• _Merdivenleri ön ön indiğim için ilkel kabileler bana ayı derler, modern insanlar da bana ayı der ama çok kilolu ve iri olduğumdan dolayı.
    _İlkel insanlar ile günümüz metafizikçileri ve din adamları benzerdir.
    _İlkel izlerimiz asla silinemez. Üzeri kapatılabilir ama bu defa da şekil değiştirerek ortaya çıkar işte insan kişiliğini çözmenin zorluğu burada başlar. İnsanın gerçek ruhu buradadır.
    _Özgür ruh halini, bilim, öznellik olarak kabul eder. Din ise sapkınlık olarak kabul eder.
    _Eskiden cadılar ve kurt adamlar vardı. Günah keçileri ilan edilirlerdi. Şimdi şekil değiştirdiler. En kötü özelliklerimizi başkasına atarak kendimizi temize çıkarırız. Diğer insanları kazığa oturtmayız, zehirlemeyiz, yakmayız. Bunların yerine ruhta iz bırakan hakaretler ederiz. Aşağılarız. Mücadele ettiğimiz şey kendi kötü yönümüzdür.
    _Her uygar insan ruhunun derinliklerinde arkaik-ilkel insan olmaya devam eder. İnsan yapısı bizi nasıl diğer memelilere bağlıyorsa, insan ruhu da diğer sürüngenlere bağlar.
    _Kitleler bireylerdeki düşünme yeteneğini ezip geçerler. Bu da despotluğa yol açar. Akıl, etkinliğini yitirirse bunun yerini barbar sloganlar ve hayali fanteziler alır. Bir çeşit toplu cinnet ve salgın bir ahlaksızlık hastalığı. Bu insanlar akıl hastanelerindeki delilerle eş değerdir ve içlerindeki fanatik bir kızgınlıktan, yıkıcı bir sapkınlığı ortaya çıkarırlar. Kontrolden uzak bu geniş bilinçsiz kitleye karşı savunmasız durumdayız.
    _İlkel insan için kalabalıklar güvenlidir, doğrudur ve işlerini kaba kuvvetle yaparlar. Birey için en tatlısı çocukluğuna dönmektir. Kalabalığın içinde dertsiz tasasız bir dünyaya giriliverir. Düşünmek ve sorun çözmek yukarıdakilerin işidir. Otoritenin gücü ne kadar artarsa birey de o kadar çaresizleşir.
    _Her insan kötüdür. İyi naif insanlar da vardır ama bu tıpkı bulaşıcı bir hastalığın varlığından habersiz insanların birbirleriyle yaşamalarına benzetilebilir. Kötülük bulaşıcıdır. İyiler sadece kendini kandırır. Naiflik kötülüğü karşıdaki insana yansıtır. Siz ne kadar naif olursanız o da o kadar kötü olur. Biraz kötülüğü hayal etmekte fayda vardır. Kötülük ve iyilik dengeli olmalı. İnsan kötülüğü reddederek şeytana yüklemiş ve kurtulduğunu düşünmüş ama kötülük insanın içindedir ve atalarımızın yaptığı kötülüklerden de sorumluyuz ve septomlarını hala taşıyoruz.
    _İnsanlar uluslar arası devletlerin birer hücresi ve başka hücrelerle çatışıyorlar. Başka hücrelerle karışırlarsa zehirlenirler.
    _Eskiden egzantirik insan ırklarını müzede uzaktan seyrediyorduk artık komşu olduk iç içe yaşıyoruz.
    _Bir tarafın karşı tarafı anlamadan kendini anlatabilmesi olanaksızdır.
    _Milyonlarca sıfır bir etmez. Bireyi tanımlayan şey eşsiz ve tek olmasıdır


    _Bir kızıl deriliye iyi ve kötü nedir demişler. “Ben onun karısını çalarsam iyidir. O benim karımı çalarsa kötüdür” demiş. _Bazı yerlerde gölgeye basmak günahtır. Ağızda sigarayla kadın selamlamak kötüdür. _Arkaike göre dünyayı güzelleştiren şey güneştir, moderne göre bakış açımızdır.
    _İnsanın tanrısını alırsanız ona başka türlü tanrılar vermek zorundasınızdır. Bu dönüşür. Para, iş, rütbe olabilir.
    _Biz evrenin resmini çizdik artık hurafe devri bitti. _Birey mi toplumu, toplum mu bireyi oluşturur_ Hayvanlarda taklit ,insanlarda öğrenme içgüdüsü vardır. insan bilinçle topluma uymak için uğraşır ve sonuç olarak içgüdüsel doğası ile bağlantısını kaybederse gerçek benlik yerine kendi hakkındaki fikirlerini ortaya koyar. Sahte benlik.
    _Bilinçdışı, dinsel deneyimin bir nehir gibi aktığı ortamdır. Bilinçdışı hayvansal yapıya aittir. İsa ahırda samanların içinde doğmuş.
    _Zeka ve duygu ters orantılıdır.
    _İnsanın bilinci ne kadar genişlemişse ahlaki yapısı da o ölçüde daralmıştır.
    _En büyük ayrıştırıcılık insanın kendi kusurlarını başkasına yüklemesidir. Bunun çaresi özeleştiridir.
    _Çok karanlık bir iç dünyayı aldatıcı renklerle gizlemek ne kadar ahlaklı. _Ruhumuzu tanıdıkça içgüdülerimizle karşılaşırız ve içgüdülerimizin imgelerle dolu dünyası ruhumuzun içindeki gizli güçlere ışık tutar. İnsanın karanlığın içinden doğru yolu bulabilmesini sağlayan güçleri , insanın içinde aramak gerektiğini anlayan tek insan psikologlardır. Bilinçdışına örnek modern sanattır.
    _Devlet özgür insanların oluşturduğu ve o özgür insanlara baskı uygulayan soyut bir yapıdır.
    _14. luis devlet benim demiş. Kendi hayali dünyasının kölesi haline gelmiş. Bireysellikten uzaklaşmış. Devlet soyut bir varlıktan başka bir şey değildir. Kitleler devleti canlı bir tabaka olarak görür ve bir şeyler bekler, halbuki o iktidarların kullandığı bir kamuflajdır. Kitleler kendi çaresizliklerinden dolayı bir lider üretirler bu lider de kendi şişirilmiş egosunun kurbanı olur.

    _Bizim batıl inançlarımız ilkele göre mantıklıdır. Küçük olaydan kötü bir beklenti vardır. Biz dış dünya ile ruhsal dünyayı ayırdık ama ilkel insanları da dış dünya ile ruhsal dünya bütündür. Ayağın takılmışsa bu ruhsal bir mesajdır. İlkel insanlarla aynı mantık düzeyindeyiz ama sadece değerler ve bakış açılarımız farklı. Eve yıldırım düştüğünde ilkel insan, büyücü bu evi cezalandırdı der. Bizim için insanların ölmesi normalken ilkel insanlar için farklı bir anlamı vardır. Onu öldüren ruhtur ya da büyü. Biz mantıktan ayrılıp büyücülerin, gizemli varlıkların varlığına inansaydık her şey bize de mantıklı gelecekti. 3 defa bardağın aynı tarafı kırılan kadın olayı mantıkla açıklayamaz ve doğa üstü güçlere yönlenir. Bunu istemeyiz ama insanın arkaik akrabalarından gelen bir mirastır.

    _Din - diktatörlük_
    _Devlet dine dönüşür. Devleti yöneten de yarı tanrıya ve kendini ona adayanlar kahraman, din şehidi olarak şereflendirilir. Tek gerçek odur. Ondan başka her şey kötüdür. Eleştirilemez. Onun görüşlerine iman zorunludur.
    _Bir diktatörün istediği renkli yürüyüşler, törenler, açılışlar eskiden yapılan şeytan kaçırtma törenlerinden hiçbir farkı yoktur. Böylece kitle devlete olan güvenini arttırcacak bağlılığına devam edecektir. Diktalar da tanrı gibi korku yaratırlar. Dinde azaptan kaçınmak, cennete gitmek, tanrıya ulaşmak hedeflenir, devlette de güvenli bir işte çalışmak, adalet ve iyi bir emelilik.
    _Bireyi tamamıyla devletin kontrolüne almak için dini de devlet kontrolüne almak gerekir. Çünkü din devletten başka bir otorite altında insanları esir alır. Politikacılar her türlü işlerinde dini bir maske olarak kullanarak amaçlarına ulaşırlar. Dinde amaca ulaşmak için her şey mübahtır, en aşağılık şeyler de yapılabilir. Özgür düşünce ayaklar altına alınır ve ahlaki yargı yok edilir. Fanatizm, en ufak muhalefet kıvılcımını ezen bir silaha dönüşür.
    _Din, büyüdür ve gereklidir. Büyü insanı yeniden proğramlamak, özgüven aşılamaktır.
    _Diktatörler halkı ucuza çalıştırarak idareyi güçlendirir ve güçlü bir polis teşkilatıyla varlığını uzun süre sürdürebilir. Batının tüm sanayi ve güçlü ordusu, radikal dinci gurupları kontrol altına almaya yetmez. Bu gruplar mantıktan ve ahlaki değerlerden etkilenmezler ve bir fırtına gibi önüne kattığı her şeyi yok ederler. Bunun panzehiri yumuşatılmış bir inançtır. İnsanların dinlere bakış açısı ilkeldir. Kafalarında mitolojik sembollerle doludur. Dinler insanların özgürlüklerini kısıtlayarak mezarlarını kazmış olurlar. Bir dine inanmayı ve özgürlüğünden vazgeçmeyi seçen insan bu tutumunu ısrarla sürdürecektir.
    _Diktalar insanları ayrıştırırlar, bireyler birbirlerinden ne kadar kopuk olursa devletin otoritesi o kadar artar. Bunu önlemek için özgür insanların parolası komşunu sev olmalıdır.
    _Toplumu diktatöre gönüllü olarak boyun eğmeye getirecek şey bireyselliğin yok olmasıdır

    _Kitleler en korkunç diktaların ve en saçma sloganların peşinden sürüklenirler.




    .
  • 272 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10 puan
    Momo;yazarın da söylediği gibi tam bir masal romandı. Günümüz insanlarının da hastalığı olan zaman kavramının yetmemesi,hep bir koşuşturma hali, üretmeden tüketmeye alışmak,insani değerlerimizin malesef eskisi gibi olmadığını bize bir kez daha hatırlattı.,Küçük bir kız çocuğunun bakış açısı ile dünyayı nasıl değiştirebileceğinden bahseden sıcacık bir romandı.
  • 83 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Yaşadıkları dönemlerde fikirleriyle, yaptıklarıyla kendini ortaya koyan, sivrilen insanlar dikkatimi çekmiştir. Bunlardan biri de Beşir Fuat.

    1852-1887 yılları arasında yaşayan Fuat, asker olarak yaşamını sürdürürken aynı zamanda gazeteci, yazar, eleştirmen, çevirmen gibi birçok konuda da dikkat çeken işlere imza atmıştır.
    Yaşamış olduğu Tanzimat Dönemi'nde hakim olan Romantizm akımını kabul etmeyerek edeyatımızda Realizm ve Natüralizm üzerine ilk eserler veren Beşir Fuat, felsefede de Materyalizm ve Pozitivizm anlayışını savunmuştur.

    Peki Beşir Fuat'ı ilginç kılan nedir? Yaşadığı devirde materyalizmi savunmak birçok oku kendisine çevirtiyor fakat hayatındaki olağandışılıklar bu kadar değil. Annesini paranoya hastalığı sonucu (kendi ifadesi ile 'delirerek') kaybettikten sonra hayatına eskisi gibi devam edemiyor. Bu buhran hali evlilik hayatına da sirayet ettikten sonra kendisini bir çıkmazda buluyor. Ve intihar etmeye karar vererek bunu planlıyor. Ölürken nasıl hissettiğini bilmek istediğini ifade eden Fuat bunu kendisinden sonraki insanlara aktarmak için de kaleme alıyor ve şöyle diyor:
    "Ameliyatımı icra ettim, hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağıya indi. Yazı yazıyorum, kapıyı kapadım diyerek geriye savdım. Bereket versin içeri girmedi. Bundan tatlı ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı... "

    Ölümünden sonra naaşını kadavra olarak tıbbiyeye bağışladığını vasiyet etse de bu isteği yerine getirilmiyor.

    Fuat'ın ölümünden sonra intihar bir salgınmışcasına yayıldığı için bir süreliğine gazetelerde intihar haberleri yayınlanmıyor.

    Beşir Fuat, çeşitli gazetelerde yazılar yayımlarken kişisel olarak onu tanımayan Ahmet Mithat, ona dair övgü dolu sözler sarf ettikten sonra tanışıyorlar ve devamında yazı çevresinde bir dostlukları oluşuyor. Bu dostluk Fuat için gerçekten önemli olduğu için ki, ölümünden sonra eline ulaşması için Ahmet Mithat'a bir mektup göndererek gerekli açıklamaları onun aracılığıyla yapıyor.

    Bakışımıza kitaba çevirirsek eseri kaleme alan Ahmet Mithat, Fuat öldükten sonra, onunla nasıl tanıştığını ve kişiliğini, devamında Beşir Fuat'ın intiharından ve kendisine yazmış olduğu mektuptan bahsettikten sonra kendi muhafazakar görüşlerine uygun olmayan intihar üzerine çıkarılması gereken fikirlerini öne sürerek kitabı bitiriyor. Yazıldığı dönem itibariyle eserin dili günümüz Türkçe'sinden oldukça farklı. Gerekli açıklamalar dipnot şeklinde sunulsa da okuma zevkine oldukça ket vuruyor. Fuat'ı yakinen tanıyan birisinden bunları okumak beni yine de mutlu etti.
    İyi okumalar.
  • 248 syf.
    ·Beğendi·10/10 puan
    Kitabımızın yazarı Mahfi Eğilmez, uzun kariyer yılları içerisinde farklı birimlerinde müfettişlik, müsteşarlık, genel müdürlük, danışmanlık, ekonomi yazarlığı bunlara ek olarak da farklı üniversitelerde öğretim üyeliği yapmıştır. Türkiye’de ekonomi otoriteleri içerisinde en saygın yazar ve ekonomistlerden birisi olarak tanınır. Çok kez yazılarında vermek istediği mesaj için sadece ekonomik tablo, bilanço ve grafikler üzerinden değil, tarih, mitoloji ve sanat üzerinden yorumlar yapar ve yazılarında okuyucularına farklı bakış açıları sunar (Atinalı Daedalus ve oğlu Ikarus’un hikayesi’ni yazarın kaleminden okumanızı tavsiye ederim.).
    “Değişim sürecinde Türkiye” kitabı yazarın 2018 yılında yayımlanmış olan, 15.-16. yy’dan günümüze kadar ki toplumsal değişimleri, sanayi ve ekonomik gelişmeleri konu almaktadır. Yazarın kendi tabiri ile kısaca “Osmanlı’dan Cumhuriyet’e sosyo-ekonomik bir değerlendirme” olarak ele alınabilir. Kitap ele alınan konulara göre 4 bölümden oluşuyor diyebilirim.
    Eğilmez, ilk olarak dönüşüm, paradigma ve paradigma değişimi gibi temel kavramlar ile başlıyor ve bu sayede toplumların üzerinde iz bırakmış olayları kategorize etmek için sağlam bir temel atmış oluyor. Bundan sonra anlatılacak olan tarihi olayların, krizlerin, icatların, politikaların ülkeleri nasıl bir dönüşüme sürüklediğini çok daha anlaşılır bir şekilde ifade ediyor.
    İkinci bölümde ise; 15.yy’dan günümüze kadar süregelen; Sanayi devrimi, kapitalizmin doğuşu, dünya savaşları ve kapitalizmin tatlı rüyasının bozulması, ABD-Rusya soğuk savaş dönemi ve kutuplaşan dünya, likiditenin artması ve küreselleşme, gelişen ekonomiler ve gelişmekte olan ülkeler, yükselen güç Amerika, Amerika’nın kriz yönetimi, Venezuela gerçeği ve Hollanda hastalığı, Brexit süreci- AB’nin geçmişi ve geleceği, ABD-Çin ekonomi savaşları gibi ülkeleri derinden etkileyen ekonomik ve kültürel pek çok dönüşüm ve değişimleri aktarmaktadır.
    Üçüncü bölümde, ikinci bölümde yaşanan tüm bu olaylar ekseninde Osmanlı’dan Türkiye’ye sergilenen tutum ve politikalar anlatılmaya çalışmış. Osmanlı’nın geri kalmasının sebepleri, kapitülasyonlar, dış borçlar, Düyun-u Umumiye, Atatürk devrimleri ve yapısal reformlar, çok partili döneme geçiş denemeleri ve ekonomi politikasının değişimi, darbeler, krizler, 2001 krizi sonrası Türkiye, AKP hükümetinin getirdikleri/götürdükleri, AB müzakere süreçleri gibi yine pek çok Türk tarihinde önemli tarih ve ekonomik gelişmeleri kaleme almış.
    Eğilmez, ikinci ve üçüncü bölümlerde o kadar sade ve ekonomik terim ve mesleki jargondan kaçınarak, anlaşılır tablo ve grafikler kullanarak kısa pasajlar halinde yazmış ki ekonomik bilgisi olmayan ancak bu alana ilgi duyan, bilgi almak isteyen herkes için baş ucu kitabı olarak ele alınabilir. Belki 90’lı yıllar öncesinde doğup büyüyenlerin bir süre kulaklarından eksilmeyen enflasyon-faiz-dolar ilişkisi, ambargolar, batan bankalar gibi pek çok acı gerçeği, 90’lı yıllarda doğup 2000’li yıllarda büyüyen X ve Y kuşakları için tekrar tanımlar nitelikte bir kitap.
    Son bölümde, yazar kendi deyimi ile geleceğe bakış diye nitelendirdiği kısımda, Türkiye’nin şu an ki durumunun çok iyi bir analizini çıkarmış ve bundan sonra yapılması gerekenleri çok da uzağa gitmeden geçmişimiz üzerinden ve şu an gelişmiş olan ülkelerin doğruları üzerinden anlatmış. Burada kitapta geçen bir yazıyı sizinle paylaşma ihtiyacı duydum; “Bir toplum, geçmişte çekilen acıları hatırlamaz, yapılan hataları değerlendirmezse aynı acıları çekmeye mahkumdur. Tarihini doğru okumayan kuşaklar, gün gelir o tarihi başkalarından dinlemek zorunda kalırlar. (151.s)” Eğilmez’in yazılarını okuyanların çokça aşina olduğu, benim de burada bahsetmeden geçemeyeceğim yapısal reformların üzerinde uzun süre duruyor ve dışarıdan likidite kaynağına bağımlı bir ülke olan Türkiye için yol haritasını okurları ile paylaşıyor.
    Günümüz Türkiye ve dünya ekonomisi üzerine yorumlarını kendi web sayfasında kendime yazılar başlığı altından ulaşabilirsiniz.
    Ekonominin özellikle ülkenin siyasi tarihi ve hükümetlerin izlediği iç ve dış politikaları ile yakın ilişkili olduğu düşünüldüğünde, Osmanlı ve Türkiye siyasi tarihine farklı bir bakış açısıyla bakma fırsatı bulabileceğiniz, ekonomik olarak çalkantılı günler geçirdiğimiz şu günlerde bu kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ederim.
  • 180 syf.
    ·8/10 puan
    Çocukluktan “Kaşağı, Falaka, Diyet, Pembe İncili Kaftan” vb. hikaye kitaplarından tanıdığım yazar dönemin öne çıkan edebiyat adamlarından biridir, büyüyüp tekrar okuyunca görmüş bulundum bunu. :) Kitap günümüz Türkçesine uyarlanmış olsa da öyküleri aracılığıyla edebi dil ve kurgusunu beğendim yazarın.

    Bazı hikayeler rastgele yazılmış yazı müsveddeleri gibi olsa da içerikteki hikayelerin kurgusu değişik türdendi. Zevkle, keyifle okumuyorsun ama okuduktan sonra da -bu da bir bakış açısı diyerek okuyorsun, başlarda..
    Yazarın kendi özel hayatındaki olumsuz giden kadın ilişkilerinin, yansımalarını görür gibi oldum hikayelerde. Her bir hikayede “farklı” bulduğum konu içeriğiyle beni şaşırttı. Kitap sonunda bulunan öyküler özellikle çok iyiydi.

    “Erkek Mektubu” nu komik buldum.. :)
    “Elma” da sona yazdığım ileti “elmaya baktığında Newton gören adamla, elmaya baktığında Musset şiirini gören kadın” neredeyse deyim yerine bile kullanılabilir. (bulucu ben :)) )
    “Busenin Şekl-i İptidaisi” nde sadizmin bir erkek hastalığı olduğu iddia ediliyor. Ne kadar değişse, gelişse de atavizm (ata yadigarı) etkisi ile hareket edildiği bir de..
    “Beşeriyet ve Köpek” evrimci..
    “Aşk ve Ayak Parmakları” psikopat ucube..
    “Tavuklar” sesli güldüm.. :))
    “Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür!” güzel bir kurgu, sevdim.
    “Bahar ve Kelebekler” ise nefis, çok güzeldi. Kadın hapsoluşunu ne de güzel anlatmış. Yeri geliyor evde, yeri geliyor dışarda; her yerde ve hayatta..

    Ömer Seyfettin ile Türk Edebiyatı Klasikleri öykü okuma deneyimim bu şekilde farklı, eğlenceli geçti diyebiliriz.
    İkinci ciltte görüşmek üzere, benden bu kadar, sizlere iyi okumalar diliyorum..
    Bahar ve Kelebekler Ömer Seyfettin
  • 112 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Tüketim dünyasında yaşıyoruz. Kapitalizm var olmak için sınırsız, hedefsiz ve insafsız bir tüketimi körüklüyor. Kültürel gıdalarını, arzuları yönlendiren, hatta yoktan var eden, reklam sektöründen alan kitleler aynı giysileri giyip, aynı müzikleri dinleyerek, aynı turistik mekânlarda sürüler halinde dolaşarak özgürlüğün tadını çıkarıyor! Sözde çeşitlilik sunan günümüz büyük şirketler dünyasının insanları soktuğu tek-tip giyim ve yaşam tarzına karşı durmak amacıyla kimilen ayrıksı saç şekillen, giysiler, duruşlar ve tarzlar benimsedi. Kimileri el değmemiş müziklerin peşine düştü, kimleri ayak basılmamış yerlerin. İçlerindeki isyanı gösterdiler böylece. Bir karşı-kültür yaratarak sistemin dışına çıktıklarını düşündüklerinden, dünyayı değiştirmek için politik eylem çağrılarına kulak vermediler. İyelikliydiler, heyecanlı ve yaratıcıydılar.
    Şimdiye kadar girdiği her çağa, her toprağa ve yaşam tarzına uyum sağlamada olağanüstü bir yetenek sergileyen kapitalizm bu meydan okumayı da kendi lehine çevirmeyi başardı, başarıyor. Bir isyan piyasasının oluştuğunu bile söyleyebiliriz. Artık isyankârlar için her tiir tüketim malı, ayakkabılar, giysiler, takılar, müzikler, bakir topraklara alternatif turlar bulmak kolay. Bohem muhitler “in” oldu... Sonunda gelip şu sorulara takılıyoruz: Hakiki isyan, mücadele, direniş ve devrim imkânı kalmadı mı artık? Kapitalizm her karşı çıkışı piyasanın yeni bir metası haline dönüştürüp yine bize mi satacak? Bu kısır döngüden kurtulmanın bir yolu yok mu? Buraya kadar mıydı yani?
  • Michel Foucault, Özne ve İktidar, OMNES ET SINGULATİM: SİYASİ AKLIN BİR ELEŞTİRİSİNE DOĞRU

    Modern kültüre özgü görünen ve kökeni Aydınlanma'da bulunan rasyonalizm türünü mü sorgulayacağız? Bence Frankurt Okulu'nun bazı üyelerinin yaklaşımları bu doğrultudaydı. Benim amacım onların çalışmaları hakkında bir tartışma başlatmak değil; zaten onların çalışmalarını çok önemli ve değerli buluyorum. Ben, rasyonelleşme ile iktidar arasındaki bağları araştırmanın başka bir yolunu önereceğim.
    ...
    Avrupamerkezcilik mi?

    Avrupa toplumlarında siyasi iktidarın gün geçtikçe daha merkezi biçimler doğrultusunda bir evrim sergilediğini herkes bilir. Tarihçiler uzun yıllardan beri, yönetici aygıtı ve bürokrasisi ile birlikte bu devlet örgütlenmesi üzerinde çalışmaktalar.
    Bu iki derste, bu tür ilişkilerdeki başka bir dönüşümü analiz etme imkânından söz etmek istiyorum. Bu dönüşüm belki daha az bilinmektedir. Gelgelelim bence, esasen modern toplumlar açısından da büyük önem taşımaktadır. Görünüşe bakılırsa, bu evrim merkezî bir devlet doğrultusundaki evrimin tamamen zıddı bir yöndedir. Demek istediğim, iktidar tekniklerinin gelişmesinin giderek bireylere yöneldiği ve bireyleri sürekli ve kalıcı bir biçimde yönetmeyi amaçladığıdır. Eğer merkezileşmiş ve merkezileştirici olan bir iktidarın siyasi biçimi devletse, bireyselleştirici iktidara da pastorallik diyelim.

    Benim buradaki amacım, bu pastoral kipliğin kökenini, en azından eski tarihin bazı boyutlarını ana hatlarıyla ortaya koymaktır. Bir sonraki derste ise bu pastoral iktidarın kendisinin tam zıddıyla, yani devletle nasıl olup da birleştiğini göstermeye çalışacağım.

    İktidarın iki biçimi arasında ayrım
    Eğer merkezileşmiş ve merkezileştirici olan bir iktidarın siyasi biçimi devletse, bireyselleştirici iktidara da pastorallik diyelim.

    Sürü metaforuna büyük Yunan ya da Roma siyasi literatüründe rastlanmadığını söyleyebiliriz.
    ...
    Çobanın iktidarı, sürünün her bir üyesine ayrı bir özen gösterilmesini içerimler.
    ...
    Avrupamerkezcilik?

    Yalnızca bu toplumların [Avrupa kıtasının Batı yakasında antikçağın son dönemlerinde ortaya çıkan toplumlar], insanların ezici çoğunluğunu birkaç çobanı olan bir sürü gibi gören tuhaf bir iktidar teknolojisi geliştirmiş oldukları akıldan çıkarılmamalıdır.
    ...
    Olgusal kırılma mı?
    Açıkçası, insanların yönetilmesinde “pastoral teknoloji”nin gelişmesi antik toplumun yapılarını yerle bir etmiştir.

    Yaygın olarak bilinen “refah devleti sorunu”, yalnızca günümüz dünyasının ihtiyaçlarını ya da yönetim tekniklerini gün ışığına çıkarmakla kalmaz. Bu sorun ayrıca olduğu gibi de kavranmak zorundadır: Yani, hukuksal özneler üzerinde kullanılan siyasi iktidar ile yaşayan bireyler üzerinde kullanılan pastoral iktidar arasındaki yapay uyumun çok sayıdaki görünümünden biri.

    Bakunin’in rasyonel ile irrasyonel otorite arasına koyduğu ayrımı burada görebiliyor muyuz?

    Öbür yandan Hıristiyanlık, çoban-koyun ilişkisini bir bireysel ve tam bağımlılık ilişkisi olarak düşünüyordu. Kuşku yok ki, Hıristiyan pastoralliğinin Yunan düşüncesinden ciddi derecede ayrıldığı noktalardan birisi de budur. Eğer bir Yunanlının mutlaka itaat etmesi gerekiyorsa, bunu yasa da ya da sitenin iradesi olduğu için yapıyordu. Özel olarak birinin (bir hekimin, bir hatibin, bir pedagogun) iradesine uymuşsa, o kişi kendisini rasyonel temelde ikna etmiş demekti. Ve ona uymasının kesinlikle belirlenmiş bir amacının olması gerekiyordu: Ya tedavi olmak ya da belli bir hüneri öğrenmek ya da mümkün olan en iyi tercihi yapmak, vb.
    Hıristiyanlıkta çobanla bağıntı bireysel bir olaydır. Çobana kişisel olarak boyun eğmelidir. Bu durumda çobanın iradesine yasayla tutarlılık gösterdiği için ve tutarlı olduğu ölçüde değil, esas olarak bizzat çobanın iradesi olduğu için uyulur.

    Yunan Hıristiyanlığı bu itaat etme durumunu apetheia diye adlandırıyordu. Bu sözcüğün anlamının geçirdiği evrim önemlidir. Yunan felsefesinde apatheia, bireyin, aklını kullanması sayesinde, kendi tutkularına gem vurabilmesinin gösterir. Hıristiyan düşüncesinde pathos sözcüğü insanın kendi için kendisi üzerinde uyguladığı irade gücünü gösterir. Apetheia ise bizi bu tür iradesellikten kurtarır.

    Hıristiyan pastoralliğinin ne Yunanlıların ne de Musevilerin akıl ettiği bir oyun icat etmiş olduğunu söyleyebiliriz. Unsurları yaşam, ölüm, hakikat, itaat, bireyler ve özkimlik olan tuhaf bir oyun; yurttaşların canlarını feda etmeleri sayesinde ayakta kalan site oyunuyla hiç ilgisi olmayan bir oyun. Bizim toplumlarımızın, modern devletler diye adlandırdıkları birimler içinde bu iki oyunu (site-yurttaş oyunu ile çoban-sürü oyunu) birleştirdikleri için gerçekten de şeytansı oldukları ortaya çıkmıştır.

    Hemen fark edebileceğiniz gibi, ben burada bir sorunu çözmeye değil; bu soruna yaklaşım tarzını ortaya koymaya çalışıyorum. Bu sorun, delilik ve akıl hastalığı hakkındaki ilk kitabımdan beri devamlı üzerinde çalıştığım sorunlara çok benzemektedir. Daha önce anlattığım gibi, bu sorun, deneyimler (delilik, hastalık, yasaların ihlal edilmesi, cinsellik, özkimlik gibi), bilgi (tıp, kriminoloji, seksoloji, psikoloji gibi) ve iktidar (psikiyatrik kurumlar ve cezalandırma kurumları, ayrıca bireysel denetimi ilgilendiren bütün diğer kurumlarda kullanılan iktidar gibi) arasındaki ilişkilere odaklanmaktadır.

    Bizim uygarlığımı en karmaşık bilgi sistemini, en girift iktidar yapılarını geliştirmiştir.