• Bu sevgide asıl olan, sevginin sadece hayalde yaşanması, gerçek biriyle somut bir ilişki olmamasıdır. Bu tür sevginin en yaygın biçimi, aşk filmleri, dergilerdeki aşk öyküleri ve aşk şarkıları tüketen birinin yaşadığı, yedek tatmindir. Sevgi, birleşme ve insan yakınlığı gibi giderilemeyen özlemler bu ürünlerin tüketimi ile tatmin edilir. Eşleriyle ilişkilerinde ayırıcı duvarı yıkamamış bir kadın ve erkek, beyaz perdede gördükleri çiftin mutlu ya da mutsuz öykülerine gözyaşı dökerler. Birçok çift için perdedeki bu gösteriler sevgiyi yaşamanın tek yoludur -bu sevgi karşılıklı yaşanmaz, başkalarının “sevgi”sinin ortak izleyicisidirler. Sevgi uyanıkken görülen bir düş olduğu sürece onu paylaşabilirler; gerçek olduğu an ve iki gerçek insan arasındaki ilişki durumuna girer girmez buz kesilirler.

    Romantik sevginin başka bir yönü de sevginin o anki durumunun değerlendirilmemesidir. Bazen bir çift, geçip gitmiş olan sevgilerinin anılarıyla çok derinden duygulanır, oysa o sıralar, o günler henüz mazi değilken, birbirileri için sevgi duymamış ya da gelecekteki sevgileriyle ilgili mutluluk düşleri kurmuşlardır. Birçok nişanlı ya da yeni evli gelecekteki mutluluğun düşünü kurarken, içinde bulundukları o anda birbirlerinden bıkmaya başlamışlardır bile. Bu eğilim, çağdaş insanın belirgin özelliği olan genel tutuma çok uygundur. Günümüz insanı ya geçmişte ya da gelecekte yaşar, ama gününü yaşayamaz. Hüzne kapılıp çocukluğunu, annesini anımsar ya da gelecekle ilgili mutluluk planları yapar. Sevgi, ister başkalarının kurgulanmış maceralarını paylaşarak ikinci elden olsun, ister o an değerlendirilmeyip geçmişe döndürülerek ya da geleceğe ertelenerek yaşansın, bu soyutlaştırılmış, aslından uzaklaştırılmış sevgi biçimi, gerçekliğin acılarını, bireyin yalnızlık ve kopmuşluk duygularını hafifleten bir uyuşturucu madde yerine geçer.

    Sevme Sanatı / Erich Fromm
  • Bu adamın ( Günday yani,bu adam derken saygısızlık olarak algılamayın lütfen,okuduğum her eserinde biraz daha yaklaşıyor,biraz daha samimi oluyor,biraz daha arkadaş olarak görünüyor gözüme ) yazdığı her kitap beni şaşırtmaya,kendisine hayran bırakmaya devam ediyor.

    Kim ne düşünürse düşünsün yazdığı her kitap benim için yazılmış gibi değerli ve öğretici.

    Hakan Günday'la birlikte dolaşmadığım sokak,tanımadığım serseri,öğrenmediğim düşünce yapısı ve hayret etmediğim psikolojik tesbit kalmıyor,birikiyor,sanki Dante'nin Cehennem İlliüstrasyonu gibi kat kat yükselmeye devam ediyor.

    Günday kendisinin ve benim düşüncelerimin anarşisti,aykırı ama peşinden gidilesi adamı olmaya da devam edecek.

    Küçücük bir HİÇ'i koskoca müthiş lezzetli bir romana çevirip gözümüze ve gönlümüze sokan bir yetenek.Günday yazmaya devam ettiği müddetçe benim isyanım,asiliğim,uyanıklığım,öğrenme ve görme arzum katlanarak artacak.

    Hakan Günday'ı hepimiz az çok tanırız eserlerinin hangi sınıfa girdiğine ben hala karar verememiş olsam da (edebiyat ötesi olarak adlandırıyorum kendimce) okumaya hep devam edeceğim,çünkü bu tür yazar ve kitaplara açlığım okudukça artıyor.

    PİÇ romanı yine Psikolojik etkileri ile ön planda,yine derin karakter analizleri var.Bu eserde de yine hepimizin bildiği,gördüğü,çok yakınlarımızda şahit olduğumuz,belki de yaşadığımız hayatları irdeleyerek analiz etmemizi sağlıyor.Emin olun o 4 piç'in hayatı,düşünceleri,başlarından geçenleri okurken yine kitabı elinizden bırakamıyorsunuz.

    Bu romanda diğer eserleri gibi büyük bir ustalıkla,cümle cambazlığı ile adeta eşsiz bir toplum ve karakter analiz kitabı.Psikoloji,sosyoloji aklınıza toplum ve insanla ilgili hangi bilim dalı gelirse içinde barındıran,ama bir o kadar da basit görünen ancak yazılması okunması kadar kolay olmayan bir eser.

    Bu adam neyin nasıl tahsilini gördü ki,herkesin bildiği olayları,karakterleri,hayatları sanki hiç haberimiz yokmuş,hiç duymamışız,görmemişiz gibi analiz edip düşüncelerimizi dürte dürte yazıp yaşatırcasına bizlere sunabiliyor?Nasıl bir beyin yapısı,nasıl bir zekası var anlamıyorum.


    Günday bazı okur arkadaşlarımız için aykırı gelebilir ama hayatın birebir kendisini yazan,senin benim görmek ve düşünmek istemediğimiz ayrıntılarını büyük bir ustalıkla kaleme döken,bizi düşünmeye,sorgulamaya,merak etmeye iten zamane ve düşünce anarşisti.iyi ki varsın Günday ve iyi ki yazıyorsun.


    Bu Günday incelemesi benim için son,bir daha Günday kitabına inceleme yazmayacağım.Her okuduğum Günday kitabını bitirip arka kapağı kapadığımda yüzü gözlerimin önüne geliyor,adeta pis pis sırıtarak 'Okudun mu bu konuda daha önce böylesini?'diye sorduğunu duyabiliyorum ve hemen düşünmeye başlıyorum.Yokki Abi!Yok O konuda böyle yazan,gelmiyor aklıma.Var mı sizin tanıdığınız,bildiğiniz bir yazar Günday gibi?Çıkarayım şunun karşısına dövüştürelim(aksiyon olur en azından )

    BU SON GÜNDAY İNCELEMESİ! (Umarım....)


    Alıntı :

    Medeniyet duvarla başlar. Duvar örmek çeşitli amaçlar taşır.
    Bu amaçların ilki ayırmaktır: insanları, hayvanları, bitkileri ve
    şeyleri. Daha sonraki amaçlar içeride ya da dışarıda bırakmaktır:
    insanları, hayvanları, bitkileri ve şeyleri. Duvarlar örülür ve iki
    cephelerinde hayatlar gelişir. Duvarsız bir dünya günümüz insanı için cehennemdir. Medeni insanın ruhsal dengesini sonsuza dek kaybetmesine elektrik, kanalizasyon ya da iletişim sistemlerinin çökmesi değil, duvarların yıkılması neden olacaktır. Bu yüzden duvar ustalığı kapitalist anlamda ilk gerçek meslektir. Var olan en kalabalık, yarı gizli, güç dayanışması eksenli örgütün bu meslekten esinlenerek kendini vaftiz etmiş olması bir tesadüf değildir.Çünkü duvar, sıradan insanın tek garantisidir. Savunulması gereken ilk siperdir. Dünya üzerindeki mevcut düzenin devamı duvarların ayakta kalmasına bağlıdır. Elleri alçılı duvar ustalarından elleri paralı bankacılara kadar, duvarlar dünya nüfusunu gölgelerinde gizler. Ancak duvarın hangi tarafında olunduğuysa, hayat tarzını belirler. Geceyi sokakta geçirenlerse duvarların, dolayısıyla
    medeniyetin dışındadır. Çöp torbalarıyla aynı kaldırımda uyuyanlar duvarları delmek isteyenlerdir. Asla yıkmanın değil, ancak sadece geçebilecekleri kadar bir delik açmanın peşinde olan organik matkaplardır. Çünkü ister Sao Paulo'nun gecekondularında, ister Koumbala'nın ormanında, isterse de Malaga'nın sahilinde yaşasın, her insanın bir duvara ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacın devamı ise pencerelerdir. Duvarın diğer tarafındakileri izlemek için inşa edilmiş saydam duvarlar.
  • Günümüz insanı geçmişe göre daha bilinçli, daha eğitimli, daha donanımlı, daha teknolojik, daha modern, daha sosyal, daha, daha, daha… (listeyi istediğiniz kadar uzatabilirsiniz) Evet günümüzde insanlık ve özellikle toplumumuzun elde ettiği bu tür avantajların yanında hızla kaybettiği bir terim daha var. “HOŞGÖRÜ”

    Toplumumuzda Müslümanların-Ateistlere veya diğer dinlere mensup insanlara, Ateist veya diğer dinlere mensup kişilerin-Müslümanlara, Kemalistlerin Anti-Kemalistlere, Anti-Kemalistlerin Kemalistlere, Alevilerin-Sunnilere, Sunnilerin-Alevilere, Türklerin-Kürtlere, Kürtlerin-Türklere, bilmem nelerin bilmem nelere, bilmem nelerin bilmem nelere, vesaire (Bu listeyi de istediğiniz kadar uzatabilirsiniz) hoşgörülü diğer bir deyişle toleranslı olmadıklarına defalarca şahit olmuşsunuzdur.

    İzninizle bu sayılan gruplardan bazılarına bazı sorular yöneltmek istiyorum.
    Siz ey saygıdeğer Müslüman kardeşler,
    -Diğer insanları eleştirirken kendi dininize ait kutsal değerlere ne ölçüde sahip çıktınız?
    -Allah’ın emirlerini ne derece yerine getirdiniz?
    -Allah’ın kelamı olan Kur’an’ı kaç kere okuyup anladınız?
    -Her gün okuduğunuz sure veya dualarda Allah’a ne söylediğinizi biliyor musunuz?
    -Allah’ın emrettiği İslam dininde hoşgörünün varlığından ne derece haberdarsınız?

    Siz ey saygıdeğer Ateist kardeşler,
    -İnançsızlığınız nedeniyle Müslüman kardeşlerin kutsallarına hangi hakla hakaret ediyorsunuz?
    -Özgürlüğün olduğu bu dünyada kılık kıyafetinden, düşüncelerine kadar insanları aşağılamak, hor görmek, yobaz ilan etmek kimi alçaltıyor?
    -Ayetlerle dalga geçmek, Peygamber (a.s.) hakkında hakaretvari cümleler sarfetmek ne derece ahlak sınırlarına uyar?
    -İslam eğer Müslümanların gelişmesine engel ise siz neden uzaya çıkamadınız? Neden gelişemediniz?

    Siz ey Kemalist kardeşler,
    -Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu bu ülkeyi muasır medeniyetler seviyesine çıkarmak için ne yaptınız?
    -Eğer Atatürk bugün yaşamış olsaydı bunun hesabını en başta size sormaz mıydı?

    Siz ey Kemalizm düşmanı kardeşler,
    -Ölmüş bir insanın ardından ve ideolojisine sahip çıkan kişilere yapılan hakaretler, kötü sözler ve saldırılar sizlere ne kazandırıyor?
    -Kemalist insanları kafir ilan etmek sizlere günahtan başka ne kazandırıyor?
    (Bu soruları da istediğiniz kadar uzatabilirsiniz.)

    Şimdi herkese ortak bir soru soralım.
    -Hepimizin en az bir tane de olsa ortak yönü yok mu? En azından, ülkemiz bir, bayrağımız bir, dinimiz bir değil mi? (Bunları da istediğiniz kadar uzatın.)

    Sonuç itibariyle, ülkemizde ve özellikle bu sitede amaç dışı didişmeleri, hakaret içeren sözcükleri kullanan kişileri ve onlara destek olan güruhu terbiyeye ve sağ duyulu davranmaya davet ediyorum ve herkesin bu kitabı okumasını tavsiye ediyorum. Yazar Hristiyan olduğu için Hristiyanlara yönelik bir eser meydana getirmiş. Müslümanlar, ateistler veya başka dine mensup kişiler buna takılmayıp işin özünü kapmaya çalışsınlar. Ve umarım başta kendim olmak üzere hepimizin kardeş olduğu unutulmasın ve birbirimize karşı saygı ve hoşgörüyü elden bırakmayalım.

    Not: Amacım bu incelemede polemik yaratmak değildir. Tabi ki her gruptan istisna kişiler mevcuttur. Lütfen bu soruları gözümüzü kapatıp bir kendimize soralım. Çünkü bu ülke, bu topraklar hepimizin ve Allah muhafaza bu ülkeye bir zeval gelirse gidecek bir yerimiz yok.

    Saygılarımla…
  • Medeniyet duvarla başlar. Duvar örmek çeşitli amaçlar taşır.
    Bu amaçların ilki ayırmaktır: insanları, hayvanları, bitkileri ve
    şeyleri. Daha sonraki amaçlar içeride ya da dışarıda bırakmaktır:
    insanları, hayvanları, bitkileri ve şeyleri. Duvarlar örülür ve iki
    cephelerinde hayatlar gelişir. Duvarsız bir dünya günümüz insanı
    için cehennemdir. Medeni insanın ruhsal dengesini sonsuza dek
    kaybetmesine elektrik, kanalizasyon ya da iletişim sistemlerinin
    çökmesi değil, duvarların yıkılması neden olacaktır. Bu yüzden
    duvar ustalığı kapitalist anlamda ilk gerçek meslektir. Var olan en
    kalabalık, yarı gizli, güç dayanışması eksenli örgütün bu meslekten
    esinlenerek kendini vaftiz etmiş olması bir tesadüf değildir.
    Çünkü duvar, sıradan insanın tek garantisidir. Savunulması gereken
    ilk siperdir. Dünya üzerindeki mevcut düzenin devamı duvarların
    ayakta kalmasına bağlıdır. Elleri alçılı duvar ustalarından elleri
    paralı bankacılara kadar, duvarlar dünya nüfusunu gölgelerinde
    gizler. Ancak duvarın hangi tarafında olunduğuysa, hayat
    tarzını belirler. Geceyi sokakta geçirenlerse duvarların, dolayısıyla
    medeniyetin dışındadır. Çöp torbalarıyla aynı kaldırımda uyuyanlar duvarları delmek isteyenlerdir. Asla yıkmanın değil, ancak sadece geçebilecekleri kadar bir delik açmanın peşinde olan organik matkaplardır. Çünkü ister Sao Paulo'nun gecekondularında, ister Koumbala'nın ormanında, isterse de Malaga'nın sahilinde yaşasın, her insanın bir duvara ihtiyacı vardır. Bu ihtiyacın devamı ise pencerelerdir. Duvarın diğer tarafındakileri izlemek için inşa edilmiş saydam duvarlar.
  • Will Kymlicka'ya göre günümüz dünyasında 184 tane bağımsız devlet, 600 adet yaşayan dil grubu ve 5.000 civarı etnik grup var. Uluslararası Carnegie Vakfı'na göre (1910 yılında kuruldu. Kurucusu 101 milyar dolarlık servetiyle ABD tarihinin en zengin 6. adamı kabul edilen Andrew Carnegie idi. Carnegie mezar taşına "Burada kendisinden daha akıllı insanları çalıştıran birisi yatıyor" diye yazdırmıştı) hali hazırda 60 civarında ulus devletin altında aktif etnik yapılar kendi bağımsızlıkları için mücadele etmeye devam ediyor. Ortalama her devlette 27 etno-kültürel grup bulunmaktadır. Daha ihtiyatlı bir tahminin ortalaması alındığında ise ortalama her devlet 7 ana etnik grup barındırmaktadır. Bugün kendi içinde farklı etnik yapı barındırmayan bir ya da iki ülke (İzlanda gibi) bulunmaktadır.

    Örneğin AB ülkelerinde 24 resmi dil konuşuluyor. Azınlıklar ve yerel diller de hesaba katıldığında bu sayı 60'ı buluyor. Avrupa Birliği 300'ün üzerindeki azınlığı da kapsıyor. Her yedi Avrupalıdan biri dilsel-kültürel bir azınlığın parçası durumunda ve bunların (sonradan göç edenler hariç) 100 milyon kişiden fazla olduğu ifade ediliyor. Çin'de resmi olarak tanımlanmış 56 etnik grup var. Bu rakamın gerçekte 300 civarında olduğu tahmin ediliyor. Rusya 100 civarı etnik grubu bünyesinde barındırıyor. Latin Amerika ve Karayipler 400'den fazla etnik grubu içeren 50 milyondan fazla insanı barındırıyor. Yapılan araştırmalar tüm etnik grupların yarısından fazlasının tamamen bir ülke sınırları içinde bulunduğunu; belli başlı etnik grupların ise %40'ından fazlasının iki ya da daha fazla ülkeye dağıldığını gösteriyor.
    *
    Buradaki soru şudur: bu kadar farklılık/çeşitlilik, çatışma, savaş ve çatışma potansiyeline rağmen uluslararası düzen (ekonomik/siyasi/hukuki) varlığını nasıl devam ettirebiliyor? "Ötekinin hakkı"nın kutsal bir söylem olarak yerleştirildiği bir dünyada nasıl oluyor da "biz ve öteki" aynı uluslararası kalıplar içinde idare edilebiliyoruz?

    Hardt ve Negri'nin İmparatorluk kitabındaki şu paragraf bu soruya bir cevap bulmak ve dünyanın işleyişine ilişkin bir çerçeve oluşturmak açısından yararlı olabilir:

    "Emperyalizmin aksine imparatorluk, toprak temelli bir iktidar merkezi yaratmadığı gibi, sabit sınırlara ya da engellere dayanmaz. İmparatorluk, giderek bütün yerküreyi kendi açık ve genişleyen hudutları içine katan merkezsiz ve yertsizyurtsuzlaştırılmış bir yönetim aygıtıdır. İmparatorluk, değişken komuta ağları yoluyla melez kimlikleri, esnek hiyerarşileri ve çoklu mübadeleyi idare eder. Emperyalist dünya haritasındaki ayrı ulusal renkler, İmparatorluğun küresel gökkuşağı içinde eriyip kaybolmaktadır."

    Ve ekliyor Hardt ve Negri:
    "Bütün çatışmalar, bütün krizler ve anlaşmazlıklar [emperyal otoritenin] bütünleşme sürecini hızlandırır."
    *
    Mezhep, meşrep, hizip, ırk, cinsiyet, tür, etnisite vb. merkezli hemen her türlü çatışma küresel imparatorluğun temel düzenleyici normlarını gerektirir ve meşrulaştırır. Küresel imparatorluğun bitmeyen iç savaşlara ihtiyacı vardır; her alanda! Dolayısıyla herkesin herkese karşı savaşabileceği en az bir "meşru" sebep gerekiyor...

    Herkesin herkesi yıkıp devirdiği dümdüz bir dünyada sermaye yağ gibi akacak, imparatorluk kendini bu çatışmaların yarattığı belirsizlik ve kırılganlık içinde inşa etmeye devam edecektir.

    Mücahit Gültekin
  • amerikalı blog yazarı mark manson'ın bloğu sayesinde milyonlarca takipçiye ulaşmasının ardından bu popülerliğin doğru pr çalışmalarıyla desteklenmesi ve günümüz insanının dilini kullanması sonucu pek çok okura ulaşmış kişisel gelişim bestseller eserlerinden biridir.

    kitabın çekirdeği, adındaki gibi kafaya takmama değil tam tersine neyi kafaya takmak gerektiğini doğru seçmek, enerjiyi sarfetmeye değecek şeyler için kullanmak üzerine kurulmuş. insanı özgün ve değerli kılanın yaptığı seçimler, reddetmeler ve kabullendikleri olduğunu vurguluyor. değiştiremeyeceğimiz şeylerin farkında olsak da bunları yok saymayı kaçış sayıyor. mutluluk için reçeteler peşinde olan insanın mutsuzluğu kabullenmesi sonucu daha mutlu olabileceği önerisinden bulunuyor. ne hissediliyorsa onu o anda kabullenip yaşamak gerektiğini vurguluyor. doğan cüceloğlu'nun "-mış gibi yaşamlar" kitabını hatırlatıyor. gerçekçi bir tarza sahip olması okunur kılıyor eseri.

    yazarın bir zamanlar uyuşturucu kullanması nedeniyle okuldan atılması, zengin ailesinin onun arkasında durması, ailevi sorunlar, arkadaşın intiharı, zorlu bir yaşamdan geçmek ama sonunda bugünkü bu kitabı yazan adam olmak gibi yazarın özel hayatına dair bilgileri okumak ve gizliden gizliye bir beğeni beklediğini hissetmek rahatsız edici.

    internette sıradan pek çok sayfada da rastlanabilecek ünlü olmuş kişilerin yaşam öykülerinden kesitler sunması kitabın sayfalarını doldurma çabası hissi veriyor. ayrıca bu kişilerin istisna olmaları da söz konusuyken "istisnalar kaideyi bozmaz." gibi sözleri dilimize dolamış bizlere çok da etkileyici gelmemekte.

    kitap büyük beklentiler içine girmeden okunursa insana az da olsa farkındalık kazandıracaktır. öte yandan "bir kitap okudum hayatım değişti." tarzı bir kitap olduğunu söylemek abes kaçacaktır.
  • Her yönüyle kabul göreceği terapötik ilişkide kendisini daha bütünüyle ifade etmenin güvenli olduğunu keşfedecekti. Yalnız ve soyutlanmış olmasına gerek olmadığını, başka birinin onun hissettiklerini anlayıp paylaşabileceğini keşfederdi. Bu süreçte kendisiyle arkadaş olduğunu, bedeninin, duygularının ve ar­zularının düşman yabancılar olmadığını, kendisinin sevecen ve yapıcı parçalan olduğunu da keşfedecekti. "Kendi doğama karşı mücadelemde yok oluyorum" şeklindeki çaresiz sözleri dile ge­tirmesi gereksiz olacaktı. İki temel yabancılığı hafiflemiş olacaktı. Kendiyle iyi ve iletişime dayalı bir ilişkisi olacaktı. Bir ilişkide tamamıyla kendi olmasının güvenli olduğunu görecekti. Sonuç olarak, başkalarıyla ilişki kurarken kendi benliğinin daha fazlası­nı ortaya koyacak ve yine bunun tehlikeli derecede güvensiz bir şey olmadığını, aksine başkalarıyla ilişki kurarken kişinin gerçek benliği olmasının çok daha tatmin edici olduğunu keşfedecekti. Bence böylesi bir süreçte sırça duvar ortadan kalkardı. Hayatı maceralı, çoğu zaman zahmetli bulurdu. Onun karmaşık ve çelişkili hisleriyle en uyumlu olacak davranışı keşfetmek sonu olmayan bir muamma olurdu. Ancak canlı, sahici ve kendisiyle ve başkalarıyla ilişki içinde olurdu. Günümüz insanının büyük yalnızlığını kendi için çözmüş olurdu.