• Canan Tan.. Tecrübe ettiğim kadarıyla konu aşksa bunu en güzel işleyen yazarlarımızdan biridir.. Kelimelere öyle güzel dokunuyor ki bazen karakterlerin gözyaşları sanki bizim yüreklerimize akıyor.. Şiir.. Hayatın ta kendisi tüm duygularımızın izdüşümü.. Kelimelerimiz yeterli olgunluğa gelince kelimeler birleşir satırları oluşturur.. Satırlar birleşir mısraları oluşturur.. Mısraların toplamı da şiirin kendisi olur.. İşte yazarımızın bu güne kadar kaleme aldığı romanlardaki olay örgülerinin izdüşümü sanki Şiir de toplanmış.. Ana karakterimiz Şiir.. Tüm acıların tüm yaşananların toplamı şiir.. Eğer parçalanmış bir ailede büyümüşseniz uçmak için öncelikle yaralı kanadı sarmanız gerekiyor.. Sevgiye olan özleminzi aileye olan susuzluğunuzu dindirmeniz hiç de kolay olmuyor.. Ahh Şiir hayatına giren erkekler yönünden şanssız olan şiir.. Ne baban yaralarını sarabildi.. Ne de hayatına giren erkekler.. Bazı yaraların kapanması zaman alır.. Kağıt kesiği gibi görünmez ama acı verir.. Kitap annesi ve babası başkaları ile evlendikten sonra anneannesi ile birlikte yaşayan Şiir'in macerasını konu alıyor.. Günümüz de yaşanan enkaz altından sağ çıkmaya çalışan yani boşanmadan aslında en çok etkilenin çocukların yaşadıklarını yaşayabileceklerini konu alıyor.. Keyifli okumalar dilerim.. " Sevmek, özgür bırakmaktır." " Hiç şiir yazmıyormusun sen artık?
    Acı acı güldü.
    " Yazdığım en güzel şiir sendin"dedi.
    "...Küçücük bir mutluluk istiyorum.
    O kadar küçük olsun ki,
    Ístemesin kimse benden onu...!"
    "...Tek kişilik dünyamda kimseye yer yoktu. Kendime yeterdim ben...!" Gitmek...
    "...Gittin mi büyük gideceksin!
    Ayrılık bile gurur duyacak seninle.
    Gittin mi ayakların onun yakınından bile geçmeyecek
    Gölgen bile kalmayacak ardında.
    Gittin mi onurunla gideceksin.
    Haklıysan gidecek, gitmişsen dönmeyeceksin...!" "Tahterevallinin havada asılı.
    Kalan çocuğu oldum hep.
    Etkisiz, tepkisiz, kaderine razı." #canantan #başıbozuksevdalar #bookstagram #kitapkurdu #kitspaşkı #okuyanbilir #okumaaşkı #kitapsever #kitapkokusu #kitaptavsiyesi
    #kitaplar #kitapsever #edebiyat #roman #kitapsevgisi #kitapkokusu #instakitap #instabook #kitapkolik #kitaptavsiyesi #bookstagram #bookself #bookworm #bookish #booked
  • Oyunun gücü kitabı, oyunun insanın hayatında ki önemini ve etkilerini yaşanmış örneklerle beraber anlatan bir kitaptır. Gerek okul öncesi olsun, gerek okul sonrası olsun hatta okuldan da sonra olsun hayatımızı eğlenceli ve bir o kadar da eğitici hale getiren oyunları belki hiç bakmadığımız veya önemsemediğimiz bir açıdan bakarak anlatıyor.Aslında oyunun gücünün ne kadar önemli ve büyük bir etken olduğunu günümüz çocuklarının dışarı çıkıp çok az oyun oynaması onun yerine bilgisayar ya da tabletlere bağımlı olmasından anlayabiliz. Tabi yazar bura da bilgisayar kullanılmasın demiyor hatta bir nokta da destekliyor da fakat özellikle çocukların sosyalleşmek, fiziki olarak gelişmek, tecrübe ve deneyim sağlayabilmesi için bol bol dışarı çıkıp oyun oynamasını tavsiye ediyor.Bilgisayar oyunu oynayacaksa da çok kısıtlı bir zamanda yaşına uygun veli gözetiminde olmasını tavsiye ediyor. Küçük çocukların kendi hayallerine göre oynayabildikleri özgür oyunların olmasını tavsiye ediyor ve eğer futbol, basketbol gibi kurallarının çok sabit olduğu kurslara gönderirsek çocukların hayal etme yetilerinin azalacağına ve oyunun bir eğlenceden çıkacağından hatta çocuk başarısız olursa başarısızlık sendiromuna bile girebileceğinden bahsediyor. Oyunu, okullarımıza da koymamız gerektiğini ve sonlara doğru John Dewey'in eğitim sisteminden bahsediyor bu eğitim sistemi çocukların yaparak ve deneyimleyerek öğrendiği bir sistemdir. Ezberci ve tekrarcı sistemin yeni çağımıza uymadığını bunların en aza indirilmesi gerektiğini savunuyor. Bunu da ezber bilgilerin gayet kolay bir şekilde teknoloji ile yapılabilmesine dayandırmaktadır. Benim genel olarak bu kitaptan öğrendiğim, hayatımız da ne olursa olsun bunu bir oyuna çevirip eğlenceli hâle getirebilmemizdir. Çünkü oyunlar eğlenceli, zevkli ve eğiticidir. Bu kitabın sonlarını okurken tesadüf eseri bir film izledim ve bu film aslında benim için kitabın tam bir özet oldu. Bu film; "lıfe is beatiful" dur. Bu film de ki baba rolündeki Guido oğlunu çok kötü bir durum olan soykırıma uğramalarına ve büyük zulümler görmelerine rağmen bu durumu oğluna bir oyunmuş gibi gösteriyor ve bunu inanılmaz güzel bir şekilde aktarıyor, çocuk yaşadıkları zulümlerin hiçbirinden etkilenmeyip hatta sonunda mutlu dahi oluyor. İşte oyunun gücünü ben tam manasıyla bu filmde anladım. Yazarımız bu ve buna benzer tespitleri çok güzel anlatıyor ve psikolojik etkenlerinden ve ileri hayatlarındaki etkilerine değiniyor. Yani aslında bırakın çocuklar biraz doyasıya çocukluklarını yaşasın demeğe getiriyor. Çocukların hayata bizler gibi bakmadığını, farklı öğrendiklerini ve bu öğrenme yollarından en zevkli, eğlenceli ve etkin olan yolunun da oyun olduğunu söylüyor. Umarım bütün hayatımız küçüklüğümüzde oynadığımız o eğlence dolu oyunlar gibi olur ve çocuklarımız da bizim yaşadıklarımdan mahrum kalmazlar.
  • Merhaba arkadaşlar. Bugün sizler ile 2008 yılında okumuş olduğum, Steve Coll’e Pulitzer ödülü kazandıran kitabı, Hayalet Savaşları’nı (Ghost Wars) incelemek istiyorum. Zaman zaman okumuş olduğum ve ben de güzel izlenimler, deneyimler bırakan değerli kitaplara incelemeler yazıyorum ve “Hayalet Savaşları” da bunlardan birisidir diyebilirim. Bu kitabın tümü, açık veya gizli belge ve söyleşilere dayanmaktadır. Okumuş olduğum ve önümde duran bu kitap, Amerika ve onun haber alma teşkilatı CIA’nin, 27 Nisan 1979 tarihinde Afganistan’da başlayan Sovyet İşgali sonrasında, 10 Eylül 2001’e kadar yürütmüş oldukları gizli faaliyetlerini ve rollerini ele almaktadır. Ayrıca gelişen bu süreçte, 1998 yılında kurulan ve yeni dünya düzeninde tüm dünyada insanlara terör saldırılarıyla korku salacak olan El-Kaide terör örgütü ile Bin Ladin’in Afganistan’da kimler tarafından, nasıl yaratıldıklarının “gizli tarihi”ni ele alınmaktadır.

    Ülkemizde Truva Yayınları tarafından basılan ve satışa sunulan Hayalet Savaşları kitabında dolu dolu ele alacağınız 664 sayfa içerik asla aldatıcı bilgiler ile süslenmemiştir. Aslına bakacak olursak, Amerika Birleşik Devletleri'nin Afganistan'a müdahil olması 9/11 olaylarından çok daha öncesine dayanmaktadır. Buraya, Afganistan’ın kızıl çorak topraklarına gelene kadar darbe üstüne darbe ya da hamle üstüne hamle (blow by blow) yapmıştır diyebiliriz. Bir gün, sabahın erken saatlerinde aniden New York ve Washington semalarında beliren uçakların, ülkenin önem arz eden yapılarını hedef almasıyla birlikte tüm dünyada hayat sanki resmen durmuş gibiydi. O gün ve o gün sonrasında medyanın ekranlarda sansürsüz yayınladığı bu algı propagandasını şahsen hiç unutmayacağım. Aslına bakacak olursak, ABD’nin merkezini sarsacak bu denli sansasyonel bir saldırıyı yürüten düşmanın 11.925 km ötede bir ülkeden gelebileceğini o güne kadar hiç kimse kestiremezdi.

    Steve Coll, bu kitabı ile biz okurlar için son derece usta bir şekilde Usame bin Ladin'in izini sürmekte ve Hollywood tarzı CIA operasyonlarını arayan okuyucu kitlesini içine çekecek detayların (operasyonların ve yaşanmışlıkların) kapısını aralamaktadır. Takvimler 4 Kasım 1979’u gösterirken, tüm dünyada insanlar, İran Amerikan konsolosluğunda yaşanan rehine krizine odaklanmış ve "Burada Öleceğiz" diye seslenen diplomatların akıbetlerini solukları tutulmuş bir şekilde takip etmekteydiler. Birçok Amerikalı, Tahran büyükelçiliğinde hapsedilen Amerikalılara odaklanırken, Coll aynı zamanda ortaya çıkan eşit derecede önemli bir olaya dikkat çekmekteydi. İlginçtir ki aşırı radikal Pakistanlı öğrenciler, anti-Amerikancılığın gelişmekte olan dalgasına kapıldıkları bu zamanda, Pakistan İslâm Cumhuriyeti'nin başşehri olan İslâmâbâd büyükelçiliği dışında eşzamanlı bir isyan başlattılar. Yaşanmakta olan bu protesto ve gerginliğin ufak hareketliliği, yerini kısa bir süre sonra ortaya çıkan, güvenlik çitlerini yırtarak aşacak olan silahlı öğrencilerin eylemine bırakacaktı. Ortaya çıkan bu öğrenciler, elçilik koruması olan ABD Deniz Muhafızları'nı alt ettiler ve elçilik ofislerinin iç mahallerine kadar ilerlediler. Diplomatik personelin Pakistan polisine acil durum bildirisi sonrasında, elçilik çalışanları prosedür gereği önem arz eden tüm yazışmaları, belgeleri yakmaya başladılar ve daha sonra hepsi güvenlik için yapılmış olan "acil durum odasına" çekildiler ve burada yerel polis güçlerinin gelmesini beklemeye koyuldular. Aslında burada bir umut beklemelerine rağmen, polis kuvvetleri elçilik binasında yaşanan olayları bastırmaya gelmedi. İsyancılar, zamanında 20 milyon dolar harcanarak yapılmış olan elçilik yerleşkelerinin neredeyse diğer tüm bölümlerini yakıp yıktılar. Hadisenin yaşandığı o gecenin ilerleyen saatlerinde, bir CIA ajanı diğer sağ kalan elçilik personelini güvenli bölgeye götürmek için yıkık elçilik binasından dışarı çıkarak bir araç çalmak zorunda kaldı. Nedendir bilinmez ama bu aptalca politikanın devamı olarak, Washington’da Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hodding Carter gazetecilere, “Alınan raporlara göre elçilikteki tüm personel Pakistan ordusu askerleri sayesinde kurtarılmıştır” (S. 43) diyecektir. Yaşanan bu elim hadisenin Amerikan diplomatik tarihin en yüksek can kaybına yol açmış olduğunu ifade edecek ve birçok Amerika’n vatandaşının yaşamını kurtardığı için Pakistanlı yetkililere tebrik üstüne tebrik sunacak ve teşekkür edecektir.

    Steve Coll, bizleri kitabı ile Sovyet komünist Afganistan işgalini baltalamak adına, eski bir CIA şefi olan William Casey’nin gizli bir operasyonuna götürüyor. Bu operasyon Amerika'nın yürütmekte olduğu dünya hâkimiyetinin bir başka ayağı olarak başlayan ve Sovyetlerin Kafkaslarda genişlemesini engellemeyi amaçlayan bir programdı. Bu yakın tarihte yürütülen operasyonda, yerel Afgan isyancılarına ve güçlerine CIA tarafından yüzlerce milyon dolarlık silah ile birlikte para yardımı da yapıldı. Tüm bunlar, Casey'nin “Sovyetler Birliği'ne karşı savaşı sürdürmek” konusundaki değişmez planıydı ve her ne olursa olsun bu plan amacına ulaşmalıydı. Bu plan, Sovyetlerin 1988'de Afganistan'dan çekilmesiyle başarılı oldu, ama aslında hesapta olmayan bir şeyi daha beraberinde getirdi! Bu savaş sonrasında ABD tarafından yapılan yardımlarından geriye kalan binlerce tehlikeli silah karaborsada serbestçe dolaşmaktaydı ve zafer sarhoşluğu sonrası yeniden yapılanma, kalkınma planı olmayan isyancılar Afgan hükümetini ve ülkeyi içinden çıkılmaz bir kaosa sürüklediler. Bu yaşananlar size tanıdık geliyor mu? (Günümüz Irak ve Suriye’si!) :))

    Taliban ülkenin kontrolünü ele geçirdikten sonra, Afganistan'ın CIA'nin komuta merkezi, Beyaz Saray ve Langley'de bulunan ABD'li yetkililer, dikkatlerini kolayca tanımlanabilecekleri bir düşmana çevirmektense, tercihlerini diğer Rus hareket ve faaliyetlerine yönelttiler. Analistler, Afganistan, Suudi Arabistan ve diğer Ortadoğu ülkelerinde bulunan İslami cihatçıların Amerika'ya ve günün birinde sivillere ulaşabileceği ihtimaline kör kaldılar. Kitapta bizleri bekleyen birkaç yüz sayfa, Afganistan'daki Taliban'ın 1989'dan Aralık 1997'ye kadar yükselişini okuyacağız.

    Bu kitabın ikinci bölümünde, biz okurlara Coll'ün yavaş, titiz ve teğet geçmeyen yazma tarzını, ABD’nin dünyaya karşı olan gerçeklerini yansıtır. Zaman zaman okuduğunu detaylar ya da yaşanmışlıklar bir okuyucuya ne kadar saçma gibi görünse de, aslında birebir tarihe kayıt geçmiş politik ve sansasyonel hadiselerdir. Kitapta Usame bin Ladin’nin kendisinden, onun ailesinden gelen muazzam zenginliğinden ve Amerika'ya karşı artan nefretinden söz edilmektedir. Bin Ladin birçok yönden Coll'ün kitabının temel taşını oluşturmaktadır. Okuyucular, Bin Ladin’in bu terör sapkınlığı sürecinin nasıl geliştiğini ve kendisinin dünyadaki en sofistike istihbarat topluluğunu nasıl yendiğini okuyacaklardır.

    1997'den 10 Eylül 2001'e kadar uzanan üçüncü bölüm ise adeta zirve tırmandıran bölümdür. 1990'larda Yemen’de yaşananlar, 12 Ekim 2000 tarihinde el-Kaide tarafından USS Cole savaş gemisine düzenlenen saldırı, El-Kaide'nin Beyaz Saray'a duyurmak istediği ayak sesleriydi. Coll, 1996'da, CIA tarafında Bin Ladin biriminin kurulmasını ve 11 Eylül'e kadar olan bu yükselişi etkileyici bir şekilde, detaylıca anlatıyor. ABD hükumeti bu konuda çok hızlı değilse de sonunda uyanıyor! CIA, İslami cihadın altyapısını kırmak niyetinde olsa da, Başkan Clinton'ın diğer başkanlara nazaran bu dış politikada çok da etkili ve ilgi olmadığını öğreniyoruz. Ayrıca Başkanın bu konuya olan yaklaşımı, CIA'nin bütçesini ve ulusal güvenlik önceliklerini de önemli ölçüde etkilemekteydi.

    CIA direktörü George Tenet, El-Kaide ve bin Ladin girişimlerine karşı verilen bu yeni öncelik ile Bin Ladin'i bulunduğu yerden operasyon ile almak için Clinton'ın güvenlik ekibine çok sayıda plan sunduysa da, ABD bu gibi fırsatların hepsini kaçırdı. Tenet'in sunmuş olduğu tüm planlar önemli güvenlik riskleri taşımaktaydı. CIA, tüm çabalarına rağmen deyim yerindeyse, Bin Laden'in “iç çemberine” asla giremedi ve Afgan ajanlarının kendileri ve ABD hükumetine karşı olan dürüstlüğünden şüphe duyar oldu. Bunların dışında, CIA hakkında yürütülen sıkı kongre incelemeleri, Bin Ladin'e karşı yürütülecek olan suikast planlarını ve paramiliter operasyonları engelledi. CIA, her fırsatta yaratıcılığıni ve seçeneklerini boğan yasal kısıtlamalarla karşı karşıya kaldı. ABD, ulusal casusluk ve medeni haklar konusunda geniş çaplı bir tartışmaya girerken, 1990'ların sonlarından itibaren yaşanılanlardan alınan dersler, CIA’ye uygulanan yasal sınırlamaların işlerini yapmasını engellediğini ve 11 Eylül’ün gerçekleşmesine izin verdiğini gösteriyor.

    2001'in yaz aylarına girerken, ülkede ve dünyada neler olduğunu bilenler arasında CIA'deki korku durumu o kadar yüksekti ki, bazı memurlar istifa etmek ve bazı bilgiler ile kamuoyuna gitmek istedi. Çoğunlukta olan istihbarat çalışanları, El-Kaide'nin ABD'ye her an saldırmayı planladığını dile getiriyorlardı. Bu sadece bir an meselesiydi. 10 Eylül'de CIA’nin Başkanı, Başkan Bush'un günlük istihbarat toplantısında, Bin Ladin’in ABD’ye karşı kesin bir saldırı talimatı emri verdiği ve ABD’nin El-Kaide ile girişeceği gizli savaşın sonuçları görüşüldü.

    Steve Coll, temelde 9/11 komisyonlarının bulgularını birleştirmek, pekiştirmek adına kitabı burada sona erdirir. Kitap, CIA’nın tahrip gücü yüksek teknolojik silahlarla yenilgiye uğratmaya çalıştığı Sovyetleri, desteklediği yerel güçler ile yenerek şok etkisi bıraktığını anlatmaktadır. Bence burada, bu kitapta zor olan tek şey, okuyucunun sonuna kadar sabırlı davranabilmesidir. Steve Coll, okuru ile çıkmış olduğu bu yolculukta kendisine yardımcı olmak için kolaylık sağlamışsa da, tanımadığınız, bilmediğiniz birçok şey ve detay sizi belki sıkabilir. Ama Hayalet Savaşları kitabı, tarihte belli bir döneme ışık tutacak bir ders kitabı niteliğinde, bugünün derslerinde akademik olarak ele alınabilir. Evet, bir kitap incelememizin daha sonuna geldik. Herkese şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~
  • Kitabın kapağına dikkatli baktığınızda bir kadın figürü var. Adının ve kapağının da çok net ifade ettiği gibi, Osman Hamdi Bey'in kayıp tablosu olan Mihrap yani Tekvin'in öyküsü var romanda. Tablodan bahsedecek olursam, çiniden yapılmış bir cami mihrabı önünde sapsarı dekolte bir elbise giymiş genç bir kadın, rahle üzerine oturmuş. Ayaklarının altına saçılmış birçok kitap var ve içinde Kuran-Kerim olduğu tahmin edilen kitaplarda var. Bu tabloyu günümüz ressamlarından biri yapsa başı kesinlikle büyük derde girer, linç bile edilirdi. Ressam Osman Hamdi Bey, bu tabloyu yaparak büyük bir cesaret örneği sergilemiş.
    Tekvin tablosu Türkiye'de hiç sergilenmemiş. Çünkü toplum ve siyasi tepkilerden çekindikleri için tabloyu alan kişinin ismi gizli tutulmuş. 1970'lerin sonunda ilk kez Mihrap ismiyle bir kitapta kayda geçmiş. Tablonun bilinen son sahibi de Demirbank. 2000 yılında banka batınca, tabloda bir şekilde ortadan yok olmuş. O gün bu gündür bu tabloyu ne gören var, ne de duyan. Sanki hiç var olmamış gibi...
    .
    Kitaba başlarken o kadar tedirgindim ki. O kadar övgü duydum ki bu kitapla ilgili. Acaba yazarın kitabı gerçekten iyi mi yoksa yazara fayda olsun diye mi övülüyor diye düşünüp durdum. Çünkü kitap iddialı bir şekilde satışa sunuldu. Kitabın içinde hem tarih olacak, hem polisiye olacak, hem gerilim olacak, bi de üstüne yazara yerli Dan Brown denilecek, üstelik yazarın ilk kitabi olacak...
    .
    Kitapta bol miktarda tarihi bilgiler mevcut. Meslevilik, gizli örgütler, kayıp tablo vs. Tek tek araştırıp baktım, bazı sayfaların resmini çekip arşivledim.
    Kitabın kurgusu gerçekten güçlü, olay ve mekan betimlemeleri çarpıcı ama Türk yazarlar arasında değerlendirme yapacak olursam, bu kitaptan cok daha iyilerini okudum. Yıllardır buna benzer kitaplar okuyunca çıta epey yükseldi haliyle. Ehh kitap da bu kadar iddialı olunca daha güzel, daha canlı, daha çok süprizlerle dolu bir kitap hayal etmistim. Neyse lafı çok uzattım Kitabı sevdim, güzeldi, okuyanı araştırmaya sevk eden bilgilerle doluydu ama muhteşem değildi. Hele hele bomba gibi hiç değildi...
  • Din doğal bir ihtiyaçtır.İnsan yemeye,içmeye ve havaya ne kadar muhtaç ise dine de o kadar çok muhtaçtır.
    Dinsiz insan ve toplum olamayacağı gibi, dinsiz eğitim de olmaz.
    Bu bağlamda şunu diyebiliriz ki anarşi ,terör,uyuşturucu gibi kötü unsurların panzehiri dindir daha doğrusu din eğitimidir.

    Peki Din eğitimi nedir?
    Okullardaki Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi bu kapsamda mıdır?
    Öncelikle şu hususu ele alacak olursak maalesef din eğitimi ve din kültürü farklı kavramlardır.
    Din eğitiminde öncelik kişilik kazandırmaktır edebi ölçüler dairesinde,
    Din Kültüründe ise bilgilendirme amaçlı din bilimsel ve kültürlerin açıklanmasıdır.
    Demem o ki;
    Öncelik ne olursa olsun Din Eğitimi olmalıdır.

    Din Eğitiminde ise amaç şudur;
    Hepimizin bildiği gibi eğitim ailede başlar, sonrasında öğretmen,okul ortak sorumlulukla aile ile el ele vererek çocuklarımız daha küçük yaştan itibaren iyi ve temiz alışkanlıklar kazandırmaya çalışmak,
    diğer taraftan kötü alışkanlık ve huylara karşı korumaya çalışmaktır.
    Ayrıca İslam Hukukunda bir kavram vardır ki her daim uygulanması elzemdir derim; Sedd-i Zerai…
    Kötü davranışlara götüren yolların kapatılması ve önlem alınması.
    Kısaca düşmüşü kurtarmak yerine,henüz düşmemişi korumaktır.

    Eğitimin insan üzerinde etkisi var mıdır yok mudur sorusu yıllardır eğitimciler tarafından tartışılmıştır.
    Sokrat ve Eflatun gibi filozoflar bilgisizliğin insanları yetersiz kılacağını savunurken,
    A.Schopenhauer gibi eğitimciler ise eğitimle insanların eğitilemeyeceğini, ancak doğuştan iyi kaabiliyetleri var ise eğitilebileceğini savunmuşlardır.

    Bizim görüşümüz ise genel anlamda;
    Amacımız hayırlı nesiller yetiştirmek ise deriz ki,
    Nitelikli bir eğitim sayesinde insanları en güzel yetiştirebileceğimizi ‘’kötü insan yoktur kötü eğitim vardır sözü ile destekleriz.

    Din Eğitimi nasıl olmalıdır?
    İşte asıl konumuz yeni başlıyor girizgahtan sonra:))
    İki açıdan ele almamız gerek;
    Eğitimci ve malzeme…
    Öncelikle din eğitimcinin sabırlı,karakterli,ahlaklı olması gerekli ki öğrenciler din eğitiminde model alabilsin…
    Ben de dahil branşım gereği açık ifade etmem gerek ki bizler öncelikle model olmadığımız sürece öğrencilerimiz bizleri asla ciddiye almayacaklardır…
    Emin olun öğrencilerimiz her hal hareket ve konuşmalarımızı dikkatlice gözlemlemektedir.
    Bu sebeple şahsiyet anlamında güven vermediğimiz sürece din eğitiminin asla bir faydası olmayacaktır.
    Diğer husus ise malzeme…
    Din Eğitimi verecek öğretmenin alanında ( mesleki anlamda ) kendini yetiştirmiş ve dinin kaynaklarına hakim olası esastır.
    Din konusu her daim patlamaya hazır mayındır…
    Yarım hoca dinden,yarım doktor candan eder misali din konusunda kaynaksız mesnedsiz yapılan her paylaşım maalesef dine , din eğitimine büyük zarar verir.
    Eğitimcinin bir arı misali Kuran ve Sünnet doğrultusunda sahih bilgileri en güzel şekilde kullanması gerekir.
    Sonuç olarak din eğitimin esasları şu şekilde olmalıdır;

    -Eğitimci asık suratlı değil güleryüzlü, ayrıştırıcı değil birleştirici, serveti ve zenginliği değil emeği önceleyen, baskıcı değil özgürlükçü, adaleti ve barışı herşeyden önemli gören, ibadetler ile birlikte ahlaki ilkeleriyle öne çıkan bir din eğitimi benimsemelidir.

    -Din eğitiminde asla siyaset konularına girilmemelidir.

    -Din Eğitiminde ‘’Allah seni taş eder’’gibi gereksiz korku ve tasavvurlar yerine, rahmet,sevgi ve ümit verici esaslara yer verilmelidir.Unutmayalım Allah korkulacak bir zat değil, bilakis sonsuz sevilmeye layık bir ilahtır.

    - Bilgi ile inanç birlikte yürütülmelidir. Kur’an’da vahiy ile birlikte akla ve düşünceye büyük vurgu yapılmakta, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” denilerek bilginin gücü ortaya konulmaktadır. Bu sebeple akılcılık da yeni dindarlık anlayışının olmazsa olmaz bir öğesi olarak güçlendirilmelidir.

    Hamiş;
    Maalesef ve maalesef kitabı bu konuda yeterli buldum diyemem.Bu yüzden kendi görüşlerim doğrultusunda açıklamaya çalıştım.
    Ve şunu anladım ki eski metodlar artık geride kaldı…
    Dinimiz tabi ki aynı ama bir an önce de dilimizin değişmesi elzemdir derim…
    Globalleşen dünyada, öğrencilerimizin ilgilerinin çok farklı alanlara kaydığı şu evrede metod ve yöntemlerimizi günümüz dünyasına en kısa zamanda uyarlamak elzemdir derim.
    Bir örnek veriyim öğrencime vahiy nedir dedim, cevap olarak kendi ilgisine göre;
    -Hocam Allah’ın bize Cebrail vasıtasıyla ilettiği SMS lerdir…:))

    Ve açık konuşuyum Türkiye’nin her köşesine İlahiyat Fakülteleri açılmakla ,mevcut İHL lerin sayılarını artırmakla asla bu soruna yani sağlam din eğitimine çare bulamayız.
    Eğitimde her daim esas kemmiyet değil keyfiyettir.( Sayı değil nitelik kalite önemlidir.)

    Vel hasıl kitapta umduğumu bulamadım ve tavsiye de etmiyorum:))
    Dil sürçer,kalp şaşırır,kalemimiz de eğri yazabilir.
    Var ise hatamız affola..
    Baki selamlar…
  • Tarihin Babası Herodot'un Halikarnas'ta (Bodrum) M.Ö 490 yıllarında doğduğu,M.Ö 468-467 yıllarında tanınmaya başladığı ve 425 yıllarında öldüğü kabul edilir. Kitabında aktardıkları V.yy ortalarında dünyanın farklı ülkelerine şöyle bir gezinti imkanı sunar bizlere :
    Gezdiği yerlerdeki gözlemlerini ve duyup dinlediklerini kendi yorumlarıyla, şiirsel ve akıcı bir dille anlatırken tarihe keyifli bir yolculuk yaptırır.
    Anlatımındaki felsefi yaklaşım ve şiirsellik bazen onu konudan uzaklaştırır.
    Bazı tarihçiler anlattığı olayların bir kısmına şüpheyle yaklaşır ama bu şüphe, onun tarihçi kimliğine arada gölge düşürse de ''Tarihin Babası'' unvanını korumasına ve hala kitabının kaynak kitap olarak kullanılmasına engel olamamaktadır.
    Herodot yaptığı yolculukta, Babil'deki izlenimlerini aktardığı bölümde, Asurya'da en şaşırdığı, en beğendiği ve tasvip etmediği geleneklerden örnekler sunmuş. Bizde göz atlım bakalım.

    ''Bu ülkede bence kentin kendisinden sonra en şaşılacak şey
    anlatacaklarımdır. Asurya'nın üst yanında oturan halkın (Erzurum-Ağrı tarafını tarifliyor) ırmaktan (Fırat Nehri) babil'e inmek için kullandıkları kayıkları yuvarlak ve deriden yapılmışlardır. Söğüt ağaçlarından kesip, gemiler için kaburga çatalı yaparlar, bunun üzerini de deri ile kaplarlar. Eni, boyu, kıçı, başı belirsiz yuvarlak bir gemi çıkar ortaya. İçine saman yayıp, üzerine eşyayı doldurup suyun akıntısına bırakırlar. Belli başlı yükleri içi şarap dolu, palmiye ağacından yapılmış fıçılarıdır. Geminin düz gitmesi iki tane kürekle sağlanır. Ayakta duran iki kişi biri küreği bu yana çekerken diğeri suyu tersine iter. Bu gemiler kimileri pek büyük, kimisi küçüktür. En
    büyükleri beş bin talent ağırlığa kadar yük alabilirler. Her birinde bir canlı eşek bulunur. Büyüklerinde daha çok
    sayıdadır. Böylece su üzerinde giderek Babil'e varırlar, taşıdıkları öte beri malı, sonrasında bağıra çağıra geminin tahtalarını ve samanını da satarlar. Geminin derisini ve aldıkları malı eşeklere vurup şehirlerine geri dönerler, zira ırmağı akıntı nedeniyle ters yönde çıkmak düşünülemez. Yurtlarına varınca aynı şekilde tekrar gemiler yaparlar.''

    Günümüzde telefonun önce cebimize girmesine, ardından bileğimize takılacak kadar küçülmesine nasıl ilgi ve şaşkınlıkla bakıyorsak, Herodot'un bu şaşkınlığını da çok görmemek gerek aslında. Aslına bakarsanız en az Herodot kadar ben de şaşırdım bu yazdıklarına. Çünkü büyük gemilerin aldığı yükü okuyunca, günümüz ağırlık ölçüsüne çevirmeye çalıştım. Bulduğum sonuca inanamadım.
    Talent, alışverişte kullanılan ağırlık ölçüsü olduğu gibi, para ile ilgili maden ağırlığı olarak da kullanılıyordu. Alışverişte kilograma denk gelen karşılığı 36.39 kilogram, maden ağırlığı ise 25.92 kilogram. Herodot'un burada alışverişte kullanılan ağırlığı kastettiğini düşünürsek,5000 Talent, 181 950
    kilograma, yani ortalama 180 tona tekabül ediyor ki bu hiç aklıma yatmadı.
    Bu transatlantik mi diye düşündüm:) Zira yaptıkları bu tek kullanımlık geminin 180 adet otomobili taşıyacak kapasitede bir araç olması demek.
    Bunu düşünürken de hemen aklıma otomobillerimiz geldi. Millet 2500 yıl önce katlayıp bir eşeğe yükleyecek gemiler yaparken, günümüzde biz hala araçlarımıza park yeri arıyoruz. Gideceğimiz yere ulaşınca katlayıp cebimize koyabileceğimiz otomobillerimiz olsa fena mı olurdu?

    EVLİLİK MÜZAYEDESİ ... TAPINAK FAHİŞELİĞİ ...

    ''Ülkelerinde yürürlükte olan ya da daha eskiden yürürlüğe konmuş olan yasalardan bana göre en akla yakın olanı şöyledir: her köyde yılda bir kez bir tören yaparlar; Evlenme çağına gelmiş kızları toparlayıp bir yere götürürler. Erkeklerde gelip çevrelerini sararlar.Tellal en güzellerinden başlamak üzere, hepsini teker teker satışa koyar, bu iyi bir paraya
    satıldıktan sonra, geri kalanlardan en alımlısını artırmaya çıkarır, bunlar satın alan adamın karısı olarak satılırlar. Evlenme çağına gelmiş olan bütün zengin Babil'liler en güzelini alabilmek için fiyatı üst üste artırırlar. Güzelliğe
    pek meraklı olmayan halktan kimseler ise, tersine çirkinleri almak için üste para da alırlar.

    Tellal güzellerin satışını bitirdikten sonra, en berbatını ya da sakat olanlarını kaldırır, üste verilecek parada, en ucuza bunlara razı olanlara gösterirdi. Bu sefer eksiltme usulü gitmiş olurdu kızlar. Para güzeller için ödenen paradan çıkıyordu. Böylece güzeller çirkinler ve sakatları evlendirmiş oluyordu. Hiç kimsenin kızını istediğine verme hakkı yoktu ve erkekler satın aldığı kızı bir kefil göstermeden evine götüremezdi. Karısı olarak aldığı kızla yatmayan olursa, yasa bu kişiyi para ödemeye zorlar. Bana göre en güzel yasaları buydu.''

    HASTALARA HALKIN DAVRANIŞI ...

    ''Şimdi bir adet daha var ki akla uygunluk bakımından ikinci sırayı veriyorum.
    Hastalananları getirip kentin orta yerine koyarlar, çünkü hekim yoktur.
    Gelen geçen hastaya hastalığı üzerine öğütler verir, kiminin kendi başından da böyle bir şey geçmiştir, kimisi bir başkasında görmüştür. Hastanın yanına gelirler, çareler gösterirler, kendilerinin o hastalıktan öyle kurtulmuş
    olduklarını ya da başka birisinin öyle kurtulduğunu gördüklerini söylerler. Hastaya bir şey söylemeden geçmek yasaktır. Yoluna gitmeden önce.derdinin ne olduğunu öğrenmek
    gerekir.''

    İşte binlerce yıldır değişmeden günümüze ulaşmış bir örnek. Geçmişte yasa imiş, günümüzde gelenek. Hiç hastalığından bahseden birine örnekleme ve öneride bulunmayan birini gördünüz mü? Günümüzde doktorlar var da durum değişti mi sanki? Bir istatistik yapılsa, tavsiye alma oranı, doktora gitme oranından eminim kat kat fazla çıkar.

    MYLİTTE ... AŞK TANRIÇASI KÜLTÜ ...

    ''Babillerin en yüz kızartıcı adetleri şudur: her kadın ömründe bir kez Mylitte tapınağında oturmalı ve kendini yabancı bir erkeğe vermelidir.Tapınağın duvarları içerisinde başları kurdele ile çatılmış bir çok kadın oturur. Kimileri gider yenileri gelir.Yabancılar önlerinde dolanır istediklerini seçerler.
    Burada oturan kadınlar biri gelip dizlerinin üzerine para atıp onunla beraber olmadıkça evlerine dönemezler. Parayı atarken ''senin şahsında tanrıça Mylitte'yi çağırıyorum'' der. Mylitte, tanrıça Aphrodite'nin Asurcasıdır. Kaç para verdiği önemli değildir, kadın ilk parayı verenin peşinden gider ve kim
    olursa olsun geri çeviremez. Yasalar bunu emreder. Birleşmeden sonra kadın tanrıçanın gönlünü yapmış olarak evine döner ve bundan sonra ona ne verseniz bir daha baştan çıkaramazsınız. Yaratılışın güzel bir yüz ve güzel bir endam verdiği kızlar evlerine çabuk dönerler. Ama çirkin olup tapınakta 3-4 yıl bekleyenler olur.

    Bu paragrafı okuduğumda önce dehşete düştüm. Doğruluğu ne derecedir diye şöyle bir araştırma yaptım ve sağ olsun Muazzez İlmiye ÇIĞ'ın bu konudaki detaylı araştırmasına ulaştım. Bereket Kültü ve Mabet Fahişeliği adlı kitabında Herodot'un bu sözlerine de atıfta bulunarak; böyle bir
    geleneğin olamayacağını, Sümerlerde ve doğal olarak devamı niteliğinde olan Asur'da evlilikte bekaretin önemli olduğu, hatta evlenirken bakire olmayan kadının, kocasından boşanırken, bakire bir kadının aldığı tazminatın yarısını alabildiğini yazıyor. Herodot'un sözünü ettiği geleneğin ise her kadın için değil, kendisini, tanrıçanın tapınağına gönüllü olarak adayan bir grup
    kadını kapsadığını, kadınların tapınakta bunu tanrıça adına, geliri tapınağa bırakılmak koşuluyla meslek olarak yaptığını belirtmiş. Bunun Tevrat'a ve İncil'e geçiş sürecini irdelemiş. Yani bu aslında günümüzdeki rahibelerin temeli. Rahibeliğin yüzyıllar içinde geldiği şekle bakar mısınız :))

    Herodot'un anlattıklarına şöyle bir bakınca, insanın aslında hiç bir şeyi geçmişte bırakmadığını, bir şekilde yanında taşıyıp günümüze getirdiğini görmek oldukça ilginç .....

    Alıntı
  • Bu kitapla beraber çok uzun zamandır tasavvuf kitabı okumadığımı farketmiş oldum.
    Kitabı daha önce de okumaya başlamıştım. Ama yarım bırakmıştım. Genellikle kitapları ruh halimle bağlantı kurarak okuduğumdan olsa gerek o zamanlar tasavvufu anlamlandırabilecek bir ruhsal genişliğim yoktu. Bu yüzden okurken sıkılmıştım.

    Pala kitabı yazarken Sarıcaköy/Sarıköy'e gitmiş. Yunus Emre köyü.
    Her kitabında olduğu gibi bu kitabına da büyük bir emek vermiş. Bizim Yunus'u yazmaya çalışmış. Madem öyle, artık okuyabilirim dedim ve nihayet bu sefer bitirdim. Kitap bitti ama hikaye biter mi?
    Bitmedi tabi. Bizim Yunus hala deyû deyû der kulağımın dibinde.

    "Beni bende deme bende değilim
    Bir ben vardır bende benden içeri"

    Yûnus,
    Yunus Dedem,
    Miskin Yunus, Aşık Yunus, Bîçare Yunus, Tapduk Yunus, Koca Yunus, Derviş Yunus...

    Dervişlerin seçtikleri hayat anlayışı bana hep farklı gelmiştir. Kitapta Yunus'un da dediği gibi bir ibrik, seccade, tespih, ekmek ve su ile geçiveriyor hayatları. Yunus dervişlere 'miskin' kimseler olarak değerlendirirken nasıl olur da kendisi de bir derviş olma yoluna girer?

    Sizlere "Aşk nedir ?" diye sorsam neler dersiniz?

    Kimisi; bir kadına, erkeğe kimisi paraya, uykuya,yazıya, işine (...) yani insana ait ne varsa bağlı olduğu duyguya 'aşk' diyebiliyor. Bunların hepsi beşerî aşk...

    Leyla ile Mecnun hikayesinin odak alınması gereken bir kısmı geliyor aklıma:

    Kays Mecnun olup çöllere gittiğinde daha meczup değildi. Aradan yıllar geçer. Leyla evleneceği adamın ölümünün ertesi haftası Kays'ın yerini öğrenir ve sevinçle ona ulaşır. Kays bir ağaç kütüğünde oturmuş, sırtı Leyla'ya dönüktür.
    - " - Demek ki "der, " Kokum benden önce Mecnun'a gelmemiş. Yazıklar olsun ben kokmayan kokulara! "
    Başörtüsünden bir iğne çıkarır Kays'ın sağ elinin işaret parmağına batırır. Tepki gelmez. Bir kez daha batırır. Kays parmağını tutarak 'Ah!' diye bağırır.
    Leyla 'Kays! Kays!' diye bağırır ama Kays sanki orada değildir. Ses vermez. Leyla Kays'ın karşısına dikilir ve bu meczup adama bakar. Kays o sırada başını kaldırır ve yorgun bir sesle:
    " - Sen de kimsin? "
    Leyla hayretler içine düşerek:
    " - Ben Leyla'yım. Hani vurulduğun, vurgun yediğin, aşk şiirleri ile yere göğe sığdıramadığın Leyla'yım. Leyla! "
    " - Madem sen Leyla'sın, içimdeki Leyla kimin nesi? "
    " - Kays bu nasıl bir sözdür böyle; sanki bir ölünün kelimeleri ile konuşuyorsun. "
    " - Beşerî aşktan ilahi aşka ulaşmak bir ölünün ayakucunda uyanmak gibidir. "
    " - Ne oldu Leyla, Leyla diye feryat edip dağı taşı, çölü inleten aşkına? "
    " - Leyla derken Mevla'ya hasretmiş sevdam. Ben seviyorsam, sen bahanesin, asıl sevdiğim Hakk'tır unutmayasın!

    Beşeri aşkın ilahi aşka dönüştüğünü anlatan en güzel mesnevi örneklerinden biridir Leyla ile Mecnun. Yani gerçekten "aşk"ı yaşarsak, ilahi aşka ulaşmış mı oluruz? Bu mesnevinin gerçekliği tartışılır bir mevzu. Hayal ürünü olma olasılığı var.

    Nedir bu aşk peki?

    " Akıllar uçmuş, fikirler gitmiş, duygular yerle yeksan olmuşsa; namus, edep, en çok da aşk, namustan, edepten, akıldan, fikirden yoksunların diline düşmüşse "aşk" ı konuşmak senin neyine! "

    Burdaki aşk tasavvurunun farklı bir "aşk"tan bahsettiği açık. Günümüz toplumu ve insanıyla beraber bu fikri yan yana koyamıyorum.
    Burada da aşkın ne olduğuna değinilmiyor.

    Mevlana:

    " Çocukken birçok aşk masalı okudum. Büyüdüm, aşkı yaşadım. Şimdi ben bir aşk masalı oldum. "

    Şems:

    " Aşk kitaplarda olsa ne olurdu. Aşkı kitaplardan öğrenemezsin, satırlara sığmayacak kadar bal kahrıdır o. Gel anlatayım sana aşkı. Önce yak kitapları. Aşk aşığın aynası değildir. Bu nedenle körler çarşısında ayna satılmaz. "

    O kadar güzel ifade etmiş ki! Bu yazı kadar anlam ifade eden bir aşk yazısı okumadım! Mest oluyorum her okuduğumda! "- bal kahrı " çok anlamlı bir yakınlık kurmuş. "- Yak " diyor. Yakmak, yanmak lazım. Bunu çok net olarak anlıyorum artık. Ateş kadar güçlü bir şey yok. Cehennemin de ateşten olması güçlü olduğuna kanıt olamaz mı! Peki ya "aşk" ı ateşe benzetmek? Yakıyor...

    Yunus:

    " Ben ağlarım yane yane
    Aşk boyadı beni kane
    Ne âkilem ne divâne
    Gel gör beni aşk neyledi "

    Kitapta aşkın emsali Oddur.
    'Od ' ateş demek.

    " Bu sefer ki od da aşk odu, illa ki yanışı hiçbir zamankine benzemiyor. Yakıyor, yakıyor... "

    Bu insanlar yanarak acı çekiyor. Anlayamıyorum. Çok tuhaf geliyor.
    Anlamak için yanmak lazım galiba.
    Kendi adıma şu dünya düzeninde ben bunu yapamam. Çok zor. Hatta imkansız. 1300'lü yıllar bu tür aşklar için uygun bir zemindi. Şartlar ve mekanlar fikirleri en çok etkileyen kaynaklardır. Bu sebeple o zamanlardaki insanların şartlar sebebiyle derviş olduğunu düşünüyorum -ki kitapta da Yunus da bizler gibi bir insan. Daha sonra şartlar gereği kendini dergahta buluyor. Aşk bilincini kazanması için çeşitli sınavlara tutuluyor. Yıllarca dergaha odun taşıyor. Ama bir kere bile eğri odun getirmiyor:

    " - Aslanlı yadigarı! Sen ne güzel doğru odun getirirsin!?... "
    "- Erenler meydanına eğri yakışmaz efendim. "


    Şimdi okuyanlar için bu yazıyı daha fazla uzatmak istemiyorum. Aslında uzatmıyorum. Kendiliğinden yazılar yazılmış oldu. Mecnun'nun Leyla'ya dediği gibi bende bir bahaneyim mi desem :D
    Ne haddime ki, aşkı bu yazdıklarımla sınırlandırayım!
    Yazı tutulacak ya da bitirilecek bir şey değildir. Burayı terk eden ben oluyorum. Yazıların bir yere gittiği yok. Konu "aşk" olunca kelimeler yanmaya devam ediyor.

    Inançlar kalple oluşur. Sadece kalple anlaşılabilir. Kalbin en büyük marifeti aşktır. Kalp bilinmiyor ise "aşk" ı nasıl anlayacağız ki? Mümkün değil.

    Şimdi ben niye bunları yazdım bilmiyorum. Yazmasa mıydım? Yazdım ama. Sadece ama da kalıyor her şey. Umrumuzda mı ki? Boş mu konuşuyorum dersin? Bilmem. Bilmiyorsan yargılamayacaksın o vakit! Kör zihninin karanlık düşünceleriyle, insanları sınırlandırmak senin ne haddine! Kendinde misin? Değil. Edebiyatın gücü! Eh saygı duyuyorum.

    " Cana tuzak kuralım
    Belki aşk ele gire
    Aşkı nice avlarlar
    Soralım tutmuşlara "

    Deyû deyû...