• George Orwell'ın yaşadığı dönemden geleceğe bir uyarı niteliğinde bıraktığı kitap. İnsana anlattığı/düşündürdüğü o kadar çok şey var ki, yüzde birini bile bu inceleme yazıma yansıtabilsem sevinirim sanırsam.

    İlk paragrafları kitabı okusam mı diye araştıran arkadaşlar için spoilersız yazıyorum. Spoiler ibaresi yazan yere kadar gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz.

    Nükleer savaş sonrası dünya üç ana ülkeye bölünmüş ve bunlar Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya. Kahramanımız ise Okyanusya'da yaşayan bir "dış parti" üyesi. İç parti en kısa tanımıyla totaliter bir rejimin iktidarını yansıtıyor. Dış parti ise bu rejimin yönetimi altında bulunan kişiler için kullanılıyor.

    İşte bir dış parti üyesi Winston bu tür rejimler yönetimindeyken yapılacak en son şeyi yapıyor ve sorguluyor. Haliyle her düşünen/sorgulayan insanın yaşayacağı kötü günleri kendine çekmiş oluyor. Biz de bu karanlık ortamda Winston'un peşine takılıyoruz. Yaşadığı gizli aşkları, partiyi anlamlandırmasını ve proleter denilen bağımsız/yarı özgür insanlara karşı umudunu görüyoruz.

    Tüm bunlar usta bir kalemin elinden aktarılmasından dolayı size düşündürdükleriyle farklı bir insan olarak kitabı bitirmenize sebep oluyor. İlk okuyuşumda pek gözüme batmasa da ikinci okuyuşumda sosyalizme karşı yazılmış bir eser olduğunu net olarak görebildim. Her ne kadar çevirmen Celal Üster, Orwell'ın hem kapitalist hem de sosyalist düzene iki ucu sivri bir mızrakla saldırdığını söylese de bana pek öyle gözükmedi. (Sovyetler Birliği'ni karalamak için yazılmış bir kitap olduğu bence açık.)

    Kısacası distopya seven/sevmeyen herkesin okuması gereken şaheser niteliğinde bir kitap ve herkese tavsiye ediyorum. Tek önerim okumadıysanız önce Hayvan Çiftliği'ni okumanız daha sonra 1984'e başlamanız olacaktır. Uyarmadan da geçmeyeyim kitap gerçekten çok karamsar ve yazar size o karamsarlığı çok iyi geçiriyor. Sizi de o dünya içinde sıkışmış bir insan gibi hissettiriyor. Bu bakımdan mutsuzluğa hazır olun.

    <--- BURADAN SONRASI SPOİLER --->
    Savaş Barıştır
    Özgürlük Köleliktir
    Cahillik Güçtür.

    Defalarca geçmesine ve Orwell'ın ikide bir hatırlatmasına rağmen bir türlü bu üç cümlenin içlerinde yatan anlamı göremedim. Winston'un Goldstein'ın kitabını okurken ki satırlara kadar tabii ki. O kadar güzel bir alt anlam içine girmiş ki birden "Savaş gerçekten barış olabilir mi?" diye sorgulamama bile sebep oldu.

    Seçilen terimlerin her biri sizi farklı fikirlere sürüklüyor gerçekten. Gerbak, Barbak, Sevbak ve Varbak'ın tezatlıkları bunun en güzel örneği bana göre. Ancak İngsos içinde anlatılanlara ise değinmeye bile gerek yok. İnsanların dillerini değiştirerek düşüncelerini kısıtlama konusu ise gerçekten benimde oldukça aklıma yatan bir durum.

    Kitabın dünyasındaki günümüz ile kesişen noktaları görmezden gelmek için olağanüstü bir çaba harcadım. Bir Winston olma niyetim yok. Kitabın sonunda kendinize soracağınız soruda bu olmalı bence; Winston olmalı mıyım, yoksa olmamalı mıyım?

    Fahrenheit 451'de ki yarı umutlu sondan sonra 1984'ün "Büyük Birader'i seviyorum." sonu ise insanı iyice karamsar bir havaya sokarak noktayı koyuyor. Umarım kimsenin Büyük Birader'i sevmek zorunda olacağı günler gelmez...

    İkinci okuyuşum sonunda hislerim bunlar. Bir 5 yıl sonra tekrar okuduğumda (ki mutlaka okunması gerekir) aynı kelimelerden o zaman ne çıkaracağımı şimdiden merak ediyorum :)
  • “Hiçbir şey kalıcı değil; kafandaki düşünceler bile. Kaybolanı aramaya kalkışarak boşuna zaman harcamamak gerek. Bir şey kayboldu mu gitti, gider.”
    Son Şeyler Ülkesinde kaybolan yalnızca nesneler değil, düşünceler, imgeler, idealar. Varolan hiçbir şeyin varlığının garantisi yok. Bugün olan şey yarın birden yok olabilir.
    Paul Auster bu distopik dünyada bizi her gün muhatap olduğumuz yıkımın toplulaştırılmış bir sunumuna götürüyor. Anna Blume isminde genç bir kadının arkadaşına yazdığı bir mektuptan; onun ismi hiçbir şekilde zikredilmeyen ancak girenlerin mutlak bir kayboluşa mahkum olduğu çökmekte olan bir ülkede yaşadıklarını öğreniyoruz. Bir süre önce bu adı verilmeyen ülkeye gelen ve ortadan kaybolan abisi William’ı aramaya gelen Anna, bir arayış hikayesinin kaybolan öznesi oluyor. Auster’in çizdiği yıkım içindeki ülkede yaşam mücadelesi veren insanlar aslında süratle çöküşe geçmiş olan dünyamız içinde yaşam amacını arayan insanın bir prototipi oluyor. Dünyaya gelme amacının peşinde koşmakta olan insanın dünyanın yıkıcı zorlukları ve hayat gailesi içinde yaşam amacını unutup kaybolmama gayretine düşmesi benzeri Anna da abisini aramak için geldiği bu son şeyler ülkesinde asıl amacından koparak sadece hayatta kalmanın çaresine bakmaya başlıyor.
    Yıkım içindeki bir dünyada hayatta kalmanın başlıca kuralı, gereksinimlerini en aza indirmek, arzularını bastırabilmek, açlığını kendini terbiye edebilecek şekilde kabullenmek. Alışkanlıklara yer yoktur bu dünyada. Çünkü alışkanlık körlüğe neden olur. Körlük ise bilinmezlerle dolu bu ülkede nereden geleceği belli olmayan tehlikelere açık hale getirir insanı. Bu zor şartlar altında tüm umutları elinden çalınmış insan artık hayaller ve masallarla yaşamaya başlar. Geçmişe duyulan özlem git gide artar. Dün kesinlikle bugünden daha güzeldir. Bu artık iman derecesinde inanılan bir gerçek haline gelir. Ne kadar geçmişe gidersen hayat o kadar güzeldir. Tıpkı o tamamlanmamış çocukluğa özlem gibi bir his duyar insanlar geçmişe yönelik. Nostalji duygusu bugüne olan inancın sarsılması yarına duyulan ümidin bitmesi ile en ağır basan duygu olur. Bu kıskaçtan kurtulmak isteyenler ise kendilerine yakışıklı bir ölüm seçme çabasına girişirler. Zira Anna’nın da dediği gibi her şeyin yok olduğu bir dünyada kendi ölümümüz kendimizi ifade edebildiğimiz tek yol olur. Bu nedenle atların koşarken çatlayıp ölmesi misali koşarak ölümlerini hazırlayan Koşucular vardır bu şehirde. Estetik bir ölümün bile müthiş bir kondisyon ve disiplin gerektirdiği bilincinde olan bu topluluk işi bir ritüel şekline getirip hayatlarını saygı duyulası bir şekilde sonlandırıyorlar. Ölüm hayatın rengini kaybettiği yerlerde bir gösteri aracına dönüyor.
    Şunu iyi biliyoruz insan zor şartlar altında elindeki imkanları kullanmasını daha iyi öğreniyor. Yıkımın baş gösterdiği yerlerde en ufak bir çöp bile kıymet kazanıyor. İnsanlar doğayla daha barışık yaşamak zorunda kalıyor. Her şeyi yeniden ve yeniden değerlendirmek için ellerinden gelen her türlü çabayı gösteriyorlar. Çöplükler en zor şartlarda hazinelerin arandığı yerler haline geliyor. Ölüler bile ölü olmaktan ziyade geri dönüşüm için kullanılan nesneler haline dönüşüyor. İmkanların kısıtlandığı yerde her şey nesneleşmeye başlıyor. Yırtık bir ayakkabı eski bir gazete ile onarılır hale geliyor. İşe yaramaz kitaplar yakacak oluyor.
    Fakat tüm bu kaosun içinde sevgi –aşk değil sevgi- ve karşılıksız iyilik yapma arzusu yine de var olmaya devam ediyor. Hikayenin anlatıcısı ve baş kahramanı Anna, abisinin bu adsız ülkede kaybolmasının ardından abisinin çalıştığı gazete tarafından yine bu ülkeye gönderilen Sam ile karşılatıktan sonra aralarında doğan sevgi –yine aşk değil bana göre sevgi- ile felaket anında nasıl kocaman bir sığınak oluşturulabileceğini gösteriyor. Zira sevgi, zorluklar içinde bilinç açık bir şekilde kurulmuş bir sevgi bağı insanların en büyük zorluklar karşısında mücadele gücünü en üst seviyeye kadar çıkarıyor. Anna’nın da Sam’in de dayanma gücü ilişkilerinin kuvveti ile büyüyor. Hayatta kalmak çekilir bir durum haline geliyor. Sadece o anı yaşamak hissinin tekrar kendini göstermesi değil, ileriye yönelik umutların da yeşermesini doğuruyor.
    Bununla birlikte Woburn Köşküne ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Dr. Woburn’un hasta ve ihtiyaç sahibi insanlara yardım etmek için kendi varlığını bir iyilik hareketine adaması, ölümünden sonra bu işi kızı Victoria’nın inatla sürdürmesi, ellerindeki tüm mal varlığını bu uğurda harcamaları ancak yine bu köşkte yardım görenler tarafından ihanete uğramaları günümüz Türkiye’sinde herhangi bir iyilik hareketinin karşılaşabileceği umutsuz çabanınkine eşdeğer ütopik bir çaba. Çöküş kaçınılmazsa ve çürüme toplumun her katmanına bir kanser gibi yayılmışsa, kurtarılabilecek birkaç hücrenin kıymeti nedir sorusu ana problem olarak karşımıza çıkıyor. Zira bu çaba da bir yanılsamadan ibaret kalıyor, yardım gören insanlar sadece geçici bir hayalin içinde yaşayıp sonra tekrar gerçek dünyanın sert yüzüyle yüzleşmek zorunda kalıyorlar. Peki tüm bu sefalet içinde karşılıksız bir iyiliğin iyilik olduğunu söyleyebilir miyiz? Peki tüm bu yıkım içinde hayaller ve masallar içinde geleceğe yönelik hayaller kurmanın ahlaki olacağından bahsedebilir miyiz? Yahut tüm bu yıkım içinde bir ahlaktan bahsedebilir miyiz?
    Anna abisini bulmak için çıktığı yolun sonunda abisini bulmaya bel bağlamaması gerektiği sonucuna ulaşıyor. Ya peki biz bu yıkımın içinde aradığımızı bulabilecek miyiz?
  • “zorbaların arasında tehlikeli bir nifak
    uyrukların arasında uygunsuz biriyim”
    Mataramda Tuzlu Su – İsmet Özel
    Hangisinin yalnızlığı kıymetli? Helmholtz’unki mi, Bernard’ınki mi, Lanina, Mustafa Mond, Linda, hangisininki? Yoksa Vahşininki mi hakiki bir yalnızlık? Hepsi yalnız da bizim günümüzdeki yalnızlığımıza eşdeğer olan hangisinin yalnızlığı acaba?
    Bizler yani bugünün insanı Huxley’in çizdiği bir distopyanın içinde değiliz elbette. Fakat o distopyanın bir örneğini yaşamadığımızdan kim bahsedebilir? Fiziksel olarak değil, ruhen üretiliyoruz bizler de daha doğmadan önce bir şişenin içerisinde embriyomuza bizi biz yapan binlerce veri zerkediliyor. Dilimiz, inancımız, kültürümüz vs. Bizler de tıpkı Cesur Yeni Dünya’nın mutluluk ve istikrar için her şeyden, insanca olan her şeyden vazgeçen uygarlığı gibi bir dünya içerisinde yaşamıyor muyuz? Bizler de mutluluk ve istikrar uğruna önce gerçekten, yani hakikatten ve güzellikten vazgeçmiyor muyuz? Elbette biz de standartlaştırılmış bir hayatın içinde bize çizilen sınırlar içerisinde mutluluğumuzu sağlayacak, kaostan uzak en normal yaşamları yaşayıp gidiyoruz. Gerçeklik ağır geldiği anda kendimizi çeşitli uyuşturucuların etkisine bırakıyoruz. Tıpkı soma gibi bizim de kendimize cennet düşü oluşturacak bir çok uyuşturucu ile uyuşuyoruz. Sadece alkol ve uyuşturucu değil demek istediğim, instagram sayfalarında muhteşem hayatlarını paylaşan insanları düşünün ve onları hayranlıkla takip eden binlerce, milyonlarca insanı. Hepimizin kendini uyuşturma yöntemi farklı hepimiz normal hayatlarımızın zor geldiği anlarda bir uyuşturucunun etkisine girip hayatlarımızın yanlış giden kısımlarını sorgulamaktan kaçınıyoruz. Böylece düzen devam edip gidiyor ve bizler onun dişlileri olarak hayatlarımıza kaldığımız yerden devam ediyoruz.
    Bu standartlaştırılmış ve uyuşturulmuş cemaat hayatını sorgulamaya başladığımız ilk an ise bu sahte mutluluk ve istikrar düşü soluyor, gerçeklele ilk kez temas etmiş oluyoruz. Ancak temas ettiğimiz o an tıpkı ciğerlerine hava dolan bebeğin çektiği acı benzeri bir acıyla karşılaşıyoruz: yalnızlık acısı.
    Huxley’in dünyasında karşımızda yavaş yavaş beliriyor insanlar. Her bir kahraman başka bir kahramanı karşılamak için hazırlanıyor sanki. Önce Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi Müdürü Thomas’la karşılaşıyoruz. Thomas yalnızlıktan uzak, toplumsal değerlere sıkı sıkıya bağlı, sınıfının tüm özelliklerini bünyesinde toplamış, işine ve elbette uygarlığın ülkelerine iman etmiş bir adam. Hata kabul etmeyen, normalin dışına çıkacak en küçük harekete karşı amansız bir devlet neferi. Thomas’la önce yine kendisi gibi devlete sıkı sıkıya bağlı başarılı bir mühendis olan Henry Foster’la karşılaşıyoruz. Ancak Foster’ın bizim için bir önemi yok o sadece mekanizma içindeki yağlı dişlilerden biri. İşini aksatmayan, işine hayran bir adam. Thomas gibi, ancak Thomas değil. Zira Thomas zoraki bir yalnızlığın içine itilecekken kendisi ıskartaya çıkarılmadan çalışmalarına devam eden olayların akışı içerisinde kendine çizilen kaderi sorunsuz yaşayan bir tip. Tıpkı günümüz sorgulamayan insanı misali.
    Fakat Foster bizim önce Lenina daha sonra ise Bernard ile ilişki kurmamızı sağlıyor. Lenina genç, güzel, uygarlığın öğütlerine uyarak kimseye bağlanmadan herkes herkes içindir ilkesine sıkı sıkıya bağlı bir şekilde yaşamını sürdüren bir kadındır. Fakat uygarlığın ilk açığını Lenina’da görürüz. Herhangi bir kişiye bağlanmanın ayıp ve toplumsal olarak kabul edilemez olduğu bir yerde Bernard’a içten içe bir şeyler beslemektedir. Nedenini kendi de anlamaz zira onun da adlandırabildiği ve tam olarak ismi koyulmuş bir şey değildir bu. Ki bunun daha sonra Vahşi ortaya çıktığında Lenina’nın sadece farklı olana hissettiği karşı konulmaz ilgi olduğunu anlarız. Lenina farklı değildir, ancak farklı olana ilgi duymaktadır. Farklı olanı aramakta, farklı olanı kendi toplumsal şartları içine çekmeye çabalamaktadır. Bunun ilk örneğini Bernard ile ilişkisinde görüyoruz. Bernard’ın ilk görüşmelerinde ilişkiye girmek istememesini yadırgar, normal karşılamaz. Lenina’nın Bernard’ı hayal kırıklığına uğrattığı andır bu. Zira Bernard da farklı olduğunu düşünerek farklı olanı yapmak istemektedir. Lenina’nın Bernard’la ilişkisini devam ettirmek istemesinin bir nedeni de yine uygarlık dışı bölgede yer alan vahşilere ait diyarlara Bernard sayesinde gidebilmek istemesidir. Fakat o da umduğu gibi olmaz o diyarda ilgisini çeken tek şey vahşiler içinde büyümüş olan Vahşi John olacaktır. Evet elbette o da farklıdır. Ve Lenina onunla da farklılığını bilerek onu kendi standartlarına çekerek beraber olmak istemektedir. Sonunda da Vahşi tarafından adice bir biçimde terk edilecek hakarete uğrayacaktır. Okuyucu ister istemez Lenina’nın bunu hak edip etmediğini sorar kendi kendine ancak ortada bir gerçek vardır. Lenina da tıpkı uygarlığın diğer dişlileri gibi bir dişlidir. Tek farkı ki Lenina’yı belki de diğerlerinin ve özellikle Vahşi’nin gözünde düşeren şey budur, Lenina’nın farklı olduğu sanrısı ile hareket edip gerçekten toplumsal olarak farklılık peşinde olan insanlara yanaşma çabasıdır. Bu sebeple Lenina arkadaşı Fancy tarafından da bolca uyarılmaktadır.
    Lenina’nın ilişki yaşadığı erkeklerden biri olan Bernard herkesin gözünde biraz farklıdır. Zira kendisi çelimsiz vücudu, melankolik yüzü ile etrafındaki insanların dikkatini çekmektedir. Bernard bir alfa olmasına rağmen bir gama sınıfının fiziğine sahip olduğu için üretim esnasında yapay kanına yanlışlıkla alkol konulduğu söylentisi yayılmıştır. Ayrıca Bernard, karşı cinse karşı diğer erkeklerde olduğu gibi fütursuz bir ilgi göstermiyor, Engelsiz Golf gibi tüm toplumun sahiplenerek oynadığı bir oyundan haz duymuyordur. Etrafındaki garip bakışlardan utanıyor, bundan rahatsızlık duyuyordur. Sadece arkadaşı Helmholtz Watson ile konuşabiliyor ona farklı yanlarını göstermekten çekinmiyordur. Farklı olduğu, toplumsal normlara uymadığı gerekçesiyle tehdit altında olan Bernard vahşilerin bölgesine geçtiğinde eline hayatının hiçbir döneminde geçmeyecek bir fırsat geçer. Şişede üretilmiş ve uygarlıkta büyümüş fakat daha sonra bir seyahat esnasında kaybolarak vahşiler arasında yaşamak zorunda kalmış Linda ve onun oğlu olan John ile tanışır. John aslında Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi müdürünün oğludur. Bu uygarlık için kabul edilemez bir yanlıştır. Bernard kendisine tehlike olan müdür aleyhine bu durumu kullanır ve Linda ile John’u uygarlığa getirir. Artık göz önünde bir insan olmuştur. İstediği insanlarla istediği gibi iletişim kurabilmekte, fiziksel yetersizlikleri insanların gözünden silinmekte, her kadınla istediği gibi ilişkiye girebilmektedir. Yalnızlık günlerini beraber paylaştığı dostu Helmholtz’la bile görüşmez olur. Mahallesinin kendisine karşı tavrı değiştiği için mahallesini kabullenen bir adama dönüşmüştür Bernard. Vahşi onun uygarlığa kendini kabul ettirme bileti olmuştur. Lenina farklı olmayıp farklı insanlara ilgi duyarken, Bernard fiziksel özelliklerinden dolayı gerçekten farklı olup bu farklılığından nefret etmekte, normal insanlar tarafından kabullenilip, saygı görmek istemektedir. Zorunlu ancak kabul edilmez bir yalnızlığını içindedir. Ve Vahşi onun bu yalnızlığını yıkması için bir aracı olmaktadır. Fakat Vahşi’nin kişiliğini Bernard ve uygarlık içindeki diğer insanların elinde oyuncak etmek istememesi neticesinde Bernard eski durumunda beter bir yalnızlık ve itilmişlikle karşı karşıya gelir. Bernard -belki de yapay kandaki alkol söylentisi doğrudur- farklılığına hapsolmuş bir insan olarak hayatına diğer farklı insanların yanında bir adada devam etmek zorunda bırakılır. Tıpkı kendi sosyal ortamından saygı görmeyen ancak zorla kendini kabul ettirmeye çalışan günümüz insanları gibi, sonu hüsranla biten bir atılım yapmaya çalışır. Fakat olmaz, Bernard normal değildir, bu kaderi yaşamak mecburiyetindedir. Yani Bernard bilinçli bir yalnızlığı seçmemiş, yalnızlığa itilmiştir.
    Bernard’ın farklılığını keşfettiği anlarda soluğu yanında aldığı Helmholtz’un yalnızlığı ise daha farklıdır. Helmholtz Duygu Mühendisliği Üniversitesi’nde hocalık yapmaktadır. Bernard’daki fiziki yetersizliklerin aksine fiziği sınıfının tüm özelliklerini taşımakta fakat zihinsel açıdan aşırılıkları bulunmaktadır. Nasıl ki Bernard’ın fiziksel özellikleri onu diğer insanlardan farklı kılıyorsa, Helmholtz’un zihinsel aşırılıkları da onu diğer insanlardan ayırıyor, diğer insanlardan ayrıldığı bir yalnızlığın içerisine itiyordur. Helmholtz sadece Bernard ile konuşurken aşırılıklarını sergileyebiliyordur. Çalıştığı yerde bir gün yalnızlık üzerine yazdığı bir şiiri okuması üzerine yöneticilerin tepkilerini üstüne çekmiştir. Mutluluk ve istikrar değil, güzellik peşinde koşmak istemektedir Helmholtz ancak bunu aşabilecek bir yol, akıtabilecek bir kanal bulamamaktadır. Ta ki Vahşi ile karşılaşana kadar. Vahşi kendisine elindeki Shakespeare’in yapıtlarını barındıran kitabı verip oradan ona şiirler okumaya başladığında Helmholtz bu aşkın güzelliğe vurulur, uzun vakitler Vahşi ile bu güzellik üzerine konuşurlar. Saatler süren konuşmalar o kadar güzeldir ki Bernard’ın bu konuşmaları bölmesine dahi dayanamaz olur Helmholtz. Fakat Helmholtz’un ayrıksılığı da bir yere kadardır. Zira ne de olsa o da şişede üretilmiş, bu toplumsal yapının normlarıyla yetişmiştir. Bazı şeyler hala onun için mahrem, dokunulmaz bazı şeyler ise gülünçtür. Vahşi’nin okuduğu bir şiire verdiği tepkiler onun için de yıkılacak bazı şeylerin sınırlı olduğunu gösterir. Fakat yine de Vahşi’nin bir histeri krizine girip Deltalarca saldırıya uğradığı olay esnasında Vahşi’nin yanında yer alması yine de yalnızlığında ne kadar cesur olabildiğini göstermektedir. Ki neticesinde Helmholtz tıpkı kendisi gibi farklı şeylere ilgi duyan kendisini mutluluk ve istikrar kandırmacasından uzaklaştıran insanlarla birlikte bir adada yaşamaya mahkum edilir. Fakat elbette bu mahkumiyet kendisi için sınırlarını aşacağı bir güzellik, yepyeni bir deneyimdir. Helmholtz mahallesinden çıkmış yeni bir mahalleye geçmiştir. Göze aldığı yalnızlık karşılığında ona yeni bir cemaat sunulmuştur.
    Mahallesizlik... Vahşi’nin durumunu en güzel niteleyecek durum belki de budur. Vahşi, doğup büyüdüğü vahşilerin arasında ayrıksıdır, zira annesi yani kökü kendi uygarlığının toplumsal normlarını yeni yaşam bölgesine de taşımıştır. Herkes herkes içindir ilkesini bir kişiyi sevmenin, bağlanmanın ve evlenmenin hüküm sürdüğü bir diyarda uygulamak istemesi elbette ki orospu yaftası yemesine sebep olacaktır ki öyle de olur. Bu durum John üzerinde büyük bir travma yaratır, annesinin yatağını paylaştığı Pope’a karşı büyük bir nefret duyar. Vahşilerin arasına karışmaya çalışır ancak itilir, ezilir. Bir kızı sever ancak kavuşamaz. Ve nihayetinde kendini Pope’un bir gün getirip bir köşeye attığı Shakespeare kitabında bulur. Hakikat ve güzelliğin izini sürmeye çalışır. Bernard onun için uygarlığa adım biletidir. Kendisini, hakikati ve güzelliği uygar insanların arasında bulabileceğini sanır, ancak yanılır. Mutluluk ve istikrar için gerçeği ve güzelliği gözden çıkarmış, yapay üretilmiş insanlar arasında sadece yalnızlığı derinleşir. Tanrının olmadığı, hakikatin bir kenara itildiği bir ortamda, birbirinin aynısı insanlardan tiksinir. Aşık olduğu Lenina’nın kendisini tıpkı bir fahişe gibi kendisine sunduğunu düşünerek ona saldırır, toplumsal normları yanlış yorumlar belki de onun aradığı saf güzellikten çok uzak bir toplum idealidir uygarlık. Vahşi çareyi sürekli Helmholtz’la konuşmakta bulsa da, Helmholtz’un onun okuduğu bir şiire verdiği tepki Vahşi’nin yine çaresiz kalmasına neden olur: “...Kitabının üzerinden Helmholtz’a baktı, kahkaha sürerken öfke içinde kitabını kapattı ve kalkıp incisini domuzun önünden alan birinin tavrıyla çekmecesine kilitledi.”
    Vahşi, nihayetinde annesi Linda’nın ölümü ve ölüm esnasında annesinin onu Pope sanmasının acısıyla bir histeri krizine tutulur. İnsanları uyuşturan somaları avuçlayarak dışarı atar. Kendilerine dağıtılan somaların ziyan edilmesine sinirlenen gamaların saldırısına uğrar. Sonrasında fordhazretleri Mustafa Mond ile onun huzurunda bir konuşma geçer aralarında. Vahşi’nin arayıp da uygarlıkta bulamadığı şeyler en güzel bu bölümde ortaya konur. Zira Mustafa Mond da tıpkı Helmholtz gibi Vahşi gibi farklılık arayan ancak kendi geleceği uğruna bu arzusundan vazgeçen bir yalnızdır. Fakat onun yalnızlığı adeta bir tanrı yalnızlığıdır. Zira devlet için kuralları koyanlardan biri de odur. Ve Vahşi’ye istediğini verebilecek kişi de yalnız O’dur. Vahşi’nin aradığını ne vahşiler arasında ne de uygar toplum içinde bulamayacağını en iyi Mustafa Mond gösterir. Şöyle bir konuşma geçer aralarında:
    ““Ben keyif aramıyorum. Tanrı’yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum.”
    “Aslında,” dedi Mustafa Mond, “siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz.”
    “Öyle olsun,” dedi Vahşi meydan okurcasına, “mutsuz olma hakkını istiyorum.”
    “Eklemek gerekirse, ihtiyarlama, çirkinleşme ve iktidarsız kalma hakkını da istiyorsunuz; frengi ve kansere yakalanma haklarını, açlıktan nefesi kokma hakkını, sefil olma hakkını, sürekli yarın ne olacak korkusu içinde yaşama hakkını, tifoya yakalanma hakkını ve her türden ağza alınmaz acıyla işkence çekerek yaşama hakkını da istiyorsunuz.”
    Uzun bir sessizlik oldu.
    Sonunda Vahşi, “Hepsini istiyorum,” dedi.
    Mustafa Mond omuzlarını silkti. “Hepsi sizin olsun,” dedi.”

    Sonunda Vahşi uygarlık sınırları içinde fakat toplumdan uzak bir yerde inzivaya çekilir. Fakat ne çare ki orada da yalnız bırakılmaz bir gösteri maymunu gibi sürekli takip edilir. Güzellik ve gerçeği bu dünyada bulamayacağının kanıtı gibi bir son yaşar. Yalnızlık yakıcıdır ve ömür boyu sürmektedir. Ama gerçek ve güzellik aramaya değer olandır. Bunun için yalnız kalınacaksa, bu sadece değerli bir yalnızlık olacaktır.
  • Eğitimli bir insan olarak rüya sahibi Faust'u okumuş olmalı; çünkü Faust, her ne kadar günümüz insanı için karmaşık olsa da baştan sona simyayla ilgili bir dramdır. Bilinçli zihnimiz her şeyi anlayamaz ama bilinçdışı ne kadar garip olurlarsa olsunlar ''eski zamanlar kutsal şeyler'' ile ilgilenir ve fırsatını bulduğunda bize onları hatırlatır. Hiç şüphesiz rüya sahibi de Faust'tan, Goethe gençliğinde Leipzig'de Fraulein Von Klettenberg'le Theophrastus Paracelsus çalışırken etkilendiği kadar etkilenmiştir.
    Carl Gustav Jung
    Sayfa 156 - Pinhan Yayıncılık, İkinci Basım, Ocak 2015, Çeviren: Aylin Kayapalı
  • İnsanın öncelikle içindeki, çevresindeki ve bilmediği bütün diyarlardaki yaşam mucizesine saygı duymayı öğrenmesi gerekir. Tarih içerisinde gelişmiş olan ve temelde insanı diğer bütün türlerden ve hatta mensup olduğu ırkın dışındakilerden bile üstün olduğu zannını zihinlere aşılayan ideoloji ve dinler insanı gerçeklerden koparmış görünüyor.

    Geçmişe mitoloji yerine bilimin gözlüğü ile baktığımızda türümüzün yaptıklarının ya da başına gelen şeylerin kader ile ifade edilemeyecek çok değişkenli olaylar ve mekanlar silsilesine bağlı bir çizgide ilerlediği malum olacaktır. Yeryüzünün dört bir yanına dağıldık. Dağları, çölleri, okyanusları aştık ve akıllı yaşam formunu bütün karalara ulaştırdık. Bugün bütün bu tarihi öğrenip analiz edecek yeterliliğe ulaşmış görünüyoruz.

    Aradaki dağlar ve çöllerin birbirine görece yakın konumlarda meydana gelen yeniliklerin dağılmasını binlerce yıl öteleyebilmeleri, günümüz demografik yapısında coğrafyanın öneminin sandığımızdan çok daha fazla olduğunu bizlere gösteriyor. İnsan topluluklarının örgütlü yapısı ve birbirleri ile sağladıkları rekabet ortamının ise teknolojinin gelişimindeki muazzam itici gücü bugün geçerliliğini sıklıkla ispatlayan bir kuram. (Kapitalizm)

    Doğadaki canlıların büyük çoğunluğu hayatta kalmak için gerektiğinde kendi türünden canlıları öldürebiliyor. Fakat ben hiçbir türün kendi içinde katliamlar yaptığını okumadım ve bilmiyorum. İnsanlarda ayna nöronlar dediğimiz ve en genel ifadeyle bize empati yeteneği bahşeden özel bir sinir ağı bulunmakta. Doğadan kendi içimizde katliam yaptıracak özellikler almamakla birlikte üstüne üstlük buna önlem olarak ayna nöron grubuna sahip bir türüz. İster sömürge ister savunma amaçlı olsun, aklım ve vicdanım hiçbir kitlesel katliamı kabul etmiyor.

    Kitap muhteşem olmakla birlikte bugünkü ABD’nin anlatıldığı sayfalarda dürüstlükten uzak bir anlatım olmasını epeyce yadırgadığımı yazmak isterim.
  • - İlk romanınızın çıkışı 1982. 20 yıl sonra 7. romanınız çıkıyor. Nasıl bir duygu?
    Pamuk - Hoşuma gidiyor, kitapların okunması da, sevilmesi de hoşuma gidiyor. Bunları bitirmiş olmaktan da son derece memnunun. Her roman bittikten sonra hissettiğim gibi bir memnuniyet var şu anda. Bir boşluk duygusu oluyor. Özellikle romanı bitirirken, çok fazla sarılıyorum romana. Kars şehrine de, Kar’a da çok fazla sarıldım.

    - Kar, ne zaman doğdu fikir olarak?
    Pamuk- Aşağı yukarı 6-7 yıldır aklımda var, ve belki iki roman fikri kafamda birleşti. Birincisi bir şehir şehir gezen bir tiyatro grubu düşünüyordum. Bir de bir taşra kentinde, bir grup aydını bir otelde düşünüyordum. Sonra iki fikri birleştirdim. Ve biraz da siyasal bir yanı olan bir roman da yazmak istiyordum. Sorun o zaman şu oldu. Hikaye kafamda, belki “Benim Adım Kırmızı”yı yazmaya başladığımda vardı. En azından 4-5 senedir. Fakat nerede geçecek? Sonra 25 yıl önce Kars’a geldiğimde Kars’taki kar yağışı, Türkiye’den uzaklığı, kendi güzelliği, şiirsel bir havası olması çok uygun geldiği için bunun Kars’ta geçeceğine karar verdim.

    - Bu bir politik roman mı?
    Pamuk- Evet, Kar’ın siyasal bir roman yanı var. Ve bu yüzden çok hassas yanı da bu. Çok da dikkatli yazdım. Siyasetle, bir fikir beyan etmeyi, siyasi propaganda yapmayı birbirinden ayırmaya çalıştım.

    - 6 yıldır olan bir fikir ama bunun fiilen yazılmaya başlandığı tarih var. Nedir başlangıç tarihi?
    Pamuk- Başlangıç tarihi 2000 Mart-Nisan’dı. 99’ sonunda “Kırmızı”yı bitirdim. Sonra Mart’ta buraya geldim. Kar yağarken Erzurum’a otobüsle gelmiştim. Benim kahramanım da bana benziyordu. O da Erzurum otobüsüne bindi, Kars’a kar altında geldi.
    Şu gelişimiz 5. gelişim. Bir ihtiyaç oluyordu, zaman zaman geliyordum. Kendimi uzak hissediyordum. ilk gelişlerimde o zaman bir röportaj yapma niyetim de vardı. Roman yazdığımı da halktan sakladım, sonra söyledim. o zaman daha bir belgeselci gibi geliyordum. Elimde video makinaleri, fotoğraf makinaleri. Sokak sokak gezer dükkanları, insanlarla konuşurdum. Bir gazete için röportaj da yapıyordum gerçekten . Herkes bana dertlerini anlatırdı. Geldiğim günlerde Kars’ın televizyonuna çıktım. Oradaki insanlar dostane davrandılar. Aslında Kars şehri beni tanıdı. İşte, romancı Orhan Pamuk şehrimizde, birşeyler yapacak, ona yadımcı olalım...Burada bana herkes birazcık da dertlerini anlattı. Böylelikle hem ses kasetleri, hem video kasetleri, evde kocaman bir arşivim var. Bunların dökümlerini yaptım. Bunları da yayınlamayı düşünüyorum ayrıca. O malzemeyi kullanmak güven veriyor insana.
    Kullandığım şehrin ruhu, Kars’ın havası, kenarda kalmışlığı, yoksulluğu, kar yağınca oradaki şiirsel hava, buranın dertleri, ama benim kafamda da bir hikaye vardı. Mesele ikisini birleştirmekti yani ben tamamen şehre teslim olmadım ama hikayemde de havada kalmadı. İkisini eklemlendirmek benim için zevkle yaptığım, severek yaptığım birşeydi. Çünkü buraya her gelişimde, her ayrılışımda onu biliyorum, çok üzülüyordum. Burada daha kalmak istiyordum ama aynı zamanda buradaki kederden, dertlerden de çok eziliyordum, üzülüyordum. Öğle vakitleri otelime gidip uyurdum üzüntüden. Böyle bir depresyon gibi gelirdi. Ama uzak kalınca da bir daha gideyim derdim.
    Tanıma denilen şey, tabii ki sınırlı. Kendime göre tanıdım, bir roman dünyası yapmak için tanıdım. Ama birisinin derdini dinlemek, insanı tanımak değildir. Onu anlamak da değildir. Size anlattığı derdi nakledebilirim ben. Kitabım da bu soruları soruyor. Daha iyi konumda olanlar, nispeten mutlu olanlar, mutsuz olanları ya da zor durumda olanları (aşk acısı da olabilir, yoksulluk acısı da olabilir) ne kadar anlayabilir, ne kadar kendimizi bir başkasının yerine koyabiliriz? Bu sorunlar da, bunu da tartıştım kitapta. Temsiliyet sorununa getiriyor bizi. Kars hakkında İstanbul’da Nişantaşlı burjuva Orhan Pamuk roman yazıyorum, bir yandan da Kars’ı temsil etmiş oluyorum. Bir haksızlık var çünkü ben de onları belki temsil edemem. Ben dışarıdan gelmiş biriyim, kahramanlarım da öyle. Dışarıdan gelmiş biri olarak da sanki kahramanlarım gibi burayı yanlış görebilirim. Ve bunları da kitapta söyledim. Bunları dürüstçe söylemek ve tartışmak istedim.

    - Bir de Kars’a taşıdığınız bir takım şeyler var? Anahtar hususlar?
    Pamuk- Şimdi siyasal bir roman yazıyordum bir yanıyla, bir fantastik yanı da var, sürrealist yanı da var romanın. Bence edebiyat ve şiir üzerine de bir roman. Fakat siyasal yönünü yazarken bir noktadan sonra Kars’ı olduğu gibi temsil etmesi değil , Türkiye’yi temsil etmesi. Tarihine bakılırsa Kars, Türkiye’ye oranla, daha solda, daha sosyal demokrat. Solun zaman zaman çok güçlü olduğu bir şehir. Oysa ben biraz Türkiye’deki biraz siyasal İslamcı hareketi de anlatmak istiyordum.
    Karsta böyle bir hareket yok. Ama ben romanımda sanki böyle kuvvetli bir siyasal İslamcı hareket varmış, yüksek eğitim enstitüsüne türban taktıkları için, saç örtülerini çıkarmadıkları için alınmayan kızlar varmış, bunlar direniş yapıyormuş, vs. gibi olaylar anlattım. Karslılar haklı olarak buna itiraz edeceklerdir. Ama ben en sonunda onların hoşgörüsüne sığınıyourm ve bunu benim hayal gücüm olduğunu baştan söylüyorum. Ama romanın bütün Türkiye’yi temsil eebilmesi için bunu yapmam gerekiyordu ve tartışmak istediğim bazı yerlere girebilemem için buna cesaret edebilemem gerekiyordu. Burada şunu demiyorum: ben romancıyım, istediğimi uydururum, demiyorum. Çünkü romanın son derece Kars’a gerçekçi bir şekilde bağlı olduğunu, bağlı olmakta ısrar ettiği yanları da var.
    - Nasıl tepkiler alacak? Ne bekliyorsunuz?
    Pamuk- Her romancı, romanının bir defa edebi bir tepki almasını ister. İlk defa hayatımda siyasal roman yazıyorum. Bunun tehlikelerinden biraz canım sıkılıyor. Bunun siyasal olarak karşılanmasını istemem. Bir yanıyla da bir aşk romanı. Almanya’da çok yalnız kalmış bir Türk aydını mı diyelim, bir şairin kendisine bir sevgili bulma arzusu, bulması ve onu elde etmek için herşeye razı olması mı... Evet, siyasal bir yanı da var. Türkiye, ne yazık ki çok siyasi bir ülke, biraz mutsuzluklarımız da siyasetle bir. Hepimiz de siyasi ideallerimiz, inançlarımız konusunda çok hassasız. Hiç taviz vermiyoruz. Bu hassasiyetler kitapta insanları üzebilir diye düşünüyorum.
    Çeşit çeşit takımlar, görüşler, birbirleriye sürekli çatışan insanlar var ya o insanları içten ve içeriden görerek ve dürüst anlatmaya çalıştım. Siyasal İslamcıları ya da Kemalistleri, onları, ben kendi sesimi karıştırmadan onlar kendi mantıklarıyla görüşlerini bağırsınlar istedim. Kitapta belirli bir oranda çakıştırdım. Ben karışmadım yani. Ama tabii ki herkes kitapların bütünüyle kendi görüşünde olmasını istiyor. Nasıl Türkiye’nin bütünüyle kendi görüşlerinde olmasını istediği gibi. Benim hassasiyetim şu oldu: buradaki insani acıları görmeyip siyasi laflara, sloganlara bakacaklar. Onlar benim sloganlarım değil, Türkiye’deki insanların sloganları. Kitabımda hiç bir slogan yok. Kitabımın sloganı, insanları anlamaktır. Bu da, Türkiye’yi anlamaya getirir. Ama Türkiye’nin kitabımı siyasi olduğu için anlayamamasından da peşinen korktuğumu söyleyim.
    - Büyük bir ihtimalle bu da çevirilecek birçok dile?
    Pamuk- Kitaplarım çok sattığı için, ben de hükümete biraz eleştiri yaptığım için ilgi çekiyorum. Bir insani yanı var, bir de siyasi yanı olduğunu düşünüyorum. Bir de kapalı bir toplumuz. Kelimeyi bulamıyorum ama bir insnanın bu kadar okunması, bu kadar çok dile çevrilmesi, biraz insani öfkeler yaratıyor. Bütün bunları anlıyorum. Bütün bunlara hoşgörülüyüm demiyeceğim de bütün bunları hayatımın bir parçası olarak çoktan kabul etmiş durumdayım.
    Benim kitaplarım her zaman öfke çekti. En masal anlattığım zamanda, bana kalırsa “Benim Adım Kırmızı”da da öyle bir yanı var, öfke çekti. Bu da çekecektir çünkü günümüz Türkiye’sinden bahsediyorum ama ben şunun için de çok eleştirildim güya hep tarih yazıyor, şunu yazıyor, bunu yazıyor, günümüzden hiç bahsetimiyor, günümüz sorunlarından biraz bahsetsin, masal söylüyor diye çok eleştirildim. İşte size masal söylemiyorum. Türkiye’yi anlatıyorum ama onu sloganlarla anlatmıyorum. Türkiye’yi siyasetle kurtarmak isteyen insanların acılarıyla anlatmıyorum . Ve her bir tarafa da, hiç bir slogana bağlı kalmadan, sloganların arkasında insanlar olduğunu ve onların acı çektiğini göstermeye çalışıyorum. Gene kızacaklar belki ama ben romanlarımı yazmaya devam edeceğim.

    - Yabancılar, senin romanın aracılığıyla nasıl tanıyacaklar?
    Pamuk- Ne yazık ki şöyle bir konumum var. Bundan hoşnut olduğun sanılmasın. Dünyada Yaşar Kemal var, bir de ben varım; Türkiye’den kitapları okunan. Bazı yazarların böyle talihsizliği oluyor ve o zaman size sanki ülkeler, bizi temsil ediyorsun, bizi daha iyi anlat diyor. Bu biraz şuna benziyor: ben Kars’a 5-6 kere gittim geldim. Buradaki insanlara mikrofonumu tuttum. Hepsi bana hikayelerini anlattılar. Dertlerini anlattılar. Ama hepsi Kars’ın işsizliği, hayvancılığın bitmesi, kredilerin verilmemesi, kömür fiyatları, sınır kapısının kapalı olması... Bütün bunları anlattılar. Sonra hepsi bana, “Eee, Orhan Bey sen bizi dinledin, dinledin. Sen ne yazacaksın” diye sordular. Ben de dedim ki onlara “siz bana ne anlattıysanız ben de onları yazacağım. ” Onlar da bana kızdı “Haaaa, sakın anlatma onları, bizi iyi göster” dediler!. Ama siz bana bunları anlattınız!. Kitapta Kars’ı veya Türkiye’yi anlattım. Romancının işi burada (Stendhal’ın lafına geliyoruz) bir ayna tutmaktır. Ben buraya geldim, anlatacağım dedim. Anlatın bana dedim. Onları yazdım. Biliyorum onların bana anlatın diye dertlerini söyledikleri, dertleri yazdığım için de kızacaklar. Yazanın işi bu, hem bir ayna olmak, hem aynaya kızarız, hem de ayna olmasını isteriz. Böyle bir durum da var.
  • Sosyoekonomik açıdan geri bırakılmış toplumun zorunlu askerlik hizmeti yoluyla olumlu anlamda biçimlendiği düşüncesi asla geçerli değildir. Bunun kanıtı, nesillerdir askerlik hizmetini tamamlamış erkeklerin yönlendirdiği günümüz toplumunun mevcut düzeyidir. Askerliğin insanı adam ettiğine ilişkin inanç, bütünüyle temelsizdir. On dokuz yaşına kadar cahil bırakılmış genç erkekleri dayatma yoluyla, on beş ay içerisinde bilinçlendirmek mümkün değildir. Dolayısıyla, 460 gün boyunca izmarit toplayarak mıntıka temizliği yapmış olanla, kanalizasyonu denize akıtan aynı kişidir. Dolayısıyla, 460 gün boyunca vatan sevgisi aşılanan insanla,devletine kazık atan aynı kişidir. Dolayısıyla, 460 gün boyunca vatandaşını adam etmek için uğraşanla, insani gelişmişlik endeksinde dünya 84’üncüsü olan aynı ülkedir. Ordu, zorunlu katılımlara ihtiyaç duyamayacak kadar ciddi bir kurumdur. Aldığımız eğitimin süresi on haftadır. Çağdaş hiçbir ordu on haftalık erlere güvenerek varlığını sürdüremez. Kahramanlık şiirleri okuyan ve komando üniforması giymiş beş yaşındaki çocuklar kadar asker olan bizler, bu vatan için öleceğiz. Çünkü ne savaşmayı biliyoruz ne de hayata dair bir umudumuz var!”