-Arabî, “kün” ilâhî kelimesine mazhar olduğu için Abdülkādir’den çok keramet zuhur ettiğini söyler. Tasarruf ve kerametlerinin ölümünden sonra da devam ettiğine inanıldığı için, müridlerinin darda kaldıkları zaman söyledikleri, “Medet, yâ Abdülkādir!” sözü bir tarikat geleneği olmuş, özellikle kadınlar, çaresiz kalanlara imdat ettiğine inandıkları Abdülkādir’in ruhaniyetine samimi bir bağlılık göstermişlerdir. Veysel Karanî ve İbrâhim b. Edhem gibi Abdülkādir-i Geylânî de Türk halk edebiyatı ve folklorunda önemli bir yer tutmuştur. Yûnus Emre’ye nisbet edilen, “Seyyâh olup şu âlemi arasan / Abdülkādir gibi bir er bulunmaz” mısralarıyla başlayan şiir ile Eşrefoğlu Rûmî’nin, “Arısının balıyım bahçesinin gülüyüm / Çayırının bülbülüyüm yâ şeyh Abdülkādir!” gibi şiirlerinde ona karşı duyulan derin hayranlık terennüm edilmiştir.

    Abdülkādir-i Geylânî hakkında Dürerü’l-cevâhir adlı bir eser yazan İbnü’l-Cevzî onu ciddi surette tenkit etmiş, İbn Kesîr de hakkında söylenenlerin çoğunun hayal mahsulü olduğunu, el-Ġunye ve Fütûḥu’l-ġayb’da mevzû hadisler bulunduğunu söylemiştir. Sem‘ânî’nin, “Konuşmasını dinledim, bir şey anlamadım” demesi, onun tasavvufî hayata yabancı olduğunu gösterir. İbn Receb, Kitâbü’z-Zeyl alâ Tabakati’l-Hanâbile’sinde Behcetü’l-esrâr ve benzeri menâkıbnâmelerin hurafe ve saçma sözlerle dolu olduğunu, bunların Abdülkādir’e ait olamayacağına dikkat çeker; Zehebî de bu görüşe katılır. İbnü’l-Arabî, Abdülkādir-i Geylânî’nin karşılaştığı kimseleri kokusundan tanıdığını, zira “ricâlü’r-revâih”ten olduğunu iddia eder ve onu Melâmetî sayar. Ancak İbnü’l-Arabî’ye göre kendisinden hiçbir keramet zuhur etmeyen Abdülkādir’in müridi Ebü’s-Suûd’un makamı, şeyhinin makamından daha üstündür. Zira şeyhi tasarrufta bulunduğu halde müridi, dilediği gibi tasarrufta bulunması için Hak Teâlâ’yı kendine vekil kılmıştır. Sühreverdî, şathiyelerinden söz ederek bunların sekr* halinde söylenmiş sözler olduğuna dikkati çeker. Reşîd Rızâ da uydurma bir eser olan Gavsiyye risâlesini hayranlarının ona nisbet ettiklerini, bilhassa Hintliler’in kendisine kutsiyet atfederek ona taparcasına saygı gösterdiklerini söyler.

    Abdülkadir Geylani Hazretlerinin Kaç Eseri Var?
    Menâkıb kitapları Abdülkādir-i Geylânî’nin bin kadar eseri bulunduğunu kaydeder. Bugün ona nisbet edilen eserlerin sayısı elli civarındadır. Ancak bunların büyük bir kısmının ona ait olmadığı kesinlik kazanmıştır. Bazı eserlerinin çeşitli isimlerle tanınmış olması da sayının artmasına sebep olmuştur.

    Gerek vaazlarında gerekse eserlerinde son derece sade bir üslûp kullanan Abdülkādir-i Geylânî, kendisinden önceki sûfîlerden nakiller yaparken bunları herkesin anlayacağı örneklerle açıklar. Bu sebeple eserleri tasavvuf edebiyatının güzel örneklerinden sayılır. Tema olarak ağlatıcı ve ürpertici konuları tercih eder. Konuşmalarında samimi yakarışlarını dile getiren dua ve niyazlara yer verir. Cemaate cenneti müjdeleyerek onlara ümit ve şevk verir, nefsin zayıf taraflarını başarılı bir şekilde tasvir eder, şeytanın insana nüfuz etme yollarını canlı örneklerle anlatır. Bilhassa el-Fetḥu’r-rabbânî ve Fütûḥu’l-ġayb’da insanı duygulandıran ve heyecanlandıran tablolar çizer. Tarikatının ve tesirinin bütün İslâm âlemine yayılmasında, uyguladığı bu metodun payı büyüktür.

    ABDÜLKADİR GELANİ HAZRETLERİNİN ESERLERİ
    1. El-Gunye Li-Talibi Tariki'l Hak/Hak Yolcularının Kitabı (Kahire 1288). Dinî hükümlerden iman, tevhid ve ahlâkı konu alan bu eser, muhteva olarak Ebû Tâlib el-Mekkî’nin Ḳūtü’l-ḳulûb’una benzer. İbadetlerin faziletine ve müslümanların günlük hayatla ilgili hal ve hareketlerine geniş yer veren el-Ġunye’de akaid konuları selef akîdesi esas alınarak açıklanır. Şîa, Mu‘tezile ve Cehmiyye gibi mezhepler ağır dille reddedilirken, Allah hakkında teşbih ve tecsîmi andıran bazı izahlara yer verilir. Eserde tasavvufî konular zühd ve takvâ seviyesinde ele alınır. el-Ġunye bazı dillere tercüme edilmiştir (Farsça trc. Abdülhakîm es-Siyâlkûtî, Lahor 1282; Türkçe trc. Umdetü’s-sâlihîn fî tercemeti Gunyeti’t-tâlibîn, İstanbul 1303; A. Faruk Meyan, İlim Esrar Hazinesi, İstanbul 1971).

    2. el-Fethu’r-rabbânî ve’l-feyzü’r-rahmânî (Kahire 1281, 1303). 1150-1152 yılları arasında çoğunu medresede, bir kısmını ribât*ta verdiği vaazların müridleri tarafından notlar halinde yazılmasından meydana gelen altmış iki bölümlük bir eserdir. Sonunda vefatını anlatan bir zeyil vardır. Abdülkādir-i Geylânî’nin tasavvuf bakımından en önemli eseri budur. Eser Abdülkadir Akçiçek (İstanbul 1961) ve Yaman Arıkan (İstanbul 1986) tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiştir.

    3. Fütûḥu’l-ġayb* (İstanbul 1281; Kahire 1304). Oğlu Abdürrezzâk’ın babasının meclislerinde topladığı yetmiş sekiz vaazdan ve ölürken yaptığı vasiyetten meydana gelen eserin sonunda bir soy şeceresi yer alır. Eser İbn Teymiyye tarafından Şerhu kelimât min Fütûhi’l-gayb adıyla şerhedilmiş (Cidde 1984 [Câmiu’r-resâil içinde], s. 71-189). Ayrıca Walter Braune tarafından Die Futûh al-Gaib das Abdal-Qadir adıyla Almanca’ya (Leipzig 1933), Abdülkadir Akçiçek tarafından İlâhî Armağan (Ankara 1962) adıyla Türkçe’ye çevrilmiştir.

    4. el-Füyûzâtü’r-rabbâniyye fî evrâdi’l-Ḳādiriyye (İstanbul 1281, Kahire 1303). Nesir ve nazım halindeki dua ve evrâddan meydana gelen bir risâledir. Eser İlâhî Feyzler adıyla Celal Yıldırım tarafından tercüme edilmiştir (İstanbul 1975).

    5. Mektûbât. Abdülkādir’in on beş mektubu Refet Süleyman Paşa (Mektûbât-ı Şeyh Abdülkādir-i Geylânî, İstanbul 1276) ve Abdülkadir Akçiçek (Onların Mektupları, İstanbul 1966) tarafından tercüme edilmiştir. Ayrıca Fevzi Paşa tercümesini Bekir Uluçınar sadeleştirerek yayımlamıştır (İstanbul 1981).

    6. Cilâü’l-hâtır min kelâmi Şeyh Abdilkādir. el-Fethu’r-rabbânî’nin 57 ve 59. bölümlerinden ibaret olan bu eserin bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Bağdatlı Vehbi Efendi, nr. 685) bulunmaktadır.

    7. Sırrü’l-esrâr ve mazharü’lenvâr. Bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Celâlettin Ökten, nr. 239) bulunan eser, Abdülkadir Akçiçek tarafından Ötelerden Haber adıyla tercüme edilmiştir (İstanbul 1964).

    8. ed-Delâil. Evrâd ve Salavâtü’l-kübrâ adlarıyla da anılan eser Süleyman Hasbi tarafından Türkçe’ye tercüme edilmiştir (İstanbul 1273, 1306).

    9. es-Sirâcü’l-vehhâc fî leyleti’l-Miʿrâc (İstanbul 1312). el-Ġunye’nin Mi‘rac’la ilgili bölümlerinden derlenmiştir. Eser, Mustafa Güner (Üç Aylar ve Faziletleri, Ankara 1975) ve Hasırcızâde (Üç aylar ve Mübarek Geceler, İstanbul 1984) tarafından tercüme edilmiştir.

    10. Aḳīdetü’l-Bâzi’l-eşheb (Behcetü’l-esrâr’ın kenarında). Çeşitli kaside ve manzumelerini ihtiva eder. “Muhyî” mahlasını kullanan Abdülkādir-i Geylânî’nin “Hamriyye”, “Ümmiyye”, “Tâiyye”, “Lâmiyye”, “Tasavvufiyye” adlı kaside ve manzumelerini içine alan iki mecmua, Süleymaniye Kütüphanesi’nde (Pertev Paşa, nr. 615/3 ve Hacı Mahmud Efendi, nr. 2598/5) bulunmaktadır.

    Abdülkādir-i Geylânî’ye nisbet edilen diğer eserler şunlardır. Kitâb fî usuli’d-dîn, el-Esmâʾü’l-hüsnâ, Kitâb-ı Hamse-i Geylânî, Gavsiyye (Hamriyye).
  • 1930-1980 arası edebiyat devrlerinde, yaklaşık 5 ila 10 yılda bir konu ve biçim değişimine gidiliyordu. Örneğin istibdat devrinde yaklaşık 10 yıl roman ve şiirde bireysel konular işlenmişti. Günümüzde ise anlık ve tek olaya bağlı bir yazın dünyası oluştu. İki gün önce herkes aşk acısı çekerken, şuan ülke koca bir ülkü ocağına dönüştü. Bu değişim şüphesiz ki edebî kaliteyi düşürüyor.
  • 296 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Kitap 5 ana başlığa sahip. Bunlar: İslamiyet öncesi batıl itikatlar ve büyü - Osmanlı öncesi İslam'da batıl itikatlar ve büyü - Osmanlı İmparatorluğu'nda batıl itikatlar ve büyü - On dokuzuncu yüzyıl modern Osmanlı toplumunda batıl itikatlar ve büyü (1839 - 1923) ve Medyadan önce medya: Tanzimat dönemi Osmanlı romanında batıl itikatlar ve büyü.


    Kitap, 'İslamiyet öncesi batıl itikatlar ve büyü' bölümüyle başlıyor. Büyü, Animizm, Şamanizm, Yağmur Duası, Politeizm, Musevilik, Hıristiyanlık, Avrupa'da Cadı Avı başlıkları, daha sonraki bölümlerin de alt yapısını oluşturuyor. Bir takım inanışların çok tanrılı dinlerde ki yerinden bahsedildikten sonra bunun tek tanrılı dinlerdeki durumuna da bakılarak, çeşitli örnekler veriliyor. Tek tanrılı dinlerde varsayılan bazı şeyler, o dinlerin kitaplarında olmayıp, sadece insanların uygulamalarında yer aldığından bahsediliyor. Bunun da kökeninin çok tanrılı inanışların, kültürün ve geleneklerin aktarılması olarak ifade ediliyor. Örneğin, 'İslam literatüründe sihir' kavramı. İslam'da sihir var mı? Varsa bunun şartları neler? Yoksa niçin bunlarla uğraşanlar var? Ya da Muska, tılsımlı gömlek, büyü, iksirin İslam'daki yeri nedir?

    Ayrıca, Kur'an'da geçiyormuş gibi yapılan veya yaptırılan bir takım dini ritüellerinin ne kadarı gerçekten de Kur'an temelli. Bunun düşünülmesi lazım. Yine çok yakın bir tarihte internete düşen ve olayın içinde yer alan kişinin de inkar etmediği bir olaydan bahsedersek, olayın günümüzdeki vahametini göstermesi anlamında ilginç bir durumla karşı karşıyayız. "Okunmuş elma ile çocuk sahibi olma" yı dini bir cemaatin pazarladığı gün yüzüne çıktı. Bugün okunmuş elmayı pazarlayan yarın başka bir şeyi de aynı mantıkla gerçekleştirebilir. Peki kaç kişi inanıyor kısmına geldiğimizde, belki on belki yüz belki binler onu bilemeyiz. Peki "okunmuş elma" ile de derman bulamayan kişi veya kişilerin bir sonraki durağı neresi olacak? "Okunmuş elma ile çocuk sahibi olma", 20 Eylül 2019 tarihinde internet haber sitelerine düşen bir haberdi. Şimdi bir de bunun geçmişe dönük durumunu düşündüğümüzde daha vahim bir tablo ile karşı karşıya kalabiliyoruz.

    Kitapta, İslamiyet'in haricinde Musevilik ve Hıristiyanlık da yer alıyor. Ayrıca, Animizm, Şamanizm, Politeizm gibi inançlar hakkında da kısa bilgiler veriliyor. Bunların büyü, büyücülük ve doğa üstü güçlerle ilişkisi ve buradan tek tanrılı dinler içindeki doğa üstü güçlere geçiliyor. Çok eski inanışların bazılarının varlıklarını hala sürdürdükleri ortaya çıkmaktadır. Yani sadece İslami bidat ya da hurafeden bahsedilmiyor. İç içe geçen dinler ve gelenekler de kitabın içinde anlatılıyor. Örneğin, papaz büyüsü ya da hoca büyüsü ve bunların çözdürülmesi için yapılanlar gibi. Kitabın yazarı Nimet Elif Uluğ da, bu coğrafyanın içinde varlıklarını sürdüren bu üç tek tanrılı dinler ve uygulamalar hakkında okuyucuya güzel bilgiler veriyor. Bunu yaparken de birinci el kaynaklara (din kitaplarına) ve tamamlayıcı tabir edilen diğer sözlü ve yazılı bilgilere atıfta bulunuyor.

    Farklı dinlerin ve kültürlerin büyük Osmanlı coğrafyasında birbiriyle etkileşime girmesi yüzyıllar içinde çeşitli dini ve/veya kültürel kaymaları da beraberinde getirmiştir. Bu kaymalar zaman içinde geleneksel uygulamalardan çıkıp, dinin (burada İslam) farzı haline bile getirildiği de olmuştur. Farz olan bir şeyin yapılmamasının hükmünün de kendisini günaha ve küfre götüreceğine inanan/inandırılan ya da bilen kişi, sorgulamadan bazı gelenekleri farzlaştırıp, kendisinden sonra gelen nesle (halef-selef) bu şekilde aktarmış. Bu aktarımlara da zamanla çeşitli eklemeler yapılması sayesinde esas öz gitmiş sadece bir takım ritüeller din olarak kalmış. Ve birileri bunu araştırıp sorguladığında ise 'küfr' kavramı ile karşı karşıya kalıyor.

    Kitabın içinde de görüleceği gibi kendisine kutsallık atfedilen bir takım kişiler, halkın dini bilgisinin zayıflığını da kullanarak, kendilerine menfaat sağlayabilmişler. Ayrıca batıl inanış diye adlandırdığımız onlarca örnek yer almakta ve bunlarla ilgili bilgiler verilmektedir.

    Kitap içinde ki en önemli vurgu ise, geleneksel din (halk) anlayışı ile seçkinlerin (yönetici, padişah, saray ve avanesi) din anlayışı arasında ki farktan bahsedilmesidir. Benzetme, divan edebiyatı ile halk edebiyatı gibi görülebilir. Bu iki dini anlayış bazen birleşmiş bazen de ayrılmış bir şekilde hareket etmiştir. Ülkemizdeki yaşanan din, bu eski geleneksel din anlayışının devamıdır. Burada da etkili olanlar ise cemaat ve tarikatlar. Yani şu an ki yapının öncülleridir.

    Yazarın araştırmasında, yerli ve yabancı kaynaklar içinde Başbakanlık Osmanlı Arşivleri (BOA) de yer almaktadır. Buradan öğrendiğimiz bilgi ise, halk yaşamının resmi belgeler içine de girmesidir. Osmanlı'nın son zamanlarında artık egemen güç haline gelen halk dini ( bu konuyla ilgili kitabın içinde çok sayıda alıntı eklediğim için bunları tekrarlamak istemedim) ve bunun temsilcileri olan cemaat ve tarikatlar (ki bunlar İslam'ın ilk günlerinden itibaren mevcut), okuma yazması olmayan halk üzerinde derin etkiye sahip olmuşlardır.

    Şey, şıh, hacı, hoca, derviş gibi kimseler halk dininde en muteber kişiler olmuşlar. İnsanlar, inanışın temeli olduğunu varsaydıkları bazı ritüelleri ile meşgul olurken, egemen güç haline gelen cemaat ve tarikatlar ise hem iktidarların hem de vatandaşların üzerinde ayni ve nakdi bağışlarla güçlenmiştir.

    Tarikat ve cemaatlerin geçim kaynakları vatandaştan topladıkları ve bir çeşit 'saadet zinciri' misali olan müritleridir. Halkın okuma yazmasının olmadığı bir ortamda, kendisine anlatılan bilgilerden etkilenen kişiler bu zatlara dolaylı veya doğrudan bağlanmışlardır. Bazı şeyleri yapmazlarsa dinden aforoz edilecekleri ya da günümüz tabiriyle 'mahalle baskısı' yla karşılaşacaklarını düşünen insanlar da cemaatlerin içine bu şekilde girmişlerdir. Peki, bir kişi niye başka birisine 'kul' olur, 'mürit' olur? Cevabı günümüzde de aynı. Ben bilmem, şeyhim bilir mantığı. Okumaktan, araştırmaktan, sorgulamaktan korkan ya da korkutulan toplum, biat kültürü içinde nesilden nesile gelir. Ya da dini, siyasi, kültürel, ekonomik çıkar ilişkisidir.


    Cin gibi insanüstü varlıklarla irtibat kurma; büyü gibi olumlu olumsuz çağrışımlar; fal gibi gelecekten haber alma, insanlık tarihi boyunca var olmuş ve var olacaktır. Dinin soyut yönünden bir anlam çıkaramayan insanlar da fal, büyü, cin gibi daha somut (cin soyut durum olsa da cinden medet umarak büyü yapma olayına istinaden kullandım) bir takım şeylerin peşine düşmüşlerdir. "Senin derdine derman" olacağız söylemi ile karşı karşıya kalan (somut, bu dünyada ve yaşadığı an da gerçekleşen) insan, dinin 'soyut' (gözle görülemeyen) çözümlerini kendine yakın bulamaz. İnsanlar olmasını istedikleri bir şeyi Allah yerine dinin hoş bakmadığı (İslamiyet, insanları Allah'la ve Kur'an'la kandırmaya kalkanlar konusunda uyardığı halde!!!) alanlarda aramaya başlarlar. Artık Allah inancı bitiyor ve yerine 'kutlu, hazret, veli, evliya, şıh, şeyh, büyücü, falcı ve cinci hoca inancı egemen olmaya başlıyor ya da Allah inancına ek yapılıyor. Bunu çoğu kişi bilmeden yapıyor; ama okuyup araştırsalar, böyle hurafeler bataklığına zaten düşmezler.

    En başta yazdığım, "okunmuş elma" örneği günümüzde bile yaşanıyorsa, daha kat edecek çok mesafemiz var demektir. Müslüman olup Fatiha Suresini ezbere okuyan (acaba anlamını kaç kişi bilerek okuyor o da ayrı bir durum) yani "(Allahım!) Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz." dedikten sonra, bir şeyhten, şıhtan, tarikattan, veliden, evliyadan yani, yaşayan bir adem ya da ölmüş bir ademden medet ummak, şirk değil de nedir acaba? Kur'an batıl itikatlara savaş açtığı halde bu inanış neyin inanışıdır ya da, türbelerden medet umarak yapılan ibadetler de ap ayrı bir batılın tezahürüdür. Türbede yatan kişiden yani ölüden (ölümlüden) nasıl medet umulur o da ayrı bir konu. Ölünün birine faydası olabilseydi önce kendisine faydası olurdu! Ya da büyü, cin, fallarla kandırılanların durumu. Acaba bu insanlar Kur'an bakarak bir çözüm bulacakları yerde niçin bu tür kişilerden medet umarlar? Kitap içinde durum güzel bir şekilde açıklanmış.


    Peki! Din, gelenek, büyü, cin, efsun, evliya, şeyh, şıh, cemaat konuları dönemin edebiyatında nasıl karşılık bulmuş? Bu konu da yine kitap içinde güzel bir şekilde örneklerle işlenmiş. Tanzimat dönemi ve sonrasında, romanlara giren bu ilişkiler, roman diliyle, roman karakteriyle, kurgu da olsa 'realist' bir açıdan yazarlar tarafından aktarılmış. Toplum ne yaşıyorsa Hüseyin Rahmi, Ömer Seyfettin, Halide Edip, Ahmet Mithat Efendi, Filibeli Ahmet Hilmi, Refik Halit, Ahmet Rasim, Hüseyin Cahit, Abdullah Cevdet, Ahmet Rasim, Ahmet Hamdi gibi dönemin yazarları da bunları kaleme almış. Kitapta çok sayıda örnek var. Hatta bugün bile bu yazarların kitapları hala basılıp, satılıyor. Kendi dönemlerini olduğu yazan bu yazarların ülkede yaşanan dini, kültürel yapıdan bahsetmemesi abes kaçardı.

    Geçmişten günümüze ve buradan da geleceğe taşınan batıl itikatlar hakkında toplumlarda bilinç altına yerleşen inanç olgusundan hareketle din, inanç ve büyü anlatılmaya çalışılıyor. Anlatılan dönem Osmanlı zamanı ve Cumhuriyetin ilk yıllarını (1923'e kadar) içeriyor. Hem saray çevresinde hem de halk arasında yapılan çeşitli muska, büyü ve doğaüstü güçlerle yaptırılmaya çalışılan şeyler hakkında bilgiler veriliyor.

    Kitabın dili, konunun ağırlığı kadar ağır değil. Herkesin rahat bir şekilde okuyup anlayabileceği kadar duru. Kitap içinden çok sayıda alıntı eklediğim için - ki, tamamı altı çizilecek nitelikte önemli- ayrıca burada belirtmedim. Yazar, konuyu çok boyutlu irdeleyerek, ortaya güzel bir çalışma çıkartmış. Ben ise sadece ufak bir karalama ile anlayabildiklerimi yazmaya çalıştım. Uzun ve meşakkatli bir çalışma sonucu ortaya çıkan bu kitap, 'aklını kiraya vermeyenler' haricinde 'aklını kiraya verenlere' de çok şey öğretilebilecek niteliktedir.


    Not: Kitabın 2. baskısı olursa ya da farklı bir yayınevinden çıkarsa kitap içinde geçen kaynakların son sayfada toplu bir şekilde verilmesi çok daha iyi olur diye düşünüyorum. Ayrıca bu kitapta -yine sonraki baskılar için- dizin kısmı mutlaka olmalı. Çünkü araştırma yapan kişiler öncelikle dizin kısmında geçen anahtar kelimelere bakar.

    Ezcümle: Bu kitabı 29 Temmuz - 2 Ağustos 2019 tarihleri arası okuyup, inceleme yazısı ise 4 Ekim 2019 tarihinde 1000Kitap sitesine eklenmiştir. Okunmasında fayda olacağına inandığım bu kitabı tavsiye ederim.
  • 336 syf.
    ·7 günde
    Oktay Arayıcı ile Devlet Tiyatrosunda üç sene önce "Rumuz Goncagül" eseri ile tanıştım. Ondan sonra kaybettim onu ya da unuttum. Evet unuttum ihmalkarlık boyutumuzu da unutmuşum sanırım.

    Geçen hafta Cumartesi günü bu kitabını kütüphanede görünce çok sevinmiştim, çünkü kendisi yasakların yazarıdır. Her eseri bir baskıya, bir şiddete maruz kalmış.. bir köşede unutulmuş olmasa sanırım bu kitabı bulamazdım.

    13 yıl sonra ilk kez ben ödünç alıyordum bu kitabı, kütüphane görevlisi ile bununla ilgili trajikomik bir sohbetimiz de olmuştu.

    Oktay Arayıcı 1985 yılında aramızdan ayrıldı. Toplumcu gerçekçi bir yazardır o yüzden ki hiçbir yerde ona denk gelemiyoruz bu yazarlar hakim ideolojinin sansürüne uğrar sistematik olarak ortamdan def edilir. Üzücü olan şey ise bu ideolojik def etmeye eğitim kurumlarını da dahil etmeleri ben sistem ideolojisine sahip akademisyenlere bir şey diyemem onlar zaten istediklerimi önermez ki ben de böyle bir şeyi beklemem.

    Lakin aykırı çizgide ilerleyen birkaç akademisyenimiz vardı onlar neden Oktay Arayıcı'nın adını bile anmadılar Yeni Türk Edebiyatı alanında profesörlük kazanan hocalarım Oktay Arayıcı bu edebiyat alanında değil midir onu sormak isterdim size?

    Tabii ki mevzu sadece Arayıcı değildir. Nice yazarımız vardır. Ben onların eserlerine denk geldikçe eserleri hakkında ilk alıntıları, ilk incelemeleri paylaşmaya çalışıyorum. 8 yaşımdan beri sınıf öğretmenim tarafından bana kazandırılan edebiyat sevgisi ve gerçek Edebiyatı takip etme alışkanlığımı hiçbir zaman yitirmediğimi düşünüyorum. Evet o öğretmenim siyasi bir KHK ile görevinden alınmış ve Otizmli bir çocuğu ile işsiz bir şekilde ortada bırakılmış olabilir ama onun edebiyat çizgisi değişmedi. Ben de ilk gün nasılsam ve o öğretmenim hala nasıl aynı çizgide edebiyatı takip ediyorsa ben de o çizgide ilerliyorum. İlköğretim ve Lise hayatımda bana edebiyatı sevdiren ve bana edebiyatı öğreten değerli insanların yolundayım, bu mecrada da değerli yazarların eserlerini paylaşmaya devam ediyorum.

    Dün Tuncel Kurtiz'in ölüm yıldönümüydü. Şöyle bir cümlesi vardır:

    "'Biz dünyayı değiştirmek istedik ama olmadı, ama dünya da bizi değiştiremedi'

    Günümüz edebiyat çöplüğünde edebiyatı tanımaya ihtiyacımız var ve edebiyat çizgimize saldıranlara inat karşı durmamız ve en önemlisi de değişmememiz gerekir.

    Bu kitabı herkese öneriyorum diye başlayan cümlelerden de sıkıldım. Herkes okumasın, herkes bu yazarın yaşadığı çağda gördüğü baskı ve yasaklar zamanında da vardı o herkes değişmedi hala aynı herkes..

    Refik Durbaş'ın Oktay Arayıcı hakkındaki yazısı ile sonlandırıyorum.

    Oktay Arayıcı hala yasaklı!

    "Oktay Arayıcı, Türk tiyatrosunun toplumcu gerçekçi çizgideki önemli oyun ve senaryo yazarlarındandı.

    1936 yılında Rize’de doğmuştu. Anadolu’nun İstanbul’a savrulan çocuklarındandı o da. Liseyi Ri­ze’de okuduktan sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ni bi­tirmişti. Daha öğrenciliğinde tiyatroya gönül koymuştu.

    1959 yılında ilk senaryosunu yazdı. Sansüre takılan “Gel Nişanlanalım” adlı bu senaryonun ardından, ertesi yıl “Dışarda Yağmur Var” adlı ilk oyunu İstanbul Üniversitesi Ta­lebe Birliği Tiyatrosu’nda sahnelendi.

    Arayıcı’nın bundan sonraki tiyatro yaşantısı hareketli, bol ödüllü ve siyasal açıdan çok faal geçecektir.

    Ve tabii yasaklarla da…


    1964: Cahit Atay’ın “Sultan Gelin” adlı oyununa bağlı bir dramaturji çalışması olan ve İzmit’te Good-Year lastik fabrikasındaki grevi konu alan “Kondulu Hayriye” valilikçe yasaklanacaktır.

    1969: “Seferi Ramazan Beyin Nafile Dünyası” (Nafile Dünya) adlı oyunu 1971’de AST’ta sahnelenecek, bu oyun da yasaklılar listesine alınacaktır.

    1970: “İkinci Hedef” adlı film senaryosu ile Cumhuriyet Gazetesi Yunus Nadi Armağanı’nı kazanacaktır.

    1971: Ankara Sanat Tiyatrosu’nda “Seferi Ramazan Bey’in Nafile Dünyası” Sanatseverler Derneği Ödülü’nü Melih Cevdet Anday’la paylaşacak, oyun ayrıca Avni Dilligil ödülüne değer bulunacaktır.

    1977: En bilinen oyunlarından olan “Rumuz Goncagül”ü yazacaktır. Kızıyla birlikte, iki odalı kiralık bir evde güç koşullarda yaşayan, içinde bulundukları sıkıntılı ekonomik hayattan çıkış yolunu, kızını varlıklı biriyle evlendirmekte bulan dul bir kadının; gazeteye “Goncagül” rumuzuyla verdikleri ilana gelen başvurular arasında seçim zorluğu yaşarlarken, kızı aslında evin diğer odasını kiraya verdikleri adamı seven bir kızın gerçekçi öyküsünü anlatan oyun, 1987’de İrfan Tözüm’ün yönetmenliğinde aynı adla filme alınacak, başlıca rolleri Türkan Şoray, Hakan Balamir, Müşfik Kenter, Macit Koper, Yavuzer Çetinkaya, Altan Karındaş gibi oyuncular paylaşacaktır.

    1978: “At Gözlüğü” adlı özgün senaryosu TV’de; “Bir Ölümün Toplumsal Anatomisi” Devlet Ti­yatrosu’nda oynanacaktır.


    1979: “Bir Ölümün Anato­misi” Türk Dil Kurumu oyun, Avni Dilligil Tiyatro Ödülü’nü kazanacak; “At Gözlüğü” Radyo ve Televizyon Muhabirleri Derneği tarafından yılın TV Filmi seçilecektir.

    1982: “Rumuz Goncagül” AST’ta sahnelenecek ve Sanat Kurumu Ödülü’nü alacaktır. Arayıcı ise yılın en iyi yerli oyun yazarı olacaktır.

    1978: Server Tanilli’nin yaşamı ekseninde, bir dönemin irdelemesini yaptığı “Geçit” (Tanilli Dosyası) yazdığı son oyun olacak ve 1985 yılında menhus bir hastalık Arayıcı’yı aramızdan alacaktır.

    Aradan neredeyse 30 yıl geçmiş, bugün kafalarının içinde hangi tilkilerin dolaştığı bilinmeyen bir Milli Eğitim Müdürlüğü komisyon üyeleri Arayıcı’nın başyapıtlarından “Rumuz Goncagül”ü “muhabbet tellalı” sözcüğü geçtiği için “cinsel içerikli” buluyor ve yasaklama cesaretini gösterebiliyor.

    Buna “Sansürcüsünüz” diye itiraz eden öğretmen de sürgüne gönderiliyor.

    Vah benim memleketim!

    Hadi dün “rumuz”la evlilikler yapılıyordu, bugünse TV’lerde evlilik programlarında kadınlar aleni koca bulmaya zorlanıyor. Bulanlar da 3-4 ay sonra bıçaklanarak, mermilerin hedefi olarak öldürülüyor.

    Gün geçmiyor ki bir kadın kocası, babası, amcası, dayısı ya da bir yakını tarafından öldürülmesin.

    Ayrıca sünnet edilmeleri, “cariye” adı altında alınıp satılmaları da cabası!

    Kadınlara bunca tahakküm ve tecavüzden sonra hangi iffetten, ar ve namustan söz ediyorsunuz?

    Müftüsü fetva veriyor, kadın-erkek birlikte horon oynayamaz.

    Tarihçisi TV’de ahkâm kesiyor; Hazreti Nuh’un kaç yıl yaşadığı üzerine…

    Adı lazım değil biri, kadınların kahkahasını iffet terazisinde tartmaya kalkıyor.

    Söyler misiniz “Rumuz Goncagül”ün yazıldığı tarihten bu yana ne değişti?

    Sevgili arkadaşım Oktay Arayıcı, iyi ki bu günleri görmedi…